Bu yıl içimizdeki çocuğu yaşattığımız bir yıl olsun...Neşeli, saf, temiz, dürüst, eğlenceli, doğal, meraklı, yaşam sevinciyle dolu, oyuncu, renkli olsun.
Nasıl olursa olsun, ille de mutlu olsun.Hey..Mutlu Yıllar!
Bu yıl içimizdeki çocuğu yaşattığımız bir yıl olsun...Neşeli, saf, temiz, dürüst, eğlenceli, doğal, meraklı, yaşam sevinciyle dolu, oyuncu, renkli olsun.
Nasıl olursa olsun, ille de mutlu olsun.Hey..Mutlu Yıllar!
Bu aralar İnsan Kaynaklarına ilişkin yarışmalar çoğalmaya başladı. Yaratıcı ilanlar, bloglar, aday CVleri...Bir İnsan Kaynakları Gönüllüsü olarak kendi adıma bu tarz organizasyonlardan çok mutlu olduğumu söyleyebilirim.Yeni Asır gazetesi de CVyolla.com' un da katkısıyla böyle bir organizasyona imza atmış. Organizasyonun detaylarını BURADAN görebilirsiniz.Şimdi ben susayım ödüllü yaratıcı özgeçmişler konuşsun:)1. CV-Hilal Gülçiçek: 2.CV-İmge Bilek: 3.Cv-Emre YenioğluMansiyon Ödüllü CV-Özge OzanoğluYarışmanın kazananlarını tebrik ediyor, İnsan Kaynakları alanındaki yaratıcı çalışmaların artmasını diliyorum :)
9 Aralık 2013 tarihinde PKK terör örgütü Akdeniz Üniversitesinde bir kez daha terör estirdi. Yüksekova’da polis ile çatışmaya giren iki PKK sempatizanının öldürülmesini bahane eden kişiler, üniversitede çatışma ortamı yaratmak istedi.
Öncelikle şunu belirtmek lazım; PKK’lılar tarihlerinde hiç olmadıkları kadar rahat bir dönem geçirmektedir. Tescilli katil sürüsü, AKP’nin ihanet açılımından güç alarak sınırsız bir hareket alanı kazanmıştır. Bu hareket alanı sadece kırsal kesim ile sınırlı değildir, batıda bulunan şehirlerde de PKK sempatizanları istedikleri eylemleri yapabilmektedir. Haklarında hiçbir soruşturma açılmamakta, önceden açılan davalar ise PKK’lıların lehine bir şekilde sonuçlanmaktadır. Böyle bir ortamda Yüksekova’da polisin hedef gözeterek iki kişiyi vurması hiç mantıklı değildir.
Polislere bizzat başbakan tarafından “PKK’lılar istediklerini yapabilir onlara sakın müdahale etmeyin.” talimatı verilmiştir. Bu süreçte polislerin en son yapacağı iş PKK’lıları öldürmek olacaktır. Zaten ihanet süreciyle birlikte polis teşkilatı ve TSK’ya yüklenen görev PKK ile mücadele etmek değil, PKK’lıların güvenliğini sağlamaktır. Polis ve askerin şefkat duygusunun tavan yaptığı şu günlerde, Yüksekova’da iki kişi polise ateş açarak kendi sonlarını hazırlamıştır. Polisler kendisine ateş açan kişileri öldürmek zorunda kalmıştır. Bunu yaparlarken ihanet sürecine zarar vermek gibi bir amaçları olmadığını kanıtlamak için ise, teröristlerin kendilerine ateş açma ve öldürülme anlarını kamera ile kayıt altına almışlardır. Kamera kayıtlarını incelediğimizde, polisin çevredeki elinde silah olmayan sivil kişilerin yaralanmaması için özen gösterdiğini görüyoruz. Sonuçta Yüksekova’da iki kişi polise ateş açmalarının bedelini hayatlarıyla ödemişlerdir.
PKK yaşanan bu olayı kullanarak değişik şehirlerde gövde gösterisi yapmaya çalışmıştır. Akdeniz Üniversitesinde yaşanan olayların temelinde işte bu vardı. “Devrimci-Yurtsever” maskesi arkasına gizlenen PKK yandaşları, polislerin ve özel güvenliğin kendilerine sağladığı güvenli ortamda eylem yapmıştır. Edebiyat Fakültesinde başlayan yürüyüş, rektörlük önüne kadar sürmüştür.
Yapılan eylem, basit bir siyasi yürüyüş olmanın çok ötesindedir. Eylemin her aşamasında PKK terör örgütünün propagandası yapılmıştır. İşte sorun buradan kaynaklanmaktadır; bir terör örgütü bilimin yuvası olması gereken yerde örgütlenebilmekte ve diğer öğrencileri açık bir şekilde tehdit edebilmektedir. Üstelik bütün bunları polis ve özel güvenliğin koruması ile yapmışlardır.
Bu duruma karşı sessiz kalmayı kabullenemeyen Atatürkçü-Milliyetçi 25-30 öğrenci üniversitede yaşanan olaylardan duyduğu rahatsızlıktan dolayı bir araya gelmiştir. Demokrasilerin olmazsa olmazlarından birisi protestoyu protesto edebilme hakkıdır. PKK’lılar basın açıklaması yapmadan önce, özel güvenlik ve polisler Atatürkçü-Milliyetçi öğrencileri dağıtabilmek için çeşitli davranışlarda bulunmuştur. Bizzat polislerden birisi bana “seni yanlışlıkla BDP’li olarak kayıtlara geçirirsek ne olur?” şeklinde tehdit yöneltmiştir.
Atatürkçü-Milliyetçi gençlerin önemli bir bölümü basın açıklaması sırasında polisin türlü aldatmacılarından dolayı dağılmıştır. Bir kısım ise polisler ile tartışmaya devam etmiştir. İşte bu sırada PKK destekçilerinin içinden bir şahıs, Atatürkçü gençlerin fotoğrafını çekerek provokasyon girişiminde bulunmuştur. Fotoğrafı çekmekteki amacı, polisler ile Atatürkçülerin işbirliği yaptığını iddia etmek olsa gerek. Ancak kendisi keşke fotoğraf çekmek yerine yanımıza gelseydi, işte o zaman polislerin bizlerin yanında değil PKK’lıların tarafında olduğunu çok net bir şekilde görebilirdi!
PKK sempatizanları basın açıklamasını yaptıktan sonra, dağılmak yerine Olbia çarşısına doğru yürümeye başlamıştır. İşte bu yürüyüş sırasında Atatürkçü-Milliyetçi gençler ile Apocular karşı karşıya gelmiştir. Apocular yanlarında getirdikleri taş ve soda şişelerini fırlatarak faşist bir saldırı gerçekleştirmiştir.
Kendilerine devrimci diyen bu kişilere soruyoruz; devrimcilik anlayışınız yanınızda getirdiğiniz taşlarla şişelerle öğrencilere saldırmak mıdır? Kavgada yiğit olmayı beceremediğiniz sürece siz hangi devrimcilikten bahsedeceksiniz? Atatürkçü gençlerin Apoculara karşı en ufak bir sataşması dahi olmamıştır. Fakat Apocular Atatürkçü gençlerin varlığını bile kabul edemeyecek kadar faşist oldukları için saldırı gerçekleştirmiştir.
PKK’lıların hedef gözeterek gerçekleştirdiği bu saldırıdan sonra çevik kuvvet olaya müdahale eder gibi gözükmüştür. Ama aslında polis PKK’lılara müdahale etmek yerine, onları sadece uzaklaştırmakla yetinmiştir. Gezi olayları sırasında Türk milletine gaz bombaları yağdıran polis, Apoculara karşı gaz bombası atacağı zaman amirleri tarafından “Gazcı dur bekle, atma” şeklinde uyarılmıştır. Toma ise teröristlerin üzerine değil, havaya su sıkmıştır. Böylece PKK’lıların suyun basıncından olumsuz bir şekilde etkilenmesi önlenmiştir.
Apocular ise bu durum karşısında Olbia’daki dükkanları taşlayarak, hastane acil servisindeki düzene zarar vererek, güvenlik kulübelerinde görev yapan kişilerin çaydanlıklarını parçalayarak, bankamatiklere balyozlarla saldırarak, sapanlar ile polise taş atarak karşılık vermiştir.
PKK’lıların Atatürkçü-Milliyetçi gençlere yönelik yaptığı bu faşist saldırıdan sonra başlayan olaylar ile ilgili bazı dedikodular çıkmıştır. Birinci dedikoduya göre; Atatürkçü-Milliyetçi gençlerden birisi PKK’lıların karşısında Türk bayrağı açmıştır. Üstelik bu bayrağı açan kişi benmişim! Böyle bir durum yaşanmamıştır. Ancak şunu da söyleyelim; var sayalım orada Türk bayrağı açmış olsam, bunun neresi suç! PKK’lılardaki bayrak fobisi maalesef bazı “Atatürkçü” öğrencilere de sıçramış anlaşılan! Türk bayrağı açmaktan gocunacak birisi değilim. PKK’lıların karşısında Türk bayrağı açmaktan korkacak birisi de değilim. Eğer ortada bir suçlu varsa, geçtiğimiz yıl katıldıkları eylemlerde “birleşe birleşe kazanabilmek” için Türk bayrağını bir kenara bırakan Atatürkçüler suçludur!
İkinci dedikoduya göre ise PKK’lıların eylemi sırasında bizlerin slogan attığı söylenmektedir. Bu da yalandır. O gün slogan atan tek grup PKK’lılar olmuştur. Attıkları sloganları da yazalım, belki bizi slogan atıp provokasyon yapmakla suçlayanlar bizlere karşı kimleri savunduğunu anlar; “Vur gerilla vur Kürdistanı kur”,“Biji Serok Apo”,“Pekeke halktır halk burada”,“Selam selam imralı’ya bin selam”,“Geliyor geliyor Apocular geliyor”.
Evet, keşke o gün sayımız daha fazla olsaydı. “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz,” “Ne Mutlu Türküm Diyene”, “Kampüste Terörist İstemiyoruz”, “Kahrolsun PKK, Kahrolsun AKP”, “İmralı Basılsın Apo Piçi Asılsın” sloganlarını atarak kampüsü inletebilseydik! 9 Aralık’ta Apocuların attığı bölücü sloganlara karşı sessiz kalarak hata yaptık. O gün Apocuların sesini bastıramadığımız için başta biz olmak üzere kendisine Atatürkçü-Milliyetçi diyen herkes suçludur!
PKK’nın faşist saldırısından sonra bazı yalan haberler yapılmıştır. Evrensel gazetesi Atatürkçü-Milliyetçi gençleri ülkücü olarak yansıtmıştır. Olayların çıktığı sırada, ülkücüler öğrenci lokalinde çaylarını yudumlamakla meşguldüler. SDP çevresinin yayın organları ise Atatürkçü-Milliyetçi gençleri TGB üyesi olarak yansıtmıştır. TGB’lilerin olay sırasında ne yaptığını bilmiyoruz, ama içimizde olmadıklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Olaydan kısa bir süre sonra TGB çıkan olaylar ile kendilerinin hiçbir ilgisinin olmadığını duyurmuştur. Bir kez de biz tekrar edelim; “Vur gerilla vur Kürdistan’ı kur”, “Apo biji serok”, “Selam selam İmralı’ya bin selam” sloganları atılırken TGB’liler bu duruma seyirci kalmıştır. Yaptıkları duyuruda ise “Kahrolsun PKK” demek yerine, “Mit-Cia-Kontrgerilla” kavramlarını kullanarak komplo teorisyenliğine soyunmuşlardır.
PKK’nın faşist saldırısından 2-3 gün sonra kampüs içinde bir yürüyüş gerçekleştirilmiştir. Yürüyüş Alanya’da 10 öğrencinin okuldan bir ay uzaklaştırılmasını protesto etmek amacıyla düzenlenmiştir. Okuldan uzaklaştırılan öğrencilerin yaptıkları eylemlerden birisi uyuşturucu çetelerini protesto etmekmiş. Ülkemizde uyuşturucu ticaretinin başında PKK terör örgütü vardır. Yapılan basın açıklamasında bizleri düzen artığı faşist çete olarak niteleyen bu kişilere küçük bir hatırlatma yapalım. 2010 yılında Ege Üniversitesi Canan Kulaksız öğrenci şenliğinde neler yaşandığını iyi öğrenin. O zaman kimin faşist, kimin demokrat olduğunu çok net bir şekilde görebilirsiniz. Ayrıca uyuşturucu karşıtı iseniz ilk yapmanız gereken iş PKK’nın karşısında yer almaktır. Hem PKK kuyrukçusu hem de uyuşturucu karşıtı olunmaz!
Sonuç olarak; Akdeniz Üniversitesi sıcak bir kış mevsimi geçirmektedir. AKP’nin ihanet açılımına zarar vermemek için teröristlere göz yuman rektörlük ve güvenlik birimleri açık bir şekilde “görevi ihmal” ve “terör örgütüne yardım ve yataklık” suçlarını işlemektedir. Buradan kendilerine bir “dost” tavsiyesinde bulunalım. Düzenin böyle devam edeceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Eğer Apocuları koruyup kollamaya devam ederseniz, bir sabah saat 05:00’da kapınız çalabilir!
Murat KAYA
Bana göre, insan kaynaklarında hangi sistemi, hangi uygulamayı, formu, prosedürü vb. kullandığınızdan daha önemli olan şey, bunları hangi amaçla, hangi niyetle kullandığınız. Çünkü amacınız tabiri caizse “insani” değilse, üzgünüm, insanlara dokunamayacak ve onlardan verim alamayacaksınız.
İşte insan kaynaklarının kullandığı araçlardan bazıları hakkında doğru bilinen yanlışlar…
İş tanımları pozisyonun sorumlulukları arasına giren işleri kapsar, amaç pozisyon sahibini bilgilendirmek olmalıdır, beklentilerle gözünü korkutmak ya da yerine getirilemeyecek sorumluluk ve hedeflerle meydan okumak değil.Organizasyon şeması pozisyonları, unvanları, kimin kime bağlı olduğunu gösteren bir yapıdır, kurumun işleyişini, pozisyonların kurum içerisindeki yerini vb anlamakta faydalıdır. Ancak organizasyon şeması, kurum içerisindeki pozisyonları önemine, sahip oldukları yetkilere vb göre sınıflandırmaz, sıralamaz, ayırmaz.Performans değerlendirme, amaç performansı yönetmek olduğunda güzel bir araçtır. Ancak yılda bir gün gelsin, o gün eteğimdeki taşları dökeyim, şu çalışana haddini bildireyim, şunun notunu buradan kırayım, şuna aman mutlaka yüksek not vereyim mantığı ile yürütüyorsanız süreci, tek suçlu İnsan Kaynakları değil demektir.İşe alım mülakatları, adayı tanımak, pozisyona göre adayın uygunluğunu anlamak için çok önemlidir. Ama işe alacağınız kişiye göre pozisyon uyduruyorsanız, tamamen aklınıza estiği gibi, sadece adaydan “aldığınız elektrik”e göre mülakat sürecini yürütüyorsanız, “neden yetkin ve istediğim gibi bir insan kaynağım yok” diye boşuna hayıflanmayın.O kadar çok İnsan Kaynakları süreci, aracı sayabilirim ki bunlar gibi yanlış kullanılan. Önce İnsan Kaynağına bakış açısını değiştirmek gerekiyor, burada da yapmacıklık, zoraki iyi niyet bir işe yaramıyor. Duygusal zekası gelişmiş, vicdanı değerleri yüksek, insan kaynağına sözde değil gerçekten içtenlikle değer veren kurumlar İnsan Kaynakları araçlarını da daha etkin kullanabiliyor.
Malum, yılbaşı geldi masraflar arttı.Hediyesiydi, tatiliydi, eğlencesiydi derkencepte yine para kalmadı...Diyenlerdenseniz aramıza hoş geldiniz :)Ben de birkaç gün öncesine kadar kafamda bu düşüncelerle boğuşuyordum. Ta kiii Yapı Kredi’nin yılbaşına özel,Süper kredi kampanyasıyla karşılaşana dek!Kredi almak aklımdan geçmişti ama ne yalan söyleyeyim;pek de alasım yoktu. Ancak günde 10 TL’ye9.000 TL verdiklerini öğrenince hemen kafadan başvurdum!Düşünsenize bi’, günde 10 Lira nerelere gitmiyor ki!?Hemen başvurayım dedim. Kiii o da çok kolaymış!Bireysel yazıp 4411’e bir mesaj attım,9.000 TL yılbaşı kredisini kaptım :)Üstüne bi’ de Şampiyonlar Ligi topu kazandım!Kredi alırken bu güzel orta nerden çıktı diyesoranlara hemen söyleyeyim;Yapı Kredi 10-25 Aralık tarihleri arasında her gün Süper Kredi’ye başvuran ilk 100 kişiye Şampiyonlar Ligi topu hediye ediyor!Hani yeni yıla nasıl girersen öyle geçer derler ya;Ben yeni yıla Süper Kredi sayesindekafam gayet rahat giriyorum!Darısı hepinizin başına... brightcove.createExperiences();Bir boomads advertorial içeriğidir.ad_client = '0eb4605d-4644-43a1-a3d9-d362c8d039d2';ad_offer ='1063';
AKP’nin ihanet açılımından güç alan PKK terör örgütünün gençlik yapılanması Akdeniz Üniversitesinde provokatif eylemler yapmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıl üniversite içinde yaşanan gerginliklere karşı, üniversite yönetimi ve güvenlik güçleri AKP-PKK ittifakı zarar görmesin diye terör yandaşlarına sınırsız bir özgürlük ortamı yaratmışlardı. Bu özgürlük ortamının güvenliği bizzat polis tarafından sağlanmıştı, kampus dışına çıkıldığında yani güvenlik kalkanı kalktığı anda neler olabileceğini ise “Devlet” hastanesine sığınan kişiler iyi bir şekilde gözlemleme şansına sahip olmuştu.
Üniversite yönetiminin PKK’nın gençlik yapılanmasına karşı nasıl bir tavır izlediğini öğrenebilmek için bilgi edinme kanunu kapsamında çeşitli başvurularda bulunduk. Bu başvurularda PKK güdümündeki örgütlerin 2012-2013 yıllarında yaptığı saldırgan eylemler ile ilgili çeşitli sorular sorduk. Ancak bilgi edinme kanununun üçüncü bölümündeki 9. Madde hükümleri gereğince başvurularımız cevapsız kaldı. PKK’lılar bütün eylemlerini açık bir şekilde yapıyorken, bizim sorularımız “gizlilik dereceli bilgi ve belge” engeline takıldı. Verilen bu cevap aslında Apocuların korunup kollandığının bir belgesiydi.
Sonuçta bu durum bizi hiç şaşırtmadı. Devir AKP-PKK ittifakı devriydi. Türk ordusu tasfiye edilirken, Atatürkçüler hapse girerken, teröristlere Habur kapıları açılırken, Abdullah Öcalan krallar gibi yaşarken Apocular korunup kollanmayacaktı da Atatürkçüler mi korunacaktı!
Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir olay PKK’lı teröristlerin ne kadar azıttığını bir kez daha gözler önüne serdi. PKK’nın gençlik yapılanmasına mensup bazı şahıslar tek başına oturmuş, yemek yiyen bir öğrenciye “ne bakıyorsun” deyip saldırmaya çalıştı. Yaşanan bu olay aslında AKP’nin ihanet açılımının bir sonucudur. Bu kişiler gücünü Diyarbakır’da gerçekleşen “itler” buluşmasından alıyordu.
Orada oturan, simit-peynir-çay yiyen kişi bendim. Sorununu bakışmayla çözmeye çalışacak birisi değilim. Eğer sorunum olan bir kişi var ise, oturup konuşmayı tercih ederim. “Ne bakıyorsun” bahanesine sığınmak ancak düşüncesine güvenmeyen aciz insanların başvuracağı bir yöntemdir. Karşımdaki kişinin bu acizliğinin farkına varmış olmama rağmen, kendisine öyle ayakta durma çek bir sandalye otur konuşalım dedim. Bir çay ısmarlayıp, 15-20 dakika sohbet etmek bana hiçbir şey kaybettirmezdi. Ancak karşımdaki kişinin konuşmak gibi bir derdi olmadığı açıktı. Düşüncelerini, rahatsızlığını oturup anlatabilirdi ancak düşünmek gibi bir derdinin olup olmadığı da meçhuldür.
Tahmin edileceği gibi elbette tek başına değildi. Bu durum da benim için sorun değildi. Karşımda 3 kişi 5 kişi olmuş hiç fark etmez. Belki hepsine çay ısmarlamaya cebimdeki para yetmezdi ama her birine söyleyecek bir sözüm elbette vardı. İş fiziksel bir müdahaleye varana kadar ben sağduyumu korudum, ancak işin boyutu değişince Abdullah Öcalan’a “hak ettiği şekilde” hitap ederek gerekli müdahaleyi yaptım. Pişman mıyım, elbette pişman değilim. Yaptıkları eylemler ile Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyetine sürekli küfreden bu kişilere ben de aynı şekilde yanıt vermişim çok mu? Aslında küfür etmeyi seven birisi değilim. Ancak söz konusu Abdullah Öcalan olunca bu ülkede yaşayan herkes gibi benim de birkaç kelime kullanma hakkım oluyor. Yaşanan bu gerginlik çok uzun sürmedi, ancak bu küçük olay bile Apocuların faşist yüzünü ve üniversite öğrencileri için oluşturdukları tehdidi göstermesi bakımından önemlidir.
Atatürkçü ve milliyetçi gençlere bu zorlu süreçte önemli bir görev düşmektedir. PKK’nın gençlik yapılanmasının varlığı üniversiteler için büyük bir tehdittir. AKP’nin işbirlikçi politikaları zarar görmesin diye, güvenlik güçleri bu tehdide kol kanat germektedir. Devir bizim değil, onların devri. Ancak bu düzeni değiştirebilecek tek güç biziz. Eğer gücümüzün farkına varmaz, susarsak 15-20 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda pişman olacağımız çok konu olacaktır. Mesele elbette ki vicdanımızı rahatlatma meselesi değildir. Mesele vatan meselesidir. Mesele vatan savunmasıdır. Örgütler, mevkiler, makamlar, diplomalar, akademik unvanlar ancak bu ülkenin temel değerleri korunduğu sürece anlamlıdır. Üniversitelerimiz PKK’lı teröristlerin cirit attığı kurumlar değil, Atatürkçülüğün kalesi olmalıdır. Bu yüzden hep birlikte PKK’ya geçit yok diye haykırmalıyız!
Murat KAYA
Lou Adler’in Linkedin üzerinden de paylaştığı makale (Why All Interviewers Should be Personality Tested, Not Candidates) oldukça ilgimi çekti.
Açıkçası, öncelikle dikkatimi çeken sadece iki soruyla DISC analizi yapabilmek olmuştu:
Soru 1: Yavaş mı hızlı mı karar alıyorsunuz?
Soru 2: Daha çok sonuçlarla mı ilişkilerle mi ilgilisiniz?
Gerçekten de bu iki soruya verdiği cevaplar en azından adayın tarzı hakkında bir bilgi verebiliyor. Ancak Adler’in kişilik envanteri hakkında bahsettiği başka bir nokta daha var ki, en az bu iki soru kadar önemli. İşe alım yapanların kişilik envanteri yapmış olmasının gerekliliği...
Peki bir işe alımcı kendi tarzını bilirse, ne tarz insanları işe almaya meyilli olduğunu ya da işe alımlarda en çok nelere dikkat ettiğini bilebilir mi? Kendi tarzını anlayan işe alım uzmanı ya da bir yönetici, belki Adler’in dediği gibi tarzını zıttından öğrenerek, kendisini geliştirebilir mi? En önemlisi kendini tanımayan işe alımcı, adayları tanıyabilir mi? Hatta işe alım yapanlara yönelik envanterler olsa, hoş olmaz mı?
Beni türlü sorulara sevk eden makalenin tamamını Lou Adler’dan okuyabilir, siz de kendi sorularınızı ve cevaplarınızı üretebilirsiniz.