29 Mart 2014 Cumartesi

Geçen oturmuşuz bi baktım sezen arıyor

İsim bırakma, diğer adıyla ‘name-dropping’ milletçe pek sevdiğimiz bir alışkanlık. Konuşma esnasında ünlü birini tanıdığını ya da akrabası olduğunu vurgulamaya dayanan bu durum gerçekten prestij mi sağlıyor, yoksa muhatabının gözünde kişiyi ‘ezik’ durumuna mı düşürüyor?“Geçenlerde Hande’yle oturuyoruz yine. Muhabbetin dibine vurmuşuz tabii her zamanki gibi. Bir de baktım ne göreyim Sezen karşımda. Dayanamamış atlamış gelmiş sağ olsun. Ortak arkadaşlar gülmeler, eğlenmeler derken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık valla. Çok kafadır zaten ikisi de. Kalkarken çoktandır aramıyorum diye bir sitem bir kıyamet… Özlemişler tabii. Neyse acelem vardı malum. Kenan’la Beren’e selam söyleyin dedim, kalktım.” Günlük hayatta ünlü birilerini tanıdığını kör göze parmak şeklinde abartarak anlatan tiplere hiç yabancı değiliz. Tanıdıkları ya da tanıdıklarını iddia ettikleri ünlü kankalarıdır kimi zaman, kimi zamansa ‘halasının görümcesinin eltisinin kızı’. Yakınlık(!) dereceleri ne olursa olsun alakalı alakasız her konuşmayı bir şekilde buna bağlayıp havalarını atmayı ihmal etmezler. Sözgelimi küresel ısınmayla ilgili konuşurken dahi lafı döndürüp dolaştırıp “Alişan’ın, kuzeninin dayısının kankasının tanıdığı” olduğuna getirip övünme potansiyeline sahiptirler. Bahsi geçen ünlünün soyadını söylemeden yalnızca ismiyle hitap etmek ilk kural. Bir de bunların “Sen benim X’imin kim olduğunu biliyor musun?” temalı bir modeli vardır ki gördüğünüz yerde kaçın. Hala, dayı, amca, kuzen artık Allah ne verdiyse… Muhabbetin açılmasına bile ihtiyaç duymadan başları sıkıştığında, üstü kapalı bir tehdit unsuru olarak kullanmaktan da çekinmezler bunu. Zira, sülale sülale değil, Oscar ödül törenidir mübarek. ‘Name-dropping’ yani ‘isim bırakma’ denen bu hadisenin öznesi beyaz yakalılardan gazetecilere, siyasi parti teşkilatlarından pazarcılara kadar toplumun çok çeşitli katmanlarından olabiliyor. Toplumca pek bir sevdiğimiz ‘isim bırakma’ gerçekten prestij sağlıyor mu, yoksa muhatabımızda ‘ezik’ imajı bırakmamıza mı neden oluyor?İsim boca edenler…Medya sektörü name-dropping yani isim bırakma hadisesine oldukça müsait bir alan. Zira bağlantılar ve ‘yüksek yerlerde tanıdıklarınız’ olması önemli. Hal böyle olunca siyasetten sanata birçok alanda meşhur isimleri kullanmakla hava atmaktan geri durmuyor gazeteciler. Belki de “Bu kadar önemli insanları tanıdığına göre önemli gazeteci olmalı.” imajı bırakmak için. Yeni yetme şarkıcılar da arkalarında güçlü isimler olduklarını vurgulamak için katıldıkları televizyon programına ünlü sanatçıların adını “Orhan Ağbi, İbrahim Ağbi” diyerek zikrediyor sıkça. Bunun en sık karşılaşıldığı diğer bir mecra ise siyasi partilerin il ve ilçe teşkilatı. Partide yükselebilmek için hemen herkeste bir ‘başkanın sağ kolu’ imajı oluşturma çabası olunca, başkan da ahtapot olmadığına göre böyle bir tablo çıkıyor ortaya. Bir de semt pazarlarında sıkça karşılaşırız bu hadiseyle. “Gel vatandaş, Ajda Pekkan da bizden alıyor.” diyen kişi muhtemelen kendi de inanmıyordur söylediğine. Lakin ekmek parası. Bir de name-dropping kurumsal şirketlerde çalışan beyaz yakalıların dilinden de düşmüyor. Sadece CV’lerde kalması gereken referansları sosyal hayatlarında da statü yükseltme aracı olarak kullanabiliyorlar. Ergen fanatizminin doruklarda olduğu ortaokul ve lise öğrencileri arasında da sıkça görülüyor isim bırakma. Herhangi bir ünlünün tanıdığı veya akrabası olmakla övünen ergen, bir anda okulun en popüler öğrencileri arasına adını altın harflerle yazdırabiliyor. Tabii havası sönüp, tahtını başka bir ‘name-dropper’a bırakana kadar…Bir anda ‘eziklerin efendisi’ olabilirsinizAcıbadem Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Ferhal Utku Doğan, isim bırakma hadisesinin ünlü kişinin adını kullanarak prestij sağlamak için yapılmasına rağmen kişinin prestijini bir anda en dibe çekebildiğini söylüyor. Zira Doğan’a göre özsaygıdan yoksun kişilerin kullandığı bir yöntem bu. Oradaki eksikliklerini ünlülerin saygınlığıyla telafi etmeye çalışıyorlar. O anda hitap ettikleri kitle kendileri gibi özgüveni düşük insanlardan oluşuyorsa pek problem çıkmıyor. Ancak kendine güveni yerinde olan bir insana ‘name dropping’ yapıyorsanız onun gözünde ‘ezik’ damgası yemeye hazır olun. Ayrıca, narsisistik kişilik özellikleri, bipolar (iki uçlu duygu durum) bozukluk ve manik depresif yatkınlığı olanlarda isim bırakma alışkanlığı daha yaygın.Annesini ünlü biri zannedince…Psikiyatri uzmanı Dr. Ferhal Utku Doğan, ‘name-dropping’e çoğu zaman abartı ve yalanın da eşlik ettiğini söylüyor. Bunu yapan ebeveynse çocuklarının psikolojisine derin darbeler vurabiliyor. Bununla ilgili bir anısını da paylaşıyor Doğan: “İlkokulda bir arkadaşım vardı. Annesi sürekli İstanbul’un en ünlü çocuk doktoru olmakla övünürmüş. Arkadaşım da girdiği her ortamda bunu dile getirip övünüyordu ‘ünlü’ annesiyle. Ancak yıllar yıllar sonra lisedeyken annesinin lise mezunu bile olmayıp yalan söylediğini öğrenince yıkılmış, güven duygusu zedelenmişti. Bu nedenle özellikle işin içine yalan karıştığında prestij kazanmak için yapılan bir şey tam tersine prestij kaybına neden olabilir.”

25 Mart 2014 Salı

Rağmen sevebiliyorsanız gerçek aşk odur

Yeni albümü 12 Ay’da birçok farklı duyguyu işleyen Yonca Lodi, son günlerde ülkemizde yaşanan olaylara hayli üzülmüş. Siyasetçiler başta olmak üzere herkesin sevgi dilini kullanmasını istiyor.Günümüzde birçok isim mevsimlik ya da aylık albümler yaptığı konusunda eleştiriliyor. Yeni albümünüzün adı 12 Ay. Herhangi bir kinayesi var mı?En az on iki ay dinlensin diye. (Gülüyor.)Dileğim tabiî ki uzun yıllar boyu dinlenmesi. Bu çalışmam benim önceki albümümden bu zamana kadarki duygularımın birikimi aslında. Bu kadar zamandır her insan gibi farklı farklı duygu halleri yaşadım. Mutluluk, mutsuzluk, hüsran, başarı gibi birçok duyguyu yaşıyorsun. O sürece ithafen aslında adı 12 Ay oldu. Bir de albümde 12 Ay diye bir şarkı var. Onun da büyük etkisi var.Albümün kartonetinde albümü hangi duygularla hazırladığınıza dair bir yazınız var. Genel olarak bir duygular albümü diyebilir miyiz?Bu bir aşk albümü aslında. Aşkın her hali var. 12 Ay hem bir taraftan yaşananların özetini sunuyor. Diğer taraftan da 12 Ay şarkısı mutlu ve uzun süren bir aşkı anlatıyor. Her aşk mutsuz değildir. Mutlu aşkları da anlatmak gerekiyor. Her şeye rağmen bütün olumsuzluk ve sıkıntılara rağmen, iyi ki benim hayatımda bu insan dersin ya. Aslında sadece aşk için değil, arkadaşlık, dostluk gibi bütün ilişkiler için dersin. Kırılırsın, dökülürsün ama “Ah dediğimde o var.” dediğin insanlar için geçerli. Öyle bir hikâye 12 Ay’ın hikâyesi.Son zamanlarda aşkın içi boşaltılmadı mı? Aşka zulmedilmiyor mu?Zulmedilmez olur mu? Algılama şekilleri çok farklı. Aşkın her türlüsüne, sevene de sevmeyene de selam olsun diye yazdım kartonete. Aşk yüce bir kavram. İnsanların birbirine olan aşkından tutun da, İlahi aşka, anne aşkına, tabiat aşkına kadar… Maalesef bir fast food çağında yaşıyoruz. SMS ve Whats App’larla aşkların yaşandığı bir dönemdeyiz. Aşk aslında öyle bir şey değil. Ben aşkta en çok rağmen kelimesini önemsiyorum. Rağmen sevebiliyorsanız o gerçek aşk oluyor bence. Naif ve derin bir kavram aşk.Sanırım siz aşk konusunda eski kafalısınız…Evet eski kafalıyım. Asla romantik biri değilim aslında. Çiçek, böcek, mumlardan utanırım bile. Onlar bana komik geliyor. Bunlar işin paket tarafı. Hayatımda ve yaşadığım hiçbir duyguda işin o paket kısmına hiç yüz vermedim. İşler paketlenince biraz yapaylaşıyor ve bundan hoşlanmıyorum. Zarfa değil mazrufa bakıyorum. Asla romantik değilim ama duygusal biriyim. Hüznü de mutluluğu da aşkı da farklı köşelerden algılayıp arka yüzlerini görmeye çalışıyorum. O yüzden yazıp, çizdiğim ve söylediklerim biraz farklı oluyor.Genelde siz mi şarkıları seçersiniz yoksa şarkılar mı sizi seçer?Şarkılar beni seçiyor. Bu her zaman böyle oluyor. Onlar beni seçtikten sonra bakıyorum ve ben onlara yakışır mıyım, diye soruyorum kendime. Onların içindeki duyguları gerektiği şekilde insanlara dağıtabilecek miyim, diye bakıyorum. Bu albümdeki şarkılara yakıştığımı düşünüyorum.12 Ay akustik bir albüm. Elektronik altyapılar size samimi geliyor mu?Hepsinin yeri farklı. Akustik çok canlı ve elle tutulur bir şey. Ama hepsinin yeri farklı. Benim bu albümle ilgili senfonik bir konser projem var. Ayrıca gelecek sene tamamen senfonik olan başka bir projem var.Piyasayı iyi bilen bir sanatçısınız. Ama yine de çok piyasa şarkılar duyamıyoruz sizden…Bana gitmez ki. Ben mesaj kaygım var gibi büyük laflar etmeyeceğim. Ama ben ruhumu besleyen işler yapmalıyım ki bu işe devam edebileyim. Yıllar sonra iyi ki bu şarkıyı söylemişim diyebiliyorsam yaptığım işin bir değeri var. Herkes bana “Senin albümlerin arşivlik oluyor.” diyor. Bence bu yüzden öyle oluyor. Hadi şunu atayım ortaya da bir anda patlasın ve üç gün sonra unutulsa da olur diye iş yapmıyorum. Beni vursun dinleyiciyi vursun, insanların hayatında yer etsin istiyorum. Müziğin ve kokunun hafızası vardır. Bir mekanda bir şarkı duyarsın ve bir duyguna eşlik eder. Kırk yıl sonra o şarkıyı yeniden dinlediğinde seni yine o mekana ve o duyguya götürebiliyorsa o şarkı senin hayatında yer etmiştir. Müziğin böyle bir gücü var. Bu gücü neden kullanmayalım.Müzikte hayal ettiğiniz yere ulaşabildiniz mi?Hayal ettiklerimin çeyreğini bile yapmadım. Her şeyi yaptığım dediğiniz anda bir tembellik geliyor insana. Ben ilk günden beri işimi amatör bir ruhla yapıyorum. Biraz da işin samimi olması ondan kaynaklanıyor. Her sahneye çıkışımda yeniden heyecanlanıyorum. Yeni bir şey yaparken uykularım kaçıyor. Bazen yeni bir şey yapmak tam bir işkence haline geliyor. Sürekli düşünme hali işimi daha da sevmeme yarıyor.Sizin için “popüler müzik yaptığı halde alternatif olabilen bir isim” değerlendirmeleri yapılıyor. Bu değerlendirmeleri nasıl buluyorsunuz?Benim bildiğim bu, diğerini yapmak benim için zor. ‘Ben olmayan’ bir şeyi yapmak zor. Yonca Lodi’nin bir müziği var. Bu müzik dinleyicilerimin yardımıyla oluştu. Her albümde farklı şeyler deneyip ufak değişiklikler yapsam da dinleyicinin beni kabul ettiği bir şekil var. Çok fazla hesap kitapla yapmıyorum işlerimi. Tamamen kalbimi dinliyorum.Bu şarkı tutar mı tutmaz mı gibisinden endişeleri hiç yaşamıyor musunuz?Piyasa çok değişken bir şey. Bir iki yıl öncesine kadar pop müzik boş müzik olarak tanımlanıyordu. Bana göre öyle değil. Bence derin ve ciddi bir şey. Doğduğumuz günden bugüne aslında hayatımızın gerisinde hep pop müzik var. Bugünün iyi ve kaliteli popüler müziği yarının klasiğidir aslında. Bunu yakalamaya çalışmak önemli. Ben bunun için çalışıyorum. Şu şarkı tutsun, bundan üç konser yapıp para kazanayım diye bir şey düşünmedim. Sanatı sadece para kazanmak için yapmaya dönüştürdüğünde dinleyici onu fark ediyor. Ciddi yargılıyor. Ben mutlu olduğum şekilde müziğimi yapmaya devam edeceğim. Beni bu şekilde kabul etmeleri, dinlemeleri ve takip etmeleri benim için büyük bir şans.Müziğiniz haricinde duruşunuz ve hayat adına söylediklerinizle de ön plandasınız. Bir de çok fazla magazinsel bir figür değilsiniz…Bazen internette hakkımda yapılan yorumlara bakıyorum. Mesela şöyle bir şey yazmışlar. “Google’da evli mi, bekar mı, çocuğu var mı soruları aratmaya ihtiyaç duymadığımı fark ettim. Sadece sesi bana yetiyor.” Dinleyicinin her şeyden önce sesimi kabul etmesi müthiş bir şey.Bunu nasıl sağlıyorsunuz?Aman dikkat edeyim, çizgim öyle olsun gibi ekstra düşüncelere kapılmıyorum. Bu biraz yaradılış meselesi. Kendime güvenli alanlar oluşturdum. Sahne bunların başında geliyor. Dinleyiciyle çok sıcak bir ilişkim var. Bana kolayca ulaşabiliyorlar. Sürekli irtibat halindeyiz. Araya başkalarını koymuyorum. Hem bana dokunacak kadar yakın olduğunu bilip hissetmeleri hem de bana saygı duymaları çok ama çok değerli benim için. Bunu aslında ben değil dinleyici başardı. Ben bu konuma gelmek için işime hiç ihanet etmedim. Hep işimle ilgilendim. Bu biraz benim yaratılışımla ilgili. Hal ve gidişattan memnunum.Sevgiden üstün dil yokBir sanatçı olarak ülkenin hal ve gidişatından memnun musunuz?Ben bu mutsuzluktan hiç memnun değilim. Beni gerçekten çok yaralıyor. Herkesin mutsuz olması, insanların yüzünün gülmemesi çok üzücü. Kimseye sen onlardansın, onlar buradan denmesin istiyorum. Çünkü bu ülke üzerinde yaşayan her insanla kardeşim. Aynı toprakta yaşıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Çanakkale Zaferi’ni kutladık. Biz bütün meseleleri birlik ve beraberlikle çözmüşüz. Düşmanların tek bildiği şey bizi ayırmaya çalışmak. Biz mutlaka bir olmak zorundayız. Çünkü farklılıklarımız bizim en büyük zenginliğimiz. Ayrımın hiçbir türünü kabul etmiyorum.Siyasetçiler ülkemizde çok sert ve rencide edici bir üslup kullanıyor. Bu üslubu nasıl değerlendiriyorsunuz?Çok yaralayıcı bir dil. Ben sanat yapan biri olarak sadece sevginin dilini konuşmayı biliyorum. Benim için kimse kimseden üstün değil. Ben kendimi bildim bileli buna inanıyorum. Benim için sevgi dilinden üstün bir dil yok. Yaptığım işin her türlü politikadan üstün olduğunu düşünüyorum. Sanatın her dalının politikaya galip geleceğini düşünüyorum. Politika ayrıştırır ama sanat birleştirir. Benim politika dilini anlamama imkan yok. Ben Türkiye’de yapılan siyasetin gerçekten çok can acıtıcı olduğunu düşünüyorum. Benimle aynı duyguları yaşayan birçok kişi var. Politikacılara da üzülüyor ve acıyorum aslında. Onlar bunun tam göbeğinde yaşıyor. Neler kaybettiklerini bilmiyorlar. Herkese sakin olmayı öneriyorum. Toplum olarak empati kurmayı unuttuk maalesef.Kadınlara şiddet de ülkemizin büyük bir sorunu. Hem anne hem de bir sanatçı olarak bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?Kadınları baş tacı etmemiz, sarıp sarmalamamız gerek. Çok ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. Her toplum kesiminden kadınlar ayrımcılığa uğruyor. Kadın toplum için çok değerli. Kadınlar kendilerine uygulanan şiddete seslerini yükseltirken bu işi erkeklerin yardımı ile başaracaklar. Çünkü erkek egemen bir toplumda önce erkeklerin bir şeylere uyanması lazım. Bir dakika biz ne yapıyoruz, demeleri lazım. O zaman bir şeyler değişecek. Bunu yapmazlarsa kısa vadede olmasa da uzun vadede kendi çocuklarında ortaya çıkan zararları görmeye başlayacaklar.a.pektas@zaman.com.tr

İş Dünyasında Öncü Olanlar Kazanır

İş dünyasında her zaman öncü olanlar kazanıyor. Sigorta sektöründe de Generali Sigorta’nın yenilikleri bir süredir ilgimi çekiyordu. 1831 yılında İtalya’da kurulmuş bu dev firma aslında 150 yıldır Türkiye’de faaliyet gösteriyormuş. Ama son zamanlarda yaptıkları iletişim çalışmaları ve verdikleri hizmetlerle hem iş dünyasının hem de özel olarak blogumun dikkatini çekti.

Kendisini sigortanın kolay hali olarak konumlandıran Generali’den 1 dakikada teklif, 3 dakikada poliçe satın alınabiliyor. Generali Sigorta müşterisi olmasanız dahi bir kez teklif alan herkese, kişisel sigorta danışmanı da atanıyormuş. Bilgi alan kişi her aradığında, karşısında aynı danışmanı buluyor. Böylece müşteriler sorunlarını her defasında baştan anlatmak zorunda kalmıyor, kolay erişim sağlıyor ve telefonda uzun uzun beklemeden işlerini kolayca halledebiliyor. İş dünyası bu tür kişisel hizmetlere bayılır. Bu konuda Generali’nin sigorta sektöründeki lider ve gelişimci tavrı gözlerden kaçmıyor.

Bu kadar kolaylığın yanı sıra, Zorunlu Trafik Sigortası’nda ve kasko poliçelerinde %70’e varan indirimlerin olması da sigorta sektörü için neredeyse inanılmaz.

Yakın zamanda zorunlu trafik veya sigortası yaptıracak okurlarım, Generali’nin 7/24 Özel Sigorta Danışmanlığı hattı 0850 555 55 55’ten veya generali.com.tr den 1 dakikada teklif almadan sigorta yaptırmasınlar derim. Teklifler kişiye ve arabaya özel yapıldığı için, indirimler de farklılık gösteriyor. Mesela teklif alırken yaşımız, arabamızın yakıt türü gibi etmenler de önemli.

1 dakikada teklif alıp indirim kazanmak istiyorsanız, 31 Mart’a kadar generali.com.tr yi ziyaret edebilirsiniz.

1 Dakikada Teklif Almak için Tıklayın.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

22 Mart 2014 Cumartesi

Rağmen sevebiliyorsanız gerçek aşk odur

Yeni albümü 12 Ay’da birçok farklı duyguyu işleyen Yonca Lodi, son günlerde ülkemizde yaşanan olaylara hayli üzülmüş. Siyasetçiler başta olmak üzere herkesin sevgi dilini kullanmasını istiyor.Günümüzde birçok isim mevsimlik ya da aylık albümler yaptığı konusunda eleştiriliyor. Yeni albümünüzün adı 12 Ay. Herhangi bir kinayesi var mı?En az on iki ay dinlensin diye. (Gülüyor.)Dileğim tabiî ki uzun yıllar boyu dinlenmesi. Bu çalışmam benim önceki albümümden bu zamana kadarki duygularımın birikimi aslında. Bu kadar zamandır her insan gibi farklı farklı duygu halleri yaşadım. Mutluluk, mutsuzluk, hüsran, başarı gibi birçok duyguyu yaşıyorsun. O sürece ithafen aslında adı 12 Ay oldu. Bir de albümde 12 Ay diye bir şarkı var. Onun da büyük etkisi var.Albümün kartonetinde albümü hangi duygularla hazırladığınıza dair bir yazınız var. Genel olarak bir duygular albümü diyebilir miyiz?Bu bir aşk albümü aslında. Aşkın her hali var. 12 Ay hem bir taraftan yaşananların özetini sunuyor. Diğer taraftan da 12 Ay şarkısı mutlu ve uzun süren bir aşkı anlatıyor. Her aşk mutsuz değildir. Mutlu aşkları da anlatmak gerekiyor. Her şeye rağmen bütün olumsuzluk ve sıkıntılara rağmen, iyi ki benim hayatımda bu insan dersin ya. Aslında sadece aşk için değil, arkadaşlık, dostluk gibi bütün ilişkiler için dersin. Kırılırsın, dökülürsün ama “Ah dediğimde o var.” dediğin insanlar için geçerli. Öyle bir hikâye 12 Ay’ın hikâyesi.Son zamanlarda aşkın içi boşaltılmadı mı? Aşka zulmedilmiyor mu?Zulmedilmez olur mu? Algılama şekilleri çok farklı. Aşkın her türlüsüne, sevene de sevmeyene de selam olsun diye yazdım kartonete. Aşk yüce bir kavram. İnsanların birbirine olan aşkından tutun da, İlahi aşka, anne aşkına, tabiat aşkına kadar… Maalesef bir fast food çağında yaşıyoruz. SMS ve Whats App’larla aşkların yaşandığı bir dönemdeyiz. Aşk aslında öyle bir şey değil. Ben aşkta en çok rağmen kelimesini önemsiyorum. Rağmen sevebiliyorsanız o gerçek aşk oluyor bence. Naif ve derin bir kavram aşk.Sanırım siz aşk konusunda eski kafalısınız…Evet eski kafalıyım. Asla romantik biri değilim aslında. Çiçek, böcek, mumlardan utanırım bile. Onlar bana komik geliyor. Bunlar işin paket tarafı. Hayatımda ve yaşadığım hiçbir duyguda işin o paket kısmına hiç yüz vermedim. İşler paketlenince biraz yapaylaşıyor ve bundan hoşlanmıyorum. Zarfa değil mazrufa bakıyorum. Asla romantik değilim ama duygusal biriyim. Hüznü de mutluluğu da aşkı da farklı köşelerden algılayıp arka yüzlerini görmeye çalışıyorum. O yüzden yazıp, çizdiğim ve söylediklerim biraz farklı oluyor.Genelde siz mi şarkıları seçersiniz yoksa şarkılar mı sizi seçer?Şarkılar beni seçiyor. Bu her zaman böyle oluyor. Onlar beni seçtikten sonra bakıyorum ve ben onlara yakışır mıyım, diye soruyorum kendime. Onların içindeki duyguları gerektiği şekilde insanlara dağıtabilecek miyim, diye bakıyorum. Bu albümdeki şarkılara yakıştığımı düşünüyorum.12 Ay akustik bir albüm. Elektronik altyapılar size samimi geliyor mu?Hepsinin yeri farklı. Akustik çok canlı ve elle tutulur bir şey. Ama hepsinin yeri farklı. Benim bu albümle ilgili senfonik bir konser projem var. Ayrıca gelecek sene tamamen senfonik olan başka bir projem var.Piyasayı iyi bilen bir sanatçısınız. Ama yine de çok piyasa şarkılar duyamıyoruz sizden…Bana gitmez ki. Ben mesaj kaygım var gibi büyük laflar etmeyeceğim. Ama ben ruhumu besleyen işler yapmalıyım ki bu işe devam edebileyim. Yıllar sonra iyi ki bu şarkıyı söylemişim diyebiliyorsam yaptığım işin bir değeri var. Herkes bana “Senin albümlerin arşivlik oluyor.” diyor. Bence bu yüzden öyle oluyor. Hadi şunu atayım ortaya da bir anda patlasın ve üç gün sonra unutulsa da olur diye iş yapmıyorum. Beni vursun dinleyiciyi vursun, insanların hayatında yer etsin istiyorum. Müziğin ve kokunun hafızası vardır. Bir mekanda bir şarkı duyarsın ve bir duyguna eşlik eder. Kırk yıl sonra o şarkıyı yeniden dinlediğinde seni yine o mekana ve o duyguya götürebiliyorsa o şarkı senin hayatında yer etmiştir. Müziğin böyle bir gücü var. Bu gücü neden kullanmayalım.Müzikte hayal ettiğiniz yere ulaşabildiniz mi?Hayal ettiklerimin çeyreğini bile yapmadım. Her şeyi yaptığım dediğiniz anda bir tembellik geliyor insana. Ben ilk günden beri işimi amatör bir ruhla yapıyorum. Biraz da işin samimi olması ondan kaynaklanıyor. Her sahneye çıkışımda yeniden heyecanlanıyorum. Yeni bir şey yaparken uykularım kaçıyor. Bazen yeni bir şey yapmak tam bir işkence haline geliyor. Sürekli düşünme hali işimi daha da sevmeme yarıyor.Sizin için “popüler müzik yaptığı halde alternatif olabilen bir isim” değerlendirmeleri yapılıyor. Bu değerlendirmeleri nasıl buluyorsunuz?Benim bildiğim bu, diğerini yapmak benim için zor. ‘Ben olmayan’ bir şeyi yapmak zor. Yonca Lodi’nin bir müziği var. Bu müzik dinleyicilerimin yardımıyla oluştu. Her albümde farklı şeyler deneyip ufak değişiklikler yapsam da dinleyicinin beni kabul ettiği bir şekil var. Çok fazla hesap kitapla yapmıyorum işlerimi. Tamamen kalbimi dinliyorum.Bu şarkı tutar mı tutmaz mı gibisinden endişeleri hiç yaşamıyor musunuz?Piyasa çok değişken bir şey. Bir iki yıl öncesine kadar pop müzik boş müzik olarak tanımlanıyordu. Bana göre öyle değil. Bence derin ve ciddi bir şey. Doğduğumuz günden bugüne aslında hayatımızın gerisinde hep pop müzik var. Bugünün iyi ve kaliteli popüler müziği yarının klasiğidir aslında. Bunu yakalamaya çalışmak önemli. Ben bunun için çalışıyorum. Şu şarkı tutsun, bundan üç konser yapıp para kazanayım diye bir şey düşünmedim. Sanatı sadece para kazanmak için yapmaya dönüştürdüğünde dinleyici onu fark ediyor. Ciddi yargılıyor. Ben mutlu olduğum şekilde müziğimi yapmaya devam edeceğim. Beni bu şekilde kabul etmeleri, dinlemeleri ve takip etmeleri benim için büyük bir şans.Müziğiniz haricinde duruşunuz ve hayat adına söylediklerinizle de ön plandasınız. Bir de çok fazla magazinsel bir figür değilsiniz…Bazen internette hakkımda yapılan yorumlara bakıyorum. Mesela şöyle bir şey yazmışlar. “Google’da evli mi, bekar mı, çocuğu var mı soruları aratmaya ihtiyaç duymadığımı fark ettim. Sadece sesi bana yetiyor.” Dinleyicinin her şeyden önce sesimi kabul etmesi müthiş bir şey.Bunu nasıl sağlıyorsunuz?Aman dikkat edeyim, çizgim öyle olsun gibi ekstra düşüncelere kapılmıyorum. Bu biraz yaradılış meselesi. Kendime güvenli alanlar oluşturdum. Sahne bunların başında geliyor. Dinleyiciyle çok sıcak bir ilişkim var. Bana kolayca ulaşabiliyorlar. Sürekli irtibat halindeyiz. Araya başkalarını koymuyorum. Hem bana dokunacak kadar yakın olduğunu bilip hissetmeleri hem de bana saygı duymaları çok ama çok değerli benim için. Bunu aslında ben değil dinleyici başardı. Ben bu konuma gelmek için işime hiç ihanet etmedim. Hep işimle ilgilendim. Bu biraz benim yaratılışımla ilgili. Hal ve gidişattan memnunum.Sevgiden üstün dil yokBir sanatçı olarak ülkenin hal ve gidişatından memnun musunuz?Ben bu mutsuzluktan hiç memnun değilim. Beni gerçekten çok yaralıyor. Herkesin mutsuz olması, insanların yüzünün gülmemesi çok üzücü. Kimseye sen onlardansın, onlar buradan denmesin istiyorum. Çünkü bu ülke üzerinde yaşayan her insanla kardeşim. Aynı toprakta yaşıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Çanakkale Zaferi’ni kutladık. Biz bütün meseleleri birlik ve beraberlikle çözmüşüz. Düşmanların tek bildiği şey bizi ayırmaya çalışmak. Biz mutlaka bir olmak zorundayız. Çünkü farklılıklarımız bizim en büyük zenginliğimiz. Ayrımın hiçbir türünü kabul etmiyorum.Siyasetçiler ülkemizde çok sert ve rencide edici bir üslup kullanıyor. Bu üslubu nasıl değerlendiriyorsunuz?Çok yaralayıcı bir dil. Ben sanat yapan biri olarak sadece sevginin dilini konuşmayı biliyorum. Benim için kimse kimseden üstün değil. Ben kendimi bildim bileli buna inanıyorum. Benim için sevgi dilinden üstün bir dil yok. Yaptığım işin her türlü politikadan üstün olduğunu düşünüyorum. Sanatın her dalının politikaya galip geleceğini düşünüyorum. Politika ayrıştırır ama sanat birleştirir. Benim politika dilini anlamama imkan yok. Ben Türkiye’de yapılan siyasetin gerçekten çok can acıtıcı olduğunu düşünüyorum. Benimle aynı duyguları yaşayan birçok kişi var. Politikacılara da üzülüyor ve acıyorum aslında. Onlar bunun tam göbeğinde yaşıyor. Neler kaybettiklerini bilmiyorlar. Herkese sakin olmayı öneriyorum. Toplum olarak empati kurmayı unuttuk maalesef.Kadınlara şiddet de ülkemizin büyük bir sorunu. Hem anne hem de bir sanatçı olarak bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?Kadınları baş tacı etmemiz, sarıp sarmalamamız gerek. Çok ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. Her toplum kesiminden kadınlar ayrımcılığa uğruyor. Kadın toplum için çok değerli. Kadınlar kendilerine uygulanan şiddete seslerini yükseltirken bu işi erkeklerin yardımı ile başaracaklar. Çünkü erkek egemen bir toplumda önce erkeklerin bir şeylere uyanması lazım. Bir dakika biz ne yapıyoruz, demeleri lazım. O zaman bir şeyler değişecek. Bunu yapmazlarsa kısa vadede olmasa da uzun vadede kendi çocuklarında ortaya çıkan zararları görmeye başlayacaklar.a.pektas@zaman.com.tr

18 Mart 2014 Salı

Çanakkale Geçilmez!

Bugün 18 Mart…

Bundan tam 98 yıl önce, İngiliz ve Fransız gemileri boğazları geçip, İstanbul’u işgal etme hayali kuruyordu. Karşılarında yorgun ve savaşmaya hali kalmamış bir devlet vardı. Kağıt üzerinde planlar yapılmış, işgal gemileri yavaş yavaş ilerlemeye başlamıştı.

Fakat emperyalizmin kağıt üzerindeki planları, denizin üzerinde tutmamıştı. Nusret mayın gemisi büyük bir askeri başarıyla boğazı mayınlarla doldurmuştu. Seyit onbaşı ise, 275 kiloluk mermileri sırtlayarak düşman gemilerini birer birer denizin dibine yolluyordu.

İşgalci askerlerin kulaklarında “Çanakkale Geçilmez” sloganı yankılanmaya başladı.

Bugün 18 Mart…

Osmanlı devletinin deniz üzerinde kesin zafer elde ettiği gündür 18 Mart. Emperyalist devletler, bu ağır yenilgiye rağmen pes etmedi. Deniz operasyonunun yerini, kara operasyonu aldı. Bu sefer kara operasyonu için planlar yapılmaya başlandı. Kağıt üzerindeki planların başarıya ulaşacağından hiçbir kuşkuları yoktu.

Mustafa Kemal gibi askeri bir dehanın karşılarına çıkabileceğini nereden bileceklerdi ki? 

Mustafa Kemal “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum” sözüyle koskocaman bir düzene, emperyalizme karşı meydan okuyordu.

Savaş meydanında ondan daha rütbeli çok sayıda asker vardı. Fakat askerlik omuzlarda taşınan rütbelerle değil, insanın sol yanındaki cevheriyle anlam kazanan bir sanattır. Atatürk’ün cesur bir kalbi vardı. O kalp Mustafa Kemal önderliğinde yeniden doğacak olan bir ulusa cesaret aşılıyordu.

Mustafa Kemal’in askerleri yürüdü düşmanın üstüne…

Korkmadan yürüdü…

Cephanem yok deyip kaçmak yakışmazdı Türk askerine. Süngü takıldı ve düşmanın üzerine doğru gözlerini kırpmadan hücum ettiler. Mustafa Kemal ölümü göze almıştı. Mustafa Kemal’in askerleri ölmeyi göze almıştı. Ölüme seve seve giden bu insanlar Çanakkale Destanının en büyük kahramanlarıdır.

Bugün 18 Mart

Bir destanın yazıldığı gündür bugün…

Bir milletin yeniden doğduğu gündür bugün…

Savaşın omuzlardaki rütbelerle değil, cesaret ile kazanıldığının kanıtlandığı gündür bugün…

Emperyalizmin yenildiği gündür bugün…

Ve en önemlisi Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih sahnesine çıktığı gündür bugün…

Bugün, Mustafa Kemal’in izlerini silmeye çabalayanlara inat hep birlikte Mustafa Kemal’in askerleriyiz diye haykırıyoruz.

Bugün, Çanakkale’ye gidip ihanet açılımlarıyla şehitlerimizin kemiklerini sızlatanlara inat şehitler onurumuzdur diye haykırıyoruz.

Bugün, kanla çizdiğimiz sınırları emperyalist devletlerin çıkarlarına göre tekrardan şekillendirmeye çalışanlara inat vatan bölünmez diye haykırıyoruz.

Bugün, emperyalizm yenilmez diyenlere inat unutmuyoruz; Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yazdığı destanı unutmuyoruz.

Çanakkale destanını unutmuyoruz!

Çanakkale destanını unutmuyoruz!

Murat KAYA

15 Mart 2014 Cumartesi

Umudumu kaybetmekten çok korkuyorum

Şebnem Bozoklu ile ilk sinema filmi Soğuk’u ve oyunculuk macerasını konuşuyoruz. Bakın ne diyor: “Hayatını oyunculuk üzerine kurunca hırs, mutsuzluk dünyası doğuruyor. Benim için sevdiğim insanlar, aile daha önemli. Oyunculuğu büyütmüyor, keyif almak için yapıyorum.”Uğur Yücel’in yönettiği Soğuk, 21 Mart’ta gösterime giriyor. Kars’ta demiryolunda çalışan bir işçinin hikâyesini anlatıyor film. İşçimiz zamanında Rusya’dan Kars’a çalışmaya gelen üç kız kardeşten birine gönlünü kaptırıyor ve büyük bir hesaplaşma başlıyor. Şebnem Bozoklu da işçinin eşini oynuyor. Bozoklu’yla önce Soğuk’u konuştuk, ardından oyunculuğu.Soğuk’u izlerken insanın içi ısınıyor, yer yer donuyor. Çekerken nasıldı?Kars’a gitmeden önce İstanbul’da yoğun okuma provaları yaptık. Üzerimizde tuhaf bir elektrik vardı. Hikâyenin ağır, insanı inciten tarafı üzerimize enerji olarak yayıldı. Oraya gittiğimizde hep hüzünlü bir atmosfer vardı. Fincan karakterini o kadar çok sevdim ki, üzülerek oynadım. Var olan şey o kadar gerçek bir şekilde önümüzde duruyordu ki, üstümüzü bir hüzün bulutu kapladı.Kars, -30, -40’ı gören bir şehir. O soğuğu gördünüz mü?Daha önce o soğuğu bu derecede görmemiştim. Setteki hayatı çok etkiledi. Uçsuz bucaksız beyazın ortasında çekim yapıyorsun; yemek yiyecek mekânlar uzak olduğu için dışarıda yemek yiyorsun. Soğukla ilgili anlatabilecek her şeyi yaşadık: Saçların donması, parmak uçlarının iki gün boyunca hissedilememesi, yemek yerken çatalın dudağa yapışması…Ezgi Mola ve Uğur Yücel’le Canım Ailem’den tanışıyorsunuz. Muhabbet bol muydu?Öyle olmadı. İki sene boyunca aynı setteydik, eğlenerek çalışmak gibi bir tercihimiz var. Çok prova yapıyor, seve seve çalışıyorduk. Uğur abiyle 5-6 senedir birbirimizin hayatında varız. Birçok iş yaptık, oturup konuştuk, birbirimizden hep haberimiz var. Bu kadar yakın ilişki kurduğun biriyle sette olmak büyük bir konfor. İstanbul’daki provalarda resim, oyun, atmosfer olarak her sahnede ne istediğini çok iyi biliyordu. Her şey kafasındaydı. Kars’a gidip dinlediğimiz şeylerle karşılaşınca çok rahatladık.Sete inince aranıza yönetmen-oyuncu mesafesi girdi mi?Çok az konuşulan bir setti. Genelde müzik dinledik. Bir türlü neşeli olamadık, gerekli olan duygusal noktaya gelmekte geçiyor iki sahne arası. Uğur’la konuşuyorsun, prova alıyorsun, sahneyi düşünüyorsun. Uğur abi hikâyenin, anın, atmosferin çok içindeydi. Hem yakından tanıdığım bir arkadaşım gibiydi hem de yönetmenim gibi.Çehov’un Üç Kız Kardeş’inin atmosferi, ağırlığı var filmde...Anton Çehov’u Uğur abi de, ben de çok seviyoruz. En iyi oyunlarından biri. Filmimizde de buna çok paralel üç kız kardeş hikâyesi var. Kızların buraya geliş sebebi, buradan gitmelerine bir gün kala başına gelenler, atmosfer, oyunda olduğu gibi başka bir hüzün. Bizim filmimizde de kederli üç kız kardeş mevcut.Diğer başrol oyuncusu Cenk Medet Alibeyoğlu, Kars’ın yerlilerinden. Oyuncu olmayan biriyle oynamak nasıl bir deneyim?Harika... Bugüne kadar oyunculuğu profesyonel olarak yapanlarla oynamıştım, bir araya geldiğimizde beni çok şaşırttı. Hiçbir teknik düşünmeden içgüdüleriyle doğruları yapan biri. Cenk, Karslı ama filmde gördüğümüz gibi biri değil. Kendinden uzağa düştü, işi bir tık daha zorlaştı. Kendine öyle güzel zamanlar açıyordu ki, izlemesi çok farklıydı. Uğur abi çok yardım etti, çok çalıştılar. Cenk’in içgüdülerinin bu kadar yüksek olması da hepimizi çok şaşırttı ve rahatlattı. Ayrıca Cenk, bizim şive koçumuz. Hepimizi o çalıştırdı. Karavanda cümle cümle, replik replik… Hem partnerim (kocasını oynuyor) hem de hocam.Anneniz Siirtli. Şiveyi ondan öğrenmişsinizdir diye düşünmüştüm...Annemler Arap. Şiveler çok farklı. Konuştuğumuz Azericeye daha yakın. Anneannem hep Arapça konuşurdu, onu yakın zamanda kaybettik, yakın zamanda. Teyzelerim, annem bir araya geldiklerinde hep Arapça konuşurlar. Çocukluğumdan beri kulağımda. Anlarım, küçük küçük de konuşurum. Ama ne melodisi, ne kelimelerin dönüşümü hiç benzemiyor. Keşke benzeseydi, sete daha rahat giderdim.İnsan sarrafıyımAilenin tek çocuğusunuz. Artılarını biliyoruz, ya eksileri?..Bence çok lüzumsuz bir şey. Annemlerin ailesi kalabalık, babamların küçük. Çok kuzenim olduğu için büyük aile nasıldır biliyorum. Kocaman masa, on tabak, on kâse… Teyzelere gidilip gelinir, anneannenin evinde buluşulur. Tek çocuk olunca kendini eylemeyi çabuk öğreniyorsun. İstanbul’da doğup büyüdüm. Annem babam çalıştığı için 1,5 yaşında kreşe başladım. Seni giydirip servise koyup zzzzzttt gönderiyorlar, 8 saat orada kalıyorsun. Daha sosyal, insan sarrafı oluyorsun.Proje çocuk değilsiniz, değil mi?Ben o değilim. Sokakta oynadım, şu kurs bu kurs diye dolaşmadım. O çocuklara üzülüyorum. Kreş, anaokulu, ilkokul… Erkenden evden çıkıp okula gittiğim için evi çok özlüyordum. Serviste sürekli düşünürdüm, diğer çocuklar geç kalkacak, bir kahvaltı, sonra oyuncaklar salona dökülecek. Sende olmuyor öyle bir şey.Şimdilerde kalabalık ortamı sevmenizin sebebi bu mu?Psikolojik alt metni bu mudur bilmiyorum ama insanlara çok alıştım. Kalabalığı çok severim. Evimizde de sürekli bir yoğunluk olur.Yorucu değil mi?Kapı çalsın, biri gelsin. Bir şeyler yapalım, film izleyelim, sohbet edelim. Seviyorum böyle olmasını. Haftanın üç dört günü evimizde hareket vardır.Kimler gelip gider?Ozan Güven, benim ve eşimin en yakın arkadaşı. Enis Arıkan, çocukluk arkadaşım. O da gelir. Birileri hep var. Yemek yiyoruz. Kendim yapıyorum; mutfak dünyasını, arkadaşlarıma bir şey hazırlamayı seviyorum.Hangi yörenin yemeklerine hâkimsiniz?Her şeyi yapıyorum aslında. Türk mutfağından iyi olduğum şeyler var, dışarıdaki mutfakla da alâkalıyım. Gittiğim her ülkeden mutlaka yemek kitabı, bulamayacağım bazı malzemeleri getiririm. Orada yediğim şeyleri denerim, arkadaşlarıma yaparım.Yemek yendi, sonra…Film izleriz. Keyfimiz yerindeyse, o dönem bizi üzecek bir şey yoksa müzik dinler, sohbet ederiz.Bir dizi senaryosu yazdığınızı duydum.Şu anda çalıştığım bir dizi hikâyesi var. Genel olarak kurgusunu yaptım, karakterleri çıkardım. İlk bölüm bitti. Öyle bir sürpriz belki olabilir.Yazıyla aranız iyi yani...Okumakla daha iyi. Tek çocuk olunca evde ne yapacaksın. Çocukken çok okudum, o alışkanlık devam ediyor. İnternetin yaygınlaşmasından sonra az okumaya başladım aslında. Sosyal medya çok vakit alıyor.Her akşam evde birileri varmış, hangi ara okuyorsunuz?Yatmadan önce. Onu ayarlıyorum.Twitter’da da çok aktifsiniz, onun da etkisi vardır...Günün her dakikası girmiyorum ama zamanımdan bayağı alıyor. Her bir saatte 10-15 dakika tweet’lere bakıyorum.Hastalık boyutunda...Bu kadarı hastalık boyutunda sayılır mı, bilemiyorum. Twitter, gündemi takip etmek için önemli bir araç haline geldi. Son bir yıldır daha sık bakıyorum. Medyada göremediğim birçok haberi, son dakikayı orada görüyorum. Haber sitelerini, zamanla muhabire dönüşen arkadaşları takip ediyorum. Gündemle ilgili ilk başvurduğum yer orası.Berkin’le beraber vicdanlarımızı da gömdükBerkin Elvan ile beraber vicdanımızı da gömdük. Ortada bir gerçek var: 14 yaşındaki bir çocuk, polis tarafından öldürüldü. Karşımızda üzülmemizi reddetme projesi var. Tutun ki ekmek almaya değil de, eyleme gitmişti. Bu, onun öldürülmesini doğrulamaz. Bu hepimizin meselesi. Onun ölümüyle ilgili içi sızlamayan birinin varlığına inanmak istemiyorum. İnsan, bazen çok hayret ediyor.Türkiye’deki gerginliği, siyasi çatışmayı, baskıyı damarlarımızda hissediyoruz. Belimiz büküldü. Sokağa çıktığı zaman siyasi baskıdan dolayı mutsuz olan birçok insan görüyorum. Arkadaşlarımda, ailemde bir umutsuzluk, karamsarlık var. Politik atmosfer bunu getiriyor. Umut harika bir şey. En çok onu kaybetmekten korkuyorum.Bir video klibin içinde yaşıyor gibiyimCanım Ailem, Bizim Yenge ve Cesur Hemşire. Hepi topu üç projede yer aldınız ama yıllardır sektörde gibisiniz...Evet, öyle bir havam var. Televizyona çok geç bulaştım, 29 yaşında. Canım Ailem’deki karakterle birçok insan bağ kurduğu için böyle düşünülüyor. O özel bir işti. İki yıl boyunca seyirciyi hiç şaşırtmadı, sarılıp sarmalandı.Geçtiğimiz günlerde Amerika’daydınız. Oyunları izlemeye mi gittiniz, yoksa gitmişken…İyi bir seyirciyimdir. Kendi oyunum varken diğerlerini takip edemediğim için müsait olduğum zamanlarda başka oyunları izlemeye gidiyorum. Geçen yıl Gidip Al Pacino’yu da izledim, Orlando Bloom’u da. Başka iyi oyunlar da seyrettim. Büyük prodüksiyon diye de ayırmıyorum.Oyunculuğunuza katkı sağlasın diye yaptığınız neler var?Dünyada ne kadar çok oyuncu varsa, o kadar metot vardır diye düşünüyorum. Her oyuncu denedikçe, uğraştıkça yolunu bulur.Yurtdışında oyuncuların dört beş altın bileziği vardır. At biner, enstrüman çalar...Oyunculuğun olmazsa olmazı meraktır. Merakı olmayandan oyuncu olmaz. Müziği çok severim, bir video klibin içinde yaşıyor gibiyim. Küçükken çalmaya çalıştığım enstrümanlar oldu ama bu yaşa getirdiğim olmadı. Oyunculuk, hayatımın merkezinde değil. Onu çok ciddiye almıyorum.Oyunculuğu mu?..İşi. Benim için hayat önce gelir. Bu dünyada, ülkede, ailenin içinde var olmak istiyorum, sonra oyunculuk gelir. Hayatını oyunculuk üzerine kurunca bir hırs, mutsuzluk dünyası doğuruyor. Benim için sevdiğin insanlar, aile daha önemli. Bunun için oyunculuğu keyif almak için yapıyorum.Baştan beri böyle miydi?Konservatuvarda bununla yoğrulduğum için hayatın direği bu olacakmış gibi geliyor. 25 yaşında önceliğimin hayat olduğuna karar verdim ve öyle devam ettim. Çok da mutluyum.Gece karar verip sabah başka şehirde uyandığınız oluyor mu?Bütün tatillerime son dakikada karar veriyorum. Dünyanın bir ucuna da gidecek olsam öyle. Öğrencilik alışkanlığı. Üniversiteyi İzmir’de okudum, ailem İstanbul’daydı. Bayram, seyran, sınav tatili derken hızlı hareket ediyorsun.

11 Mart 2014 Salı

Benim Güzel Açık Ofisim!

Çalan telefonlar, oradan oraya koşuşan insanlar, yüksek sesli telefon görüşmeleri, çalışan faks makinesinin sesi, evde sorunlar yaşayan çalışma arkadaşının başına doluşan kalabalık, yayılan söylentiler, havasız diye söylenerek açılan pencere, odanın diğer tarafından soğuk oldu diye bağıranlar. Bütün bunlar size tanıdık geliyorsa, muhtemelen bir açık ofis çalışanısınız:)

Ne gariptir ki, evlerimizde artık daha az kişi ile yaşarken ve birbirimize daha uzakken, iş yerlerimizde açık ofislere doğru bir gidişat söz konusu. Eskiden kalabalık aileler bir göz odada yaşarken, şimdi bebeklikten itibaren ayrı odalarımız, sınırlarımız var. Fiziksel olarak bir arada olduğumuzda da aslında yakınımızdakinden çok sosyal ağlardaki uluslararası “connection”larımızla birlikteyiz ya, o ayrı.

Peki açık ofisler neden bu kadar popüler oldu? Bir kere çoğu şirket için daha ekonomik. Ayrı ayrı odalar ayrı ayrı maliyetler demek. Hem alan kullanımı, hem de elektrik, ısınma gibi ortak giderler açısından açık ofis maliyet avantajı sağlıyor. Öte yandan işbirliğini kolaylaştırdığı, reklam ajansları, pazarlama ajansları gibi yaratıcılık gerektiren işlerde kolaylık sağladığı varsayılıyor. Bireyler birbiriyle iletişim kurmak için bir birimden diğerine gitmek zorunda bile değil çoğu kez. Bu sayede hem çalışanların birbirine, hem de yöneticilerin çalışanlarla daha kolay iletişim kurabildiği düşünülüyor.

Öte yandan, açık ofisin en büyük nimeti de külfeti de sağladığı “yoğun etkileşim alanı”. Açık ofislerde birinin sorunu herkesin sorunu olabiliyor, hatta birinin uykusu gelip esnese herkese yayılabiliyorJBu yüzden de bazen ortak paydada buluşmak zorlaşıyor. Başkalarının yaşamına ekstra özen göstermek ve empati kurmak gerekiyor. Özellikle gizliliğin önemli olduğu sektör ve mesleklerde kapalı ofisleri tercih etmek daha uygun olabiliyor.

Kuşkusuz içerisinde bulunan sektörün, yapılan işin, hatta çalışanların demografik ve kişisel özelliklerinin ideal çalışma ortamına etkisi var. Kimi çalışanlar yerinde duramaz, kapalı alana dayanamaz, yoğun iletişim ihtiyacı duyarken, kimileri de gürültüde konsantre olup verimli sonuçlar üretemiyor. Ne tarafından bakarsak bakalım, çalışma ortamımız verimliliğimizi, performansımızı, motivasyonumuzu etkileyen bir faktör olup çıkıyor.

10 Mart 2014 Pazartesi

Terör Kıskacında Üniversiteler

Üniversite sınavını kazanamayan PKK militanları İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine nasıl kayıt oldu?

Bahriye Üçok’a bombalı paketi teslim eden kargocu kız ile PKK terör örgütü arasındaki ilişki nedir?

Abdullah Öcalan üniversite öğrencisiyken maliye bakanlığından burs aldı mı?

6 Nisan 2008 tarihinde Akdeniz Üniversitesi'nde çıkan olayların perde arkasında neler yaşandı?

ODTÜ stadyumunda 14 Mayıs 2010 tarihinde mumlarla “PKK” ve “APO” şeklinde yazılama yapan öğrenciler ceza aldı mı?

Çukurova Üniversitesi’nde PKK sempatizanı öğrenciler Embiya Çavuş’un insan hakları temalı resim sergisine nasıl saldırdı?

23 Ekim 2007’de ODTÜ’de düzenlenen şehitlere saygı yürüyüşüne kimler saldırdı?

Bilgi Üniversitesi’nde PKK sempatizanlarının düzenlediği panelde neler oldu?

DTCF’de derslerine giden öğrencilere bıçaklarla saldıran kişiler PKK sempatizanları mıydı?

2013 yılında Akdeniz Üniversitesi’nde PKK’lı teröristler kimlere saldırdı?

Büşra Ersanlı, PKK militanlarının Marmara Üniversitesi’nde kadro alabilmesi için nasıl bir çaba gösterdi?

Abdullah Öcalan 70li yılların başlarında Doğu Perinçek’in örgütünde miydi?

14 Temmuz 2011 tarihinde Silvan’da 13 askerimiz şehit edildikten sonra terör örgütüne yönelik başlatılan operasyonlar kimleri rahatsız etti?

Haki Karaer’in ölüm emrini Abdullah Öcalan mı verdi?

Hocalı katliamını anma etkinliklerini kimler yasaklamaya çalıştı?

PKK’lı teröristler Kütahya Dumlupınar Üniversitesi öğrencisi Hasan Şimşek’i nasıl öldürdü?

Akdeniz Üniversitesi’nde Atatürk rozeti taşıyan, milli takım forması giyen öğrencilere kimler saldırdı?

BDP’liler, engelli bir genci niçin linç etmeye çalıştı?

Çukurova Üniversitesinde rektörlük PKK’lı teröristlerin örgütlenmesine göz mü yumdu?

KCK ile PKK arasında fark var mı?

PKK sempatizanları devlet kadrolarına nasıl sızıyor?

Terör örgütü neden ormanları kundakladı?

Onat Kutlar’ı İBDA-C mi yoksa PKK mı öldürdü?

KCK’nın kurduğu kopya düzeni ÖSYM tarafından düzenlenen sınavlarda başarıya ulaştı mı?

4 Mayıs 1995 tarihinde gerçekleşen ve 3 genç kızın hayatını kaybettiği Molotoflu saldırının emrini veren Şemsettin Baştımar isimli terörist şu anda ne yapıyor?

1991 yılında Dicle Üniversitesi’nde düzenlenmesi planlanan “Uluslararası Fizik Kongresi” nasıl engellendi?

Bingöl’de 33 askerin şehit edilmesi terör örgütünün yayın organlarına nasıl yansıdı?

PKK terör örgütü AİDS’li militanlarını öldürüyor mu?

1989 yılında Eskişehir’den örgüte katılan öğrenciler neden infaz edildi?

Türklerin binlerce yıllık geleneği olan Nevruz nasıl oldu da PKK terör örgütünün gövde gösterisi yaptığı bir gün haline geldi?

Sultan ışıklı isimli DHKP-C militanı Türk basınını nasıl kandırdı?

PKK terör örgütü erkek öğrencileri kazanabilmek için kızları maşa olarak mı kullanıyor?

Kesire Yıldırım ile Abdullah Öcalan nasıl evlendi?

ASALA terör örgütü ile PKK terör örgütü nasıl birleşti?

PKK terör örgütü kamplardan kaçmaya çalışanları infaz mı ediyor?

Bütün bu sorulara araştırmacı gazeteci Batuhan Çolak “Terör Kıskacında Üniversiteler” isimli kitabında yanıt veriyor. Çolak, genç yaşta olmasına rağmen soru işaretlerini ortadan kaldırıp, PKK terör örgütünün gerçek yüzünü anlatıyor. Ancak bundan daha önemlisi aynı zamanda okuyucunun kafasında yeni soru işaretleri oluşturuyor. Kitabı okurken göreceksiniz; 1972 yılında Abdullah Öcalan 6 ay hapis cezası almasına rağmen, üniversite yönetimi kendisine sadece 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası vermiş! Bu çelişkiyi 40 yılın ardından genç bir isim dile getirebilmiştir. Yine aynı şekilde 33 askerin şehit edilmesini devlet provokasyonu olarak görenlere, terör örgütünün yayın organlarından alıntılar yaparak cevap verme görevini Çolak üstlenmiştir.

Okuyacaklarınız sadece yukarıdaki sorularla sınırlı değil…

PKK’nın kuruluş sürecini, karşıt görüşlü öğrenciler ifadesindeki büyük tuzağı, 1991 yılının aralık ayında Adana Emniyet müdürünü şehit eden kişinin Tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi olduğunu, kanlı 1 Mayıs’ta Maocuların provokasyonunu, SSCB ajanlarının Dev-Sol bildirisi dağıtırken yakalandığını, PKK-DHKP-C arasındaki ortak eylem kararını, başta Suriye olmak üzere Arap ülkelerinin PKK’ya verdiği desteği, Öcalan’ın 12 Mart sonrasında Doğu Perinçek ve ekibi tarafından çıkartılan “Şafak Bildirisi”ni dağıtan kişilerden birisi olduğunu, örgütten kaçtıktan sonra anılarını yazan Şahin Dönmez’in infaz edilme sürecini, PKK’lı teröristlerin korku ortamı yaratmak için Dicle Üniversitesi’nde kafeteryalarda bombalar patlattığını, Orhan Pamuk-Lale Mansur-Murathan Mungan gibi aydın maskeli kişilerin terör örgütünün şiddete en fazla başvurduğu yıllarda PKK’ya nasıl destek olduğunu, KCK’nın amacının terörü her yere yaymak olduğunu, teröristlerin Mehmetçik vakfı tarafından işletilen benzin istasyonlarına dahi tahammül edemediğini, Öcalan yakalandıktan sonra Yunanistan dışişleri bakanının istifa ettiğini,  12 Eylül öncesinde Apocuların Suriye’ye kaçmasını sağlayan kişinin yıllar sonra Rusya’da başbakan olduğunu, PKK’nın üniversitelerde kullandığı paravan yapılanmaları ve çok daha fazlasını “Terör Kıskacında Üniversiteler” isimli kitapta okuyacaksınız.

Batuhan Çolak; “Üniversite ortamında terör örgütlerinin düşünceleri ve propagandasının yapılmasına izin verilmesi demokrasiyle yönetilen ülkelerde kabul edilemeyecek bir uygulamadır. Bu kapsamda başkalarının hayatına kast ederek, silahla, bombayla talepte bulunup, tasarlayarak toplu katliamları gerçekleştirenlerin ‘demokrasi’ ile alakalarının olamayacağı bir gerçektir.” diyerek çok yerinde bir tespit yapmaktadır. Akdeniz Üniversitesi’nde PKK’lıların tek başına oturmuş simit yiyip, çay içen öğrenciye geçtiğimiz Kasım ayında saldırması, bu kişilerin üniversite öğrencileri için oluşturdukları tehdidi göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Aynı zamanda bu örnekten göreceğimiz üzere, PKK’lı öğrencilerin demokrasi gibi bir derdi hiçbir zaman olmamıştır. Terörün olduğu yerde demokrasinin “d” harfinden dahi söz edilemez. Fakat ceplerini aydınlatmak dışında hiçbir derdi olmayan bazı aydın kılıklı kişiler terör örgütünü demokratik bir örgüt olarak sunmaya çalışmaktadır. Bu kişilerde vicdan olmadığını biliyoruz, ancak yine de kendilerine Serap Eser’in son anlarını izlemelerini tavsiye ediyoruz. 16 yaşında gencecik bir kızın yakılması ile demokrasiyi nasıl bağdaştıracaklarını merak ediyoruz.

Batuhan Çolak’ın kitabını sadece üniversite öğrencileri değil herkes okumalıdır. Çünkü 7’den 77’ye bütün Türk milleti terör örgütünün hedefindedir. Üniversiteler terör örgütünün batı illerinde örgütlenebilmek için sığınabildikleri tek limandır. Bu limanın dışında kendilerine hayat imkanı ve örgütlenme şansı bulmaları imkansızdır. PKK’nın üniversite örgütlenmelerine vurulacak darbe, örgütün hayat damarlarından yoksun kalmasına sebep olacaktır. İşte bu gerçeği göreceğiniz için kitabı bitirdikten sonra “Kampüste terörist istemiyoruz” sloganını daha bir gür sesle haykırmaya başlayacaksınız!

Murat KAYA

8 Mart 2014 Cumartesi

Küçükken sen elim kadardın

Mehmet Mısıral, Nilda Özdemir ve Ecrin Gencer dünyaya geldiklerinde 800 gramın altındaydılar. Şimdilerde en küçüğü 10 kilo olan bu ‘parmak çocukların’ ciddi hiçbir sağlık sıkıntısı bulunmuyor. Parmak bebeklerine gözü gibi bakıp büyüten annelerin dilinden ‘çok şükür’ sözü hiç eksik olmuyor.Yeni doğum yapmış birine, ‘Allah analı babalı büyütsün.’ dileğini yöneltmek adettendir. Sonra cinsiyeti sorulur ‘Sağlıklı olsun da önemli değil.’ sözü eşliğinde. En sonunda ise asıl merak edilen şeye gelinir; “Bebek kaç kilo doğdu?” sorusuna. Bu soruya iki, üç, bazen de dörde beşe kadar çıkabilen rakamlarla cevap vermek kolay. Fakat çocuğunuz gramla ifade edilen bir ağırlığa sahipse, yani bir kilonun altında doğduysa durumu karşı tarafa anlatmak o kadar kolay olmayabilir. ‘Nasıl yani?’, ‘Yaşayacak mı peki?’ sorularına hazırlıklı olmanız gerekir. Hazırlıklı olmanız gereken o kadar çok şey daha vardır ki. Anne babalık başlı başına ‘zor zanaat’ken kimilerinin ‘parmak çocuk’ dedikleri bu yavrulara ebeveyn olmak, büyük bir sabır sınavıdır. 1 kilonun altında doğup hayatına sağlıklı bir şekilde devam eden bu özel çocukların aileleri ile görüştük. Gazetelerde, ana haber bültenlerinde ‘500 gram doğan çocuk hayata tutundu’ başlıkları ile verilip önü sonu pek de anlatılmayan bu haberlerin kahramanlarına sorduk. Şimdi durup düşündükçe kendileri bile şaşırıyorlar o zor dönemlerde yaşadıklarına.Nilda Özdemir ve annesi AslıAslı-Fatih Özdemir çifti bir süre tüp bebek tedavisi gördükten sonra biri kız biri erkek ikiz bebekleri olacaklarını öğrenir. Her şey yolunda giderken 28. haftada gittikleri rutin kontrolde doktorları, kan akışında bir sıkıntı olduğunu, bebeklerden birinin gelişiminin geriye gittiğini, Aslı Hanım’ı hemen ameliyata alabileceklerini söyler. Aile çok üzülür ama doktorları dinlemekten başka çareleri yoktur. Doktorun da sıkı gözetiminde 31. haftaya kadar beklerler. Aslı Özdemir’in doğumu çok da erken değildir fakat çocuğun beslenememesi, gelişiminin geriye gitmesine sebep olduğundan ağırlığı kaçınılmaz olarak düşük olacaktır. Nilda bebek tahmin ettikleri gibi 810 gram doğar. Aslında daha o sıralar ismi bile yoktur. Uzun bir süre isim koyamazlar, daha sonra ‘güçlü kadın savaşçı’ anlamına gelen ‘Nilda’ isminde karar kılar aile. 810 gramda kalmaz Nilda, bütün diğer bebekler gibi doğduktan kısa bir süre sonra kilo kaybı yaşar ve 650 grama kadar düşer. Bu arada ikizlerin diğer teki Kayra için de süreç çok kolay değildir. O da yalnızca 1 kilo 600 gram doğmuştur ama Nilda ile kıyaslandığında Kayra Özdemir çiftine bayağı bayağı büyük bir çocuk gibi geliyormuş. “5 kilo doğmuş bebek muamelesi yaptık çocuğa” diye anlatıyor Aslı Özdemir, yaşadıkları yanılsamayı.‘Bizim için Bebeğimizin kokusu değil dezenfektan kokusu vardı’Aile, süreci nispeten kolay atlatmış ancak Aslı Hanım’ın ‘En zoru neydi biliyor musunuz?’ deyip anlattıkları, yeni anne olmuş biri için kaldırması gerçekten zor olan şeyler: “Sıkıntılı bir süreç atlatmışsınız ve sonunda doğum yapmışsınız ama oda boş. Odanın dışına iki tane kapı süsü koyduk. Yan odalardan merak edip geliyorlar ama oda boş. Çok kötü hissetmiştim.” Bebeği ilk gördüğü anı ise hiç unutamıyor. ‘Odaya döndüğümde titriyordum.’ diyen Aslı Hanım’ın ilk sorusu ‘Bacaklarında problem mi var?’ olmuş. Yatış pozisyonu ve bebeğin çok küçük oluşu, Aslı Hanım’da böyle bir kaygıya sebep olsa da Nilda’nın şu anda hiçbir sağlık problemi yok. Toplam 92 gün kuvözde kalmış. Doğduktan kısa bir süre sonra gözlerinden ameliyat olmuş. Prematüre retinotapitisi (ROP) olarak bilinen ve retina gelişiminin tamamlanmamasından kaynaklanan rahatsızlık bu çocuklarda çok sık görülen bir durum. Neyse ki şu anda gözlerinden yana hiçbir problemi yok Nilda’nın. Bir kilonun altında doğan çocuklarda sık görülen bir başka rahatsızlık da ciğerlerindeki gelişim yetersizliği. Entübasyon adı verilen yöntemle ciğerleri gelişmediği için nefes almakta zorlanan bebeğin ciğerlerine kadar inen hortumlarla nefes alması sağlanıyor. Nilda üç kez bu işlemden geçmiş.Aslı Hanım’ın bebeği ile ilk teması ise doğduktan iki gün sonra olmuş. O da kucağa almak değil. Sadece dokunmalarına izin verilmiş ilk zamanlarda. Sabah akşam günde iki kez görme izinleri varmış ve o dönemde o kadar sık dezenfektan kullanmışlar ki şimdilerde hâlâ ne zaman dezenfektan kokusu alsa yaşadıkları akıllarına geliyormuş: “Bizim için bebeğimizin kokusu değil dezenfektan kokusu vardı.”‘Allah’tan iki tane var’‘Hiç yaşamayacaklarını düşündünüz mü?’ sorusuna Aslı Hanım şöyle cevap veriyor: “İnanın o dönemde onu düşünmeye vakit bile bulamadım. Ben hiç öyle bir ihtimal vermedim ama çevre ister istemez onu hatırlattı. ‘Allah’tan iki tane var.’ diyenler vardı. Onlar kendilerince teselli veriyorlardı fakat aslında bunu derken ‘Ümidi kes, neyse ki bir tane daha var.’ demiş oluyorlardı.”Nilda bebek şimdi 1 yaşını iki ay geçmiş ve yaşıtlarını hemen hemen yakalamış. Bilmeyen birini, doğduğunda 810 gram olduğuna inandırması oldukça zor.Mehmet Mısıral ve annesi Fatma‘Bacakları parmağım kalınlığındaydı’Yüzünde büyük duran gözlükleri, yaşıtlarına nazaran zayıf vücudu ve dışa dönük halleriyle Mahir Mehmet Mısıral tipik bir ‘parmak çocuk’. Doğduğunda sadece 610 gram olan Mehmet, o zamana kadar hastanede doğan en küçük bebek unvanına sahip. Bir iki gün içinde ağırlığı 550 grama kadar düşmüş. Fatma-Cengiz Mısıral çiftinin durumu, Özdemir çiftiyle benziyor. İkiz bebek bekleyen Fatma Mısıral 30. haftayı göremeden sezaryene alınmak durumunda kalmış. Karın yapısı ikiz bebek sahibi olmaya müsait olmadığından kan akışında sorun olmuş ve bebeklerden birinin gelişimi geriye gitmiş. Özdemir’lerin aksine 1 kilonun altında doğan, erkek çocukları olmuş. İkizlerin diğer teki olan Zeynep de yalnızca 1 kilo 200 gram doğmuş. Aynı şekilde onlara da Zeynep’in kilosu bayağı bayağı çok geliyormuş. Zeynep iki ay, Mehmet üç ay kuvözde kalmış. Her gün sabah akşam yapılan hastane ziyaretleri, ROP ameliyatı, dualar derken Mehmet Mısıral da hayatta kalmayı başarmış. Üç ay boyunca hayatları, günde iki kez yapılan hastane ziyaretleri ve geri kalan zamanlarda gündüz çektikleri fotoğraflara bakmakla geçmiş. Onlar diğer aileler gibi çocuklarının mucizevi bir şekilde hayatta kalışlarını dualara ve sağlık personelinin titiz çalışmasına bağlıyorlar. “Çok zor bir süreç ama Allah sabrını ve gücünü veriyor.” diyen anne Mısıral’ın ameliyattan çıktıktan 4 saat sonra bebeklerini görmek için ayağa kalkması da bunun en büyük göstergesi. İlk gün bebeklerine dokunabilen anne, o anı “Kalbim yerinden çıkacaktı!” diyerek anlatıyor ve bebeğinin bacaklarının kalınlığının hiç abartısız kendi parmağının kalınlığında olduğunu hatırlıyor.Çevrelerinden büyük destek gördüğünü anlatan Mısıral, bu süreçte çok anlayışsız insanlarla da karşılaşmışlar. Bebeklerin toplu halde bulunduğu kuvözün perdeleri ziyaret saatinde yakınlarının görmesi için açılıyormuş. Bir gün diğer bebeklerden birinin akrabası, kendi yakınının bebeğini ararken Mehmet’in başında durmuş ve annenin duyacağı şekilde ‘İnşallah bu bizimki değildir.’ demiş. Ancak hiç tanımayan kişilerin durup başında dua ettiklerinden de bahsediyor anne Mısıral. 3,5 yaşına yaklaşan Mehmet’in gözlerinde görme bozukluğu ve kayma dışında herhangi bir sağlık problemi bulunmuyor. İlerleyen yaşlarda da yeniden ameliyat olup gözlerindeki bozukluğun giderileceğini söylemiş doktorları. Anneler, ‘parmak çocukların’ yaşıtlarından daha sık hasta olmalarını hiç saymıyorlar bile. Bu tür çocukların bağışıklığının yaşıtlarına nazaran daha düşük olduğunu çoktan kabul etmişler ve bütün içtenlikleriyle ‘Buna da şükür.’ diyorlar.Ecrin GencerÜç günde alacağı kiloyu annesiyle uyuduğu tek gecede almışManisa’da yaşayan Semra Gencer, diğer anneler gibi ‘çok şükür’ sözünü dilinden düşürmüyor. Ecrin, Gencer’in ikinci çocuğu. Doğum yüksek tansiyona bağlı olarak 30. haftada gerçekleşmiş. Diğer bebekler gibi gelişimi geriye doğru gittiğinden doğduğunda 780 gram olan Ecrin’in ağırlığı 590 grama kadar düşmüş. 59 gün kuvözde kalan şimdi ise üç yaşını üç ay geçen Ecrin’in hiçbir sağlık problemi yok. Semra Hanım’ın bebeği ile ilk karşılaşması dördüncü güne denk geliyor. Ecrin’in küçücük bedeninin bir sürü cihaza bağlı olduğunu görünce kuvözün başından ağlayarak ayrıldığını çok net hatırlıyor Semra Hanım. 58. gününde ise hastanedeki gözlem odasında geceyi çocuğuyla geçirmiş ve o gün hiç unutmayacağı bir şey olmuş. Ecrin’in üç günde alacağı kiloyu bir gecede almasına doktorlar bile inanmakta zorlanırken bu durumu bebeğin annesinin kokusunu almasına bağlamışlar.‘Ecrin 5 kilo olana kadar misafir kabul etmedik’Bu süreçte psikolojik olarak çok zorlandığını anlatan anne Gencer, doktorlarının sürekli ‘Ecrin’in çok güçlü bir bebek olduğunu’ söylemesiyle ve tabii ki dualarla ayakta kalmış. Kızı kuvözden çıktıktan sonra üç kilo olana kadar yanına kimseyi yaklaştırmadığını belirten Gencer, “Dörtlü kilolara geldiğinde birinci dereceden akrabalara izin verdik. İlk 4 ay odaya bizden başka giren olmadı. Öpmek yasaktı. Mamasını yedirirken sürekli ellerimi yıkıyordum. Bir yaşına kadar ise bütün kıyafetlerini tek tek ütüledim. Enfeksiyon kapmasın diye sabah akşam kıyafetlerini değiştirdim. 5 kiloya eriştiğinde artık misafir kabul etmeye başladım.” diyor. Bu arada bu çocuklara kıyafet ve bez bulmak bir başka büyük sıkıntı tabii. Gencer, “Prematüre bebek kıyafetleri bile iki beden büyük geliyordu.” diyerek anlatıyor o dönemi.Madeline, doğduğunda 280 gramdı.280 gram doğdu şimdi 24 yaşında1989 yılında doğduğunda sadece 280 gram olan Madeline Mann’ın, ‘parmak bebek’ tanımlamasını en çok hak eden çocuk olduğu kesin. Şimdilerde ABD’nin Rock Island şehrinde psikoloji öğrencisi olan ve astımdan başka herhangi bir sağlık problemi olmayan 24 yaşındaki Mann, ‘hayatta kalan en küçük inmature’ unvanını ondan 15 yıl sonra yalnızca 238 gram olarak dünyaya gelen Rumaisa Rahman’a kaptırmış. Üstelik ikilinin tek ortak özelliği dünyanın en küçük doğan bebekleri olmaları değil. Onların hayatta kalma mücadelesinde en büyük katkıyı sağlayan doktorlarının da aynı kişi olması, en az doğduklarında sahip oldukları ağırlık kadar şaşırtıcı. Loyola Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Jonathan Muraskas, 2011 yılında yaptığı bir basın açıklamasında iki bebeğin de doğduğunda bir yetişkinin avucuna sığacak boyutlarda olduğunu anlatmış.Parmak bebeklerin hayatta kalma oranı yüzde 50-60Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Uzmanı Doç. Dr. Alparslan Tonbul, 1 kg’ın altında doğan bebeklerin hayatta kalma oranının ülkeden ülkeye değişmekle beraber yüzde 50-60 civarında olduğunu belirtiyor. 750 gramın altında doğan bebeklerin hayatta kalması ise çok zormuş. Tonbul, bu tür doğumlarda yüzde 70 ölüm beklediklerini anlatıyor. 1000 gramın altında doğan bebeklerin ileri derecede düşük doğum ağırlıklı gruba girdiğini söyleyen Tonbul, gebelik zehirlenmesi, plasentanın yerleşememesi ve rahimin küçük/dar olması gibi sebeplerin de düşük ağırlıklı doğuma yol açabileceğini söylüyor.

1 Mart 2014 Cumartesi

Yeniden evlenmek sadakatsizlik mi?

Eşini kaybeden insanlar hayatına devam etmek için bir süre sonra yeni bir yol arkadaşı arayışına çıkar. Ancak bu isteklerini dile getirdiklerinde toplum ve çocuklarının ciddi boyutlara varan tepkileriyle karşılaşırlar. Bunun sebebi kimi zaman sahip oldukları mala ortak çıkacağını düşünen evlatlar olur, kimi zaman da ‘hatıraya saygısızlık’ gibi görüp ayıplayan toplum.Eşi vefat eden insanların en büyük ikilemidir yeniden evlenip evlenmemek. Hem kendine bir yol arkadaşı ve yeni bir hayat kurmak isterken hem de tekrar bir insana alışabilmek ve çocuklarına iyi bir ebeveyn olup olmayacağı düşüncesi tereddütte bırakır insanı. Tüm bunların yanına bir de toplum baskısı eklenir. Elalem ne der, eşimin hatırasına saygısızlık olarak görülür mü vs… ki çoğu zaman da olaylar bu şekilde gelişir. Yeni hayat kurma kararı vermiş bir insan önce çocuklarının, ardından toplumun tepkisiyle karşılaşır. Uzman psikolog Ezgi Aydın, bu tepkinin belirleyicisinin evlenmek isteyen kişinin cinsiyeti olduğuna dikkat çekiyor: “Evlenmek isteyen kişi kadınsa, evlenmemesi yönündeki toplum baskısı daha çok oluyor. Çünkü kadınların hem kendi işlerini kendisinin yapabilmesi hem de hayatına ikinci bir kişiyi hiçbir koşulda sokmaması bekleniyor. Ancak evlenmek isteyen kişi erkekse ev işi, kişisel bakım gibi konularda bir kadın eline ihtiyaç duyduğunun düşünülmesinden dolayı baskının şiddeti biraz daha azalıyor.”Bu sürecin belki de en hassas konusu vefat eden eşin hatırasına saygısızlık olarak düşünülmesi. Evlenmek isteyen kişi hem çocukları hem de toplum tarafından sık sık bu söyleme maruz kalıyor. Aile danışmanı Fatma Taş, bu düşüncenin yanlış olduğunu ancak yeniden evlenmek için de belli bir sürenin geçmesi gerektiğini düşünüyor: “Hayat devam ediyor. Bu bir gerçek. Fakat yeniden evlenmek için de çok acele etmemek gerekir. Eşinin vefatından iki ay sonra evlenenlere de şahit oluyoruz. Anneanne ya da babaanneler torunları ortada kalmasın diye apar topar çocuklarını yeniden evlendirmeye kalkıyor. Ardından hatalı evlilikler yapılıyor. Psikolojide yas sürecini altı ay olarak kabul ediyoruz. Tabii ki kişiye göre değişir bu durum. Kimisinin bir yıl da sürebilir. Ardından yeniden biriyle tanışmak onu çocuklara kabul ettirmek derken bu süreç iki, üç yılı bulabilir.”‘Biz sana bakarız’ vaadi zamanla etkisini kaybediyorAnne ya da babasını kaybeden çocuklar dönemin vermiş olduğu duygusallıkla geride kalan aile bireyine yeniden evlenme düşüncesinin gereksizliğine ikna edip, ona en iyi şekilde bakabilme vaadi veriyor. Fatma Taş, çoğu zaman bu vaat gerçekleşse de zamanla herkesin kendi kabuğuna çekildiğini anlatıyor: “Kişi zamanla önceliklerine dönüyor. Kendi hanımı ve çocuklarıyla ilgilenmeye başlayınca anne ya da baba ikinci plana atılıyor, bakımı zayıflıyor. Duygusal olarak da yalnız olduğu için bağışıklık sistemi zayıflıyor ve hastalıklara çabuk yakalanıyor. Bu sefer evlatlar anne ve babaların sadece hastalıklarıyla ilgilenmek zorunda kalıyor.” Taş, eşi vefat eden bir birey çocukları tarafından ne kadar iyi bakılırsa bakılsın duygusal boşluğunun da dolmayacağı kanaatinde: “Evlenmek isteyenlere evlilik yolunun açılması gerekiyor. Çünkü eş dostluktur, arkadaşlıktır, birlikte büyümek ve birlikte yaşlanmaktır. Eşinizle paylaştığınız çoğu şeyi çocuklarınızla paylaşamazsınız.”Çocukların ve toplumun tepkisiyle karşılaşmamak için de yeniden evlilik sürecinin iyi yönetilmesi gerekiyor. Aile danışmanı Fatma Taş bu süreçte evlenmek isteyen anne ya da babaların çocuklarını karşılarına alıp yumuşak bir dille içinde bulundukları ruh halini anlatmaları gerektiğini söylüyor: “Çocuklara doğru kelimelerle yeniden evlenmek istediklerini, yalnızlığın zor olduğunu anlatmaları gerekiyor. Bu süreci en güzel sizin desteğinizle atlatırım, yanımda olmanızı bana yardımcı olmanızı istiyorum demeleri güzel olur.” Çocukların da empati kurmaları gerektiğini düşünen Taş, verilen büyük tepkilerin daha kötü sonuçlar doğuracağı görüşünde: “Evlenme konusunda çocuklarından tepki gören bireyler bu sefer yalnızlıklarını gidermek, paylaşımda bulunmak adına onlardan gizli arkadaşlıklar kuruyor. Daha sonra bu bir şekilde ortaya çıktığında bu sefer ebeveynler ve çocuklar arasında çok daha aşılmaz problemlere yol açabiliyor. Çocukların buna sebebiyet vermemesi gerekir.”‘Eniştemi evlendirmek istedim, çocukları izin vermedi’Vefat eden eşin ardından yeniden evlenmek isteyenlere belki de en büyük tepkiyi ölen bireyin ailesi verir. Kızımıza ya da oğlumuza hiç mi saygısı yoktu da evleniyor, eleştirilerini yöneltirler. Ancak Ali Seymen bu algıyı kırar ve ablası vefat ettikten sonra eniştesini evlendirmek ister. Bu sefer de yeğenlerinin tepkisiyle karşılaşır: “Ablam vefat ettiğinde eniştem 60’lı yaşlardaydı, iki oğlu da evliydi. Yalnız kalmasına üzülüyordum. Bir hanımla tanıştım ve konuyu enişteme açtım. İlk başlarda tereddüt etse de kabul etti; ancak bütün çocukları ve gelinleri karşı çıktı. Ne kadar dillendirmeseler de karşı çıkmalarının sebebi mal varlıklarına ortak gelecek diye düşünmeleriydi. Biz bakarız babamıza, kimseye ihtiyacı olmaz, dediler. Yıllar geçtikçe gördüm ki ‘biz bakarız’ vaatleri boş çıktı. Eniştem yalnız yaşıyordu ve çamaşır, temizlik, yemek işlerini kendisi yapardı. Hadi bunlar normal ancak zamanla bayramlarını bile yalnız geçirmeye başladı. Yakın zamanda vefat etti, üstelik öldüğü iki-üç gün anlaşılmadı.”‘Ev, ev üstüne olmaz deyip yeniden evlendim’Nilgün Yılmaz, eşi vefat ettikten sonra yeniden evlenir. Ancak acele karar vermenin zorluklarını yaşar: “Eşim vefat ettiğinde 20 yaşlarındaydım ve yeni doğum yapmıştım. Bebeğim daha 25 günlüktü. Annem ve babam abimin evinde yaşıyorlardı ben de mecburen onların yanına gittim. Oğlum baba eksikliğini çok hissediyordu. Hem çocuğuma baba hem de bana yol arkadaşı olması için evlenmek istiyordum. Abim ve yengem hiçbir zaman fazlalıkmışım gibi davranmasa da ev ev üstüne olmaz ya, az çok sorunlar yaşıyordum. Eşimin vefatından altı yıl sonra ablam böyle bir konudan bahsetti. Annem babam onayladı ancak abim karşı çıktı. Oğluna babalık yaparım, sana da eşinin eksikliğini hissettirmem, dedi. Öyle olmayacağını biliyordum. Abimin karşı çıkmalarına rağmen evlendim. Kendime ait bir düzenim oldu, oğlum evde bir baba figürünün varlığını hissetmeye başladı ancak pişman olmadım değil. Çünkü o baba figürü yavaş yavaş ‘üvey baba’ figürüne dönmeye başladı. Kaç kez evden kovuldu. Çocuk varsa ikinci ya da üçüncü evlilik çok daha hassas düşünülmeli.”‘Eşim öldüğünde kendimi oğluma adadım’Bu süreçte aile büyüklerinden çekinip, evlenme isteğini dile getiremeyenler de var. Halime Yurttaş onlardan biri: “Eşimi bir iş kazasında kaybettim. Vefat ettiğinde oğlum iki yaşındaydı. Ailemin yanına yerleştim. Yaşım küçük ve oğlum da olduğu için yeniden hayat kurmak istiyordum. Tabii bunları dile getirmek çok zordu. Büyüklerin önayak olması gerekiyordu. Onlar böyle bir teklifte bulunmadı. Ben de etraf ne der diye dillendiremedim. Bu sebeple tamamen kendimi oğluma adadım. O da zamanla büyüdü, okumak için şehir dışına gitti. Sanki hayatımda ondan başka dayanağım yoktu. Oğlum mezun oldu, onunla ayrı bir eve çıkma planları yapmaya başlamıştım. Ama onun kafasındaki yeni hayat daha farklıydı. Bir gün evlenmek istediğini söyledi. Beraber yaşarız diye düşünmüştüm. Gelinim istemedi. Ben yine mecburen anne ve babamın evine döndüm. Birkaç sene sonra kendileri teklif etti ve onlarla yaşamaya başladım. Oradan oraya sürüklendim. Oysa zamanında evlenmiş olsaydım böyle sıkıntılar yaşamaz, hayat arkadaşımla, kendi düzenimde hayat sürerdim.”‘Bir oğul olarak babamı kendim evlendirdim’Hasan Kurt annesi vefat ettikten sonra babasını evlendirme sürecini şöyle anlatıyor: “Dört kardeşiz. Hepimiz evli, düzenimiz kurulu. Annem vefat ettiğinde babam altmış yaşlarındaydı. Vefatın ardından babam bizim yanımıza yerleşir, ona bakarız diye düşündük. Ama öyle olmadı. Babam yaşadığı yeri bırakmak istemedi. Memlekette köyde yaşıyordu ve köy hayatını tek başına devam ettirmesi mümkün değildi. Bu sebeple annem vefat edeli iki-üç ay olmuştu ki evlenmek istediğini söyledi. Başta kardeşlerim olmak üzere herkes çok tepki gösterdi. Babama bu konuda iletişim olarak en yakın bendim ve babamı evlendirmek için uygun bir eş aramaya başladım. Garip bir duyguydu. Bir hanımı bulduk ve babama bu süreçte adeta babalık yaptım. Kız kardeşlerim hâlâ durumu kabullenemiyorlardı. Özellikle ablam sürekli annemi anıp ağlıyordu. Babam evlendiğinde de hem eşine hem de babama olan tepkileri bir süre devam etti. Aramadı, sormadılar. Ancak zaman geçtikçe babamın oradaki hayatını devam ettirmesi için bir yol arkadaşı olduğu gerçeğini kabullendiler.”