31 Mayıs 2014 Cumartesi

Yaşasın oyun oynamak!

28 Mayıs, dünyada ‘oyun oynama günü’ olarak kutlanıyor. Çocukların bilgisayar başından kaldırılıp oyun oynamaya teşvik edildiği bu gün, bazı çocuklar için çok da anlam taşımıyor. Çünkü onlar için hâlâ ‘oyun demek sokak demek’. Gerekçeleri epey mantıklı: “Bilgisayarda tek başınasın. Sokakta arkadaşlar var.”Bakmayın şimdilerde ucuzundan pahalısına, elektroniğinden tahtasına rengârenk, cıvıl cıvıl oyuncakların varlığına. Oyun aktivitesinin gerçekleşmesi için iki çocuğun bir araya gelmesi kâfidir aslında. Sayı arttıkça oyundan alınan zevk de artacaktır, kabul. Ancak çocuk dediğimiz insan evladı, tek başına bile oynayacak bir şeyler bulur kendine. Hiçbir şey yapamıyorsa, babasının tepesine çıkar, kapının eşiğine iki ayakla tırmanır. Hatta daha bebekken eline en afillisinden, ‘müzikli ışıklı’ oyuncak verirsin de ses çıkaran poşetten, yırtılan kâğıttan, düdüklü tencerenin lastiğinden, ıslak mendil ambalajından, anneannenin yakın gözlüğünden aldığı zevki başka hiçbir şeyden almaz. İşte oyun dediğimiz şey o kadar içgüdüsel bir iştir. Üstelik Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre de bir haktır. Peki ne olur da bu kadar basit bir şey bile yok olma tehlikesi yaşar ve buna karşı bir gün ilan edilir? Dünyada 1999’dan bu yana her yıl 28 Mayıs, ‘oyun oynama günü’ olarak kutlanıyor. Türkiye’de kutlanmaya başlandığı yıl 2010, ev sahipliğini yapan kurum ise Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü. Az evvel sorduğumuz sorunun cevabı, bu günün amacı. Güney Koreli eğitimci Dr. Freda Kim’in girişimiyle ilan edilen ‘dünya oyun oynama günü’nde çocukların bilgisayar ve televizyon başından uzaklaştırılıp ‘gerçek’ oyunlar oynaması amaçlanıyor çünkü. Yani asıl suçlu, televizyon ve televizyona bile rahmet okutacak kadar hayatımıza giren bilgisayar. Peki bilgisayar ve televizyon gerçekten bu kadar güçlü ve vazgeçilmez mi çocukların hayatında? Sanal dünya mı çocukları sokaktan koparıp içeri hapsetti? Sokakta oynayamadıkları için mi bilgisayar oyunlarına mahkûmlar? Uzmanların elbet cevabı vardır ancak biz bu kez uzmanlara değil, çocuklara soralım istedik. Hâlâ mahalle aralarında çocukların oyun oynadığı yerleri dolaştık. ‘Bilgisayar mı yoksa sokakta oynamak mı?’ sorusunun cevabının açık ara ‘sokak’ olmasıyla çok sevindik.Büyükler için iş, çocuklar için oyun!Balat’ta tanıdık mı tanıdık bir gün. Yaşlılar camiden çıkmış, eve yürüyor. Kapı önlerinde iki lafın belini kıran kadınlar da var, yünlerini dökenler de... Açık pencerelerden televizyon sesi geliyor: “Ne dersiniz Ahmet bey, Necla hanımla bir çay içmeli mi?’ Birkaç fotoğraf grubu ve turistler ‘hayat devam ediyor’ hissi verecek kadar yerli yerinde. Sabahçılar çoktan ödevlerini yapıp sokağa atmış kendilerini. Öğlenciler de sırtlarındaki çantayı eve fırlatıp gün ışığından maksimum düzeyde yararlanma peşinde. Farklı yaşlardan 6-7 çocuk, yere serilmiş halı üzerinde bir yandan önlerindeki bir yığın etiketi renklerine göre ayırırken bir yandan da akşamki dizide olup bitenleri konuşuyor. Yanlarına yaklaşıp ne yaptıklarını anlamaya çalışıyorum. Oyun gibi ama değil de. Yine de soruyorum, ‘Ne oynuyorsunuz?’ diye, cevap gecikmiyor: “Oyun değil abla iş, çıkartma işi. Pembe çıkartmaları bir yere ayırıyoruz, mavileri bir yere.’’ Evlere verilen işlerden biri bu. “Para alacak mısınız?” diye soruyorum. Önce, “Kişi başı 50 lira alacağız.” diye espri yapıyor içlerinden biri, sonra, “Yok be abla ne parası!” diyor. İşi para için değil, oyun için yaptıkları çok belli. Ben tam ‘evde bilgisayarda mı oynamak hoşunuza gidiyor yoksa sokakta mı?’ demeye hazırlanırken Zeki abi dedikleri biri sesleniyor. İçlerinden biri koşarak gidiyor yaptıkları işin karşılığı olan dondurmaları almak üzere. Soruya cevap hep bir ağızdan oluyor. Adını ilk defa duyduğum bir dolu bilgisayar oyunu sesleri de yükseliyor ama ‘Ben en çok sokakta oynamak istiyorum’ sesleri diğer hepsini bastırıyor. ‘Niye sokak?’ sorusunun cevabı çok basit: “Çünkü sokakta arkadaşlar var.” Bu cevabı daha sonra defalarca duyuyorum. “Ben en çok yakalamaç oynamayı seviyorum.” diyor dördüncü sınıfa giden Özlem: “Mesela daha dün oynadık. Önce erkekler kızları kovaladı. Sonra kızlar erkekleri.”Özlem’in kız kardeşi araya giriyor: “Ben en çok körebe seviyorum.” Neden diye soruyorum. Cevabı çok mantıklı: “Çünkü çok seviyorum!” Bilgisayar seven de var tabii. Özellikle erkek çocuklar. Ancak bir tanesinin cevabı oldukça ilginç: “Aslında bilgisayarla oynamayı daha çok severim de, kalktığım zaman başım ağrıyor, düşüyorum.” Bir diğeri hemen söze giriyor: “Ben 10 saat oynuyorum, hiçbir şey olmuyor.” Yine hepsi bir ağızdan başlıyor: “Yalan söylüyo abla, inanma.” Bir başkası fazla açık sözlü: “Ben sokakta oynamayı çok seviyorum da ne zaman çıksam kavga etmeden dönmüyorum. Hep belayı çekiyorum galiba.” Tek tek en sevdikleri oyunları soruyorum, ‘ateş ve su’ diye bir bilgisayar oyunundan bahsediyor hemen hepsi ama ‘körebe, saklambaç, futbol, yakalamaca’ üstün geliyor.‘Sokakta arkadaşlar var’Yanlarından ayrılıp diğer bir sokağa giriyorum. Burada da Ebru ve Yezda kardeşlerle Sude karşılıyor bizi. Ebru ve Sude voleybol, Yezda ise daha küçük olduğundan ablasının yanında ayrı bir topla kendi başına oynuyor. Sorumu bir kez de onlar için yineliyorum. Bir an bile tereddüt etmeden ‘sokak’ cevabını veriyorlar. Nedenine dair daha açıklayıcı cevaplar alıyorum. Elif, tane tane anlatıyor: “Ben arkadaşlarımla daha eğlenceli olduğu için sokakta oynamayı seviyorum. Bilgisayarda tek başınasınız.” En çok voleybol, saklambaç ve yakan top oynamayı seviyorlar. Elif’in bilgisayarı değil de sokağı tercih etmesinin bir sebebi de arkadaşlarıyla muhabbet ediyor oluşu. Şöyle anlatıyor: “Biz genellikle ilk başta biraz muhabbet ederiz, sonra oyun oynarız. Yukarıda da arkadaşlar var, onlarla mesela Survivor oynuyoruz. İki gruba ayrılıyoruz. Merdivenlerden in çık yapıyoruz. Kendimiz bulduk bu oyunu. Bazen taşları üst üste koyup üzerinden atlıyoruz.”Körebe, açık ara birinciEbrar ve üç buçuk yaşındaki kardeşi Harun’un yanında alıyoruz soluğu. Ebrar yaşıtlarıyla voleybol oynarken üç buçuk yaşındaki kardeşi Harun’un yanına sokuluyorum. Ona malum soruyu sormaya gerek yok. Hal diliyle anlatıyor ‘bıraksan geceleri bile eve girmeyecek kadar sokağı sevdiğini’. Yalnız bir sorun var; top yerine eline aldığı kocaman taşı kullanıyor oyuncak olarak. Sebebi klasik: “Küçük olduğum için beni oyuna almıyorlar.” Harun’a sormadığım soruyu 12 yaşındaki ablası Ebrar’a soruyorum. Tabii ki dışarısı diyor ve başlıyor anlatmaya: “Evde oyun oynamaya kalkınca altta üstte rahatsız oluyor insanlar. Top oynayamıyoz, saklambaç oynayamıyoz. Dışarıda ne güzel arkadaşlarım var. Özgürlük var. Evde annem ‘akıllı durun’ der sürekli. Ama dışarıda istediğin gibi bağırırsın.”Ebrar’ın en sevdiği oyun körebe. Gayet haklı gerekçeleri var: “Eğleniyorsun. Deli deli arkadaşların oluyor. Biri düşüyor öbürü çarpıyor. Arkadaşına vurup kaçıyorsun. Her gün oynuyoruz.”

Düğün Hazırlığı ve Proje Yönetimi

Bir süredir bloguma istediğim sıklıkta yazamadım. Yakınlarım bilir, son dönemde pek çok değişiklik yaşadım. Evlilik hazırlıkları ile geçen düğün telaşı – ki bu sürece beklenmedik pek çok olay eşlik etti-, ardından balayı, benim için şehir değişikliği, mecburen İş yerimden ayrılışım, yeni bir düzen, hatta birkaç gün önce kutladığım doğum günüm… Mayıs ayı hep benim ayım olmuştur zaten. Tekrar yazmaya dönerken şu aralar en iyi bildiğim konu ile döneyim dedim, yani düğün hazırlıkları ile J Hayır hayır çeyiz nasıl düzülür anlatmayacağım, bu konuda pek çok blog var, benim asıl ilgimi çeken ise evlilik hazırlık süreci ile iş hayatında bir projeyi yönetme sürecinin nasıl benzeştiği.

Bir kere düğün hazırlığında da yürüteceğiniz bir projede de başarının ilk şartı planlama. Evlilik hazırlığının her anında plan yapmak zorunda kalacaksınız. Kaynaklarınızı, olası riskleri, fırsat ve tehditlerinizi gözden geçirmek durumundasınız. Bazen finansal kaynakları akıllıca yönetmeye çalışacak, bazen hesap edemez duruma geleceksiniz. İletişim ve insan yönetimi bu süreçte de önemli olacak, kendinizi, müstakbel eşinizi, iki tarafın ailelerini ve yakınlarını, hatta tüm paydaşlarınızıJ iyi ilişkiler içerisinde yönetmeniz gerekecek. Buna paralel olarak ikna yeteneğinizi kullanmanızın gerekmesi kaçınılmaz, yeri gelecek Kapalı Çarşıdaki tedarikçiniz ile bile müzakereye gireceksiniz. Takım çalışması ve güçlü bir ekibinizin olması ise bu zorlu süreçte işinizi kolaylaştıracak, işbirliği içerisindeki size yardıma hazır insanlar, eliniz kolunuz olacaklar. Zaman zaman bir liderlik edenin olması, kararlarınızın hızını artıracak. Beklenmedik durumlarla karşılaşmanız ise kaçınılmaz, stres yönetimi, zaman yönetimi hat safhada olacak. Bir yandan çalışıyorsanız iş aile dengesini kurmaya çabalayacaksınız.

de de başarının ilk şartı

Ve işte bütün bunları atlatıp projenizi başarabilirseniz, artık düğününüzde halay çekebilirsiniz. Ancak unutmayın ki iş hayatında da, diğer yaşam alanlarında da projeler hiç bitmezJ

27 Mayıs 2014 Salı

Duyarlıymışım gibi çek panpa

301 kişinin hayatını kaybettiği Soma faciası karşısında duyulan üzüntü ve öfke doğal olarak ‘ikinci evimiz’ sosyal medyada da yer buldu. Ancak bir kısmı, samimiyet testinden geçemedi. İşte acıyı göstermede ölçüyü kaçıranlar...Sosyal medya, uzun zamandır olaylar karşısında sevincimizi, hüznümüzü, öfkemizi ortaya koyma mecrası olarak işlevini sürdürüyor. Hastalıkta, sağlıkta ölüm bizi ayırana kadar da öyle olmaya devam edecek gibi. İster adına ‘zamanın ruhu’ deyin ister ‘devir internet devri’, ‘hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı’ bir dönem bu. Göz göre göre o golü kaçıran futbolcuya da buradan kızılacak, işte sorun yaşanılan arkadaşa isim vermeden laf sokmak için de parmaklar telefonun tuşlarına gidecek. Ve pek tabii ki bizi yönetenlere duyulan öfke de buradan dile getirilecek. Tıpkı Soma’da yüzlerce ailenin evine ateş düşüren maden faciasının ardından olduğu gibi... Facianın üzerinden iki hafta geçti. Çok üzüldük, kızdık, öfkelendik zaman zaman tepkilerimizde aşırıya da gittik ve hemen her olayda olduğu gibi iki kutba ayrıldık. ‘Aman iktidar yıpranmasın, gerisi hallolur’ diyen bir kesim, Twitter’dan tepkisini dile getireni olaydan siyaset çıkarmaya çalışmakla itham etti. Tepkisini, üzüntüsünü sosyal medyada paylaşmayı tercih etmeyenler duyarsızlıkla suçlandı. Kısacası tartışmanın tarafları birbirinin paylaşımlarını hiç beğenmedi. Ancak iki tarafın da ‘yok daha neler’ diyerek birleşeceği paylaşımlar da oldu. Reina adlı gece kulübünün ‘bu geceki gelirimiz Soma için’ diyerek verdiği ilan mesela. Başına baret takıp, yüzüne is sürüp bağrına Soma yazan ve bu halde ‘selfie’ çeken gençler var sonra. ‘Yemek fotoğrafı paylaşmadan da edemem, tepkimi dile getirmeden de’ diyerek sebzelerden madenci şekli verdiği, ketçapla Soma yazdığı yemeğinin görselini paylaşanlar bile oldu. Yerel bir kanalda izleyicilerden SMS ile Fatiha göndermeleri istendi bir de. Yüzüne is sürüp fotoğraf çeken ergenleri eleştirirken bu kervana ünlüler de katıldı. ‘Ağlarsa anam ağlar, gerisi tweet sallar’ sözünün ete kemiğe büründüğü bu fotoğrafları bir sosyoloğa bir de psikoloğa sorduk.Bazı paylaşımlar ‘duygudaşlık illüzyonu’ndan ibaretSosyolog Faruk Özcan, “Yüz yüze bakarak yaşayan atalarımızın ekrana bakarak yaşayan torunları olarak, insan ilişkilerinin fiziki dünyadan sanal dünyaya taşınmakta olduğu bir dönemden geçmekte olduğumuzu” belirterek söze başlıyor. Dolayısıyla sevinçlerimiz de hüzünlerimiz de sosyal medyada yer buluyor. Ancak bir kısmı, samimiyet testlerinden bir türlü geçemiyor. Sosyal mesaj vermenin de ünlü olma arayışlarında kullanıldığını söyleyen Özcan, sosyal konularda duyarlı olmanın da bir tür mahalle baskısına dönüştüğünü ifade ediyor. Özcan, fotoğrafları şöyle değerlendiriyor: “Duygudaşlık maskesi altında, popüler kültürün pragmatizm (faydacılık) ile kronik birlikteliğinin çağımıza uyarlamaları olmaktan, sosyal duyarlılık katılmış bir tür egoizmden ileriye geçilemediği izlenimini doğuruyor.”Ancak, Özcan iğreti paylaşımlarda bulunabilen kesimlere “ne yaparsak yapalım size yaranamıyoruz” dedirtmemek gerektiğini de belirtiyor ve soruyor: “300’den fazla insanın yaşamını yitirdiği bir trajedi bütünüyle yok sayılsaydı, bu sefer de onlara duyarsız demeyecek miydik?” O yüzden, sahte duygudaşlık illüzyonlarının kimseyi inandırmadığını dillendirse de, toptancı çıkarsamaların da bu kesimleri hepten toplumdan kopartabileceği uyarısında bulunuyor.Sosyolog Özcan, gece kulübünün ‘bu gece Soma için kopuyoruz’ nev’inden ilanını ise şu sözlerle değerlendiriyor: “Popüler kültür ve onun arkasındaki kapitalizm, fabrika ayarlarımızla oynamadan önce bir elin verdiğini diğer el bilmeyecek şiarıyla yoğrulduysak da, artık davul döverek yardım yapma gayretkeşliği adeta bir doğru bilinen yanlışa dönüşmüş durumda.”Soma trajedisinin insanlara bazı sosyal sınıflarla aslında ne kadar iletişimsiz olduğu gerçeğini hatırlattığını anlatan Özcan’ın bu konuda söyledikleri oldukça çarpıcı: “Babamızın yaşıyor olması ve/veya hayati tehlikede olmadığı bir işte çalışıyor olması gibi, kıymetini bilmediğimiz zenginliklere sahip olduğumuz ve bunların azına bile sahip olmayan on binlerin varlığıyla yüzleşmek durumunda kalınması sarsıcı bir deneyim. Ancak acıların da, popüler kültürün kullan-at ürünleri arasına girdiği bir dönemde yaşıyor olmamız, kimilerince bu sarsıcı deneyimden sosyal medya paylaşımlarında görebildiğimiz sahte duygudaşlık illüzyonlarıyla savuşturulmaya çalışılıyor. Soma’da yaşanan trajedinin büyüklüğü karşısında bir tür suçüstü yakalanmışlık halet-i ruhiyesi ile, buram buram iğreti kokan paylaşımlarla geçiştirilmeye çalışılan, aslında gelir dağılımındaki çelişkilerimizdir.”Sosyal medyada görünürlüğün belirleyiciliğine atfedilen önem sürdükçe, alt gelir gruplarıyla bir ‘duygudaşlık illüzyonu’ oluşturma arayışları da sürecek gibi görünüyor.Acı tazeyken yapılan paylaşımlar daha samimiSosyal medya hakkında araştırmaları bulunan Psikolog Barış Gürkaş, egonun sosyal medyanın doğasında olduğunu söylüyor. Bu mecrada verilen tepkinin gösterişe ya da reklama dönüşme riskini ihtimal dahilinde buluyor ama bunun gündelik hayattan çok bağımsız olduğunu düşünmüyor. Bu tip aşırı bulunan paylaşımların acının üzerinden biraz zaman geçtikten sonra ortaya çıktığını söyleyen Gürkaş, şunları ifade ediyor: “Bu tip olaylarda, yaşananlar çok sıcakken insanlar önce bunun yayılması için uğraşır. Kendine dönük beklenti bir miktar vardır ama çok azdır. Zaman geçtikçe daha seçici, daha gösterişli, kendisini daha popüler hale getirecek paylaşımlar yapmaya başlarlar. İlk baştaki paylaşımlar daha samimidir bu sebeple. Zaman geçtikçe acı azalmaya başlar ve nihayetinde duyarsızlaşma baş gösterir. Bu sefer kişinin daha benmerkezci kısmı devreye girer. Bu tür paylaşımlar da beraberinde gelir. Düşünün neden bu kömürlü, isli paylaşımlar ilk günlerde olmuyor. Paylaşımlar çeşitlendikçe, reklam amacıyla kullanılmaya başlıyor. Gürkaş’a göre aslında gerçek hayatta da durum çok farklı değil.İnsanın zaten benmerkezci bir varlık olduğunu anlatan Gürkaş, “İlkel beyin olarak nitelendirdiğimiz ‘benmerkezci’ kısım o kadar etkin ki sosyal medya, bunun maksimum düzeyde görüldüğü bir mecra. Bırakın kendi paylaşımlarımızı, beğenilerimizi bile insanların göreceği düşüncesiyle gerçekleştiriyoruz. Bir şeyleri RT etmemin sebebi aslında ‘benim hem onu beğendiğimi göstermem hem de daha popüler olmamı sağlaması. Ben bunu RT yapayım çünkü böyle yaparsam arkadaşlarım da beni daha iyi anlar. Gerçek hayatta da böyle. İnsan davranışına çok paralel bir şey. Aslında hayatın bir parçası ve daha yeni başlıyoruz.” diyor. Psikolog Gürkaş, bütün bunlarla birlikte, bizim hayatın uzun bir dönemini sosyal medyasız geçiren kişiler olarak aşırı bulduğumuz paylaşımların 18 yaş grubu için daha normal karşılandığının altını çiziyor: “Çünkü sosyal medyanın süreci çok başka bizler için. Hayatımızın 20 yılını sosyal medyasız geçirirken 20. yıldan itibaren buna adapte olup, gelişimimiz tamamlandıktan sonra entegre olurken onlar iki yaşından itibaren tabletlerle oynamaya başlıyor. Aşırıya kaçmak onlar için çok kalıp yargı kalır. Sanal dünya onun hayatının çok büyük kısmı. Normal hayatta hepimizin o yaşlarda yaptığı aşırılıklar sosyal medyaya yansımış oluyor.”

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Duyarlıymışım gibi çek panpa

301 kişinin hayatını kaybettiği Soma faciası karşısında duyulan üzüntü ve öfke doğal olarak ‘ikinci evimiz’ sosyal medyada da yer buldu. Ancak bir kısmı, samimiyet testinden geçemedi. İşte acıyı göstermede ölçüyü kaçıranlar...Sosyal medya, uzun zamandır olaylar karşısında sevincimizi, hüznümüzü, öfkemizi ortaya koyma mecrası olarak işlevini sürdürüyor. Hastalıkta, sağlıkta ölüm bizi ayırana kadar da öyle olmaya devam edecek gibi. İster adına ‘zamanın ruhu’ deyin ister ‘devir internet devri’, ‘hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı’ bir dönem bu. Göz göre göre o golü kaçıran futbolcuya da buradan kızılacak, işte sorun yaşanılan arkadaşa isim vermeden laf sokmak için de parmaklar telefonun tuşlarına gidecek. Ve pek tabii ki bizi yönetenlere duyulan öfke de buradan dile getirilecek. Tıpkı Soma’da yüzlerce ailenin evine ateş düşüren maden faciasının ardından olduğu gibi... Facianın üzerinden iki hafta geçti. Çok üzüldük, kızdık, öfkelendik zaman zaman tepkilerimizde aşırıya da gittik ve hemen her olayda olduğu gibi iki kutba ayrıldık. ‘Aman iktidar yıpranmasın, gerisi hallolur’ diyen bir kesim, Twitter’dan tepkisini dile getireni olaydan siyaset çıkarmaya çalışmakla itham etti. Tepkisini, üzüntüsünü sosyal medyada paylaşmayı tercih etmeyenler duyarsızlıkla suçlandı. Kısacası tartışmanın tarafları birbirinin paylaşımlarını hiç beğenmedi. Ancak iki tarafın da ‘yok daha neler’ diyerek birleşeceği paylaşımlar da oldu. Reina adlı gece kulübünün ‘bu geceki gelirimiz Soma için’ diyerek verdiği ilan mesela. Başına baret takıp, yüzüne is sürüp bağrına Soma yazan ve bu halde ‘selfie’ çeken gençler var sonra. ‘Yemek fotoğrafı paylaşmadan da edemem, tepkimi dile getirmeden de’ diyerek sebzelerden madenci şekli verdiği, ketçapla Soma yazdığı yemeğinin görselini paylaşanlar bile oldu. Yerel bir kanalda izleyicilerden SMS ile Fatiha göndermeleri istendi bir de. Yüzüne is sürüp fotoğraf çeken ergenleri eleştirirken bu kervana ünlüler de katıldı. ‘Ağlarsa anam ağlar, gerisi tweet sallar’ sözünün ete kemiğe büründüğü bu fotoğrafları bir sosyoloğa bir de psikoloğa sorduk.Bazı paylaşımlar ‘duygudaşlık illüzyonu’ndan ibaretSosyolog Faruk Özcan, “Yüz yüze bakarak yaşayan atalarımızın ekrana bakarak yaşayan torunları olarak, insan ilişkilerinin fiziki dünyadan sanal dünyaya taşınmakta olduğu bir dönemden geçmekte olduğumuzu” belirterek söze başlıyor. Dolayısıyla sevinçlerimiz de hüzünlerimiz de sosyal medyada yer buluyor. Ancak bir kısmı, samimiyet testlerinden bir türlü geçemiyor. Sosyal mesaj vermenin de ünlü olma arayışlarında kullanıldığını söyleyen Özcan, sosyal konularda duyarlı olmanın da bir tür mahalle baskısına dönüştüğünü ifade ediyor. Özcan, fotoğrafları şöyle değerlendiriyor: “Duygudaşlık maskesi altında, popüler kültürün pragmatizm (faydacılık) ile kronik birlikteliğinin çağımıza uyarlamaları olmaktan, sosyal duyarlılık katılmış bir tür egoizmden ileriye geçilemediği izlenimini doğuruyor.”Ancak, Özcan iğreti paylaşımlarda bulunabilen kesimlere “ne yaparsak yapalım size yaranamıyoruz” dedirtmemek gerektiğini de belirtiyor ve soruyor: “300’den fazla insanın yaşamını yitirdiği bir trajedi bütünüyle yok sayılsaydı, bu sefer de onlara duyarsız demeyecek miydik?” O yüzden, sahte duygudaşlık illüzyonlarının kimseyi inandırmadığını dillendirse de, toptancı çıkarsamaların da bu kesimleri hepten toplumdan kopartabileceği uyarısında bulunuyor.Sosyolog Özcan, gece kulübünün ‘bu gece Soma için kopuyoruz’ nev’inden ilanını ise şu sözlerle değerlendiriyor: “Popüler kültür ve onun arkasındaki kapitalizm, fabrika ayarlarımızla oynamadan önce bir elin verdiğini diğer el bilmeyecek şiarıyla yoğrulduysak da, artık davul döverek yardım yapma gayretkeşliği adeta bir doğru bilinen yanlışa dönüşmüş durumda.”Soma trajedisinin insanlara bazı sosyal sınıflarla aslında ne kadar iletişimsiz olduğu gerçeğini hatırlattığını anlatan Özcan’ın bu konuda söyledikleri oldukça çarpıcı: “Babamızın yaşıyor olması ve/veya hayati tehlikede olmadığı bir işte çalışıyor olması gibi, kıymetini bilmediğimiz zenginliklere sahip olduğumuz ve bunların azına bile sahip olmayan on binlerin varlığıyla yüzleşmek durumunda kalınması sarsıcı bir deneyim. Ancak acıların da, popüler kültürün kullan-at ürünleri arasına girdiği bir dönemde yaşıyor olmamız, kimilerince bu sarsıcı deneyimden sosyal medya paylaşımlarında görebildiğimiz sahte duygudaşlık illüzyonlarıyla savuşturulmaya çalışılıyor. Soma’da yaşanan trajedinin büyüklüğü karşısında bir tür suçüstü yakalanmışlık halet-i ruhiyesi ile, buram buram iğreti kokan paylaşımlarla geçiştirilmeye çalışılan, aslında gelir dağılımındaki çelişkilerimizdir.”Sosyal medyada görünürlüğün belirleyiciliğine atfedilen önem sürdükçe, alt gelir gruplarıyla bir ‘duygudaşlık illüzyonu’ oluşturma arayışları da sürecek gibi görünüyor.Acı tazeyken yapılan paylaşımlar daha samimiSosyal medya hakkında araştırmaları bulunan Psikolog Barış Gürkaş, egonun sosyal medyanın doğasında olduğunu söylüyor. Bu mecrada verilen tepkinin gösterişe ya da reklama dönüşme riskini ihtimal dahilinde buluyor ama bunun gündelik hayattan çok bağımsız olduğunu düşünmüyor. Bu tip aşırı bulunan paylaşımların acının üzerinden biraz zaman geçtikten sonra ortaya çıktığını söyleyen Gürkaş, şunları ifade ediyor: “Bu tip olaylarda, yaşananlar çok sıcakken insanlar önce bunun yayılması için uğraşır. Kendine dönük beklenti bir miktar vardır ama çok azdır. Zaman geçtikçe daha seçici, daha gösterişli, kendisini daha popüler hale getirecek paylaşımlar yapmaya başlarlar. İlk baştaki paylaşımlar daha samimidir bu sebeple. Zaman geçtikçe acı azalmaya başlar ve nihayetinde duyarsızlaşma baş gösterir. Bu sefer kişinin daha benmerkezci kısmı devreye girer. Bu tür paylaşımlar da beraberinde gelir. Düşünün neden bu kömürlü, isli paylaşımlar ilk günlerde olmuyor. Paylaşımlar çeşitlendikçe, reklam amacıyla kullanılmaya başlıyor. Gürkaş’a göre aslında gerçek hayatta da durum çok farklı değil.İnsanın zaten benmerkezci bir varlık olduğunu anlatan Gürkaş, “İlkel beyin olarak nitelendirdiğimiz ‘benmerkezci’ kısım o kadar etkin ki sosyal medya, bunun maksimum düzeyde görüldüğü bir mecra. Bırakın kendi paylaşımlarımızı, beğenilerimizi bile insanların göreceği düşüncesiyle gerçekleştiriyoruz. Bir şeyleri RT etmemin sebebi aslında ‘benim hem onu beğendiğimi göstermem hem de daha popüler olmamı sağlaması. Ben bunu RT yapayım çünkü böyle yaparsam arkadaşlarım da beni daha iyi anlar. Gerçek hayatta da böyle. İnsan davranışına çok paralel bir şey. Aslında hayatın bir parçası ve daha yeni başlıyoruz.” diyor. Psikolog Gürkaş, bütün bunlarla birlikte, bizim hayatın uzun bir dönemini sosyal medyasız geçiren kişiler olarak aşırı bulduğumuz paylaşımların 18 yaş grubu için daha normal karşılandığının altını çiziyor: “Çünkü sosyal medyanın süreci çok başka bizler için. Hayatımızın 20 yılını sosyal medyasız geçirirken 20. yıldan itibaren buna adapte olup, gelişimimiz tamamlandıktan sonra entegre olurken onlar iki yaşından itibaren tabletlerle oynamaya başlıyor. Aşırıya kaçmak onlar için çok kalıp yargı kalır. Sanal dünya onun hayatının çok büyük kısmı. Normal hayatta hepimizin o yaşlarda yaptığı aşırılıklar sosyal medyaya yansımış oluyor.”

20 Mayıs 2014 Salı

Tesettür tamam, ya ruhu?

Dindar kesimdeki İslami olmayan hallerin işaretlerinden birinin de muhafazakâr moda dergileri olduğu söylenir. Tesettürlülere yönelik tekstilin desteklenmesi gerektiğini düşünen dergiciler ise “İslami ölçülere uygun yürütülebilir mi diye düşününce orada vicdan devreye girer.” diyor.Bundan beş-altı yıl öncesine kadar Türkiye’de başörtülülerin sosyal hayatta yer alma savaşı veriliyordu. Zamanla haklar sahiplerine iade edildi. Bugünse ortaya öyle manzaralar çıkıyor ki, bazılarına eski günleri yâd ettiriyor. Tesettürün amacıyla çelişen kıyafetler, davranışlar ve alışkanlıklar sosyologlara tez konusu olacak kadar çelişkili bir hayat tarzına dönüştü. En son bir üniversitenin bahar şenliklerinde eğlenirken erkek arkadaşının omzuna çıkan başı örtülü öğrenci ise Türkiye’de dindarların bir kısmının geçirdiği buhranın fotoğrafı olarak yorumlandı. Genelde başörtülü kadınlarda görünürlük kazanan bu tür manzaralar, aslında bütün toplumun nasıl bir değişimden geçtiğini anlatıyor.Dindarların bu halini kendine dert edinenlerin görüşleri, gelinen noktanın sorumlularını sıralayan uzun tespitlerle dolu. Sorumlu tutulanlardan biri de muhafazakâr kesime hitap eden moda ve yaşam dergileri. Eleştirilme sebepleri, hepsi aynı olmasa da genel itibarıyla klasik moda dergilerinden devşirme yöntemlerle yayıncılık yapmaları. Kapak kızından iç sayfalarda elinde kadeh olan salon kızına kadar bütün fotoğraflar klasik bir moda dergisi okuru için çok tanıdık. Tek farkları modellerin başlarının örtülü ve kıyafetlerinin kapalı olması. Bir de kadehin içinde vişne suyu olmasıdır belki. Sunulan hayat tarzlarının İslam ahlakını yansıtmadığı, gençlere yanlış rol model olduğu ve dinin itibarına zarar verdiği eleştirileri en çok dile getirilenlerden. Ayrıca yazılırken Avrupai, okununca Arapça hissi uyandıran bu yayınlar, dindarların arada kalmışlığını okumanın da etkili araçlarından. Madalyonun diğer yüzü ise tesettürlülere yönelik kıyafet üretiminin önünü açmaları. Tekstilcilerin bugün üretim yaparken tesettürlüleri düşünmesinde bu dergilerin payı vurgulanırken firmaların yakın zamana kadar başörtülü kadınlar için rahat ve yaşına uygun kıyafetler üretme ihtiyacı duymadığı hatırlatılıyor.Toplum mühendisliği yapmıyoruzMuhafazakâr kesime hitap eden moda ve yaşam dergilerinin editörlerine göre kendilerinin iddia edildiği gibi toplum mühendisliğine soyunmak gibi bir amaçları yok. Tamamen ihtiyaçtan doğan bir yayın şekli olarak tanımladıkları muhafazakâr hayat tarzı dergileri Türkiye’nin zenginleşen dindar kesiminin bir yüzü. Âlâ Dergisi ile bu alandaki ilk yayıncılığa imza atanlardan Mehmet Volkan Atay, “Bu ihtiyacı görerek geliştirilen yayınların hiçbiri ortaya konulmasa da muhafazakâr kadının modayı gözeterek tüketme eğilimi bertaraf edilmeyecekti.” diyor. Burada nitelikleri kimin belirlediğinin, rayların nereye gittiğinin önemli olduğunu söyleyen Atay, okur kitlesinin talebine göre yayıncılık yaptıklarını ekliyor. Yani söylendiği gibi onlar okurları değil, okurlar yayını ve içerikleri etkiliyor. Tam tersi ihtimali de göz ardı etmiyor. Ona göre bu yüzden derginin kimlerin elinde olduğu çok önemli. Üç yıl öncesine bakıldığında muhafazakâr moda dergilerinin samimi niyetlerle yola çıktığını söyleyen Atay, “Ancak bu kadar iyi niyetle de olsa nihai noktada hedeflediğimiz manzaradan istemediğimiz yerlere mi gidiyor diye bakıldığında bu planlı bir gidişat değildi.” diyor. Hesapları ise kervan yolda düzülür mantığı. Kesin olan tek şey, Türkiye’de tüketen ve modayla ilgilenen dindarların giderek artması. Dergiler tamamen bu gerçeğin ürünü olarak piyasaya sürülüyor. Daha sonrasında da verilen tepkilere göre şekil alıyor. Tek dergiyle başlayan muhafazakâr moda yayını, bünyesindeki çalışanların ayrılmasıyla birkaç dergiye çıkıyor. Farklı dergiler olarak devam etme sebepleri de yine kervan yolda düzülürken ayrı düşülen nüanslar. Örneğin Âlâ’dan ayrılıp Hayyat’ın genel koordinatörlüğünü üstlenen Mehmet Volkan Atay, kapakta kullanılacak ünlü röportajı için gerçek hayatta başörtülü olmayan bir kadını kapatmayı doğru bulmuyor. Bu yüzden bugün çok tartışılan şarkıcıların kız arkadaşlarının kapak yapılmasına da şiddetle karşı çıkıyor.Okur, moda ve ilmihali aynı sayfada samimiyetsiz buluyorBu tür yayıncılığa başladığından beri muhafazakâr kadınlara giyinmeyi öğretmek gibi bir iddialarının olmadığını anlatan Mehmet Volkan Atay, “Bizim tek yaptığımız, dindarlarda gördüğümüz manzarayı resmetmek.” diyor. Medyanın toplumu şekillendirici bir güç olduğunu da kabul etmiyor. Bu alanda yola çıktıkları ilk günden bu yana içeriklerinde güncellemeler yaptıklarını söylüyor. Örneğin okurun ilmi ve edebi içeriklerle tüketime dayalı haberleri aynı dergide görmekten hoşlanmadıklarını keşfettikten sonra bu içerikleri en aza indirilmiş. Atay, “Bize zaman gösterdi ki, hedef kitlemiz hiçbir şekilde ilmi ve fıkhi konularda böyle bir mecra üzerinden iletişim kurmak istemiyor.” diyor. Öğrenerek ilerleyen süreçle ilgili özeleştirilerini sıralayan Atay, şöyle devam ediyor: “Geriye baktığımız zaman en üzüldüğümüz konulardan biri de o şapka kullanımının olduğu kapak. Tabii onlar da bir arayışın sonucuydu. Önümüze çıkan farklı örnekleri sayfalarımıza taşımaya çalıştık ama sonrasında ne kadar büyük bir yanlış olduğunu fark ettik.” Atay, her ne kadar okurlarının kendilerinden etkilenmediğini söylese de yaşanan tecrübeler pek de böyle söylemiyor. Zira pişmanlıklardan biri de rüşdünden emin olmadıkları isimleri bile bile rol model haline getirmek. “Bugün olsa yapmazdık.” diyen Atay, “Çünkü arka taraf onun ondan sonraki tökezlemelerini de tıpkı karbon copy gibi kopyalıyor. Bunu öngörmemiz gerekiyordu.” itirafıyla tamamlıyor cümlesini.Bazı dindarların tüketim iştahı seküler olandan 10 kat fazlaEn az 30 milyon başörtülü kadın olan bir ülkede onlara yönelik bir derginin hiç de tuhaf olmadığını söyleyen Mehmet Volkan Atay’a göre bunun son birkaç yılda çıkması tamamen dindarların hayatının rahatlamasıyla ilgili. Bunun doğru mecrasında ilerleyip ilerlemediğini ise zaman gösterecek. Atay, sektörün içinden biri olarak, önemli bir tespitini de paylaşıyor; hızla büyüyen bir sektör var. Bugün kadınlar başörtüsü yasağının en canhıraş yaşandığı günlerdeki beklenti ve ihtiyaçlardan çok daha fazlasını gösteriyor. Burada kontrolsüz ve devasa bir talep varsa buna karşılık yayın cephesinde de bunu görmek çok normal. Ayrıca bu gerçek sadece yayın cephesinde gözlenmiyor. Atay’a göre bugün seküler yaşayan kadının sosyalleşme ihtiyacı bir birim ise geçmişte bu ihtiyacı sürekli engelleneninki on birim. Örneğin eskiden beri aynı imkânlara sahip kadınlar haftada bir kez dışarı çıkmak isteyebilir. Buna karşılık başı örtülü kadınlar lüks ve gösterişli mekânlarda daha çok görünmek ya da yer almak istiyor. Özetle sorunlardan uzaklaşan dindar kesimin talepleri turizmden tekstile, yeme içme mekânlarından eğitime kadar her alanda patlamaya sebep oluyor. Bu da her konuda eğreti duran birçok faaliyetin varlığına yol açabiliyor. Dindar kesimin kendi kimliğiyle örtüşen bir hayat sürmesi ise biraz daha zaman alacak gibi görünüyor. Zira özgürlükler konusunda normalleşme süreci hâlâ tamamlanmış sayılmaz.Albenisi olsun diye kapağı moda dergisine benzettikDiğerlerinden ayrı tutulmak istenen bir dergi de Şems-i Tûba. Her ne kadar kapakta moda dergisi gibi algılansa da kendini yaşam dergisi olarak tanımlıyor. İçerikte en az moda kadar aile, sağlık, kişisel bakım konuları var. Editör Tuba İnciler, diğerlerinin aksine yönlendirici bir misyon üstlendiklerini söylüyor. Yıllar önce bir dergide genç kızlara ahlak dışı bir tavsiyede bulunulduğunu gören İnciler’in dergi kurma fikri de burada yeşerir. Modayla ilgili haberler ise tamamen gençlerin ilgisini çekmek ve reklamdan kaynaklı içerikler. Zira yayıncılığın mali kısmı düşünülünce salt öğretici içerikle bu işlerin olmayacağı bir gerçek. İnciler elit kesime hitap etmek gibi bir kaygılarının olmadığını ise şöyle açıklıyor: “Biz moda dergileri gibi sadece kıyafet ya da lüks reklamı değil mobilya, yoğurt, süt reklamları da alıyoruz.”Tesettürün sınırları belli, biz işimizi yapıyoruzDışardan bakıldığında hepsi birbirinin benzeri gibi görünen muhafazakâr yaşam dergilerinin yöneticileri, aslında birbirleriyle karıştırılmaktan şikâyetçi. Çünkü her birinin kendi içinde belirlediği ayırt edici nüanslar var. Kimi normal hayatta başörtülü olmayanı kapak yapmanın doğru olmadığını düşünüyor kimi tam tersini. Yayın politikaları da yine bu yönde şekilleniyor. Hayyat Dergisi’nin İmtiyaz Sahibi Zeynep Hasoğlu, “Bizi diğerlerinden ayıran nokta sayfalarda açık bir bayanın olmaması.” diyor. Makyaja da dikkat ediliyor. Tesettürün sınırlarını belirleme gibi bir iddialarının olmadığını söyleyen Hasoğlu, “Biz belli sınırlar içinde hareket ederek devam ediyoruz. Bir yönlendirme çabamız yok.” diyor.Oxford’dan Âlâ’yı incelemeye geldilerTürkiye’deki bütün eleştirilere rağmen dergilerinin başarısından bir şey kaybetmediğini anlatan Gülsüm Çiçekçi, Hollanda, İngiltere, Almanya’dan araştırma görevlilerinin Âlâ Dergi’nin serüvenini incelemek için Türkiye’ye geldiklerini söylüyor. Şu an dergiyi anlatan birden fazla kitap yazıldığını ve yazarlarının Oxford ödenekleri ile 6 ay boyunca Türkiye’ye yerleştiğini ekliyor. Bugün Endonezya’daki bakan eşleri Âlâ Magazine okuyor. Malezyalı yatırımcılar da Endonezya edisyonu yanında Malayca için lisans başvurusunda bulunmuş.Muhafazakâr elit diye bir ‘şey’ var artıkBirçoklarına eğreti gelen ifadelerden biri de muhafazakâr elitler. Bahsi geçen yerlerde ‘muhafazakâr elitlerin dergisi’ şeklinde tanıtılan Âlâ dergisi de bu kitlenin yayın mecralarından biri. Bu alandaki ilk yayın olması sebebiyle ilk akla gelenlerden biri de o. Hatta şu an piyasada olanların birçoğu burada çalışıp yolu ayrı düşenlerin açtığı dergiler. Başkaları onlara elitlerin dergisi dese de onlar kendilerini ‘Hanımefendilerin Dergisi’ diye tanımlıyor. Ancak içindeki, ‘Kürkün ihtişamı’ gibi başlıklar ve pahalı kıyafetler elit başlığının neden yakıştırıldığını da anlatıyor doğrusu. Biz de buna yönelik eleştirileri tartışabilmek ümidiyle derginin editörleriyle görüşmek istedik. Editörlerden Gülsüm Çiçekçi, “Âlâ Dergi’yi hiç okumadım ama özetle ‘lanet olsun’ diyebilen köşe yazarlarının kaynak oluşturduğu bir tartışmanın içinde yer almak istemiyoruz.” diyerek, derginin başarılarıyla ilgili kısa bir yazı göndermekle yetindi. Çiçekçi’nin bütün eleştirilere rağmen ‘Âlâ Kadını’nın dergiye fevkalade sahip çıktığını belirttiği cümlede ‘Âlâ Kadını’ terimi dikkat çekici. Yüz yüze görüşebilmek imkânımız olsaydı bu terimle birlikte belli bir kadın profilinden mi yoksa sadece okur olmaktan mı bahsettiğini sormak isterdik. Dergiye yönelik eleştirilerden bıktığı görülen Çiçekçi, insanların, yayınlarını okumadan eleştirdiği iddiasında.

Kalbimiz Somada..

Bu 19 Mayıs, bayrama yakışmayacak kadar acımız var ne yazık ki. Bir İnsan Kaynakları Gönüllüsü olarak üzüntüm derin, lakin yapılması gereken çok şey var.

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Tesettür tamam, ya ruhu?

Dindar kesimdeki İslami olmayan hallerin işaretlerinden birinin de muhafazakâr moda dergileri olduğu söylenir. Tesettürlülere yönelik tekstilin desteklenmesi gerektiğini düşünen dergiciler ise “İslami ölçülere uygun yürütülebilir mi diye düşününce orada vicdan devreye girer.” diyor.Bundan beş-altı yıl öncesine kadar Türkiye’de başörtülülerin sosyal hayatta yer alma savaşı veriliyordu. Zamanla haklar sahiplerine iade edildi. Bugünse ortaya öyle manzaralar çıkıyor ki, bazılarına eski günleri yâd ettiriyor. Tesettürün amacıyla çelişen kıyafetler, davranışlar ve alışkanlıklar sosyologlara tez konusu olacak kadar çelişkili bir hayat tarzına dönüştü. En son bir üniversitenin bahar şenliklerinde eğlenirken erkek arkadaşının omzuna çıkan başı örtülü öğrenci ise Türkiye’de dindarların bir kısmının geçirdiği buhranın fotoğrafı olarak yorumlandı. Genelde başörtülü kadınlarda görünürlük kazanan bu tür manzaralar, aslında bütün toplumun nasıl bir değişimden geçtiğini anlatıyor.Dindarların bu halini kendine dert edinenlerin görüşleri, gelinen noktanın sorumlularını sıralayan uzun tespitlerle dolu. Sorumlu tutulanlardan biri de muhafazakâr kesime hitap eden moda ve yaşam dergileri. Eleştirilme sebepleri, hepsi aynı olmasa da genel itibarıyla klasik moda dergilerinden devşirme yöntemlerle yayıncılık yapmaları. Kapak kızından iç sayfalarda elinde kadeh olan salon kızına kadar bütün fotoğraflar klasik bir moda dergisi okuru için çok tanıdık. Tek farkları modellerin başlarının örtülü ve kıyafetlerinin kapalı olması. Bir de kadehin içinde vişne suyu olmasıdır belki. Sunulan hayat tarzlarının İslam ahlakını yansıtmadığı, gençlere yanlış rol model olduğu ve dinin itibarına zarar verdiği eleştirileri en çok dile getirilenlerden. Ayrıca yazılırken Avrupai, okununca Arapça hissi uyandıran bu yayınlar, dindarların arada kalmışlığını okumanın da etkili araçlarından. Madalyonun diğer yüzü ise tesettürlülere yönelik kıyafet üretiminin önünü açmaları. Tekstilcilerin bugün üretim yaparken tesettürlüleri düşünmesinde bu dergilerin payı vurgulanırken firmaların yakın zamana kadar başörtülü kadınlar için rahat ve yaşına uygun kıyafetler üretme ihtiyacı duymadığı hatırlatılıyor.Toplum mühendisliği yapmıyoruzMuhafazakâr kesime hitap eden moda ve yaşam dergilerinin editörlerine göre kendilerinin iddia edildiği gibi toplum mühendisliğine soyunmak gibi bir amaçları yok. Tamamen ihtiyaçtan doğan bir yayın şekli olarak tanımladıkları muhafazakâr hayat tarzı dergileri Türkiye’nin zenginleşen dindar kesiminin bir yüzü. Âlâ Dergisi ile bu alandaki ilk yayıncılığa imza atanlardan Mehmet Volkan Atay, “Bu ihtiyacı görerek geliştirilen yayınların hiçbiri ortaya konulmasa da muhafazakâr kadının modayı gözeterek tüketme eğilimi bertaraf edilmeyecekti.” diyor. Burada nitelikleri kimin belirlediğinin, rayların nereye gittiğinin önemli olduğunu söyleyen Atay, okur kitlesinin talebine göre yayıncılık yaptıklarını ekliyor. Yani söylendiği gibi onlar okurları değil, okurlar yayını ve içerikleri etkiliyor. Tam tersi ihtimali de göz ardı etmiyor. Ona göre bu yüzden derginin kimlerin elinde olduğu çok önemli. Üç yıl öncesine bakıldığında muhafazakâr moda dergilerinin samimi niyetlerle yola çıktığını söyleyen Atay, “Ancak bu kadar iyi niyetle de olsa nihai noktada hedeflediğimiz manzaradan istemediğimiz yerlere mi gidiyor diye bakıldığında bu planlı bir gidişat değildi.” diyor. Hesapları ise kervan yolda düzülür mantığı. Kesin olan tek şey, Türkiye’de tüketen ve modayla ilgilenen dindarların giderek artması. Dergiler tamamen bu gerçeğin ürünü olarak piyasaya sürülüyor. Daha sonrasında da verilen tepkilere göre şekil alıyor. Tek dergiyle başlayan muhafazakâr moda yayını, bünyesindeki çalışanların ayrılmasıyla birkaç dergiye çıkıyor. Farklı dergiler olarak devam etme sebepleri de yine kervan yolda düzülürken ayrı düşülen nüanslar. Örneğin Âlâ’dan ayrılıp Hayyat’ın genel koordinatörlüğünü üstlenen Mehmet Volkan Atay, kapakta kullanılacak ünlü röportajı için gerçek hayatta başörtülü olmayan bir kadını kapatmayı doğru bulmuyor. Bu yüzden bugün çok tartışılan şarkıcıların kız arkadaşlarının kapak yapılmasına da şiddetle karşı çıkıyor.Okur, moda ve ilmihali aynı sayfada samimiyetsiz buluyorBu tür yayıncılığa başladığından beri muhafazakâr kadınlara giyinmeyi öğretmek gibi bir iddialarının olmadığını anlatan Mehmet Volkan Atay, “Bizim tek yaptığımız, dindarlarda gördüğümüz manzarayı resmetmek.” diyor. Medyanın toplumu şekillendirici bir güç olduğunu da kabul etmiyor. Bu alanda yola çıktıkları ilk günden bu yana içeriklerinde güncellemeler yaptıklarını söylüyor. Örneğin okurun ilmi ve edebi içeriklerle tüketime dayalı haberleri aynı dergide görmekten hoşlanmadıklarını keşfettikten sonra bu içerikleri en aza indirilmiş. Atay, “Bize zaman gösterdi ki, hedef kitlemiz hiçbir şekilde ilmi ve fıkhi konularda böyle bir mecra üzerinden iletişim kurmak istemiyor.” diyor. Öğrenerek ilerleyen süreçle ilgili özeleştirilerini sıralayan Atay, şöyle devam ediyor: “Geriye baktığımız zaman en üzüldüğümüz konulardan biri de o şapka kullanımının olduğu kapak. Tabii onlar da bir arayışın sonucuydu. Önümüze çıkan farklı örnekleri sayfalarımıza taşımaya çalıştık ama sonrasında ne kadar büyük bir yanlış olduğunu fark ettik.” Atay, her ne kadar okurlarının kendilerinden etkilenmediğini söylese de yaşanan tecrübeler pek de böyle söylemiyor. Zira pişmanlıklardan biri de rüşdünden emin olmadıkları isimleri bile bile rol model haline getirmek. “Bugün olsa yapmazdık.” diyen Atay, “Çünkü arka taraf onun ondan sonraki tökezlemelerini de tıpkı karbon copy gibi kopyalıyor. Bunu öngörmemiz gerekiyordu.” itirafıyla tamamlıyor cümlesini.Bazı dindarların tüketim iştahı seküler olandan 10 kat fazlaEn az 30 milyon başörtülü kadın olan bir ülkede onlara yönelik bir derginin hiç de tuhaf olmadığını söyleyen Mehmet Volkan Atay’a göre bunun son birkaç yılda çıkması tamamen dindarların hayatının rahatlamasıyla ilgili. Bunun doğru mecrasında ilerleyip ilerlemediğini ise zaman gösterecek. Atay, sektörün içinden biri olarak, önemli bir tespitini de paylaşıyor; hızla büyüyen bir sektör var. Bugün kadınlar başörtüsü yasağının en canhıraş yaşandığı günlerdeki beklenti ve ihtiyaçlardan çok daha fazlasını gösteriyor. Burada kontrolsüz ve devasa bir talep varsa buna karşılık yayın cephesinde de bunu görmek çok normal. Ayrıca bu gerçek sadece yayın cephesinde gözlenmiyor. Atay’a göre bugün seküler yaşayan kadının sosyalleşme ihtiyacı bir birim ise geçmişte bu ihtiyacı sürekli engelleneninki on birim. Örneğin eskiden beri aynı imkânlara sahip kadınlar haftada bir kez dışarı çıkmak isteyebilir. Buna karşılık başı örtülü kadınlar lüks ve gösterişli mekânlarda daha çok görünmek ya da yer almak istiyor. Özetle sorunlardan uzaklaşan dindar kesimin talepleri turizmden tekstile, yeme içme mekânlarından eğitime kadar her alanda patlamaya sebep oluyor. Bu da her konuda eğreti duran birçok faaliyetin varlığına yol açabiliyor. Dindar kesimin kendi kimliğiyle örtüşen bir hayat sürmesi ise biraz daha zaman alacak gibi görünüyor. Zira özgürlükler konusunda normalleşme süreci hâlâ tamamlanmış sayılmaz.Albenisi olsun diye moda dergisine benzettikDiğerlerinden ayrı tutulmak istenen bir dergi de Şems-i Tûba. Her ne kadar kapakta moda dergisi gibi algılansa da kendini yaşam dergisi olarak tanımlıyor. İçerikte en az moda kadar aile, sağlık, kişisel bakım konuları var. Editör Tuba İnciler, diğerlerinin aksine yönlendirici bir misyon üstlendiklerini söylüyor. Yıllar önce bir dergide genç kızlara ahlak dışı bir tavsiyede bulunulduğunu gören İnciler’in dergi kurma fikri de burada yeşerir. Modayla ilgili haberler ise tamamen gençlerin ilgisini çekmek ve reklamdan kaynaklı içerikler. Zira yayıncılığın mali kısmı düşünülünce salt öğretici içerikle bu işlerin olmayacağı bir gerçek. İnciler elit kesime hitap etmek gibi bir kaygılarının olmadığını ise şöyle açıklıyor: “Biz moda dergileri gibi sadece kıyafet ya da lüks reklamı değil mobilya, yoğurt, süt reklamları da alıyoruz.”Tesettürün sınırları belli, biz işimizi yapıyoruzDışardan bakıldığında hepsi birbirinin benzeri gibi görünen muhafazakâr yaşam dergilerinin yöneticileri, aslında birbirleriyle karıştırılmaktan şikâyetçi. Çünkü her birinin kendi içinde belirlediği ayırt edici nüanslar var. Kimi normal hayatta başörtülü olmayanı kapak yapmanın doğru olmadığını düşünüyor kimi tam tersini. Yayın politikaları da yine bu yönde şekilleniyor. Hayyat Dergisi’nin İmtiyaz Sahibi Zeynep Hasoğlu, “Bizi diğerlerinden ayıran nokta sayfalarda açık bir bayanın olmaması.” diyor. Makyaja da dikkat ediliyor. Tesettürün sınırlarını belirleme gibi bir iddialarının olmadığını söyleyen Hasoğlu, “Biz belli sınırlar içinde hareket ederek devam ediyoruz. Bir yönlendirme çabamız yok.” diyor.Oxford’dan Âlâ’yı incelemeye geldilerTürkiye’deki bütün eleştirilere rağmen dergilerinin başarısından bir şey kaybetmediğini anlatan Gülsüm Çiçekçi, Hollanda, İngiltere, Almanya’dan araştırma görevlilerinin Âlâ Dergi’nin serüvenini incelemek için Türkiye’ye geldiklerini söylüyor. Şu an dergiyi anlatan birden fazla kitap yazıldığını ve yazarlarının Oxford ödenekleri ile 6 ay boyunca Türkiye’ye yerleştiğini ekliyor. Bugün Endonezya’daki bakan eşleri Âlâ Magazine okuyor. Malezyalı yatırımcılar da Endonezya edisyonu yanında Malayca için lisans başvurusunda bulunmuş.Muhafazakâr elit diye bir ‘şey’ var artıkBirçoklarına eğreti gelen ifadelerden biri de muhafazakâr elitler. Bahsi geçen yerlerde ‘muhafazakâr elitlerin dergisi’ şeklinde tanıtılan Âlâ dergisi de bu kitlenin yayın mecralarından biri. Bu alandaki ilk yayın olması sebebiyle ilk akla gelenlerden biri de o. Hatta şu an piyasada olanların birçoğu burada çalışıp yolu ayrı düşenlerin açtığı dergiler. Başkaları onlara elitlerin dergisi dese de onlar kendilerini ‘Hanımefendilerin Dergisi’ diye tanımlıyor. Ancak içindeki, ‘Kürkün ihtişamı’ gibi başlıklar ve pahalı kıyafetler elit başlığının neden yakıştırıldığını da anlatıyor doğrusu. Biz de buna yönelik eleştirileri tartışabilmek ümidiyle derginin editörleriyle görüşmek istedik. Editörlerden Gülsüm Çiçekçi, “Âlâ Dergi’yi hiç okumadım ama özetle ‘lanet olsun’ diyebilen köşe yazarlarının kaynak oluşturduğu bir tartışmanın içinde yer almak istemiyoruz.” diyerek, derginin başarılarıyla ilgili kısa bir yazı göndermekle yetindi. Çiçekçi’nin bütün eleştirilere rağmen ‘Âlâ Kadını’nın dergiye fevkalade sahip çıktığını belirttiği cümlede ‘Âlâ Kadını’ terimi dikkat çekici. Yüz yüze görüşebilmek imkânımız olsaydı bu terimle birlikte belli bir kadın profilinden mi yoksa sadece okur olmaktan mı bahsettiğini sormak isterdik. Dergiye yönelik eleştirilerden bıktığı görülen Çiçekçi, insanların, yayınlarını okumadan eleştirdiği iddiasında.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Müzisyenim her sarkıyı söylerim

Sezen Aksu’nun unutulmaz şarkısı ‘Kaç Yıl Geçti Aradan’ı yeniden yorumlayan Tüzün, tam bir macera tutkunu. Sahne şovlarını taklitlerle süsleyen sanatçı, taklit edebildiği tek erkek ünlünün İbrahim Tatlıses olduğunu söylüyor.Son single’ınızda soruyorsunuz ama biz de size soralım: ‘Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı?’İlk tanışmamızı soruyorsan çok daha uzun ama son albüm 4 yıl önceydi. Ben hiç öyle arka arkaya albüm çıkarabilen bir şarkıcı olmadım. Albüm hazırlarken her aşamasında var oluyorum. Kendi şarkılarımı kendim yazıyorum. Bir de ailem var, onlardan vakit çalmak istemiyorum, ondan herhalde.Kimlerle çalıştınız bu albümde?Projenin prodüktörü Özgür Aras. Bana “Sezen Aksu şarkısı söylemek ister misin?” dedi, memnuniyetle kabul ettim. En zor kısmı şarkı seçimiydi. Hepsini söylemek istedim, en son “Kaç yıl geçti aradan?” parçasında karar kıldık. Cihat Uğurel, Cem Ak, Kemal Özgür ve Burak Buluç’un aranjeleriyle beş farklı versiyonunu söyledim. Sonunda dinlediğimde beş farklı şarkı söylüyormuşum gibi geldi, çok mutlu oldum.Sizi pop şarkılarınızla tanıdık, sonra rock ve caz, şimdi yine pop’a döndünüz. Bu kadar farklı tarza yönelmenizin sebebi nedir?Ben müzisyenim öncelikle. Nasıl ki bir tiyatrocu komedi de oynar, dram da oynar, yorumcular için de bu geçerli. Hiçbir zaman kendimi bir kalıba hapsetmedim. Sürekli aynı tarz şarkıları söylerseniz tükenirsiniz.TRT İstanbul Radyosu Çocuk Korosu’nda başlamış müzik yolculuğunuz, nereden esti?Saç fırçasını eline alıp şarkı söyleyen çocuk var ya, o benim işte! (Gülüyor) Annem devlet memuru ama TSM Devlet Konservatuarı’nı bitirmiş, o dalda ilerlememiş. Babam avukat ve müzikle çok ilgiliydi. Daha küçük yaşta yeteneğim olduğunu gören anne-babam bunun eğitimini almamı istedi ve TRT Çocuk Korosu’na yazdırdılar beni.Sonra?Gençlik Korosu’na geçtim ve orada çok sesli müziğin içine girdim. İstanbul Senfoni Orkestrası’yla konserler filan verdik. Lisede okul orkestrasındaydım, orada ilk beste ve şarkılarımı yaptım. Orada tarzım rock’tı. Sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Opera Konser Şarkıcılığı bölümüne girdim. O dönemde de caz müzikle tanıştım.Keşfedilme öykünüze gelirsek…Sahne performanslarıma başlamıştım. O dönemin yükselen firması Raks’tan albüm teklifi geldi ve siz benimle o noktada tanıştınız…Sesinizi sadece sahnede değil reklam filmlerinde de kullanmışsınız galiba?Evet, Melih Kibar ile çalışıyordum 16 yaşındayken. Sana filan, bir sürü markanın reklamlarında yer aldım sesimle. Hatta en son tavuk bile seslendirdim, kıramadım bir arkadaşımı. (Gülüyor)Arkadaş hatırına çiğ tavuk yenir derler, lakin siz seslendirmişsiniz. Biz pek anlayamadık ama…Anlayamazsınız çünkü “Sibel Tüzün tavuğu seslendirdi.” demedik, noname (ünsüz) biriymişim gibi yaptım o işi.Şimdilerde yeni popçular “Önümüzü kesmeye çalışıyorlar.” diye serzenişte hep. Siz Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Erol Evgin gibi birçok ünlü sanatçıyla çalıştınız. Sizin dönem bu noktada daha mı şanslıydı?90’lı yıllarda genç müzisyenler Kenan Doğulu, Levent Yüksel, Sertab Erener, İzel, hep vokal ve stüdyo kökenliydik. Ünlü isimlerle çalıştık, çoğuyla da konservatuardan arkadaştık. O yüzden bizim dönemde bu çelme takma olayı olmadı, hepimiz arkadaştık. Ama yeniler rahat olsun, bizim zamanımızda da bizim için “Mantar gibi popçu türedi.” deniyordu.Popçu popülasyonundaki patlama hakkında ne düşünüyorsunuz peki?Kimseyi tek bir albüm ya da şarkıyla değerlendirmemek lazım ama keşke daha çok ve daha uzun soluklu müzisyenler çıksa. Farklı seslerin olması hayatı güzelleştiren bir şey bence.Oğlunuz daha küçük, ama kızınız Elaya’nın müzikle arası nasıl?Valla her 9 yaşındaki kız gibi inanılmaz ilgili müzikle. Sürekli dans ediyor, şarkı söylüyor hatta daha da ileri gidip söz yazıyor. Bir de kostümlerime bayılıyor tabii. Yetenekli ama bakalım…Sahne kıyafetlerinizi de anneniz dikiyormuş galiba…Evet anneannem terziydi, annem de onun yanında bayağı bir şey öğrenmiş. Ben çizerdim o dikerdi. Ama artık onu o işten azat ettim. (Gülüyor) Çok heyecanlanıyor çünkü, bir sorun çıkmasın diye. Onu yormak istemiyorum artık. Torunlarıyla olmanın keyfini çıkarıyor şimdi.Survivor maceranızı da soralım. Nasıl göze alıp katıldınız?Ben biraz maceracı ruhluyum ve çok meraklıyım. Acun’dan teklif geldiğinde çok şaşırdım ama o beni gaza getirdi. Kızımla da konuştum, onay verince atlayıp gittim.Neler yaşadınız orada?Et yiyemiyorsun, B12 eksikliği yüzünden unutkanlık çok fazla oluyor. Şarkı sözlerini bile unuttum mırıldanırken. Eklemlerim ağrıyordu. Ellerim uyuşmaya başlamıştı, hiçbir şey tutamıyordum. Alerjim tuttu, yüzüm gözüm şişti hep.Kamera kapanınca yemek veriliyor diyorlar ama…Valla bize vermediler, verseler hayır demezdim. (Gülüyor) Bir keresinde yarışma ödülü olarak pizza geldi ama çekimler yüzünden buz kesmiş tabii. O haliyle bile kutunun kapağı açılınca burnuma kokusu bir geldi, salyalarımı toparlayamadım. Kaldı ki pizza sevmem…Teklif gelse de Eurovision’a katılmam!Bugün bakıp da “Eurovision’da şöyle yapsaydık keşke.” dediğim bir konu yok. Çünkü o dönemi bugünün şartlarıyla değerlendirmemek lazım. 2006’da ‘Süperstar’ şarkısıyla Türkiye’nin Avrupa’nın yükselen yıldızı olduğunu anlatıyordum alt metinde. Tek pişmanlığım şarkıyı İngilizce okuyamamak. Oysa İngilizce yazdığım ve provalarda İngilizce okuduğum bir şarkıydı. O haliyle ilk beşin içinde favoriydik. Son dakika TRT ile sorun oldu bu mevzu ve Türkçe söylemek zorunda kaldım. Sonrasında kimseye kırılacak vaktim olmadı, vaktimi aileme ayırdım çünkü. Artık sıramı savdım, teklif gelse yorumcu olarak değil de işin prodüksiyon kısmında yer almak isterim.Saçlarımı mecburen kazıttımÇok meraklı bir insanım. Formula 1 yarışlarını izlerken heveslenip 2 yıl co-pilot’luk yaptım ünlü rallici Ethem Genim’e. Saçlarımı kazıtmam da o döneme denk geliyor. Rastalı saçlarım kaska sığmıyordu. Kökleri de acayip yıpranmıştı. Önce bir kısmını sonra tamamını kazıttım kendine gelsin diye. Zannettikleri gibi imaj olsun diye değil tamamen ihtiyaçtan!İbrahim Tatlıses taklidinde iyiyimEskiden beri taklit yeteneğim var. Bunu sahne şovlarımda da kullanmaya karar verdim. Başka ünlülerin kılığına bürünüp onların şarkılarını söylüyorum. Emel Sayın, Nükhet Duru gibi. Erkek ünlülerden taklit edebildiğim tek kişi İbrahim Tatlıses. Müslüm Gürses’i de taklit etmeyi çok isterdim ama sesim uygun değil.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Müzisyenim her sarkıyı söylerim

Sezen Aksu’nun unutulmaz şarkısı ‘Kaç Yıl Geçti Aradan’ı yeniden yorumlayan Tüzün, tam bir macera tutkunu. Sahne şovlarını taklitlerle süsleyen sanatçı, taklit edebildiği tek erkek ünlünün İbrahim Tatlıses olduğunu söylüyor.Son single’ınızda soruyorsunuz ama biz de size soralım: ‘Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı?’İlk tanışmamızı soruyorsan çok daha uzun ama son albüm 4 yıl önceydi. Ben hiç öyle arka arkaya albüm çıkarabilen bir şarkıcı olmadım. Albüm hazırlarken her aşamasında var oluyorum. Kendi şarkılarımı kendim yazıyorum. Bir de ailem var, onlardan vakit çalmak istemiyorum, ondan herhalde.Kimlerle çalıştınız bu albümde?Projenin prodüktörü Özgür Aras. Bana “Sezen Aksu şarkısı söylemek ister misin?” dedi, memnuniyetle kabul ettim. En zor kısmı şarkı seçimiydi. Hepsini söylemek istedim, en son “Kaç yıl geçti aradan?” parçasında karar kıldık. Cihat Uğurel, Cem Ak, Kemal Özgür ve Burak Buluç’un aranjeleriyle beş farklı versiyonunu söyledim. Sonunda dinlediğimde beş farklı şarkı söylüyormuşum gibi geldi, çok mutlu oldum.Sizi pop şarkılarınızla tanıdık, sonra rock ve caz, şimdi yine pop’a döndünüz. Bu kadar farklı tarza yönelmenizin sebebi nedir?Ben müzisyenim öncelikle. Nasıl ki bir tiyatrocu komedi de oynar, dram da oynar, yorumcular için de bu geçerli. Hiçbir zaman kendimi bir kalıba hapsetmedim. Sürekli aynı tarz şarkıları söylerseniz tükenirsiniz.TRT İstanbul Radyosu Çocuk Korosu’nda başlamış müzik yolculuğunuz, nereden esti?Saç fırçasını eline alıp şarkı söyleyen çocuk var ya, o benim işte! (Gülüyor) Annem devlet memuru ama TSM Devlet Konservatuarı’nı bitirmiş, o dalda ilerlememiş. Babam avukat ve müzikle çok ilgiliydi. Daha küçük yaşta yeteneğim olduğunu gören anne-babam bunun eğitimini almamı istedi ve TRT Çocuk Korosu’na yazdırdılar beni.Sonra?Gençlik Korosu’na geçtim ve orada çok sesli müziğin içine girdim. İstanbul Senfoni Orkestrası’yla konserler filan verdik. Lisede okul orkestrasındaydım, orada ilk beste ve şarkılarımı yaptım. Orada tarzım rock’tı. Sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Opera Konser Şarkıcılığı bölümüne girdim. O dönemde de caz müzikle tanıştım.Keşfedilme öykünüze gelirsek…Sahne performanslarıma başlamıştım. O dönemin yükselen firması Raks’tan albüm teklifi geldi ve siz benimle o noktada tanıştınız…Sesinizi sadece sahnede değil reklam filmlerinde de kullanmışsınız galiba?Evet, Melih Kibar ile çalışıyordum 16 yaşındayken. Sana filan, bir sürü markanın reklamlarında yer aldım sesimle. Hatta en son tavuk bile seslendirdim, kıramadım bir arkadaşımı. (Gülüyor)Arkadaş hatırına çiğ tavuk yenir derler, lakin siz seslendirmişsiniz. Biz pek anlayamadık ama…Anlayamazsınız çünkü “Sibel Tüzün tavuğu seslendirdi.” demedik, noname (ünsüz) biriymişim gibi yaptım o işi.Şimdilerde yeni popçular “Önümüzü kesmeye çalışıyorlar.” diye serzenişte hep. Siz Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Erol Evgin gibi birçok ünlü sanatçıyla çalıştınız. Sizin dönem bu noktada daha mı şanslıydı?90’lı yıllarda genç müzisyenler Kenan Doğulu, Levent Yüksel, Sertab Erener, İzel, hep vokal ve stüdyo kökenliydik. Ünlü isimlerle çalıştık, çoğuyla da konservatuardan arkadaştık. O yüzden bizim dönemde bu çelme takma olayı olmadı, hepimiz arkadaştık. Ama yeniler rahat olsun, bizim zamanımızda da bizim için “Mantar gibi popçu türedi.” deniyordu.Popçu popülasyonundaki patlama hakkında ne düşünüyorsunuz peki?Kimseyi tek bir albüm ya da şarkıyla değerlendirmemek lazım ama keşke daha çok ve daha uzun soluklu müzisyenler çıksa. Farklı seslerin olması hayatı güzelleştiren bir şey bence.Oğlunuz daha küçük, ama kızınız Elaya’nın müzikle arası nasıl?Valla her 9 yaşındaki kız gibi inanılmaz ilgili müzikle. Sürekli dans ediyor, şarkı söylüyor hatta daha da ileri gidip söz yazıyor. Bir de kostümlerime bayılıyor tabii. Yetenekli ama bakalım…Sahne kıyafetlerinizi de anneniz dikiyormuş galiba…Evet anneannem terziydi, annem de onun yanında bayağı bir şey öğrenmiş. Ben çizerdim o dikerdi. Ama artık onu o işten azat ettim. (Gülüyor) Çok heyecanlanıyor çünkü, bir sorun çıkmasın diye. Onu yormak istemiyorum artık. Torunlarıyla olmanın keyfini çıkarıyor şimdi.Survivor maceranızı da soralım. Nasıl göze alıp katıldınız?Ben biraz maceracı ruhluyum ve çok meraklıyım. Acun’dan teklif geldiğinde çok şaşırdım ama o beni gaza getirdi. Kızımla da konuştum, onay verince atlayıp gittim.Neler yaşadınız orada?Et yiyemiyorsun, B12 eksikliği yüzünden unutkanlık çok fazla oluyor. Şarkı sözlerini bile unuttum mırıldanırken. Eklemlerim ağrıyordu. Ellerim uyuşmaya başlamıştı, hiçbir şey tutamıyordum. Alerjim tuttu, yüzüm gözüm şişti hep.Kamera kapanınca yemek veriliyor diyorlar ama…Valla bize vermediler, verseler hayır demezdim. (Gülüyor) Bir keresinde yarışma ödülü olarak pizza geldi ama çekimler yüzünden buz kesmiş tabii. O haliyle bile kutunun kapağı açılınca burnuma kokusu bir geldi, salyalarımı toparlayamadım. Kaldı ki pizza sevmem…Teklif gelse de Eurovision’a katılmam!Bugün bakıp da “Eurovision’da şöyle yapsaydık keşke.” dediğim bir konu yok. Çünkü o dönemi bugünün şartlarıyla değerlendirmemek lazım. 2006’da ‘Süperstar’ şarkısıyla Türkiye’nin Avrupa’nın yükselen yıldızı olduğunu anlatıyordum alt metinde. Tek pişmanlığım şarkıyı İngilizce okuyamamak. Oysa İngilizce yazdığım ve provalarda İngilizce okuduğum bir şarkıydı. O haliyle ilk beşin içinde favoriydik. Son dakika TRT ile sorun oldu bu mevzu ve Türkçe söylemek zorunda kaldım. Sonrasında kimseye kırılacak vaktim olmadı, vaktimi aileme ayırdım çünkü. Artık sıramı savdım, teklif gelse yorumcu olarak değil de işin prodüksiyon kısmında yer almak isterim.Saçlarımı mecburen kazıttımÇok meraklı bir insanım. Formula 1 yarışlarını izlerken heveslenip 2 yıl co-pilot’luk yaptım ünlü rallici Ethem Genim’e. Saçlarımı kazıtmam da o döneme denk geliyor. Rastalı saçlarım kaska sığmıyordu. Kökleri de acayip yıpranmıştı. Önce bir kısmını sonra tamamını kazıttım kendine gelsin diye. Zannettikleri gibi imaj olsun diye değil tamamen ihtiyaçtan!İbrahim Tatlıses taklidinde iyiyimEskiden beri taklit yeteneğim var. Bunu sahne şovlarımda da kullanmaya karar verdim. Başka ünlülerin kılığına bürünüp onların şarkılarını söylüyorum. Emel Sayın, Nükhet Duru gibi. Erkek ünlülerden taklit edebildiğim tek kişi İbrahim Tatlıses. Müslüm Gürses’i de taklit etmeyi çok isterdim ama sesim uygun değil.

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Büyük şehirin gönüllü bostancıları

Kuzguncuk'ta yıllardır semt sakinlerinin sebze meyve ektiği alana, belediye tarafından budama ekipleri gönderilince ‘bostan' kelimesi yeniden gündemimize girdi. Bostanların tarihi çok eskiye dayansa da, kullanılmayan yeşil alanlarda mahallelinin ortak kullanımına sunulan kent bostanları yeni. Bu bostanların sahibi yok. Dolayısıyla ticaret de yok.“İnsanın toprakla ilişkisi azalınca; kişiler arasındaki ilişkiler de yozlaşıyor, insanlar birbirinden kopmaya başlıyor. Ortak ekim alanları mahalle kültürüne de katkı sağlayacak” Bu sözler, şehir içinde yavaş yavaş yaygınlaşan ‘yeni nesil' bostanlardan biri olan Moda Gezi Bostanı'ndan Ceyhun Yıldırım'a ait. Aslında İstanbul'da bostanların varlığı çok eskiye dayanıyor. Bugün hala çoğunluğu Topkapı'dan Yedikule'ye kadar, surların dibinde uzanan tarihi bostanlar mevcut. Ve bu bostanlardan yüzlerce aile geçimini sağlamaya devam ediyor. Yeni nesil diye bahsettiğimiz bostanlar ise ‘ticari olmamaları' itibari ile diğerlerinden ayrılmış durumda. Yani bu bostanların herhangi bir sahibi yok. Bir başka deyişle bostanların sahibi ‘herkes' Dolayısıyla isteyen herkes bir şeyler ekebiliyor, dileyen de gelip ihtiyacı olan sebze meyvesini alabiliyor. Hatta Ceyhun Yıldırım şehrin göbeğinde gerçekleştirdikleri bu ekim dikim işi için ‘hayrat' benzetmesi yapıyor.Moda Bostanı, Gezi Parkı protestoları sonrasında kurulmaya başlayan şehir içi bostanlardan. Öncülleri ise Doğancılar'daki İmrahor bostanı ve Yeldeğirmeni bostanı. Acıbadem'de de çok yeni bir mahalle bostanı girişimi var. Moda Bostanı'nın yeri Barış Manço'nun evine çok yakın mesafede bulunan eski sabit pazarın olduğu arazi. Otoparka dönüştürülmesi düşünülen alanın 65 metrekarelik kısmına Manço'nun hatırasını da canlı tutacak şekilde ‘domates, biber, patlıcan' ekilmiş şimdilik. 10-15 kişi ile başlayan bostan girişimini düzenli takip eden, yani günlük sulama çapalama işini yapan 30-40 kişilik bir ekip var. Onun dışında gelip geçenler ve semt sakinleri de yakından ilgileniyor. İki hafta önce gerçekleştirdikleri ekim şenliğine ise 500'e yakın kişi katılmış.Bu kadarcık bostan mı olur?Mahallelinin ilgisinin büyük olduğunu Moda Bostanı'ndan Ceyhun Yıldırım, Duygu Gençer ve Bahadır Altan ile yaptığımız yarım saatlik görüşmenin sık sık bölünmesinden de anlıyoruz aslında. Yıldırım, 'Herkes ilgi gösteriyor ama en çok yaşlı teyzeler ve amcalar merak ediyor' dedikten kısa bir süre sonra 72 yaşındaki Atıf amca yanımızda bitiyor ve 'maydonoz getireyim ben size, onu ekin' diyor. 'Ben arada bakıyorum, köpekler giriyor içeri haberiniz olsun' diye de ekliyor. Çevredeki apartmanlardan başta su olmak üzere 'bizim de çorbada tuzumuz olsun' diyerek katkı sağlamak isteyenler çok oluyormuş. Mahallelinin balkonları küçük olduğu için yetiştiremedikleri ağaçları fideleri getirmek istediklerini söyleyen Yıldırım, "Hatta bir teyze vardı balkonda altı senedir portakal ağacı yetiştiriyormuş, onu getirecek mesela bir gün" diyor. Bostanın, yandaki caminin cemaatinin de çok ilgisini çektiğini öğreniyoruz daha sonra Yıldırım'dan. Cemaatin 'Bu kadarcık bostan mı olur, büyütsenize burayı' dediklerini aktarır aktarmaz, camiden çıkan Necmiye teyze yanaşıyor ve 'napıyonuz burda' diye soruyor meraklı meraklı. 'Ayy domatesler büyümüş valla' diye şaşırıp çit dışında kalan bölgeyi gösterip 'şuracığa da ben ekeyim bir şeyler' diyor. Bahadır Altan, 'Gel buraya işte. Hem kendin ek, hem yol göster çocuklara senin elin yatkındır' demesine 'Çocukluğumdan alışık olduğum için böyle toprak çekiyor valla. Camiye geliyorum, hep buralardayım. Gelirim ben bundan sonra, hadin kolay gelsin' deyip ayrılıyor. Bahadır Altan da Modalı. Eski pilotmuş kendisi şimdi öğretmenlik yapıyor ve sabah erken saatler başta olmak üzere sık sık gelip bostanı ziyaret ediyor. Aralarında tarım konusunda en deneyimlisi de o. İlk kazmaya başladıklarında üç beş kişi olduklarını ve ‘nasıl altından kalkacaklarını' düşünürken şimdi buranın tamamını ekecek bir sayıya ulaştıklarını söylüyor. Altan'ın tamamı diye bahsettiği alan, yaklaşık 10 yıldır kullanılmayan yeşil alan. Burası ile ilgili çeşitli rivayetlerin olduğunu anlatan ‘bostancılar', bir tanesini şöyle anlatıyorlar: “Burası bir Ermeni kadına ait bir gül bahçesiymiş. Aynı şekilde korunması şartıyla hibe edilmiş. Onun ardından sabit pazar yapılıyor. Sonra yıkılıyor üstüne hiçbirşey yapılmıyor ama burada gördüklerini tescilli ağaçlar o yüzden çok da girişemiyorlar” Şimdilerde 12 dönümlük bu alanın otopark ya da çevredeki binaların da yıkılması ile AVM- rezidans türü bir yapıya dönüşeceği söylentileri olduğunu anlatan Yıldırım, kent içi bostan hareketinin yaygınlaşmasının bir kazanımının da kentte boş kalan yeşil alanların sahiplenilerek korunması olduğunu belirtiyor.Eski bostanlarda herkesin bir alanı olduğunu 'satmak için üretim yapıldığını anlatan Ceyhun Yıldırım, "Bizde öyle bir durum yok. Burası tam bir hayrat. Burada komşular da buradan ürün alabilsin istiyoruz. Gelsin naneyi koparıp salatasına koysun ne bileyim çayını yapsın" diyor.İnsanların çevreyle olan bağının 'sokağa pet şişe, kağıt atmamak' noktasına indirgendiğini söyleyen Yıldırım, "Topraktan olduğu gibi koparıldılar. Bugün yeşillik olarak sadece çim görülüyor. Bir de belediyeler tarafından yapılan duvar bahçeciliği, lale ekiliyor ya da duvarlar süsleniyor" diyor. Tam bu sırada Duygu Gençer araya giriyor ve "Park bahçe anlayışı peyzaj ve görüntü üzerinden ilerliyor. Oysa ki bostan gibi ortak ekim dikim alanları sadece mahallelik kültürü insanları birbirine yaklaştırıyor. İnsanlar yandaki apartmanında kimlerin oturduğunu görüyor tanışıyor” diyor.Moda Bostancıları, hayrat olsun ticari olsun şehir içi bostanların çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Nedenini bu konuyla ilgili yapılmış bir çalışmadan örnek vererek anlatıyorlar: “İstanbul'a şehir dışından kamyonet, kamyon ve TIR'larla sebze meyve geliyor. Bu araçların toplam sayısı yılda 2,5 milyon civarı. Bu her yıl milyonlarca litre mazot harcanması demek. İnanılmaz büyük bir enerji kaybı. Sadece bu bile bostanların önemini ortaya koyuyor”Kuzguncuk'ta marul, domates ekmeye devam‘Kent içi bostanlar' denince ilk akla gelen ise Kuzguncuk Bostanı. İstanbul'un son kalan yeşilliklerinden olan bostanın yazının başında bahsettiğimiz türde kullanılmayan yeşil bir alana kurulan ‘küçük çaplı bostanlar'dan farkı burasının 700 yıldan beri bostan olarak kullanılması. Bilmeyenler için kısaca özet geçelim. İlia'nın Bostanı olarak bilinen Kuzguncuk Bostanı son sahibi tarafından 1977'de Vakıflar Müdürlüğü'ne geçmiş. İmar planlarında çeşitli değişiklikler yapılmak suretiyle birkaç kez sözkonusu araziye bina yapma girişiminde bulunulmuş. Ancak girişimler Anıtlar Kurulu'ndan geri dönmüş. Üsküdar Belediyesi tarafından bir yıllığına 21 bin liraya kiralanınca işler değişmiş. Son olarak geçtiğimiz hafta Üsküdar Belediyesi tarafından gönderilen budama ekipleri, mahalle sakinlerinin protestosu ile karşılaştı. Şimdilik iki taraf uzlaşmış görünüyor ama gelecekte ne olacağı bilinmiyor. Bostan ile ilgili en yetkin isim Kuzguncuklular Deneği Başkanı Tülay Onat. Onat'a ‘Bostanda işler nasıl yürüyor' diye sorduğumuzda şu cevabı alıyoruz: “Tam kendi aramızda bir sistem oluşturuyorduk ki bostanı Üsküdar Belediyesi kiraladı. Öyle olunca da farklı konular öncelik kazandı. Ama genel olarak herkes kendi küçük bostanını ekip biçiyordu, diyebiliriz. Tabii gönüllüyüz hepimiz. Soğan salatalık marul karalahana pazı patlıcan domates ekiliyor çokça” Çevreden ilginin çok büyük olduğunu anlatan Onat, “Herkes imrenerek bakıyor. Çocuklar çok meraklı ve çalışıyorlar bizimle” şeklinde konuşuyor. Onat'a göre kent içi bostanlar gelişecek ve yayılacak. Bostanın yasal sürecinin peşinde koşmaktan çevre bostanlarla iletişimde sınıfta kaldıklarını söyleyen Onat, “Umarım önümüzdeki aylarda bu eksiğimizi tamamlayacağız” diyor. Kent içi bostanlar için 'olağanüstü bir zenginlik' ifadesini kullanan Onat, “Tüm bu alanın bostan olarak ekilip biçildiği dönemleri yaşamış, tüm sebze ihtiyacını buradan karşılamış bir kişi olarak bunun müthiş bir keyif olduğunu söyleyebilirim” diyor. Bostana en çok yaşlı teyzeler ilgi gösteriyormuş. Nedenini Onat açıklıyor yine: “Çünkü onlar bunun ne büyük bir keyif ve ayrıcalık olduğunu hepimizden daha iyi biliyor” Teyzeler kadar olmasa da çocukların da çok büyük ilgisi varmış bostanlara: “Toprakla uğraşmak için yarışmaları ve kazma kürek tırmık kavgası yapmaları çok eğlenceli”Mahalleli bostanı hemen sahiplendiKullanılmayan boş araziler üzerinde yapılan bostanlardan biri de Ankara'daki 100. Yıl İşçi Blokları Mahallesi'nde kurulmuş. Onun hikayesini de 100. Yıl İnisiyatifi üyesi Tolga Uzun'dan dinleyelim: “100. Yıl İnisiyatifi olarak mart ayında yapılan forumlarda mahallemize bir bostan kurmaya karar verdik. Nisan başında ilk iş olarak bostan için yer aradık ve kullanılmayan boş arazi bulduk. Sonrasında forumlarda daha önce bu tip işlerle uğraşan hocalarımızın, arkadaşlarımızın danışmanlığında planlamalar yaptık. İnsanlara çağrı yaparak işe koyulduk. İlk başta çevredekiler ne yaptığımızı anlayamadı fakat anladıkça da çok olumlu tepkiler aldık ve mahalleli, bostanı ve bizi sahiplendi.” Şu ana kadar pek bir baskıyla karşılaşmadıklarını anlatan Uzun, “Biraz imkansızlıklarla boğuştuk. Ama tüm sorunlarımızı zaman içerisinde çözdük. Umarız bu bostan diğer mahalleler ve halkımız için yol gösterici olur ve mahalle bostanlarının sayısı artar” diyor.Balat'ta buldukları boş alana meyve fidanı dikiyorlarAdı bostan olmasa da Balat'ta son iki buçuk senedir sessiz sedasız buldukları yeşil alanlara meyve fidanları diken bir grup var. Meyvehane oluşumundan gönüllü gençler, arsalara, bahçelere kısacası buldukları her boş alana fidan dikip her birini Balat'lı bir çocuğa emanet ediyorlar. Meyvehane Projesi'nden Erdem Temel'e göre çocuklar projeyle meyvenin sadece ‘pazarda manavda satılan bir şey' değil, toprakta yetişen bir ürün olduğunu görecek. Grup gönüllüleri ara ara gidip fidanların durumunu kontrol ediyorlar. Temel ve arkadaşları kent içi tarımın, tarım arazilerine kondurulmuş villaların bahçelerinde organik ürün yetiştirmekten çok daha gerçek olduğunu anlatıyorlar.