27 Aralık 2014 Cumartesi

Zihni Göktay: Babama verdiğim sözü tuttum

İlk kez 1951 yılında Muammer Karaca tarafından bir Fransız komedisinden uyarlanarak oynanan Cibali Karakolu, 53 yıllık aranın ardından usta tiyatrocu Zihni Göktay yorumuyla yeniden sahneleniyor. Başkomiser Cafer Sabbah rolünü üstlenen Göktay, Cibali Karakolu’nda 50. sanat yılını kutluyor.Cibali Karakolu ekibine nasıl dâhil oldunuz?Erhan Yazıcıoğlu ile kırk beş yıllık bir arkadaşlığımız var ve Cibali Karakolu’na olan zafiyetimi bilirdi. Kendisi Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmeni olduğunda ben Ayvalık’ta dinleniyordum. Benim onu hayırlı olsun diye aramama kalmadan o beni arayarak, ‘Yeter dinlendin, ameliyatlar bitti, kilon da müsait artık, hadi bakalım Cibali Karakolu’na. Yönetmeni bile belli.’ dedi. Alelacele toparlanıp İstanbul’a geldim ve 24 Ağustos’ta provaya girdim.Cafer Sabbah rolünü oynamak istediğinizi biliyoruz, oyunu ilk ne zaman seyretmiştiniz?Cibali Karakolu’nu babamla birlikte yedi yaşında izlemeye gitmiştim ilk kez. Muammer Karaca’nın oynadığı oyuna o zamanlar yaşım küçük diye almamışlardı. Bu yüzden on yaşımdayken seyredebildim ilk olarak. Ama belli aralıklarla tekrar tekrar seyrettim. O zamanlarda bir ukdesi vardı oyunun bende, ileride bu rolü oynayabilir miyim acaba diye çok düşünürdüm. Çünkü halk evlerinde amatör tiyatro yapmaya başlamıştım o dönemde. Aradan yıllar geçti, çok oyunlarda oynadım. Cibali Karakolu hiç gündeme gelmedi. Repertuvarda vardı ama tozlu raflarda kaldı.Sizin oynadığınız ile Muammer Karaca’nın oynadığı Cibali Karakolu arasında ne gibi farklılıklar var?Muammer Karaca’nın oynadığı devirdeki politik esprilerin bir kısmını kaldırdık, hem sakıncalıydı hem de güncelliğini yitirmişti. Muammer abinin hükümetlerle arası hep çok iyiydi. Onun başına bir dert açılmazdı. Menderes ile iyiydi, Demirel ile iyiydi. Eğer yaşasaydı Özali ile de arası iyi olurdu. Bu yüzden onun yaptığı esprilerin hepsini alamadık ve oyunu daha yalın hale getirdik.Oyununuzda sık sık Şehir Tiyatroları’nın sorunlarına göndermeler yapıyorsunuz, çözülmesine faydası olur mu sizce?Bu problemler ben tiyatroya başladığımda vardı hâlâ da var. Tiyatroyu politikadan soyutlayamayız. Ama kimseyi küçümseyerek hakaret ederek değil, ortada bir gerçek varsa onu dile getiririz ancak zülfi yâre dokunmadan. Kimseyi kırmadan yeter ki dikkati o noktaya çekebilelim. Sanatçıların da böyle bir sıkıntıları var.Oyunun orkestra şefliğini oğlunuz yapıyor değil mi?Evet, oğlum Ömer ile aynı oyundayız. Bunlar güzel duygular, ilk kez Pembe Konağın Gelinleri’nde beraber çalışmıştık. Oğlum orada şef piyanistlik yapıyordu. Aynı heyecanı o gün de duymuştum.Kızınız da oyuncu ama aynı sahneyi paylaşma şansınız olmamış hiç.Maalesef bu zamana kadar olmadı ama oynamak için planladığım bir eser var. Umur Bugay’ın yazdığı, benim daha önce televizyonda yer aldığım Komşu Komşu adlı dizinin tiyatro uyarlaması yapılacak. Bugay, adını Tavan Arası’nda olarak değiştirdi, kızım orada torunumu oynayabilir. Cibali Karakolu tüm hızıyla devam ediyor. Önümüzdeki sezon inşallah beni çok fazla yormayacak şekilde bir hafta birini bir hafta diğerini oynarım. Artık 69 yaşındayım sonuçta.Yaşınıza rağmen oyunda bitmek tükenmeyen bir enerjiye sahipsiniz…Sahnedeyken tansiyonu yüksek tutmak lazım. Allah’ın yardımı da olunca yaşa başa bakmıyor bu işler.Aynı zamanda 50. sanat yılınızı kutluyorsunuz. Nedir bu başarının sırrı?Mesleğimi bütün zorluklarına rağmen çok seviyorum. Seyirciye olan saygım beni ayakta tutuyor ve bana dua ettiklerini bizzat onlardan dinliyorum. Hep halkın arasındayım. Kibir nedir bilmem ama bunu artı değer olarak söylemiyorum, zaten olması gereken de budur. Örneğin geçen hafta ustalara saygı programı için Sakarya’daydım. Tam bir buçuk saat sevenlerimle ayakta fotoğraf çektirdim. Hiçbir seyircimi geri çevirmem, konuşurum. Evden getirdiğim yemeği yemek nasip olmadan geri götürdüğüm çok olmuştur. Bir de rahmetli annemin ve babamın dualarını almıştım, onlara çok huzur dolu bir yaşlılık geçirttim.Nasıl karar verdiniz tiyatrocu olmaya?Rahmetli babacığım şehir tiyatrolarının eski adıyla Darülbedayi’nin çocuk oyunlarına getirerek bana bu sevgiyi aşıladı. Kendisi de çok sanatsever bir insandı. Birçok oyun seyretme şansım oldu o zamanlar, ilkokul müsamerelerinde de çok başarılıydım. Lisedeyken tiyatro koluna katıldım ve Eminönü Halkevi’nde amatör tiyatro yaparken başladık işte.Tiyatrocu olmaya karar verdiğinizde babanızın size bir nasihat verdiğini duyduk...‘İyisini olacaksan ol ama beşinci sınıf bir sanatkâr olacaksan sakın tiyatrocu olma, ileride ağrına gider. Figüran kalma, kendine inanıyorsan bu mesleğe gir.” dedi babam. Bir nasihat, bir söz. Tiyatro her zaman ekmek parasını vermiştir. Biz köfte parası için yan işler de yaptık dizi ve filmlerde.Babanıza verdiğiniz sözü tuttuğunuzu söyleyebiliriz öyleyse.Evet tuttum. Babam da annem de vefat etmeden önce beni başrollerde seyretti. Annem Lüküs Hayat’ta oynadığımı da gördü.İlk başrolü şans eseri aldığınız doğru mu?1964’da liseyi bitirdiğim yıl Ankara Meydan Sahnesi’nde profesyonel oldum. Orada üç-dört tane küçük rolüm vardı. Bir gün başrol oyuncusu aniden askere alınınca Rejisör Çetin Köroğlu onun yerine o rolü bana verdi, iki gün içinde hazırlanıp çıktım.Ve Lüküs Hayat denildiğinde akla gelen ilk isim sizsiniz…Evet, çünkü Lüküs Hayat’ta benim etrafımda 135 kişi değişti. Ben ilk kadrodaydım, demirbaşlarındanım. Hatta Guinness Rekorlar Kitabı’na bile aday gösterildim.Kemal Sunal’ın ısrarları ve sinemaya başlamanız... Hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?Doğma büyüme Fatihliyim. Kemal Sunal ile oradan tanışıyorduk. Gençken beraber tiyatro yapıyorduk. O tiyatroyu bırakıp sinemaya ağırlık verince arada karşılaşırdık ve bana ‘Gel birlikte bir film çekelim.’ derdi. İlk başlarda mümkün olmadı. Başımızda Muhsin Ertuğrul hocamız vardı ve izin almak zordu. Sonra film yapmaya başladım ve Kemal ile Tosun Paşa, Atla Gel Şaban ve Meraklı Köfteci filmlerini çektik. Onun dışında 22 filmde de rol aldım.Sinemayı biraz kenarda bırakmışsınız sanki. Yanılıyor muyuz?Doğrudur, fazla zaman ayıramadım sinemaya, tiyatro ağırlıklı bir hayatım vardı ve turnelerim oluyordu. Radyo oyunlarım da aynı şekilde yoğundu. Çektiğim filmlerin isimlerinin birçoğunu artık hatırlamıyorum bile, daha çok çekseymişim hepsini unutacakmışım demek ki.Ulan İstanbul dizisindeki ‘Servet Amca’ rolünüz seyirci tarafından çok beğenildi. Nedir bu sevginin sebebi?Servet Amca bence sağduyudur. Doğruyu, iyiyi ve güzeli tespit edip bunları pencereden insanlara söylemeyi seviyor. Politik söylemleri yok. Pozitif bir karakter, şakacı ama şaka yaparken bile toplumsal çarpıklıklar üzerine göndermeleri oluyor.Çok iyi yaprak sararımMuzip ve eğlenceli duruşunuza rağmen eşiniz verdiği röportajlarında sizin için ‘Sinirli biridir’ diyor. Öyle misiniz hakikaten?Zaman zaman fazla sinirlendiğim oluyor ama bir saman alevi gibi çabuk geçer. Mükemmeliyetçi bir yapım var. Telaşlıyım, disiplinliyim ve canı tez insanım. Her şey zamanında ve en iyi şekilde olsun istiyorum. Bir eksiklik olduğunda da sinirleniyorum. Gençken daha sinirliydim, yaşlanınca hoşgörülü olmaya başladım.Hiç otomobil kullanmamış olmanızı bu sinirli yapınıza bağlayabilir miyiz?Tabii benim sinir sistemim direksiyona geçmeye müsait değil. Dediğim gibi telaşlı biriyim, başım belaya girebilir. Türkiye’de trafik magandalığı var, kurallara riayet edilmiyor. Bu kararımdan da hiç pişman olmadım.Çok iyi yemek yapıyormuşsunuz…Ankara’da on sene bekâr hayatı yaşadım, orada kazandığım becerilerim var. Annemin bana öğrettiklerinin de etkisi var tabii. Çok iyi yaprak sararım mesela. Hiç üşenmem, dört saat başına oturup belim ağrıyana kadar sararım. Bu arada damak zevkim de iyidir.Hangi tür yemekleri daha çok tercih edersiniz?Bilhassa Ege mutfağına bayılırım hele de zeytinyağlılara. Biz tencere yemekleriyle büyüdük, fastfoodlarla değil. Çocukluğumda tost çıktığında bile ne hadiseler olmuştu. Sağlık için ev yemeklerini tercih ediyorum. Ailecek hazır gıdaya savaş açmış durumdayız. Deniz ürünlerine de çok rağbet ederiz. Yaz kış dolabımızda mutlaka hazır bulundururuz.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Sanatla oyun olmaz demeyin bal gibi olur!

Osman Hamdi Bey’in kaplumbağalarına bir haller olmuş. Mona Lisa’nın sadece gizemli gülüşü değil, yüz ifadesi tamamen kayıp. Diego’nun meşhur Frida portresinin yarısı yok. Bunları kim tamamlayacak? Tabii ki çocuklar. Haydi sanatla oynamaya...İlkokul çağındaki bir çocuğa, “Mona Lisa, Rönesans dönemi İtalya’sında Leonardo da Vinci tarafından resmedilmiş 16. yüzyıl yağlıboya tablosudur.” şeklinde bir cümle kurarsanız, büyük ihtimalle boş gözlerle yüzünüze bakacaktır. Fakat aynı çocuğa ‘gel seninle bir oyun oynayalım’ deyip ondan Mona Lisa’nın boş bırakılan yüzüne mutlu, üzgün, şaşkın, utangaç ifadeler çizmesini isterseniz, bir daha unutmamacasına Da Vinci’nin bu meşhur tablosunu öğrenecektir. Aslında sıkıcı görünen bir şeyi oyunla cazip kılma yöntemi, okul hayatımız boyunca gördüğümüz tüm dersler için işe yarayabilir. Ancak sınırsız hayal gücümüzü kullanabileceğimiz bir alanı dağ-güneş-dere üçgenine hapseden resim dersleri için bu bir parça daha elzem. İki dağın arasına sapsarı bir güneş ve dağların eteklerinden aşağıya doğru kıvrılan masmavi bir dere çizerek resim derslerinden geçmiş bir nesil için yapılabilecek çok şey yok. Fakat zararın da neresinden dönersek kâr sonuçta. Dolayısıyla yeni nesilleri bu üçgenden kurtarabiliriz belki!Çocuklar, noktaları birleştirdikten sonra Mimar Sinan’ın camisiyle tanışacak.Yüzümün yarısını çizer misin Diego?Tasarımcı Zozan Kotan, buna kafa yormuş bir isim. Bu kafa yorma sürecinin sonunda ortaya çok özgün bir çalışma çıkmış: Sanatla Oyna. Sanat tarihinde dönüm noktası kabul edilen dünyaca ünlü resimleri ve bu eserlerin sanatçılarını çocuklara oyun yoluyla tanıtmak ve akılda kalmasını sağlamak gibi bir amacı var çalışmanın. Aslında proje, ilk bakışta boyama kitabını andıran 65 sayfalık bir çalışmadan ibaret. Sayfaları çevirdikçe bunun hiç de alışageldiğimiz çocuk aktivitelerinden biri olmadığını anlıyorsunuz. Kotan’ın şimdilik amatör olarak bastırdığı kitapçıkta Da Vinci’nin Mona Lisa’sından Munch’un ‘Çığlık’ına, Diego’nun meşhur Frida portresinden Andy Warhol’un Marilyn Monroe çalışmasına kadar 35 önemli eser yer alıyor. Osman Hamdi Bey, Fikret Mualla ve Mimar Sinan gibi yerli sanatçıların eserleri de unutulmamış. Bütün bu eserler tam olarak bildiğimiz gibi değil. Zaten projenin özü de bu ayrıntıda gizli. Mesela Frida portresinin yarısı yok. Fikret Mualla’nın eserlerinin olmazsa olmaz unsuru balonlar silinmiş. Mimar Sinan’ın başyapıtının minareleri görünmüyor. Çünkü o eksikleri çocuklar tamamlayacak. Kâğıtların bir yerinde ne yapmaları gerektiği kısa bir notla belirtilmiş. Bu orijinal yazılar da bizzat Kotan tarafından kaleme alınmış. Hemen bir örnek verelim, Frida’nın dilinden olsun: “Yüzümün yarısını çizer misin Diego?” Bir diğerini Fikret Mualla söylesin: “Merhaba, resmimde balonları çizmeyi unutmuşum. Onları benim için çizer misin?” Gerisi çocukların hayal gücüne kalmış.Munch’un Çığlık tablosunda bir eksik var. Çığlığı attıran canavarı bırakın çocuklar çizsin.Sanatla Oyna, Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünden mezun Kotan’ın bitirme projesiymiş. Fikrin nereden çıktığını kendisi anlatsın: “Bilkent’teki hocalarımızın çoğu Polonyalı idi. Onlardan biri bir gün ‘Zozan eve yetişmem lazım, oğlumun sanat dersi bitecek’ dedi. Hocanın oğlum diye bahsettiği çocuk üç yaşındaydı. Ama o çocuğunu alması gereken ilk ders olarak ‘sanat eğitimini’ uygun görmüştü.”Mona Lisa’nın boş kalan yüzüne şaşkın, üzgün ifade çizmek de çocukların hayal gücüne bırakılmış.Kotan, çocukların Türkiye’de sanatla geç yaşlarda tanışmasının sebebini bu alanın belli bir sosyal sınıfın tekelinde olmasından kaynaklandığı görüşünde ve bundan rahatsız. Şöyle diyor: “Sanatı galeri kültüründen çıkarmak lazım. Sanatın piyasalaşması, sektörleşmesini sorgulamak gerek. Bu kelime çok da abartmamalı. Atölyede çocuklarla yaptığımız da sanat, sokakta yaptığımız da. Hatta çocuklar sokakta çok daha özgür oluyor. Bu çalışmada gözlemleme imkânı buldum. Çocuğu kapalı alana sokunca geriliyor ve daha kusursuz yapmaya çalışıyor. Halbuki sokakta daha özgür.”Balonlu resimleriyle üne kavuşan Fikret Mualla’nın bu tablosunda eksik balonları Fırat tamamlamış.Aaa Mona Lisa ile onlar da oynamış!Zozan Kotan, projesini çocuklarla uygulama imkânı bulmuş. Okullarda, etüt merkezlerinde ve sokakta yaptığı atölye çalışmalarından geri dönüşler almış. Çocukların çok ilgi gösterdiğini anlatan tasarımcı, en çok eğlendiği çalışmanın Mona Lisa olduğunu anlatıyor. Çünkü Mona Lisa’yı şekilden şekle sokan ilk kişiler onlar değil. Mona Lisa portresinin sosyal medyada üzerinde oynanmış hallerini çocuklara gösterdiğini anlatan Kotan, “Mesela Nur Yerlitaş’lı versiyonunu gösteriyorum. Hemen ‘Aaa Mona Lisa, onlar da yapmış’ şeklinde tepki gösteriyorlar.” diyor. Çocukların çok eğlendiği bir başka çalışma da Hollandalı ressam ve tipografi sanatçısı Theo van Doesburg’dan esinle ‘harflerden insan şekli çizme’ aktivitesi olmuş. “n harfinden düşen adam çizmelerini istedim. Kafa ve ayaklarını yerleştirdiler. Yetişkin biri bile perspektifi kolay kolay yakalayamaz.” sözleriyle anlatıyor Kotan çocukların hayal gücü karşısında yaşadığı hayranlığı.Bu arada Zozan Kotan, kendisine ‘sosyal tasarımcı’ diyor. ‘Çok havalı durduğu için böyle bir şey demedim inanın’ diye gülerek özellikle belirtiyor ve ekliyor: “Yaptığım işlerin hep bir sosyal sorumluluk ağı var.” Kotan, şu anda da Bilgi Üniversitesi Sosyal Projeler ve STK Yönetimi bölümünde yüksek lisans yapıyor. En çok istediği şey de Sanatla Oyna çalışmasının paket halinde Anadolu’nun her yerindeki çocuklara ulaşması. En çok da öğretmenlere ulaşmasını istiyor çünkü onları yönlendiren ve gelişimi takip eden birileri olmadıkça çalışmanın çocuklara ulaşmasının çok bir şey ifade etmediği görüşünde.Sinema ve müzik tarihiyle de ‘oynatmak’ istiyorZozan Kotan, kitabını bastıracak bir destek bulması halinde benzer bir projeyi sinema ve müzik tarihi alanında da hayata geçirmek istiyor. Çünkü ona göre tarihsel süreci bilmek çok önemli. “Bu konuda biraz gelenekçiyim galiba. Bir Mona Lisa bilinmeden sanatta başarılı olmak zor diye düşünüyorum. Kendimden biliyorum. Sanat tarihi hakkında bilgim arttıkça bu, sanatsal çalışmalarıma artı değer katıyordu.” sözleri ona ait. Zaten okuldaki bir hocası da ‘Sanatla Oyna’ projesini görünce Kotan’a “Bu çalışmaya sadece çocuklar değil, konservatuvar öğrencileri de dahil edilmeli. Emin ol birçok öğrenci bu temel şeyleri bile bilmiyor olabilir.” demiş.

13 Aralık 2014 Cumartesi

Tiyatroya dönüşüm bisiklete binmeye benziyor

Yirmi yıl önce ‘Derin Bir Soluk Al’ adlı oyunda yer aldıktan sonra tiyatroya veda eden Oktay Kaynarca, ‘Guguk Kuşu’ ile yeniden sahnede. Oyunun provaları sırasında ziyaret ettiğimiz Kaynarca, “Tiyatroya geri döndüğüm için heyecanlıyım.” diyor.Çolpan İlhan&Sadri Alışık Tiyatrosu, Ken Kesey tarafından yazılan ve aynı isimle romandan sinemaya uyarlanan ‘Guguk Kuşu’ (1975) filmini tiyatroseverlerle buluşturuyor. Jack Nickholson’un başrolünde yer aldığı ve Oscar kazandığı efsane film, akıl hastası numarası yaparak güvenlik önlemleri düşük bir akıl hastanesine sevk edilen mahkûmun (McMurphy) yaşadıklarını anlatıyor. Oktay Kaynarca’nın McMurphy rolünü üstlendiği oyunun kadrosunda Deniz Uğur, Tuba Ünsal ve Kayhan Yıldızoğlu gibi isimler yer alıyor.1994’te ‘Derin Bir Soluk Al’ adlı oyundaki rolüyle Avni Dilligil ödülünü alan ve ardından tiyatroya veda eden Kaynarca, yirmi yıl sonra ‘Guguk Kuşu’ ile yeniden sahneye çıkıyor. Kendisini, bugün prömiyerini yapacak oyunun son provalarından birinde izliyoruz. Sohbet sohbeti açıyor ve tiyatroya geri dönüşünden, nasıl başladığına kadar olan tüm süreci konuşuyoruz.“Guguk Kuşu’nun sahneleneceğini duyunca dişlerim uzadı, iştahım kabardı.” dediğinizi duyduk, doğru mudur?Evet, ben o tabiri çok seviyorum ve günlük hayatımda sıkça kullanıyorum. Oyunda da yer almayı çok istiyordum.Bu oyunu sizin için bu kadar anlamlı kılan neydi?Birçok sebebi var ama en başta, oyundaki McMurphy karakterinin duyulduğunda hiçbir oyuncu tarafından reddedilemeyeceği gerçeğinin olması. Hakikaten çok değerli bir eser ve önemli bir karakterden bahsediyoruz. Az önce de dediğim gibi, her oyuncunun dişlerini uzatıp iştahını kabartabilecek değere sahip. Bu sebeple ben de oyunculuğun gereğini yaptım diye düşünüyorum.Rolünüze hazırlanırken filmi tekrar seyrettiniz mi?Guguk Kuşu’nu çok eskiden, ki senesini bile hatırlamıyorum, bir defa izlemiştim. Rolü kabul ettikten sonra izlemedim. Özellikle izlememeyi seçtim çünkü etkilenirim diye düşündüm.Jack Nickholson’dan da etkilenmediğinizi söyleyebiliriz...Evet, kesinlikle. Açıkçası kendi içimde bulunan McMurphy’yi çıkarmaya çalıştım. Filmden de etkilenmemek adına en ufak bir şey dahi seyretmedim. Provalarda çalışıp, kendi başarabildiklerimi ortaya çıkarmaya uğraştım.McMurphy’ye nasıl hazırlandınız?Sadece içimdeki McMurphy karakterini çıkartmaya çalıştım, o kadar. Özel bir çalışmam olmadı, tabii saçları kestirmek dışında.Bir de kilo durumu var galiba...Evet, rol için biraz kilo almam gerekiyordu.İki ayı aşkın süredir prova yaptınız. Nasıldı?Zordu diyebilirim. Neredeyse her gün sabahtan akşama kadar provadaydık. Aynı performansı yapıyor olmak değerli bir şey ama zorlukları da var. Şakir Gürzumar, performansı yüksek yönetmenlerden bir tanesi, oyuncuyu hiç boş bırakmıyor. Her anımızı değerlendirmeyi öğretiyor. Cebimizden çıkanların üstüne iki katını eklemeyi bilen yönetmenlerden birisi. Deniz Uğur’un da söylemiyle, ‘Bu oyun bizlere bir workshop gibi oldu.’20 yıl ara verdikten sonra tiyatroya geri dönüyorsunuz. Zor olacak mı?Sahneye yeniden çıktığınızdan itibaren her şeyi keşfetmeye başlıyorsunuz zaten. Bunu bisiklete binmeye benzetiyorum. Sonuçta hiç tiyatro yapmamış birisi değilim. Yani okuldan sonra tiyatrolarım oldu. Evet aradan 20 yıl geçmiş ama oyunculuk, oyunculuktur. Biraz kıvrak olmak gerekiyor.Peki, bu geri dönüş size neler hissettiriyor?Seyirciyle buluşmak için uzun süredir bekliyoruz. Sahne başka bir şey, o mutluluğu orada birebir alıyor ve hissediyorsunuz. Yıllar sonra tiyatronun bana verdiği heyecanı tekrar yaşayacak olmaktan dolayı da mutluyum.Oyunculuğa tiyatroyla başlayanlardan olmanıza rağmen erken bıraktınız.Sinema, televizyon ve seslendirme çalışmalarım o kadar yoğun olmaya başlamıştı ki, tiyatroya vakit ayıramaz hale gelmiştim. Tiyatroya haksızlık yapmaya başladığımı fark ettim. Ara vermem gerektiğini düşündüm. O çok hızlı bir süreçti. Televizyonların yeni yeni geliştiği, ortaya çeşitli projelerin atıldığı bir dönemdi. Açıkçası birçok yetişmiş insana ihtiyaç vardı ve bizim de üzerimize çok iş düştü. O yoğunluğun arasında tiyatroyu da hayatıma soksaydım, belki bu sefer iki tarafa da haksızlık etmiş olacaktım.Tiyatro yapmaya Elazığ’da karar veriyorsunuz, değil mi?Doğru.İstanbul’da büyüdüğünüzü biliyoruz aslında…Bazı sebeplerden dolayı Elazığ’a gitmiştim. Hatta benim sürgün diye tabir ettiğim bir gidişti bu. Lisede bir yılımı orada geçirdim. O zamanlar sosyal bir aktivite doğrultusunda ne yapabiliriz diye düşünürken sonunda arkadaşlarla tiyatro kolu kurmaya karar verdik. Ardından orada kendi çabalarımızla bir şeyler yapmaya başladık. Çok lezzetliydi tiyatro o süreçte. Oyuncu olma fikriniz de bu dönemde mi oluştu?Daha önceleri de istiyordum ve kafamda hep vardı. Ama bunu Elazığ’daki tiyatro serüvenim pekiştirdi, bu alana adım atmama yardımcı oldu. Zaten döner dönmez de konservatuvara girdim.Konservatuvardan mezun olduğunuz yıl Zuhal Olcay, Haluk Bilginer ve Derya Alabora gibi önemli isimlerle aynı müzikalde oynamışsınız. Bir tiyatro öğrencisi için büyük şans...Evet, şanslı bir öğrenciydim. Çok değerli hocalarla ve eğitim kadrosuyla çalıştım. Onların büyük bir prodüksiyon olarak organize ettiği Kan Kardeşler (Blood Brothers) adlı oyunda başrolde yer aldım. Yani ben ufacık bir rol için gitmiştim ama orada başrol düştü önüme ve şaşırmıştım. Güzel günlerdi.Kaç oyunda yer aldınız orada?İki tane oyun oynadım. Zaten ardından bırakmaya karar verdim.Neden daha önce ya da sonra değil de şimdi tiyatroya dönmeyi kabul ettiniz?Aslında her şeyin bir araya gelmesi kabul etmemde büyük etken oldu. Zamanımın uygun olması, Sadri Alışık Tiyatrosu’nun düzenlemesi, projenin, yönetmenin ve kadronun doğru olması... Bunlardan bir tanesi bile eksik olsaydı asla olmazdı.Tereddütleriniz olmadı mı?Olmadı. Bir şeye karar verdiysem asla tereddüt etmem ve geriye bakmam.Sinema projeniz var mı?Bu yaza çok beğendiğim ve üstünde uzun süredir çalıştığımız bir sinema projemiz var.Yıllardır ‘En büyük hayalim’ dediğiniz projeniz galiba. Sonunda gerçekleşecek mi?Evet, bir engel çıkmazsa bu yaza olacak inşallah.‘Ağır ağabeylik’ algısı üzerinize yapışmış durumda. Siz ne düşünüyorsunuz?O algıyı ben oluşturmadım. Oynadığım karakterlerden insanların çıkardığı ve masaya koyduğu bir algı. Bu ağır ağabey yakıştırmalarından da, bunu insanlara anlatmaktan da inanın fazlasıyla yoruldum.Günlük hayatınızda nasıl birisiniz o halde?Aslında tam tersi, çok neşeliyim ve ağır ağabey biri de değilim. Hatta etrafımdakiler benimle çok eğlenir. Elbette ki herkes gibi bir bakış açım, kurallarım, kendime göre bir duruşum ve yaşam biçimim var. Bu, insanlara ağır ağabeylik gibi geliyorsa kesinlikle yanlış çünkü ben ne ağır ağabeyler tanıyorum (Gülüyor).

6 Aralık 2014 Cumartesi

Başarı mı, karakter mi?

Tek başarı ölçüsünün okul notları sayıldığı ortamda ailelerden duyulan bir cümle vardır: “Sen okulunu oku da başka birşey istemem.” Oysa karakter gelişiminin büyük oranda tamamlandığı bu dönemde iyi bir ders notundan başka birşey beklememek çocuğa verilen en büyük zarar.Ailelere sorulsa, “Çocuğunuz doğduğundan beri onunla ilgili en çok hangi hayalleri kurdunuz?” Birçoklarının cevabı tahmin edileceği üzere iyi bir meslekle ilgilidir. Bu demek oluyor ki beş yaşından başlayarak yirmi beş yaşlarına kadar devam eden süreçte kişinin en önemli gündemi iyi bir diplomaya kavuşmak. Ama bu yaş aralığının başka bir anlamı daha var. Bu dönem, insanın aynı zamanda kişiliğinin geliştiği, insanî ve etik değerlerin yerleştiği kritik bir süreç. Peki ders başarısı uğruna özel hocalar tutulan, en iyi okullarda okutulan çocuklara ömrü boyunca ihtiyacı olacak değerler eğitimi veriliyor mu? Pedagog ve uzman psikolog Hale Nur Kılıç, çocukların her zaman ailelerini memnun etmek ve onların beklentilerini karşılamak isteyeceğini belirtirken, “Teşvik edici unsur olarak sadece ders başarısı merkezde tutulursa, çocuklar başka meziyetleri olmalarına rağmen kendilerini eksik hissedebilir.” diyor. Ailelere tavsiyesi ise güzel ahlâkın özellikle bu yaşlarda takdir edilmesi. Çünkü bu davranışa devam edebilmesi için bundan dolayı değer gördüğünü hissetmeli. Kılıç, sürekli ders başarısı hakkında konuşup ardından çocuğa dürüst olmak konusunda nutuk çekmenin onun üzerinde etkisi olmayacağını anlatıyor. Çocukluk yıllarında kişiyi yalana en çok iten sebeplerin başında okul notları geldiğini düşünürsek, konunun ehemmiyeti daha iyi anlaşılıyor. Oysa yapılması gereken, en zor durumda bile yalan söylemeyen çocuğu takdir etmek. Zira küçük yaşlarda okul notu yüksek olmasa da ailesinin takdirini kazanmak için söylenen yalanlar kişiye ömrü boyunca miras kalacak kötü huya dönüşebiliyor. Bu gidişatı tersine çevirmenin yolu ise ders başarısı düşük olsa bile dürüstlüğünden dolayı ya da saygıda kusur etmediği için çocuğa teşekkür etmek gibi tutumlar. Örneğin, evde anne-babaya yardım etmesi, kardeşiyle ilgilenmesi, arkadaşlarıyla iyi geçinmesi, oyun oynarken haksızlık yapmaması, yardımseverlik gibi konuların çok önemli erdemler olduğu onlara küçük yaşlarda öğretilmeli. Bu da çocukları bu yönleriyle övmek ve iyi vasıflarını ortaya çıkarmakla mümkün. Ergenlik yaşlarında ise her bireyin yaşama hakkı bulunduğu, eşit haklara sahip olduğu gibi ilkeler kazandırılabilir. Rol model kabul edilen kişilerin hayatlarını okuma ve anlamaya teşvik edilebilir. Hatta akşam televizyonu kapatıp çay sohbeti kurulabilir. Burada karşılıklı fikir alışverişi yapılır. Bu şekilde çocuğa ders ve notlar dışında da aileyle diyalog kurma imkânı verilir. Çünkü eğitim hayatı bitip karakteri büyük oranda şekillendiğinde kişinin bu değerleri yaşatması açısından çocukluk yaşları hayati önem taşıyor.Aksi hallerde ortaya çıkan manzara ise hâlâ 9-10 yaş öncesi gibi benmerkezci ve çıkarcı davranan kişilik manzaraları. Kontrol mekanizmasını hissetmediği yerde etik değerleri çiğnemesi. Örneğin polisin olmadığı durumlarda yasaları yok sayması. Onlara ceza verecek bir otorite olmadığı sürece her şeyi yapması birer örnek. Bu kişilerin kuralları kendi içinde benimsemediğini anlatan Hale Nur Kılıç, “Tüm bunlar bize bu kişilerin çocukluklarında değerler hakkında yeteri kadar eğitilmediğini ve değerlerin içselleştirilmediğini gösterir.” diyor.‘Aileler çocuğa fazla baskı yapıyor’Ailelerin ders başarısı konusunda çocuğa çoğu zaman fazla baskı yaptığını anlatan Kılıç’a göre, bu tür ailelerde iyi bir lise kazanmak, insanî ilişkilerden, dürüstlükten, yardımseverlikten daha önemli. Düşük not aldığında verilen tepkinin, çocuk yalan söylediğinde verilenden çok daha fazla olması da bu durumu ortaya koyuyor. Böyle bir yaklaşımın sebebi ise, asıl önemli hususlar diğerleri olmasına rağmen çevre tarafından somut olarak görünenin çocukların kazandığı lise veya üniversitenin niteliği. Bazı ailelerin çocuklarını kendi ideallerindeki gibi yetiştirmek istediğini anlatan Kılıç, “Eğitim süreçlerinde çocuklarına o kadar fazla emek ve para harcarlar ki, beklentileri de o derece büyük olur. Böyle aileler çocuklarından yaşlarının üstünde bir olgunluk ve kapasitelerinin üstünde bir başarı bekler.” diyor. Oysa çocuğun kişilik gelişiminde birlikte yaşadığı aile bireylerinin etkisi çok fazla. Kendilerini ailelerinin gözünden değerlendiren çocuklar, eğer ders başarısının her şeyden daha çok önemsendiğini gözlemliyorsa bunun kendini değerli yapan en önemli unsur olduğunu düşünüyor. Karakter gelişimi, anne karnında başlıyor Kişinin karakter gelişimi aslında okul döneminden çok önce, anne karnında başlıyor. Anne, bebeğiyle ne kadar ilgili, ne kadar konuşuyor, stresli bir zaman mı geçiriyor, istenilmeyen bir çocuk mu? Bunlar tek etken olmasa da karakter gelişimini ilk zamanlar etkileyen unsurlardan. Uzmanlar, karakter gelişiminde çocukluk yıllarını çok önemsiyor. Özellikle çocuğun anneyle olan ilişkisinin niteliği, çocuğun ileriki yıllarda yaşayacağı deneyimleri ve bu deneyimlere olan yaklaşımlarını etkiliyor. İlk yıllar çok önemli olmakla birlikte kişilik gelişimi aslında yaşam boyu sürüyor. Çocuklara toplum kuralları, değerler, yalan söyleme, çalma, saldırganlık gibi tutumların yanlış olduğu ise en erken yaşlardan öğretilmeli. Çocuklar zihinsel olarak henüz bu soyut konuları anlayabilecek bir yetide olmasalar bile aile içindeki kurallar, kabul edilebilir ve kabul edilemez davranışlar net olmalı. Örneğin; iki yaşındaki bir çocuğa vurmanın neden yanlış olduğu belki anlatılamaz, çocuk neden insanlara, anneye vurulmaması gerektiğini kavrayamaz. Ama yine de bu davranış kabul edilmemelidir. Dokuz yaş öncesi bir çocuktan yaşının gerektirdiğinden daha fazla bir olgunluk, empati kurabilmesi de beklenemez. Bununla birlikte bu yaşlardan başlanarak anne-baba, öğretmen gibi çocuğun yakınında bulunanlar tarafından, çocuğa olaylara farklı bakış açılarından bakmak öğretilebilir. Okul dışı ilgi alanları keşfedilmeli Pedagog Hale Nur Kılıç, ailenin çocuğunu iyi tanıması ve yaşının getirdiği özellikleri bilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Örneğin ilkokul çağlarında çocukların oyun oynamaya eskisi kadar hevesi kalmaz. Zihinsel gelişimlerinin etkisiyle yeni şeyler öğrenmeye hazır olurlar. Okulda başarılı olmayı, yaptıkları işlerle ilgili beğeni toplamayı ve takdir edilmeyi önemserler. Bu aşamalarda çocuğun çabasının övülerek, kendisine değer vermesi sağlanabilir. Ergenlik dönemine gelindiğinde ise dış görünüş ve beğenilme isteği artıyor. Çocuklar kimlik arayışına giriyor. Bu dönemde üniversiteye hazırlanmak zorunda olduklarını bilirler ama ders çalışmaya da istekli olmazlar. Kılıç, çocukların bu duygularını anlayıp ona göre davranmanın önemini vurguluyor. Bu açıdan çocukla ebeveyn arasında karşılıklı güvene dayanan bir ilişki ve iyi bir iletişim şart. Ebeveyn çocuğuna duygu ve düşüncelerini anlatma özgürlüğü tanımalı ve onu olduğu gibi kabul etmeli. Çocuklarına sorun çözme noktasında sorumluluk bırakmalı ve bu konuda onlara güvenmeliler. Aileler çocukların okul başarısı dışında iyi oldukları başka ilgili alanlarını keşfetmeli. Evcil hayvan bakımı, bahçeyle uğraşma, bir müzik aleti çalma vb. Çocuk, okul başarısının hayattaki tek önemli şey olmadığını, kendisinin hayatın başka alanlarında da iyi olabildiğini çocuk bu sayede görmeli. Gönüllü ol, kariyer derdin kalmasın! Eğitim hayatında ve okullarda henüz toplumsal gönüllülükle ilgili ciddi çalışmalar olmasa da bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşları mevcut. Bunlardan biri de Sivil Toplum Akademisi. Kurum, gençleri gönüllü çalışmalara teşvik ederek hem kişisel gelişimlerini tamamlamalarına yardımcı oluyor hem de duyarlılık bilinci kazandırıyor. ‘Sosyal sorumluluk projeleri gençlere ne katıyor?’ sorusundan yola çıkarak yaptıkları bir araştırmanın sonuçları ise şöyle: “Bu projeler gençlere görünmeyen bir gelişim ve eğitim süreci sunuyor. Dışarıdan bakıldığında başkaları için bir şeyler yapmış görünüyorsunuz ama işin özünde çok boyutlu bir fayda halkası söz konusu.” İşte bu yüzden ‘Gönüllü ol, kariyer derdin kalmasın’ diyen Akademi’nin açıklaması şu şekilde devam ediyor: “Sosyal sorumluluk projelerinin bir tür mektep işlevi gördüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta kişisel gelişim adı altında pazarlanan ve NLP seminerleri vesilesiyle elde edilebileceği anlatılan onlarca özelliği hiç özel ders almadan, sadece sosyal sorumluluk projelerine katılarak zamanla kazanabilirsiniz. Hem de ücretsiz...”

30 Kasım 2014 Pazar

Oradaydım: Bursa İnsan Kaynakları ve İstihdam Buluşması

Bursa Merinos Atatürk Kültür Merkezi bugünlerde iş arayanlar, iş verenler ve tabii ki İnsan Kaynakları çalışanlarına ev sahipliği yapıyor. Firma standları, söyleşiler, eğitimler, firma sunumları ile dopdolu bir etkinlik olmuş. Üstelik tüm halkın katılımına açık ve ücretsiz. Bursa Valiliği, Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bursa Kent Konseyi, Bursa Çalışma ve İş Kurumu ve Bursa Ticaret ve Sanayi Odasının katkılarıyla düzenlenen etkinlikte emeği geçen herkesi kutluyorum. Tek eleştirim internet ortamında etkinliğin daha yaygın ve düzenli duyurulabileceği yönünde. Nitekim etkinlik programının şöyle düzgün indirilebilir bir formatına (pdf gibi) bir türlü ulaşamadım, ulaşabilen varsa uyarsın lütfen.

Etkinlik 27-28-29.11.2014 tarihlerinde 10.00-18.00 arası sürecek. Anlayacağınız hala katılmadıysanız yarın son gün. Katılma şansı bulunanların kaçırmamalarını öneririm.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Bir çanta bir hırka dünyayı geziyor

İlyas Yıldız, sırtında çantasıyla İran, Pakistan, Hindistan, Mısır, Sudan, Etiyopya, Arjantin, Şili derken beş yılda 40 ülke gezmiş. Kızıldeniz’de köpekbalıklarıyla dalış yapmış, Masai Mara’da vahşi yaşama tanık olmuş, Meis’ten Kaş’a sekiz kilometrelik parkuru yüzmüş.İlyas Yıldız, dünyada dört karayolu rotası takip etmiş, İpek ve Baharat yollarını gezmiş, Macellan gibi Ümit Burnu’nu geçmiş. Annesine göre serserilik ediyor, babasına göre ‘Ne işi var oralarda?’ arkadaşlarına göre manyak! Fakat hiçbir tepki onu durduramıyor.Beş yılda 40 ülke gezen Yıldız, bir backpackers yani sırt çantalı gezgin. ‘Sırt çantalı olmakla turist olmak arasında ne fark var?’ derseniz; sırt çantalılar tatil yapmaz, diyar diyar seyahat eder ve keşfeder. Bazen bir tren köşesinde bazen bir motor kuytusunda uyur. Gittikleri yerdeki bir çocuğun gülüşü, yaprağın yeşili, göğün mavisi onun için çok önemlidir. Harika yemeklerin yendiği, sürekli duş imkânı olan lüks otellerde kalmaz. Yıldız’a göre bir backpackers’ın en büyük sorunu turist olarak kabul edilmesi. Zira turiste şov yapılır.Peru’dan bir hafta önce gelen Yıldız, “Arkadaşım Peru’dan geldi, şöyle harika, böyle mükemmel diye anlattı durdu. Evet, Peru çok güzel ama hangi Peru? Başkent Lima’ya uçakla gidersiniz, şehre hayran kalırsınız. Tur şirketi sizi Cusco’ya götürür, inanılmaz bir meydanla karşılaşırsınız. Oradan trenle Maçi Puçi’ye gidersiniz, ki bu trenin bileti 200 dolar ve yerli halkın binmesi yasak. Lüks bir tren yolculuğundan sonra Maçi Puçi’ye gidersiniz, 50 dolar giriş ücreti verirsiniz. Siz şimdi Peru’yu mu gördünüz? Hayır, turistler için hazırlanan bir tiyatro gördünüz. Peru’daki köylere gittim, yol kenarında çöp karıştıran çocuklar da gördüm, geçim sıkıntısı çeken aileler de...” diyor. Yıldız’a göre dünya hakkında konuşuyoruz ama dünya hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Onun seyahatlere başlaması da bu fikirden doğmuş. Arkadaşlarıyla dünya siyaseti hakkında konuşurlarken o coğrafyaları yakından görmek isteğine kapılmış. İlk yolculuğunu da İran, Pakistan, Hindistan’a yapmış ve uçak kullanmamış. Çünkü Yıldız’a göre uçak bir kaçış. Uçak sizi büyükşehirlere ve turistik beldelere götürür ancak keşfetme alanı kalmaz. Karayolu sayesinde ise ülkelerin her yüzüne şahit olursunuz.Çocukluk hayalim olduğunu sonradan fark ettimİlyas Yıldız bu seyahatlerle ilgili hayaller kurmuş mu derseniz? Kurmamış. Daha doğrusu çocukken kurduğu hayalleri unutmuş. Tarih dersinde Macellan’ın Ümit Burnu’nu geçtiği anı zihninde canlandırırmış veya coğrafya dersinde kıtaları didik didik araştırırmış. Ama ‘Bir gün dünyayı gezeyim’ hedefi yokmuş. Lisedeyken bir radyo programında Güneş Karabuda’nın Uzakların Ötesinde isimli kitabını duymuş, aynı gün kitabı almış ve oradaki hikâyeler onu çok etkilemiş. Özellikle Pablo Neruda’nın evinin resimlerine kilitlenmiş, “Keşke gidebilsem.” diye düşünmüş. O kitap hayatını şekillendirmiş ve gazeteci olmaya karar vermiş. Yıllar sonra Pablo Neruda’nın evine gittiğinde fark etmiş ki yıllar önce kurduğu bir hayali yaşıyor aslında. Che’nin Güney Amerika rotası, Ümit Burnu’nu geçiş, İpek ve Baharat yollarını keşfetme… Hepsi geçmişte kurulan hayallerin hayata yansıması.Türk toplumunun seyahate ihtiyacı varYıldız’ın gözlemlerine göre Japonlar, İtalyanlar, Fransızlar dünyada en çok gezen uluslar ve tehlikeden hiç korkmuyorlar. Yıldız, Hazar Denizi’nde kamyoncularla gezen bir Fransız kıza rastlamış mesela ya da iki yıldır bisikletiyle dolaşan Kanadalı bir kızla tanışmış Pakistan’da. Yıldız, büyük risklere girmiyor. Lonely Planet isimli dergide gezginlerin notları yer alır ve gezenler hangi ülkede nerede tehlike varsa bununla ilgili uyarılarda bulunur. Kırgızistan’ın Çin sınırındaki Sultana köyüyle ilgili çok ciddi uyarıları gören Yıldız, bir başka köyde konaklamış. Ertesi gün Çin sınırına geçmiş, orada bir Japon’la tanışmış. Meğerse bu Japon, o tehlikeli köyde kalmış.Yıldız, birçok ulusun dünyayı görme amacıyla yollara düştüğünü anlatıyor ve seyahatlerin Türk toplumu için acil bir ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Oturduğumuz yerden Çin’in ekonomisini, büyümesini değerlendiriyoruz ama Çin’e gittiğinizde görüyorsunuz ki onların klasmanında bile değiliz. Kendimizi Arjantin’le hatta Hindistan’la kıyaslamalıyız belki de. Yıldız, Nil Nehri’ni geçerken Alman yol arkadaşının ‘Almanya’daki tüm faşistler seyahat etmeyen insanlardır’ sözünden bahsediyor ve “Milliyetçilik, ulusal kibir ve önyargılarımla yüzleştim. Diğer uluslar hakkında öğretilenleri sorguladım. Bireyleri ve ulusları şablonlarla değerlendirmenin yanlışlığını anladım.” diyor.Geziler ne kadara mal oluyor?Yıldız, uçakla gidildiği takdirde gezilerin çok pahalıya mal olduğunu anlatıyor ancak sırt çantasıyla geziyorsanız çok büyük paralara ihtiyacınız yok. Türkiye’den çıkıp Güney Afrika’ya gitmiş ve iki ayda sekiz ülke gezmiş. Bu gezi 3 bin liraya mal olmuş. “Pazarlardan alışveriş yapıyorum. Çantama mutlaka ton balığı stokluyorum. İran, Hindistan, Venezuela gibi ülkeler çok ucuz. 1 liraya çok güzel yemekler yiyebilirsiniz. Mükellef sofralarda keyif çatarsanız altından kalkamazsınız.” diyor. Peki sadece İngilizce bilmek dünyayı gezmek için yeterli mi? Yıldız’a göre Afrika, Pakistan, Hindistan ve Avrupa ülkelerinde yeterli. Orta Asya’da da bir süre sonra dillerini anlamaya başlıyorsunuz. Latin Amerika’da alfabeden dolayı bir nebze anlaşmak mümkün ancak Çin’de durum değişiyor. Ne alfabe ne de telaffuz benzer değil. Çin’e yolda tanıştığı Japon’la gitmek Yıldız için şans olmuş. Japon, Pakistan’a gitmek üzere Çin’den ayrıldığında Yıldız, o süreçte yabancılığı üzerinden atmış. Ayrıca telefonundaki tercüme programıyla da iletişim kurmayı kotarmış.Bir haber ajansı sahibi olan İlyas Yıldız, yılda bir veya iki ayını bu gezilere ayırıyor. “Dünyayı gezdiniz, peki Türkiye?” dediğimizde üniversitede öğrenciyken Türkiye’yi karış karış gezdiğini söylüyor: “Dünyada dört karayolu rotası takip etmiş biri olarak, Güney Amerika, en güvenli ve konforlu karayolculuğu güzergâhı. İran, Pakistan, Hindistan veya Afrika rotasıyla karşılaştırılamaz bile. Macera yaşamak isteyen Afrika kıtasını geçmeli veya Türkiye üzerinden Hindistan’a seyahat etmeli. Bazen, bütün seyahatlerim gözümün önüne geliyor ve şunu görüyorum; şayet Avrupa ile karşılaştırırsanız dünya genelde sefil bir yer. Barınak, seyahat özgürlüğü, güvenlik, temiz yiyecek ve içecek ortamları, şehir sistemi oluşturma... Ama yiyecek yemek ve temiz su kaynağı olarak duruma bakarsanız, Afrika’nın önemli bir bölümü, Asya’nın ve Güney Amerika’nın az bir kısmı felaket durumda. Bütün dünyanın aynı şartlara ulaşması ütopya gibi. Birçok geri kalmış ülkeye gittim, buna rağmen dünya tarihinde önemli rol oynayan ABD, Rusya ve İngiltere’ye gitmedim. Hindistan, Amazonlar ve Afrika kadar renkli olmadıkları için bina görmeye gitmek gibi geliyor ama belki sadece gitmiş olmak için bile gitmek gerek. Dünyada seyahat etmek için hâlâ renkli bölgeler var lakin gün geçtikçe de birbirine benziyor insanlar ve doğal kaynaklarıyla birlikte renklerini de kaybediyor. Renkleri ve ormanları olmayan bir dünya, ne kadar sıkıcı olurdu değil mi?”Darbe döneminde Mısır’a gittimMısır’daki darbe haberleri İlyas Yıldız’ın seyahat fikrini değiştirmemiş. 250 kişinin öldürüldüğü günden bir gün sonra Mısır’da almış soluğu. Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden ülkeye ulaşmış. Yıldız’ı Mısır’daki ortam çok şaşırtmış. Sokakta askerler, tanklar görmeyi beklerken halkın gayet normal bir şekilde hayatına devam ettiğine şahit olmuş. Mısırlı arkadaşı, Tahrir’e ve Adeviye Meydanı’na gitmemesi konusunda uyarmış. Ancak Yıldız’ı kim tutar, serde gazetecilik var. Tahrir’e uğramış, oradakilerle sohbet etmiş. Aynı akşam bir de caz konserine gitmiş. “Her ülkede her an risk var. Orada darbe oldu, burada insan öldürüldü derseniz seyahat etmemeniz gerekir.” diyor.Yedi saat ayakta yolculuk yaptımEn çileli yolculuğunu Hindistan’da yapmış İlyas Yıldız. Oradaki mesafelerin inanılmaz uzun olduğunu anlatan Yıldız, Rişkeş’e gitmek için tren bileti almış. Görevli bilet satmak istememiş ve “Bu trenle gidemezsin.” demiş. Yıldız’a hangi yolculuk zor gelir? Bileti almış ve trene binmiş. Bir durak iki durak derken üçüncü durakta tren tıka basa dolmuş. Öyle ki sağa sola dönebilecek alan bile kalmamış. Israrla inmek istese de yolcular vasıta bulamayacağını anlatmış. Yıldız, dokuz saatlik yolun yedi saatini ayakta yolculuk yaparak geçirmiş.Her yolculukta geri dönmek istiyorum ama...İlyas Yıldız, Çin’de yaptığı 54 saatlik yolculuğu unutamıyor. Çin’le ilgili bir belgeselde Tibet’e giden hızlı treni seyretmiş ve Çin’deki tüm trenlerin hızlı olduğunu zannetmiş. Urumçi’den bilet almış fakat Hindistan’da ağzı yandığı için bu sefer yataklı kompartıman istemiş. Gel gör ki trende yataklı vagon yok. Yine de biletini alıp koltuğuna kurulmuş. İlk gün hiç uyuyamamış, trende yere uzanıp yatmak da ne mümkün! Tuvalette bile uyuyanlar var, vagonlar arasında sigara içiliyor. İki günlük uykusuzluk canına tak edince, iki vagon arasında bir köşe bulup yere örtüsünü sermiş ve yatmış. O yolculukta, ‘Manyak mıyım? Ne işim var buralarda?’ diye sormuş kendine. Yıldız, “Hemen her yolculukta geri dönmeyi düşünüyorum.” diyor.

22 Kasım 2014 Cumartesi

Engel tanımıyoruz, o çorbalar dağıtılacak!

Engelsiz Pedal Derneği ile yeni projeleri ‘Engelsiz Çorba’ için görüşmek istediğimde, ‘tabi olur ama bir şartımız var’ dediler. Şartları şuydu: “Bizimle beraber gelip evsizlere siz de çorba dağıtacaksınız” ‘Şahane fikir’ deyip yola koyuldum. Fatih’te başlayan çorba dağıtımı Bayrampaşa Otogarı’nda bitti. En son sabaha karşı dört sularında Boğaz Köprüsü’nden bisikletle Anadolu yakasına geçiyorduk, sonrasını hatırlamıyorum. Ama öncesi gayet aklımda. Uzun süre de çıkmayacak gibi!Engelsiz Pedal Derneği’nin yaptığı işler ‘hayatta güzel şeyler de oluyor’ dedirten türden. Geniş kitleler onları, bisiklet sevincine engellileri de dahil eden ‘makam şoförü’ projesiyle tanıdı. Kasalı bisikletleriyle engelli çocukları, tandem (ikili) bisikletlerle de yetişkin engellileri bu harika ulaşım aracının sebepsiz mutlu eden’ dünyası ile tanıştıran gönüllüler bununla kalmadı yeni bir proje ile karşımıza çıktı. Gündüz çocukları misafir ettikleri o meşhur bisiklet kasası artık geceleri de boş kalmıyor. Sıcacık çorbalarını termoslarına doldurup ‘süper kahraman’ gibi yola koyulan gönüllüler, iki tekerlek üzerinde tarifsiz sevinçlere yol açıyorlar. Hem de iki taraflı bir sevinç bu. Çünkü çorba dağıtımını yapanlar arasında engelliler de var. Projenin uzun vadede amacı da bu zaten. Bisiklet üzerinde engelini unutan kişileri, yardım edilen pozisyonundan çıkarıp yardım eden pozisyonuna getirmek. Engelsiz Pedal Derneği Başkanı Samet Aksuoğlu’nun tabiri ile onları da toplumsal meselelere ‘çorba etmek’.Engelsiz Pedal gönüllüleri ile Kadıköy-Yeldeğirmeni’ndeki yerlerinde buluşuyoruz. İstikamet önce Beşiktaş İskelesi, ardından diğer gönüllülerle buluşacağımız Kabataş. Bana ayarladıkları bisiklet ile iskelede buluşacağımdan, oraya kadar gitmek için geriye tek bir yol kalıyor. Engelsiz Pedal’ın engelli çocukları bindirdikleri özel tasarım kasalı bisiklet. Makam şoförüm, bu bisikletle daha önce defalarca çocukları gezdirmiş olan Utku. ‘Ama olur mu ki? Ben yürüyerek de giderdim’ demeye kalmadan kendimi kasada bağdaş kurmuş vaziyette buluyorum. Hani şu, akşam benden boşalacak yere evsizlere dağıtılacak çorbaların olacağı kasada. İskeleye kadar meraklı bakışlar üzerimden bir saniye eksik olmuyor. Fakat hiç önemli değil. O beş dakikalık yolda şunu öğreniyorum ki bisikletten daha zevkli bir şey varsa o da Engelsiz Pedal gönüllülerinin makam şoförlüğü yaptığı kasalı bisikletmiş. Çocukların yaşadığı mutluluğu bayır aşağı giderken iliklerime kadar hissediyor ve daha sonra defalarca kuracağım şu cümleyi içimden geçiriyorum: Helal olsun size gençler!Dünyanın ilk Türkçe karakterli kahramanları!Bisikletlerle vapura binip Kabataş’ta buluşacağımız kafeye gidiyoruz. Dört kişilik masamızın kapladığı alan sürekli yeni katılan gönüllülerle genişliyor. Aslında bu Engelsiz Pedal gönüllülerinin ilk çorba etkinliği değil. Daha önce iki kere daha evsizlere çorba dağıtımında bulunmuşlar fakat bugünkü, biraz da öncesinde projelerinin detaylarının konuşulacağı özel bir etkinlik. Herkesin söyleyeceği şeyler var. Samet, arkadaşlarına sloganlarından ve logolarından bahsediyor; Fatih internet sitesinin tamamlanmak üzere olduğunu, haftaya her şeyi ile teslim edeceğini söylüyor. Projenin ilk ismi ‘Çorba Adam’ cinsiyetçi bulunduğu için eleştiriliyor, alternatif isim önerileri veriliyor... Sonunda 23 alternatif isim önerisi oylanıyor ve ‘Engelsiz Pedal’ da karar kılınıyor. Özgün, bir an önce çorba dağıtımına başlanmasından yana: “Çorbalar soğumadan çıkalım artık” Samet Aksuoğlu, ‘bıraksan sabaha kadar anlatacak’ karakterde biri. Heyecanla kafasındaki planları sunuyor arkadaşlarına. Süpermen gibi üzerinde ‘Ç’ harfinin olacağı reflektörlü "bisiklet yeleği" hazırlanacağından bahsedip devam ediyor: “Çorba dağıtıcıları, dünyanın ilk Türkçe karakterli süper kahramanları olacak.”Ancak bunun için desteğe ihtiyaçları var. Öncelikle kasalı bisiklet sayısının artması lazım. Samet’in hayali İstanbul’daki her ilçe belediyesine bir adet kasalı bisiklet aldırmak. Çünkü şimdilik bir elden yürüttükleri çorba dağıtımını yaygınlaştırmak ve bölgelere ayırmak istiyor. Gönüllü sayısında şimdilik bir sıkıntı yaşamıyorlar. Hatta bugünkü etkinliğe gelen insan sayısı fazla bile. Sayı arttıkça işleri koordine etmek zorlaşıyor. Yine aynı toplantıda bugünkü etkinliğe gelen kişileri üç ayrı gruba ayırıp çorba dağıtımını haftanın iki ya da üç günü yapmaya karar veriyorlar. Bu arada ekip sosyal medyadaki "EngelsizÇorba" grubu üzerinden iletişime geçiyor. Ayrıca Engelsiz Pedal Derneği her hafta engelliler, mülteciler veya evsizler ile nasıl iletişim kurulacağı, nelere dikkat edileceği gibi konuları tartışmak üzere "Engelsiz Perşembe" leri düzenliyor. Kadıköy Tasarım Atölyesi’nde her perşembe saat 19.30’da başlayan bu buluşmalarda konunun uzmanı psikologlar, dil ve konuşma terapistleri gibi uzmanlar eşliğinde makam şoförleri ve çorba dağıtacak gönüllüler eğitiliyor. Teknik bisiklet giysisine ihtiyaç duyuyorlarGönüllülerin ihtiyaç duyduğu tek şey bisiklet değil. Çorba temin edecek büyük ya da küçük girişimciler, gece yollarını aydınlatacak ışık gibi ekipmanlar ve en önemlisi yağmurluk gibi su geçirmeyen ama nefes alabildiği için de terletmeyen membran özellikli montlar/teknik bisiklet giysilerine ihtiyaç duyuyorlar. Şimdilik battal boy çöp poşeti ile idare ediyorlar ancak nefes alamadığı için efor sarf eden vücut terliyor, sauna eşofman etkisi oluşturuyor. Dolayısıyla nefes alabilen ama suyu da geçirmeyen teknik bisiklet giysilerine çok ihtiyaçları var. Samet’in başka hayalleri de var. İleride mültecilere ve evsizlere yasal haklarının yazılı olduğu broşür basıp çorba ile birlikte vermek ya da çorbaları arkasında bu hakların yazılı olduğu karton tabldotta dağıtmak mesela.Onlar mutlu olunca biz de mutlu oluyoruzYola çıkma zamanı geldi. Çorbayı termoslara doldurup , bisikletlerimize binip yola koyuluyoruz. Görme engelli Yunus ve Süleyman için Tandem bisikletlerin arkası boş bırakılmış durumda. Kendilerini yoldan alacağız. Mültecilerin yoğun olduğunu bildiğimiz Fatih’e doğru pedallıyoruz. Surların dibinde ikisi uykuda üç kişi yatıyor. Çorbaları dağıtması için Yunus’a sesleniyor ve uyuyanları uyandırmamaya gayret ederek çorbaları diğer arkadaşlarına teslim ediyoruz. Yunus’un çorba dağıtımına ikinci gelişi. Engelsiz Pedal’ın düzenlediği turlara ise defalarca katılmış. İlkinde o kadar çok ıslanmışlar ki ‘üzerimdeki mont abartısız üç günde kurudu’ diyor. Görme engelli Yunus, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünde okuyor. Engelsiz Pedal ile bir yıl önce tanışmış. Öncesinde kendine ait bir bisikletle, okul bahçesi gibi kamuya kapalı bir alanda ve ailesinin gözetiminde bisiklete binen biriymiş zaten. Ama şimdi tandemin arkasında ve ‘dostum’ dediğim kişilerle İzmit’e bile gidiyor olmanın sevincini ‘tarifsiz’ olarak nitelendiriyor. Çorba dağıtımına gelince, o konuda da çok istekli Yunus: “İnsanlar çok mutlu oluyor ve şaşırıyorlar. Onlar mutlu olunca biz de mutlu oluyoruz. Çorba ve bisiklet bir araya gelince sembolik olarak çok dikkat çekici oluyor ve insanlara ‘sıcacık yataklarında uyurken dışarıda zor durumda insanlar olduğunu’ hatırlatıyor. İnanın vizem vardı bugün ve dersim sekizde bitti. Akşam yemeği bile yemeden buraya geldim. Bu dostluk ortamı olmasa kimse gelmez buraya” diyor.Samet Aksuoğlu araya giriyor: “Görme engelli kişi gönül gözüyle görüyorsa ve bir işi ya da yuvası varsa evsizlerle kıyaslanınca engelli pozisyonundan çıkıyor. Bu durumda evsiz olan engelli pozisyonunda. Biz de engelli dostlarımıza ‘gelin siz de toplumsal yaralara çorba olun’ diyoruz”Tam ayrılacakken, çorba için uyananların ‘teşekkürler’ diyen sesi geliyor ve ekliyorlar ‘çay da var mı?’ Gönüllüler çayı not alıyorlar hatta uzun vadede belki başka şeyleri de. Battaniye mesela, neden olmasın?Saraçhane Parkı’nda da birkaç evsiz vatandaşa çorba dağıtımı yaptıktan sonra ‘daha fazla mülteciyi nerede bulabiliriz’ sorusu üzerinde istişare ediliyor. ‘Bayrampaşa Otogarı’ diyor biri. Kimse garipsemiyor. Dünyanın en normal şeyini yaparmışız gibi otobüs yolunu takip edip e-5’e çıkıyor, Bayrampaşa tabelalarını takip ede ede otogara varıyoruz. Gerçekten de bu çocuklar için engel yok. Etraftan gören herkes yardımcı olmak istiyor. Otobüs firmalarının birinden çıkan Şeyhmus Bey, bize evsizlerin yerini gösterebileceğini söylüyor. Tandem bisikletlerden biri üçleniyor. En arkada Şeyhmus bey, sıcak olduğu için gece olunca içeride uyuyan evsiz sayısının arttığını söylüyor. Gerçekten de içeride çok sayıda evsiz var. Bir kısmı buraya yerleşmiş gibi hatta. Büyük kısmı beton üzerine attıkları kartonların üstünde uyuyanları ‘uyandırmaya kıyamıyor’ çorbaları sessizce baş uçlarına bırakıyoruz.Son durak, otogarda içinde çok sayıda mültecinin barındığını duyduğumuz cami oluyor. Burada biraz daha hızlı ve koordineli olmamız gerek çünkü çorba bekleyen çok sayıda kişi var. Samet sesleniyor: “Süleyman termosun başına geç”, “ekmekleri bir kişi dağıtsın, bir kişi de kapakçı olsun…” “Sinem, iki çorba alıp aşağıya gel” “Ekmek bitti mi?” “Bir dahaki sefere daha fazla ekmek alalım…” Görme engelli Süleyman’ın hep gülen yüzü daha da aydınlanıyor.Çorba bitti, köprü göründüVe çorbalar bitti. Dönüş yolunu konuşuyoruz. Metrobüsle gidecekler bir tarafa Samet’e uyup köprüden bisikletle geçecekler diğer tarafa. Samet’le gidecekler iki iken beş, beş iken ona çıkıyor. Sonunda metrobüsle sadece iki kişi gitmeye karar veriyor. Gerisi çılgınlık peşinde. Çünkü biz bunu hak ettik! Her gün otobüsle geçtiğimiz yolları bisikletle kat etmek en azından benim için çok ilginç bir deneyim oluyor. Birkaç kere pes edecek olup metrobüse yanaşmaya yeltenirken vazgeçiriyorlar. Bayırlarda destek almadan yolu tamamlamam zor. Allah’tan her defasında bir el imdadıma yetişip arkadan itiyor beni. Saat sabaha karşı dört sularında Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken bütün yorgunluğumuzu unutuyoruz. Ne de olsa çorba dağıtıldı, engeller aşıldı, boğaz geçildi. Bilanço ise hiç ağır değil: Bir teker patlaması ve küçük çaplı bir kaza. Bir de onlar kibarlık yapıp kabul etmeseler de ‘hızlarını azaltan bendeniz’!Sabahın ilk ışıklarını Kadıköy’de bir çay ocağında karşılıyoruz. Mekanda bizden başka iki genç daha var ve o saatte nereden dönmüş olabileceğimizi anlamaya çalışıyorlar. Biri dayanamayıp soruyor: “Nereden geliyorsunuz, ne yapıyorsunuz” Samet ne olup bittiyse anlatıyor. Katiyyen inanmıyorlar. Hakikaten de inanılacak gibi değil. Hak veriyorum. “Evsizlere çorba dağıtıyoruz. Aramızda görme engelliler de var. Mesela bak bu arkadaş görmüyor” diyor Samet, Süleyman’ı göstererek ve soruyor: “Görüyor musun yoksa Süleyman?” Bütün yorgunluğumuzu unutturacak bir kahkaha daha kopuyor. Herkes çocuklar gibi şen. Bence tam o sırada onlar da inanıyor. Çünkü çorba sıcak, dostluklar daha da sıcak!

15 Kasım 2014 Cumartesi

Mutluluk 'paylaştıkça' azalıyor

Zaman tünelinde fotoğraflara bakınca sosyal medya sakinlerinin hepsi birer Polyanna. Oysa hayatın en özel anlarının bu şekilde paylaşılması mutsuzluk sinyali. En iyi ihtimalle teşhire odaklı bir hayatın göstergesi. Yanı başındaki eşinin aldığı çiçeğe Facebook’tan teşekkür edecek noktaya varan kişileri psikologlar daha kontrollü olmaları konusunda uyarıyor.Aslında her şey yolundayken bir anda keyfiniz kaçıyor. İçinizden geçense şu; “Herkes ne kadar mutlu? Ne mekânlar, ne kafeler geziyor. Benim hayatım neden bu kadar sıradan?” Bu bizim iddiamız değil elbette. Araştırmalara göre Facebook, Instagram gibi başkalarının hayatını teşhir eden araçlar mutsuzluğa kapı aralıyor. Bununla da kalmayıp kıskançlık hislerini kamçılıyor, hayata karşı tatminsiz kişiler haline getiriyor. Nasıl yapmasın ki. Siz evde otururken ‘tarz mekânlara’ giden, arkadaşlarıyla buluşan, misafir çağıran, misafirliğe giden, kır kahvaltısı yapan, evlenen, evlilik teklifi alan, güllere, çiçeklere boğulanların fotoğrafları birbiri ardına sıralanıyor. İşte önünüzden akıp giden bütün bu fotoğraflar psikologların tespitine göre insandaki tatminsizlik hissini artırıyor. Hatta öyle bir noktaya getiriyor ki, sırf Facebook’taki bu furyaya yetişebilme adına kişileri kendi hayatının dışında arayışlara itiyor. Güzel bir mekânda check in yapıp bol gülüşlü fotoğraf paylaşmak için ‘nerelere gidilir’ planları yapılıyor. Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan ise hayatın her anını teşhir etmeye odaklı bir yaşam şekli. Üstelik yapay.Bunun sadece Türkiye’ye özgü bir gerçeklik olmadığını da eklemek gerek. Zira uluslararası düzeyde yapılan araştırmaların hepsi aynı sonuca ulaşmış. Örneğin Amerika’daki Michigan Üniversitesi’nin araştırmasına göre Facebook’ta geçirilen vakit arttıkça insanlar mutsuzlaşıyor. “Facebook genç-yetişkinlerin tatmin hissini azaltıyor” başlıklı araştırma bu tür paylaşımların hayata dair memnuniyet duygusunu düşürüyor. Sosyal medya kullanıcılarıyla internet üzerinden anketle gerçekleştirilen araştırmanın sonucu şöyle: Facebook her ne kadar kolay yoldan sosyalleşme aracı gibi görünse de günün sonunda sebep olduğu his, yalnızlık ve mutsuzluk. Sebebi ise ağınızdaki çok mutlu, birbirini çok seven, eğlenen, sofradan sofraya gezen, mekânlar keşfeden arkadaşlarınızın paylaşımları. Peki, arkadaş listenizdeki herkes gerçekten bu kadar mutlu ve mükemmel hayatlara sahip mi? Keşke olsaydı. Ama aynı araştırmalar en özel anlarını bile sosyal medyada paylaşan kişilerin hayatında bazı şeylerin yolunda gitmediğini söylüyor. Psikologlar doğum günü, evlilik, nişan gibi günlerin paylaşımını, insanlara duyurma amaçlı, olağan paylaşımlar olarak görüyor. İnsanın yaratılışında olumlu ya da olumsuz duyguları paylaşma ihtiyacı olduğunu ekliyorlar. Sosyal medya da bu paylaşım araçlarından biri olduğundan eleştiriler arada bir yapılan paylaşımlara değil. Ancak hayatına dair her anı paylaşanlar için aynı durum geçerli değil. Psikolog Emir Erünsal, bu tip insanların bir süre sonra ‘desinler’ diye yaşamaya başladığını söylüyor. Hayat enerjisini dışarıda aramanın veya kıyaslamanın her insanda az çok bulunan bir özellik olduğunu anlatan Erünsal, “Bu hakim bir durum mudur ona bakmak gerek. Yoksa farklı duygular daha baskın geliyorsa sosyal medyadaki bu halden çok etkilenmezsin.” diyor. Örneğin gerçek hayatında takdir edildiği zaman yüzünde güller açan ama eleştirildiğinde aşırı öfkelenen insanlar, sosyal medyadaki etkileşime göre bir hayat oluşturmaya daha meyilli. Ya da bir kişi yeni aldığı evi ya da arabayı saatlerce arkadaşlarına anlatıyorsa Facebook’ta fotoğraflarını paylaşması çok da şaşırılacak bir durum değil. Yani herkes üç aşağı beş yukarı kendi karakterini yansıtıyor.Zamanla bir sosyal medya adabı oluşabilirHem araştırmaların hem de psikologların uyardığı konu, özellikle fotoğraf paylaşmaya yönelik sitelerin hayatı teşhir duygusunu ve yapmacıklığı artırdığı. Ancak teşhir duygusunun tek başına gelişemeyeceğinin altını çizen psikolog Emir Erünsal, “Birileri dikizlemek istediği için teşhir var.” diyor. Facebook’un insanlara birilerinin hayatını dikizleme imkânı sunduğunu anlatan Erünsal, şöyle konuşuyor: “Bu merak tatmin olurken kıyas başlıyor. İnsanda merak duygusu olduğu gibi teşhir etme duygusu da var. Ve sosyal medyada her ikisi de abartılı şekilde yaşanıyor.” Örneğin yeni evli bir çift, ‘bitanemle akşam yemeği’ fotoğrafı paylaşıp ardından, ‘şimdi de mehtapta gezmeler’ duyurusunu yapınca Instagram’ın diğer ucunda onların özel hayatını dikizleyen birileri hep var. Bu teşhir-merak döngüsü içinde zaman tüneli ardı arkası gelmeyen paylaşımlar; ‘kocamla sinema keyfi’, ‘eşimle yemek yapıyoruz’, ‘birinci ayımızı doldurduk, çoook mutluyuz.’… “Dünyada tek evlenebilen kendisiymişçesine çılgınca paylaşımlar yapılıyor.” yorumlarına neden olan bu halin birebir aynısı başka ülkelerde belki yoktur. Ancak teşhir modasının Türkiye’ye özgü bir durum olmadığını tekrar eden Emir Erünsal’a göre sorun biraz da sosyal medyanın nispeten yeni bir iletişim mecrası olması. Bu yüzden kabullenilmiş toplumsal kurallar burada pek işlemiyor. Kendine ait usulü erkânı da henüz netleşmedi. Zamanla burada da bir toplumsal kural oluşacağını ve insanların buna uygun davranabileceğini düşünen Erünsal, şöyle konuşuyor: “Şu an tam bir kaos ortamı. Ama bana sorarsanız süreç içinde toparlanır. Eninde sonunda bir sosyal medya görgüsü oluşacaktır.”Fotoğraflardaki bütün kitaplar okunuyorsa…Son dönemin popüler paylaşımlarından biri de şık kahve fincanı ve yanında afili bir kitap fotoğrafı. Kitaplar ki birbirinden kalın ve derin mevzulu... Elinizin altında varsa bir tane de kuru çiçek dalı. Olmasa da sorun değil. Maksat ‘okuyorum’ mesajı vermek zaten. Sözümüz okuduğu kitabın içeriğinden, yazarından bahsedenlerden, beğendiği için arkadaşlarına tavsiye edenlerden dışarı tabii ki. Zaten bu kişiler gerçek hayatında da kitapla hemhal olmalarıyla bilinir. Ancak okuma oranlarının neredeyse dibe vurduğu ülkemizde bu kadar çok kitap paylaşımına karşın insan, “Bütün bu okumalar gerçekse memleketi bir kültür patlaması bekliyor.” diye düşünmeden edemiyor. Söz konusu fotoğraflar giderek daha çok mecrada eleştirilerin hedefi oluyor. Sosyal içerik platformu Onedio’nun hazırladığı, ‘Sosyal Medyada Entelektüel Görünmek İçin 8 Altın Kural’ başlıklı yazı da bunlardan biri. Sitenin entelektüel görünmek için hazırladığı önerilerden biri de ‘sanal’ kitap okurluğu. Söz konusu fotoğraflara gönderme yapan yazar, “Okuduğunuz veya okuduğunuza inandırmak istediğiniz kitapların fotoğraflarını çekip Instagram’da paylaşmazsanız insanlar o kitapları okuduğunuzu nereden bilecek?” cümlesiyle giriş yaptığı yazıya şöyle devam ediyor: “İçtiğiniz çayı veya kahveyi de kitabın yanına iliştirin ki kitap okumak her gün yaptığınız ve keyif aldığınız doğal bir aktivite görünümü kazansın.”Bebek bahane!Giderek teşhir alanına dönen sosyal medyada bebeğiyle mutlu olanları da unutmamak gerek. Bu duyguyu göstermenin en yaygın şekli ise ‘baby shower’ fotoğrafları. Çikolata toplarına takılan pembe tüylü çubuklar, kurdeleyle çevrili bebeğin isminin yazdığı bardaklar, pembe tüylü taçlar… Bir mahalleyi doyurmaya yetecek kadar pasta-börekle süslenmiş abartılı bir sofra…Kenarda ise pasta şeklindeki bebek bezleri. Ve tabii ki ‘Aybüke’yi bekliyoruz’ yazılı pankartla fotoğraf çektiren anneler. Eğer doğumdan sonra toplanmışlarsa kucaklarında bütün bu pasta börekten ve gösterişten habersiz bebekleri var. ‘Dostlar alışverişte görsün’ tabirini ‘Dostlar doğum yaptığımda görsün’ formuna sokan bu organizasyonlar fazla abartılı bulunduğu için birçokları tarafından eleştiriliyor. Aslında baby shower diye adlandırılan gelenek Amerika’da anne adayının arkadaşları tarafından düzenlenir. Bebeğin ihtiyaçları el birliği ile belirlenip karşılanır. Türkiye’de ise ufak bir değişime uğrayarak annenin kendi kendine düzenlediği bir gün haline gelmiş. Hatta bu modayı fark edip harekete geçen organizasyon şirketleri bile var. Daha dünyaya geldiği ilk günlerde böylesi bir teşhir mantığına ve gösterişe alet olan bebeklerin büyürken nelere maruz kalacağı ise merak konusu.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Sosyal medya fotoğrafçılarına tüyolar! Gördüğünüz her şeyi çekmeyin

Mustafa Seven, Instagram’ın fenomen fotoğrafçılarından. Bir milyona yakın takipçisi olan Seven’le nasıl fenomen olduğunu, sayısı her geçen gün artan fotoğrafçıları ve sokak fotoğrafçılığını konuştuk. Instagram fotoğrafçılığına yeni başlayanlar için tüyolar almayı da unutmadık.Bir anda nasıl Instagram fenomeni oldunuz?Aslında foto muhabiriyim. 17 yıla yakın çeşitli gazete ve dergilerde foto muhabirliği, editörlüğü yaptım. Ama tatminsiz bir çalışma hali var foto muhabirliğinin. Gazetenin işleyişiyle, yapmak istediğin şeyler arasında ciddi fark var. Gazete o kadar çok vakit alıyor ki, ekstra bir şey yapamıyordum. Gazeteden ayrıldım. Dijital bir dönüşüm olduğunu fark edince oraya yöneldim ve dijital için bir şeyler yapmaya başladım. 6 ay ne olduğunu öğrenmekle geçti. İlk zamanlar ben de yediğim yemeği, içtiğim çayı, okuduğum kitabı paylaşıyordum.Bir milyona yakın takipçi nasıl oldu?Şu an 880 bin takipçim var, bir milyona yaklaştı. Bir süre sonra Instagram artık işim, işimi sunduğum bir mecra oldu. 6-7 aylık dönemden sonra profesyonel kullanmaya başladım. Paylaşım saatlerimi düzenli hale getirdim.Gecenin üçünde bile fotoğraflarınızı görüyoruz. Otomatik paylaşım mı yapıyorsunuz?Hayır, saat kuruyorum ve üç saatte bir kalkıyorum. Zaten çok fazla uyuyan bir adam değilim, uyanık olduğum zamanlara da denk gelebiliyor. Gün 24 saatse Instagram bütün gün aktif. Biz burada uyurken dünyanın öbür ucundaki birileri ayakta ve takipte. Onlara da bir şekilde ulaşmam gerekiyor.Instagram’da takipçi sayınızın bazı gazetelerin tirajından daha çok olduğunu söylemişsiniz.Bunu arkadaşlarım söyledi ama baktığınızda yalan da değil.Sosyal medya kullanışlı olduğu kadar dejenereye de açık bir yer. Takipçi satın alıyor musunuz?Fotoğraf paylaşarak takipçi sayısı artar mı diye bana da soranlar oluyor. Instagram’ı iyi kullananlar bilir ki, böyle bir şey yapıldığında orada var olamazsınız. Orada bir saygınlığınız ve size güvenen bir kitle var. Takipçi satın almak, beni takip edene ve fotoğrafını çektiğim insana saygısızlık olur.İnkılap Yayınları’ndan Sokak Fotoğrafçılığı kitabınız çıktı. Ne anlatıyorsunuz kitapta?İkinci kitabım. Sokak fotoğrafçılığı üzerine yolculuğumu anlatıp, izlenimlerimi paylaştığım, işin teknik kısımlarına da yer verdiğim, fotoğrafçılığın felsefesini anlattığım bir kitap oldu. Bu işi amatör olarak yapanlar için de bir rehber.En çok hangi şehri, nerenin sokaklarını fotoğraflamayı seviyorsunuz?İstanbul. Hem malzemesi bol hem de benim çöplüğüm. Dilini, sokaklarını, insanlarının neye nasıl tepki vereceğini biliyorum. Sokakta fotoğraf çekmek zorlu bir iştir, hele de insanları. O şehrin, sokaktakilerin kültürel kodlarını iyi bilmek lazım. İstanbul benim her şeyim, kendimi burada daha rahat hissediyorum. Mesela Paris’e entegre olmam, sokağın dilini anlamam, kültürel kodlarını kavramam zaman alıyor. İstanbul, kendisine ve duvarları arasında olup bitenlere tanıklık etmem için bana fırsatlar sunuyor. Bunun için ona her defasında minnettarım. Boğaziçi, Tarihi Yarımada, vapurlar, birbirini kesen binlerce sokak, yalılar, köprüler, martılar, seyyar satıcılar, balıkçılar, sokak sanatçıları… Fotoğraflarımda gördüğünüz hikâyeleri onlardan öğrendim. İstanbul’un hiçbir köşesi hikâyesiz değil.Ama son yıllarda İstanbul’un silüetini bozan, ucubeyi andıran binalar inşa ediliyor...Bu, İstanbul’u gerçekten seven herkesin yarası. Bir tane İstanbul var. İsteseniz İstanbul gibi ikinci bir şehir kuramazsınız. Bu sebeple herkesin çok özen göstermesi gereken bir şehir. Bu şehrin kirlenmesini içim kaldırmıyor, kızıyorum sinirleniyorum ama kızdığımla kalıyorum, elimden bir şey gelmiyor ki! İstanbul bir gün yok olursa hangi şehre giderim diye bir planım yok.Sırf fotoğraf çekmek için seyahat ettiğiniz oluyor mu?Çok. Bazı ülkelere sırf bu sebeple gidiyorum, Filipinler gibi. İş için gittiğim yerlerde de kendime özel zamanlar ayırıp o şehri, sokaklarını, insanlarını tanımaya çalışıyorum. Muz belgeseli için şu aralar Gana’ya gidip geliyorum ama iş dışında çıkan malzemeler görülmeye değer. 1 ayın bir haftası sadece İstanbul’dayım. Ama şikâyetçi değilim bu tempodan. Çünkü yaptıklarıma iş değil, hobi olarak bakıyorum. İşim sorulduğunda fotoğrafçıyım demiyorum. Çünkü ben fotoğraf çekerken kendimi kaybediyorum.Yeni bir kitap, sergi var mı?İkisi de var. Martta yine bir sergi olacak. Şu an net değil ama İstanbul’da duvarlara binaların dış cephelerine fotoğraflarımla giydirme yapmak istiyorum. Bu biraz zor, bakalım becerebilecek miyim? Projeksiyonlarla fotoğraflarımı İstanbul’un duvarlarına yansıtmak istiyorum. Kaldırım hikâyeleri olacak bu kez.‘Fotoğraflarına bakıp şiir-hikâye yazıyorum’ diyorlarTakipçileriniz en çok hangi tür fotoğraflarınızı beğeniyor?Beğeniden çok etkileşim kurulmasını önemsiyorum. Siyah beyaz hikâyesi olan dramatik fotoğraflar daha çok etkileşim alıyor. “Fotoğraflarına bakıp şiirler, hikâyeler, mektuplar yazıyorum” diyenler, resim çizip gönderenler oluyor.Fotoğraflarınızda ne buluyorlar?Samimi bulduklarını düşünüyorum. Dijital mecranın avantajları var elbet ama aynı zamanda çok da manipülatif bir yer. Ama benim fotoğraflarımda gerçek bir dünya var.Instagram’ın herkesin fotoğrafçı olduğu bir mecraya dönüştüğü yorumları için siz ne diyorsunuz?Dijital mecralar sayesinde düğün, doğum fotoğrafçılarının sayısı arttı. Makinelerin ucuzlaması, üretim sürecinin kolaylaşması ve tek tuşla fotoğraf çekiliyor olması fotoğrafın kitleselleşmesini sağladı. Bu, bence çok demokratik.Dijitalden önce kalan son film özel bir poza saklanırdı. Şimdi ‘çek-sil’ dönemindeyiz. Siz gördüğü her şeyi çeken bir fotoğrafçı mısınız?Seminerlerde “Gördüğünüz her şeyi çekmeyin” diyorum. Fotoğraf bence çok özel anların, anıların işi. Sokak fotoğrafçılığı da bundan çok uzak değil. Saldırgan bir şekilde gördüğünüz her şeyi çekiyorsanız, bu yaptığınız işin bir süre sonra savurgan olmasına sebep olur. Fotoğrafa bakan bir başka göz bu hoyratlığı hisseder.Fotoğraf çekerken dikkat ettiğiniz unsurlar neler?İnsan ve hikâye ikilisi. Benim anlattığım şeyler sokakta yok saydığımız, görmek, hayatımıza dâhil etmek istemediğimiz insanlar. Onların da bir şekilde anlatılmaya değer hayatları olduğunu düşünüyorum. Samimi olan her şey benim için güzeldir. Ambalaja, albeniye aldanmamaya çalışıyorum.Instagram fotoğrafçılarına tüyolar- Kullanılan her mecranın özel bir dili var. Bunu iyi bilmek ve iyi kullanıyor olmak lazım.- Paylaşılan fotoğrafların bir dili ve tarzı olmalı. Bugün sokak fotoğrafları çekiyor ama yarın martı fotoğrafları çekip onları paylaşıyorsanız bu bir tarzınız olmadığını, savruk olduğunuzu gösterir.- Fotoğrafik bir kimlik oluşturulmalı ki tutarlılık olsun.- İnsanların sizi takip etmesi için bir sebep olması lazım. Bu da iyi bir hikâye ve fikirdir.- Ürettikleri içerik iyi olmalı ki, insanlar görsün.- Hashtag dediğimiz etiketler, etkileşimi artıran unsurlar. Üretilen içeriği sunma şekli önemli.- Aktif kullanıcı olmak, diğer kullanıcılarla iletişim kurmak, fotoğraflarını beğenmek, yorumlar yapmak...- Efektlerle fotoğraf iyi işlenmeli.- Her fotoğraf türüne aynı efektleri kullanmamalı.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Görmeden dağa tırmanmak şehirde yürümekten daha kolay

Türkiye’nin ilk görme engelli dağcısı ve milli atleti Necdet Turhan’ın ‘Beş Kıtada Beş Tırmanış’ projesinin tamamlanmasına bir zirve kaldı. Avustralya’daki Kosciusko Zirvesi öncesi antrenmanlarına ağırlık veren Turhan, iki hafta sonra yapılacak Avrasya Maratonu’na da katılacak. Aynı zamanda profesyonel atlet olan Turhan, “Zirve için antrenmanım var ama param yok.” diyor.“Son yıllarda kontrol etmeye çalışıyorum ama ben aslında hırslı bir kişiyim.” Bu sözler, hırs olmadan yapılması mümkün olmayacak işi başarmış birine ait: Türkiye’nin ilk görme engelli dağcısı ve milli atleti Necdet Turhan. Aynı hırs, Turhan’a ODTÜ kamu yönetimi bölümünden şeref öğrencisi olarak mezun olmasına ve üniversitenin dağcılık kulübünün de onur üyesi seçilmesine yol açmış. Ancak her şeye rağmen ekliyor: “Dağlarda hırs yapmamak lazım. Dağcılık bir macera sporu değil.” Turhan, dağcılığın görme engelliler için riskli bir spor olduğunun da farkında. Hatta kendisi gibi bu işi yapmak isteyen görme engelli gençlere ‘atletizm yapın’ diyormuş. Dağcılığı görme engelliler için tehlikeli bir spor olarak nitelendirirken ‘engelliler düşünülmeden’ inşa edilmiş şehirlerin de en az dağlar kadar riskli olduğunu söylüyor. Ona göre dağda yürümek büyük şehirde yürümekten daha kolay. Everest’e çıkan ilk görme engelli dağcı Erik Weihenmayer, dağcılığa neden başladığı sorulduğunda ‘spor yapmayı çok istediğini ve dağcılığın görme engelliler için en uygun spor olduğunu düşündüğü için bu spora başladığını’ anlatmıştı. Dağcılık gerçekten görme engelliler için ‘yapılabilir’ bir spor mu?Katılmıyorum. Bir görme engelli için dağcılık riskli bir spor. Hiç görmediğinizi düşünün, basacağınız yerleri bulmanız sorun. Tırmanacağınız yerleri bulmanız sorun. Gören kişiler için bile tehlikeli. O yüzden ben çevremdekilere hep dağları anlattırdım ve onları kapasiteme göre seçmeye çalıştım. Bana ulaşan görme engelliler oluyor. ‘Dağcılığı nasıl yapabiliriz’ diye soruyorlar. Ben onlara dağcılık konusunda referans olmak istemiyorum. Çünkü öyle bir sorumluluk almak istemiyorum. Ama diyorum ki, bakın ben dağcılıkla birlikte atletizm de yapıyorum. Atletizm de yapabilirsiniz kolaylıkla. Denemeyin demem tabii ama dağcılık konusunda eğitimci olarak ortaya çıkıp sorumluluk almak istemem. Yoksa benden sonra da görme engelli dağcılar çıkacaktır. İnşallah da çıkar. Ama tehlikeyi bilsinler. Macera olarak düşünmesinler.Tırmanışta özel bir yönteminiz var mı?Ilgaz’da deneme yanılma yolu ile buldum. Çan sesi izliyorum ben dağda. İki de baton kullanıyorum. Çanı önde giden arkadaşın çantasına takıyorum ve sese yoğunlaşarak batonumla arkadan takip ediyorum. Daha sonra yine kapasiteme uygun kaya eğitimleri aldım. İki tip kaya tırmanışı var. Ben bunlardan lider tırmanış değil de yukarıya emniyet alınarak gerçekleştirileni kullanıyorum.Tırmanışta sizi en fazla zorlayan şey ne oluyor? Ciddi tehlikeler atlattığınız oldu mu?İlk ciddi zorlanmam, Ağrı Dağı’nda 2002’de yaptığımız tırmanış esnasında oldu. Çok sert bir fırtına vardı. Çan sesini takip edemiyordum. Biraz da rahatsızlığım vardı, mide bulantısı vs. Buna rağmen 5137 m’lik Ağrı zirvesine ulaştık. Çok zorlandım ve oradan aşağıya indiğimde dağcılığın çok çetin bir şey olduğunu düşündüm. Halbuki o zamana kadar değişik dağlarda tırmanışlar yapmıştım. Erciyes’te, Bey Dağları’nda, Uludağ’da zirve yapmıştım. Fakat ilk kez bu kadar fırtınalı bir ortamda tırmanış yaptım ve hadiseyi kendi kendime şöyle tercüme ettim: “Bir dağcı, ayağının tırnağından saçının teline kadar çok idmanlı olmalı.”Başka çok zorlandığınız anlar oldu mu?Kilimanjaro’da da çok zorluk yaşadım. Orada kendi tempomda yürüyemiyordum. Bir ana ekip bir de bizim küçük ekibimiz vardı. Bizim ekip dağlarda kılavuzum olan ODTÜ Dağcılık Kolu Antrenörü Nevzat Öntaş ve iki yerel rehberden oluşuyordu. Birlikte yürüyorduk ve diğer ekibi kamp yerlerinde yakalayabilmek için tempomuzu artırıyorduk. Görme engelli olduğum için biraz daha yavaş hareket ediyorum. Bu nedenle aşırı yorgun düştüm. Aynı zamanda zirve rüzgârı dediğimiz aşırı rüzgâr var. Yorgunluğa bu rüzgâr da eklenince fenalaştım ve Nevzat Öntaş, bu durumda geri dönmemiz gerektiğini söyledi. Fakat inat ettim ve riski göze aldım. Bu diğer zorlanmam. İki tırmanış da benim için çok kötü sonuçlanabilirdi. Allah’tan onları yaşamadık. Yukarı çıktık, 5895 metre. Kilimanjaro zirve panosu önünde ‘Dağa göz değil yürek tırmanır’, ‘Yaşamı sevmek için yürek, başarmak için emek gerek’ yazılı pankartlarımızı açtık.Ne gibi önlemler alıyorsunuz?Yapmam gereken şey dağlarda, beynimde herhangi bir düşünceyi hasıl etmeden elimden geldiğince yoğunlaşmak. Bu arada çevreyi çok anlattırıyorum. Kafamda zihin fotoğrafları yapıyorum. Zihin fotoğraflarım ne kadar berraksa, yaptığım işe ne kadar yoğunlaşıyorsam yürüyüşüme çan sesine o kadar başarılı oluyorum. Diğer dağcılar için de geçerli bu.Görme engelliler olarak diğer duyularınızı, çok daha etkili kullanıyorsunuz. Bu, dağda bir avantaj sağlıyor mu?Görme engelli kişi zaten öyle yapmak zorunda. Kulaklarınızı ve diğer duyu organlarınızı daha iyi kullanmak zorundasınız. Kulaklarımı daha iyi kullanmam, tenime çarpan rüzgârı daha iyi hissetmem, bunlar kendiliğinden oluyor. Bir de ben ‘dağlara konsantre olma modu’nu seviyorum. Bir doğal senfoni var dağlarda ve bu senfoniyi dinlemek benim için müthiş bir şey. Mesela ben çamların ıslık çalmasını çok seviyorum. Diğer dağcılar belki bilmiyor olabilirler. Ama hafif tatlı bir rüzgârda çamlar çok güzel ıslık çalar. Bu benim için çok özel bir şey.Bu işin en çekici tarafı ne sizce? Zirve yapmak mı, yolda olmak mı, yoksa az önce belirttiğiniz bu senfoniye yoğunlaşmak mı?Hepsi. İlla bir zirve yapacağım diye hırs yapmamak lazım. Bunların toplamı güzel. Mesela kamp yerinde oturmak da güzel. Kilimanjaro’ya gittim, başından sonuna kadar güzeldi. Kenya güzeldi, Tanzanya güzeldi. Oranın yerli insanlarıyla tanıştık. Dağda illa zirve yapılacak diye bir şey yok. Zirve yapan değil, salimen dönen dağcı usta dağcıdır.Dağcılıkta bir hedef ya da hayaliniz var mı?Erik Weihenmayer’den bahsettiniz. Onunla aramızda 10 yaştan fazla var. Benden genç ve olanakları hayli fazla. Genç olsaydım bir de olanaklar olsaydı, ben de denemek isterdim Everest’i. Ama Türkiye’nin olanakları uygun değil. Bu bahsettiğim yerlere gitmek için bile çok zor para buluyorum. Everest’e gitmek için çok büyük paralar gerekiyor. Şu anki hedefim Avustralya’nın en yüksek noktası olan Kosciusko zirvesi. 3 bin metre civarında.Avustralya etabı ne durumda? Olacak gibi mi görünüyor?Para bulmam lazım. Bu işin lojistik çalışması konusunda yalnızım. Kapıları çalıp para istemek konusunda karakterim de çok uygun değil. Bir miktar çalıştığım Nilüfer Belediyesi yardım etti. Onun dışında para bulmak hep sorunlu olmuştur.Geçmişe bakınca bu işin en güzel tarafı olarak neyi hatırlıyorsunuz?Olup bitenler beni de şaşırtıyor. Böyle bir planlama ile yola çıkmadım. ODTÜ’ye girmeden önce dağları biliyordum. O nedenle dağcılık koluna gittim. Beş kıtaya gideyim diye bir planım yoktu. Aşama aşama yaşam bu noktaya getirdi. Demek ki insan yaşamında neler görebiliyormuş. Beş kıtaya gitmiş olmak, oralardan dostlarımın olması, bunlar başlı başına güzel şeyler. Görme engelliyim ama bunların hepsi hayatımı daha renkli hale getirdi. Bu, bana mutluluk veriyor.Maraton mu, yoksa dağcılık mı zor?Şimdiye kadar 5 kez 42 kilometre koştum ve ABD hariç hepsini 4 saatin altında koştum. Maraton da zor ama dağcılık daha riskli. Kilimanjaro’da hayati bir tehlike atlattım. Aynı hayati tehlikeyi Japonya’da Körler Maratonu’nda yaşadım, sıvı tüketimim çok yetersizdi. Diğer görme engellilerle yarış olduğu için kapasitemin üzerinde hareket ettim. Orada ölebileceğimi söylediler. Kilimanjaro’da da ölümden döndüm. Ben de anlam veremiyorum, risk alıyorum. Şu anda o riski alır mıyım, almam gibi geliyor. Ama o sırada gözüm daha karaydı sanırım.Siz sık sık anlattırıyor musunuz dağları?Tabii ben hep dağları anlattırırım. Ağrı’ya iki kere gittim. 2002’deki ikinci gidişimde artık görür gibiydim. Zihin fotoğrafı var kafamda. Bunu bütün görme engellilerin yapması lazım. Zihin fotoğrafı yoksa hiçbir şey yapamazsın. Bu evde zihin fotoğrafım olmasa şuradan tuvalete gidemem. Görme engelli muhakkak beyninde görecek.Şehirler, engelliler düşünülmediğinden planlandığı için hayatı çok zorlaştıran yerler aynı zamanda. Sokaklarda, caddelerde yürürken dağların aslında daha güvenli olduğunu düşündüğünüz oluyor mu?Dağ daha kolay tabii. Bursa’daki bu evimde 15-16 senedir oturuyorum. Çevrede gezmem o kadar zorlaştı ki. Evimin önünde daracık kaldırım var, yol da daracık zaten. Yürümem çok zor. Karşıda özel hastane açtılar. Oradaki kaldırımı daha önceden kullanıyordum, şimdi rehberle gidiyorum çünkü hastanenin arabaları var orada. Dağda yürümek, buradan baktığınızda daha kolay. Maalesef kentlerimiz engellilere göre dizayn edilmiyor. Bursa gibi göçe maruz kalıp kalabalıklaşınca hepten karmaşık hale geliyor. Bunlar hep empati eksikliğinden kaynaklanıyor.Avustralya’ya gidersem bu iş tamam!‘5 Kıtada 5 Maraton 5 Zirve’ projesine 2002 yılında başladım. Önce maratonları koştum. 2002’de New York Maratonu, 2004’te Atina Maratonu, 2005’te Japonya Dünya Körler Maratonu, 2006’da Sydney Maratonu, 2007’de Mısır Luksor Maratonu’nu koştum. 2002’de Ağrı’ya çıkmıştım, onu Asya olarak saydık. Afrika olarak Kilimanjaro’ya çıktım 2009’da. Mont Blanc’a çıktım, zirve olmasa da 3 bin 500 metreye tırmandım. Onu da Avrupa’da dağ tırmanışı olarak kabul ediyoruz. Geçen ağustosta çok güzel bir etkinlik oldu. ABD Colorado’da Sherman zirvesi. 4280 metre. Böylece beş kıtada beş maraton, beş tırmanış projemde beş maraton, dört dağı bitirdim. Avustralya’ya gider tırmanış yaparsam projeyi bitirmiş olacağım. Benim hedefim bu.

31 Ekim 2014 Cuma

Plaza Dili ve Edebiyatı ve Çok Daha Fazlası...

Güldür Güldür'ün "Plazada Toplantı" skeci son günlerde çok konuşuldu, sosyal ağlarda çok paylaşıldı, iş yerlerinde çok izlendi. Skeç komik olduğu kadar eleştireldi de. Öncelikle "plaza"larda ya da bilumum iş yerlerinde kullanılan dili çok güzel yansıtıyordu. Okuldayken daha Türkçe olsun diye "veya" yerine "ya da" kullandığımı hatırlıyorum da, bugün "meeting requestler" gönderip raporlar "check" ederken, ne yapıyoruz biz diye sormaktan kendimi alamıyorum. Skeçte işyerlerinde Türkçenin yozlaştırılmasının yanı sıra, içeriği belli olmayan toplantılar, bulunduğu pozisyonun anlamını bilmeyen, sattıkları ürünle herhangi bir bağı olmayan çalışanlar, personeller arası maaş farkları, asıl işten bir haber olan yöneticiler de ele alınmıştı. Özellikle finali çok hoşuma gitti, sanırım hangi sektörün hangi bölümünde olursak olalım, ana işi bilmeye ve öğrenmeye devam etmemiz gerekiyor.

"Haydi herkes et kesmeye!..."

Hala skeci izlememiş olanlar varsa videoyu aşağıda bulabilirler.

30 Ekim 2014 Perşembe

İnsan Kaynakları Ne İş Yapar?

Bir sokak röportajında "İnsan Kaynakları Ne İş Yapar" diye sormuşlar ki, cevaplar evlere şenlik :)

Güzelim yurdumda İnsan Kaynakları alanında çalışan kişilerin iş tanımları çeşitlilik gösterse de, Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından kabul edilen Ulusal Meslek Standardı'na göre örneğin İnsan Kaynakları Uzmanı, bir kuruluşun işe alım, eğitim, kariyer ve yetenek yönetimi, performans yönetimi, ücret ve yan haklar, organizasyonel gelişim ile ilgili insan kaynakları süreçlerinin kurulmasına ve prosedürlerinin hazırlanmasına destek veren; bu süreçleri kuruluş İK politikalarına göre yürüten nitelikli kişidir.

Konu ile ilgili bir başka yazım için: Halkla İlişkiler mi Personel Yönetimi mi İnsan Kaynakları mı?

25 Ekim 2014 Cumartesi

Ümit Besen: Keşke Nikâh Masası'nı hiç yazmasaydım

Ümit Besen, altı yıllık bir aradan sonra ‘Ümit Besen 2014’ adlı albümünü müzikseverlerle buluşturdu. Dillere pelesenk olan birçok şarkıya imza atan sanatçı, dışarıdan neşeli ve sempatik görünse de aslında içine kapanık ve duygusal biri olduğunu söylüyor.Ümit Besen, altı yıl sonra yeni bir albüm çıkardı. Bu albümü vesile ederek, kendisiyle söyleşi yapmak istiyorum. Öğreniyorum ki Bodrum’a taşınmış ve sadece hafta sonları İstanbul’a geliyor. İki gece üst üste sahneye çıkıp yeniden Bodrum’a gidiyor. Ümit Besen ve benim ortak dostumuz Hakan Eren’i söyleşi konusunda aradığımda, artık gazetelere söyleşi vermek istemediğini söylüyor. Sebebini sorduğumda, hâlâ “Müziğe nasıl başladığını, bu şarkıları kendisine kimin yazdırdığı?” gibi, müziğe yeni başlamış birine sorulacak soruların kendisini sıktığından bahsediyor. Bir cumartesi akşamı İstanbul’da yıllardır sahneye çıktığı Mercan’ın yolunu tutuyoruz. Babacan bir tavır ve tebessümle karşılıyor bizi. Sohbete başlamadan önce yakın bir arkadaşıyla yaptığı telefon konuşmasında espri üstüne espri yapıyor. Bu sıcaklıkla ve yeni albümle başlayan sohbetimiz, Cem Yılmaz’ın düğününe kadar uzanıyor.Altı yıldır albüm yapmıyorsunuz. Neden bu kadar geç kaldınız?Aslında albüm yapmak istemiyordum. Bu altı yılın üç senesi içimden bir şey yapmak gelmiyordu. Çünkü kardeşimi kaybettim. Üç sene kanserle mücadele ettik ama kaybettik. O dönem çok yoğun duygular yaşadım. Mesela albümdeki İyi Ki Yoksun o dönemde ve o duygu yoğunluğunda yazılan bir şarkıydı.Bu şarkı diğerlerinden çok farklı zaten. Sizden duymaya pek alışık olmadığımız rock altyapılı bir şarkı.Ağlayarak yazdım o şarkıyı. Sanki bir rockun isyanı gibi düşündüm o an. O yüzden sert bir altyapısı oldu. Çünkü kardeşimin akabinde de dayımı kaybettim. Ankara’da trafik kazasında vefat etti. Anneme hitaben yazılmış bir parça o. Anneme diyorum ki: ‘Biricik kardeşin var ya, Bir haber aldık ki sorma, Oğlun da birazcık hasta, Ne diye sorma, Yanıyoruz için için, Dermanı yok derdimizin, Birimiz hepimiz için, Ölsek ne fayda.’Sonraki üç yıl...Üç yıl kardeşimin tedavisiyle meşgul olduk. Diğer üç yıl da piyasanın durumu yüzünden bir şey yapmak istemedim. Piyasanın durumu malum, albüm satışları diye bir şey kalmadı. İnsanlar sevdiği sanatçının bile CD’sini almayıp internetten dinliyor.Bu durum da sizi ister istemez albüm yapmaktan soğuttu.Aslında beni soğutmuyor, plakçıyı benden soğutuyor. Yapımcı para kazanmak, biz ise insanlarla duygularımızı paylaşmak için albüm yaparız. Bir sanatçı olarak şahsen kendi duygularımı paylaşmak için şarkı yazıyorum. Bu albümden beş kuruş para almadım. Para konuşmadan bütün bestelerimle stüdyoya girdim. Prestij çalışması olarak, sevenlerim benden bir çalışma bekliyor diye. Gerçi Hüseyin Emre teklif etmese belki de yapmazdım yine. ‘Ümit artık bir şeyler yapalım.’ dedi. Ben de kabul ettim.Hüseyin Emre ile bir dönem kırgınlık yaşamıştınız. Aranızı nasıl yumuşattınız?Hüseyin Emre, müzik kariyerimde yola ilk çıktığım arkadaş. Aramızda bir kırgınlık vardı. O yüzden 2006 ve 2008’de Ati Müzik’e iki albüm yaptım. Kariyerim boyunca ilk kez farklı bir plak şirketiyle çalıştım. Cenazeler ve ölümler insanları birleştirirmiş ya... Sağ olsun bu dönemde geldi gitti, acımı paylaştı. İnsanlar filmin koptuğu yerden montajı yapıp devam etmek istiyor. O dönemi yaşayınca, ‘Üç günlük dünya sonuçta, ne olacak’ deyip kırgınlıkları unutuyorsunuz. İkimiz de birbirimize çok şey borçluyuz sonuçta.Müzik dünyasının önde gelen isimleri bile bu dönemde single çalışması yapıyor. Siz düşünmediniz mi hiç?Aslında bu dönemde böyle bir şey yapmak fedakârlık gibi görünüyor ama dinleyicilerime karşı kendimi borçlu hissediyorum. Albümde on şarkıya yer vermiş olsak da daha bestelerim var. Bir albüm daha çıkarabiliriz.Albümde genelde kendi şarkılarınızı seçmişsiniz. Neden dışarıdan sadece iki şarkı aldınız?Evet. Dışardan güzel şarkı bulabilseydim onlardan da mutlaka koymak isterdim ama gelmedi. Hüseyin’e sunduğum şarkılar benim şarkılarımdı. O da bana iki şarkı önerdi. Yavuz Hakan Tok’un İzmir diye bir şarkısı var. İzmir’in benim için önemi büyük. Bu sebeple şarkıyı seslendirmek istedim. Çünkü ilk kez İzmir Konak’ta Ümit Besen Evlendirme Dairesi ile adım yaşatılmak istendi. Sevgili Hakan Tartan, ‘Biz sevgiyi senden öğrendik, adını buraya koymak istiyoruz.’ dedi. Ben de “Neden olmasın, bir gün indirmezlerse koyun.” dedim.Sizi ne zaman görsek neşeli, esprili ve hayat dolusunuz. Bu kadar romantik ve duygusal şarkılar nasıl çıkıyor?Evet, öyle görünüyorum ama aslında içime kapanık biriyim. Bu albümde yer alan Her Gece Onun İçin adlı şarkıda bunun cevabı var aslında. ‘İçim ağlar, yüzüm güler, Ben aslında bu değilim, Güçlü görünmeliyim, Ayakta durmak için...’ diye. Yaşadıklarım bazen yazmaya zorluyor beni. İçimde fırtınalar kopuyor ama dışarıya bir damla vermemeye çalışıyorum. İnsanlar beni el üstünde tutuyor fakat neler yaşadığımdan kimsenin haberi yok. Kendi kendime gözyaşlarımla boğulup düşündüğüm oluyor. Mazi geliyor aklıma, kardeşim geliyor, annem geliyor. Yaşadıklarım...Şarkılarınızın ne kadarında siz varsınız?Yüzde yüzünde varım. Benim olmadığım, hissetmediğim şeyleri yazamam. Gerçekten çok etkilenmiş olmam, beni duygulandırmış olması gerekir. Mesela Bana Abi Deme şarkısı gibi. Onu doktor bir arkadaşımdan esinlenmiştim. Asistan bir kıza âşık olmuştu. Kız da ona abi deyince aşkını söyleyememişti. O beni çok etkilemişti ve bunu yazdım.Müziğe sizinle başlayan birçok isim piyasadan silinip gitti. Sizin kalıcı olmanızın sırrı nedir?Duruşum, karakterim. İnsanlar bence müzikten önce beni seviyor. Müziğimde de ortak buluştuğumuz yerler olunca bu sevgi katlanıyor. Dün birisi geldi, ‘Kızım karnımdayken sizi dinliyordu, şu an yirmi altı yaşında, yine sizi dinliyor.’ dedi. Kimisi doğan çocuğunun ismini Ümit koymuş. Çoğu insan biz sizin şarkılarınızla evlendik diyor. Demek ki birçok insanın hayatına dokunmuş, bir iz bırakmışız. Bunlar parayla kazanılmayacak ve sizi yaşatan şeyler. Çünkü yazdığım birçok şarkı yıllardır dillerde. Başkalarına muhtaç olmadan kendi yazdıklarımla ayakta durabildim. Bunun da etkisi var. Bir de çektiğimiz filmlerin de etkisi var. Birkaç kuşak benim şarkılarımla büyüdü.Yıllardır aynı yerde sahneye çıkıyorsunuz. Başka bir yerde çalışmayı hiç düşünmediniz mi?Az kazandığım halde yıllardır burada sahne alıyorum ve pişman değilim. Burayı kendi evim gibi görüyorum. Öte yandan bugün Tarabya’dan geçtim, ilk çalıştığım yer Köşem Bistro yıkılmış. Yıldızlar da yıkılmış, içine minibüsler park etmiş. Çalıştığım yerler ya mobilyacı dükkânı oluyor ya banka oluyor ya da yıkılıyor. Nikâh masası yapmak için mi mobilyacı yapıyorlar bilemiyorum. (Gülüyor)Günümüzde yapılan duygusal ve aşk şarkılarını nasıl buluyorsunuz?Kimisi güzel, kimisi çok laubali. Aşkı çok hafife alıyorlar. Aşk denen ulvi duygu gitmiş, sadece bu iş bir flörtmüş gibi yazılıyor şarkılar. Bu ulvi duyguyu, hasreti, acıyı, özlemi yaşamak ve ona göre yazmak gerek. Aşk kavramı çok dejenere oldu.Eskisi gibi kalıcı şarkılar da çıkmıyor…Evet çoğu saman alevi gibi geliyor ve geçiyor. En fazla bir-iki ay söyleniyor, sonra kaybolup gidiyor. Günübirlik şarkılar yapılıyor. Bunun sebebi de sadece tutsun kaygısı. İçinde yaşanmışlık ve duygusallık olan şarkılar çok az.Cem Yılmaz’a Nikâh Masası’nı çalmayayım dedim, dinlemediÜmit Besen deyince akla gelen ilk şarkı Nikâh Masası. Oysa 500’e yakın besteniz var. Onların geri planda kaldığını düşünmüyor musunuz? Keşke hiç yazmasaydım dediğiniz oldu mu?Demez miyim hiç? Nereden yaptım şu şarkıyı dediğim çok oldu. Programa çıkıyorum hemen bir peçete geliyor, üstünde Nikâh Masası. Yahu bir bekle. Başka şarkı yok mu? Zaten programın sonunda çalıyorum. İnanın ki bazen bıkkınlık geliyor ama yapacak bir şey yok, insanlar seviyor.Bu şarkı aslında çok acıklı, sitem dolu bir ayrılık şarkısı. İnsanların en mutlu günlerinde bu şarkıyı istemeleri ironik değil mi?Evet, içi çok sitem dolu. Cem Yılmaz da bu şarkıyı istedi, ayrıldı bak. (Gülüyor) Cem illa bu şarkıyla dans edeceğim, dedi. Cem yapma, bu ayrılık şarkısı, ben sana İyi Günde Kötü Günde’yi çalayım, dedim. Yok abi, ille de bunu istiyorum, dedi. (Gülüyor) Bu şarkıyı çalan bazı piyanistler damat tarafından darp edilmiş. Damat, evlendiğim kızla bir ilişkin mi var diye piyanisti dövmüş. Böyle düşünen zihinler de var. Halbuki bunu rüyada gördüm ve kalkıp yazdım. Yaşadıklarımla da örtüşen bir şarkıydı. Ben de böyle bir şey yaşadım. Sevdiğim insan başkasıyla evlendi. Sonra davetiyesi geldi.Hâlâ şarkılar yazıyorsunuz. Üretkenliğin sırrı nedir?Fazla duygusal olmak. Derdini kâğıtla, kalemle paylaşabilmek. Fazla kimseyle konuşamamak. Etrafımda pek kimse yoktur benim. Herkesle oturup konuşan bir insan değilim. Geçici ve sahte dostlukları sevmem. Gerçek dostlukları severim. Dostlarım için ölürüm. Sahte insanları hemen fark eder ve ayırırım. Bunlar beni yoruyor.Sanırım İstanbul da sizi epey yormuş. O yüzden Bodrum’a taşınmışsınız.Hiç sormayın. Geçen gün eşimi almaya gittim. Üç saat trafikte kaldık. Artık bu trafiğe, bu gürültüye dayanamıyorum. İki yıl önce Allah nasip etti, orada bir ev yaptırdık. Hanım da, ‘Bu yaştan sonra burada ne yapacağız? Gidelim biraz dinlenelim.’ dedi. O isteyince ben de kıramadım. Haftada iki gün İstanbul’a gidip geliyorum. Ben Bodrum’a giden sanatçılardan olmadım. Otuz sene boyunca toplasan iki-üç kere gitmişimdir. Çalışmaktan tatil yapmaya bile fırsatım olmadı.Gece 2’de çıkar dolaşırdımSizin araba tutkunuzu bilmeyen yok. Nereden geliyor bu araba sevdası?Tamirci çocuğuyum ben. Babamın yanında çalıştım, tornada çalıştım. Araba sevdam o zamanlarda başladı. Arabaları sevdim. İyi arabaları seviyorum. Genellikle gece biniyorum. Kapımın önünde pek durmaz lüks arabam. Bunu gösteriş için değil, sevdiğim için yapıyorum. Gece saat ikide çıkarım dışarı. Dolaşır gelirim. Kimse görmez bile beni. Tamamen kendi zevkim için.Peki ya fotoğraf merakınız...Rahmetli dedem fotoğraf sanatına meraklıydı. Öğretmendi. Aynı zamanda ud çalardı. Çok önemli biriydi. Ondan geliyor. Önce çocuklarımın fotoğraflarını çekerek başladım. Sonra tutku halini aldı. Genelde manzara çekiyorum. Fotoğraf teknolojisini yakından takip ediyorum. Piyasadaki en iyi makineler ve objektifler bende var.Sizin için, ‘Çocuklarını el üstünde tutar’ diyorlar. Çok mu düşkünsünüz çocuklarınıza?Çocuklarımın topluma yararlı birer insan olmaları için hep çabaladım. Beni yordu. Çocuğumun biri avukat oldu, diğeri halkla ilişkiler okudu. Evlendi, bana bir torun verdi. En küçüğü de medya iletişim ve görsel sanatlar okuyor. Hayatın zorluklarını onlara hissettirmeden onları yaşatmaya özen gösteriyorum. Mesela dün dokuz saat araba kullandım ve yorgun argın eve geldim. Duş alıp programa çıkacağım. Kızım dersten çıkmış, yorulmuş, uzanıyordu. ‘Baba, bana su verir misin?’ dedi. Tabii ki dedim ve gittim su getirdim. İki lokma bir şey yemeden onun suyunu götürdüm. Çocuklarıma bu kadar değer verdim. Yorgun olsam, ayaklarım titrese bile onlara koşuyorum.

23 Ekim 2014 Perşembe

Güzellik anlayışı değişiyor sevdası değişmiyor

Güzellik nedir? İnsanlık tarihine şöyle bir bakınca görünen o ki ‘güzel’ hep değişmiş. Aynı kalansa güzelleşmek çabasıyla yapılan absürtlükler olmuş. Çin’de küçük ayaklar için demir ayakkabılar giyen kadınlar, yüzünü tebeşirle boyayan, kelleşmek için başını kazıyan erkekler... Bugünün estetik ameliyatları ve makyaj stillerinin gelecek nesiller için aynı olmayacağı ne malum?Birisi, dünyanın en güzel kadınını tarif etmenizi istese, muhtemelen bir Hollywood yıldızına veya ünlü bir mankene benzer profil anlatacaksınızdır. Bu tarif edeceğiniz güzel; kesinlikle şişman olmayacaktır, kırmızı elma yanakları da, ayak topuklarına kadar uzanan saçları da... Ya da yüzü kireç beyazı, patlak gözlü bir kadını da asla tarif etmeyeceksinizdir. Yakışıklı erkek algınızda ise kel birisi yoktur muhtemelen. Öyle olsaydı saç ektirme bir endüstri halini almaz ve Türkiye’de saç ekim merkezlerinin sayısı 250’yi geçmezdi. Sektörün yıllık cirosu 2013’te bir milyar Euro’yu buldu. Bir iddiaya göre günümüzde dünyada kellik oranı yüzde 80’lere ulaştı. Koskoca bir üniversite hocasını, kürsü sahibi bir bilim adamını saç ektirecek kadar etkileyen ‘kellik kötüdür’ algısı eski zamanlardan beri var ama bu yüzyılda hastalık boyutunu aldı. Bu kel adamlar bir zaman makinesi yapılsaydı ve 10. yüzyılın Japonya’sına gitseydi belki de dönemin en yakışıklıları olarak epey beğeni toplayacaklardı. Yine aynı çağlarda Çin’e gitsek, ayak numaraları 40’lı rakamları bulan İngiliz kadınlarına Çinliler çok şaşıracaktı. Zira o zamanlar bir kadın için güzellik kıstası küçük ayaklardı. Aileler kızları evde kalmasın diye daha bebeklikten itibaren kızlarının ayaklarını bandajlıyordu. Ayakları o kadar küçük ki, yetişkin bir kadının ayakkabıları ancak bir sigara paketi büyüklüğünde. Bu anlayışın mağduru, yaşayan birkaç yaşlı kadın var. Ayaklarının bu küçük ayakkabılar için aldığı şekli gördüğünüzde şok yaşayabilirsiniz. Bir insan kendisine nasıl ve neden böyle bir acımasızlığı yapar? Cevap: Demir ayakkabılar giyerek ve güzelleşmek için!Güzel, tarihe ve kültüre göre değişiyor ama güzelleşmek gayreti hep aynıİnsanlık tarihi, hatta kadınların tarihi biraz da güzelleşmek uğruna yapılan absürtlükler tarihidir. Aslında güzellik algısının değişimi de diyebiliriz buna. Sanat ve estetik tarihi değil sözünü ettiğimiz. Bir insanın bir başka insanı daha güzel bulması, daha güzel görmesi yani beğenmesi uğruna yapılanlardır. Bir başka deyişle güzellik algısıdır. Bir kadında güzel olduğu düşünülen şey, tarihlere ve kültürlere göre değişiyor. Güzellik algısı iletişim çağından önce her topluma, coğrafyaya ve çağa göre değişiyordu. Artık global bir köy olan günümüzde ise tek bir güzellik anlayışı var. Onu şartlarından biri de malumunuz: Zayıf olmak. (Antik çağın insanları duymasın, şok yaşar.) Bronz ten bir mesela. Onun için kadınlar, erkekler güneş altında döne döne yatmakla yetinmiyor, tabut gibi cihazların içine girip (solaryum) bekliyor! Eskiden kadınlar (ve hatta erkekler) beyaz bir tene sahip olmak için türlü yollar deniyordu. Anadolu’da limonla elini yüzünü ovmak, Avrupa’da ve Amerika’da tüm yüzünü pudrayla boyamak mesela. Antik Roma’da alın ve kollar, tebeşir veya üstübeç (bir tür kurşun karbonat) ile beyazlaştırılıyordu. Romalılar yüzleri için saatlerce uğraşıyordu. Sürdükleri fondoteni ve kremleri ise dönemin kozmetik endüstrisi (!) şöyle hazırlıyordu: Koyun yünü yağından (bir tür losyon) elde edilir. Arpa unu, öğütülmüş geyik boynuzu, bal ve kızıl güherçile köpüğü karışımı… Gözkapağı ve kaşlarını ise kömürle boyuyorlardı. Persli, Mısırlı, Yunanlı ve Romanlı kadınlar ise yüzleri ve saçları için çok para harcarmış. Romalı kadınların sabah ilk işleri, yüzlerinde kalan krem ve ekmek lapasından yüz maskelerini silmek olurmuş.Antik çağın yüksek sosyetesinin cilt bakımı için kullandığı en önemli ürün, fasulye lapası kompresleri. Tarif şöyle geçiyor antik bir kitapta: “Günışığında Stehanus’un hamamına giderseniz, fasulye lapasını sarkmış göbeği için kullanmayan bir kişi bile göremezsiniz. Bu size hoş geldin hediyesidir. Fasulye lapasının benzer bir tıbbî kullanımı da vardır. Celsus bunu, çürük ve lekeleri yok etmek ve hastalığı vücuttan atmak amacıyla sıcak kompres olarak önermektedir... Zenginler kendilerini kremler ve parfümlerle boğuyordu...” Değişen bir şey olmamış, bugünün zenginleri de (aslında artık fakirler de) aynı şeyi yapıyor. İlginç olan o dönemde parfümler yalnızca vücuda sürülmez, ağız yoluyla da alınırdı. Ağız kokusu yaygın bir sorundu. Bunu şarabı çok içmeye ve balık yemelerine yoruyorlardı.Sarı saç daima güzelliğin simgesi olmuşBugünün güzel kadın algısında sarı saç önemli bir kıstas. Özellikle siyah saçın yaygın olduğu Asyalı toplumlar için sarı saç bir ütopya. Meğer tarihte de böyleymiş. Özellikle Antik Romalı ve Yunanlarda sarı saç bir fenomenmiş. Sebebi Romalıların, Germania (Polonya/Belarus/Litvanya’yı kapsayan bölgeye antik çağda bu ad veriliyordu.) kabileleriyle yaptıkları ilk temaslarda gördükleri sarı saçlı bölge kadınları olmuş. Aslında tarih sayfalarında dolaşınca güzellik uğruna yapılanlara dair dikkat çeken en önemli detay, tüm toplumlarda ve zamanlarda kadınların saçlarını yapmak için çok vakit harcadıkları oluyor. Romalı kadınlar saçlarını güneşte parlatacak losyonlar sürüyordu. Kızıl veya sarıya boyuyordu. Eşleri siyah saç tercih edenlerin keyfi yerindeydi. Zengin kadınlar, genellikle peruk ve takma saç tutamları kullanıyordu. Hindistan’dan ithal edilen siyah saçlar ve Germenia’dan gelen kızıl saçlar gözdeydi. Ayrıca bu saçlar hem doğal hem de boyanabiliyordu. En çok tercih edilen renkse, Germania’dan ithal edilen ve keçi yağıyla kayın ağacı külü karışımından oluşan sapo ile elde edilen sarıydı.Eski çağlarda hem kadın hem erkeklerin kendini iyi hissetmesinin yolu kendilerine çekidüzen verecek bir modayı takip etmek. Romalı kadınlar saçlarına şekil vermek için hafif alev üstünde ısıttıkları demir aparatları kullanıyordu. Saçları kaşlarının üstüne düşsün diye ne zahmetler çekiyorlardı. Alınlarında neredeyse hiç yer kalmazdı. Erkekler de en az kadınlar kadar saç şekli konusunda modayı takip ediyordu. Beyaz saçlar ise koparılırdı.Kelliğe çare olarak antik çağ insanlarının bulduğu sıra dışı formül!Eski insanların saç bakımı için (dökülmemesi, beyazlamaması) yaptıkları gerçekten şaşırtıcı. Hatta mide bulandırıcı… Mezopotamya’da beyaz saçlar için, kara öküzün, bir akrebin ve bir domuzun her iki safra kesesinden bir damla karıştırılıp, kara bir kuzgunun ve bir leyleğin başıyla demlemiş afyon karışımı tavsiye ediliyor. Mısırlılar ise afyon tentürü, yağ, kedi rahmi ve kuzgun yumurtası karışımı kullanıyordu. Bu tarifleri hiyeroglif yazılarından arkeologlar okuyor. Daha bitmedi, kellik için sıra dışı bir tarifi var eski insanlardan; aslan, hipopotam, timsah, kedi, yılan ve dağ keçisi yağından yapılan merhemi sürüyorsunuz... Tarih kitaplarında devamına dair bir şey yazmıyor. Güzellik, kadının değerinin tek ölçütüGüzellik, insanlık tarihi boyunca özellikle kadının değerinin tek ölçütü olarak kullanılmış. Peki, nedir güzellik? Moda dergilerinde endüstrinin bir metası olan, cinselliği ön plandaki kadın mıdır? Roland Barthes, bu soruya farklı bir bakış açısıyla cevap veriyor: “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır. Güzel kadının hikâyesi biraz da güzelliği yakalamak için verilen ödünlerin tarihidir de. Giysiler yoluyla, makyaj malzemeleriyle, ameliyatlarla, demir ayakkabılar giyerek, boynuna halkalar bağlayıp uzatarak verilen tüm ödünler bir üst sınıfa geçiştir. Kıymetlenmektir. Tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi.” Stendhal’ın sözü aslında tüm bunları açıklıyor; güzellik mutluluk vaadinden başka bir şey değildir. Öyle olmasaydı çağlar boyunca güzellik algısı böyle değişir miydi? Bir başkasına daha güzel görünmek için insanlık bu kadar absürt şeyler yapar mıydı? Bugün moda, tüketim, estetik ve diyet endüstrisi güzelliğe yükseliş öyküsünün ana karakterleridir. Vaat edilen mutluluğa ulaşmanın araçları. 1950’ler yani modanın (giyinmenin bir endüstri haline geldiği zamanlar) yükseldiği, mankenliğin bir meslek haline geldiği zamanlar, sosyologlar ve feministler bunu tartışıyordu. Bir yanda ideal yüz (la beaute ideale), kaliteli kadın kavramları topluma moda dergileri ve kıyafet endüstrisi tarafından empoze edilirken, bir yandan da tarih ve kültürler incelenip güzellik kavramı irdelenmiş. İşte o zamanlara ait bir sözdür Roland Barthes’in “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır.” cümlesi. Neticede ortaya çıkan her çağın, kültürün bir güzeli vardır. Bu çağın güzelini ise moda buyurur. Gelecek nesiller güzelleşmek için yüz gerdirmeyi anlayamayacak Hatice Gökçe için sadece modacı demek doğru olmaz. İnsanların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarına dair kafa yoran biri aynı zamanda. Güzellik kavramına dair çarpıcı tespitleri var. Güzelleşme uğruna insanın bedenine yaptıklarını ‘büyüklenme’ olarak görüyor: “Geçmişten güzelleşme uğruna yapılan birkaç şey var; saçların inanılmaz kabartıldığı zamanlar. Belin korselerle inceltildiği zamanlar. Boynunu uzatmak için Myanmarlı kadınların boyunlarına taktıkları halkalar. Kadınların vücudundaki tüylerin temizlenmesi. Doğanın verdiği ve bedenimizde olmasının binlerce faydası olan tüylerin neden temizlenmek zorunda olduğu benim kafamı kurcalıyor. Saçların boyanması yine anlamak istemediğim bir güzelleşme kaygısı. İnsanın dünyaya geldiğinden beri gerçek kişiliklerini yansıtan fiziksel özelliklerini değiştirmesi beni şaşırtan başka bir konu. Büyük bir büyüklenme olduğunu düşünüyor, büyük bir ukalalık olduğuna inanıyorum. Daha iyisini ben düşünürüm demek, doğaya karşı gelmek yine anlamadığım bir konu. Hayatında gerçek manada bir şey üretemeyen insanların kolay yapabildikleri ya da vitamin ve fikir eksikliğinden başvurdukları bir yol estetik.” Bunları anlattıktan sonra önümüzdeki nesillerin yüz gerdirmeyi anlamakta zorlanacaklarını söylüyor. Gökçe, estetik sektörünü teknolojinin gücünü deneme alanı, modanın ise yeni bir alanı olarak görüyor: “Moda, giyinmenin yanında yeni bir konu arayışında idi ve kendini daha da anlamlandırmak adına gözünü bedene dikti. Estetik sektörü, gelişen teknolojiyle yapabildiklerinin gücünü denemek için insan bedeninde en cesur olanlarla harekete geçti ve cesur sayısını artıracak kampanyalarla da bunun sayısını çoğalttı. Geri dönüşü olmaması işin şaka olmadığını, acı bir gerçek olduğunu gösteriyor. İnsanların algısıyla öyle oynadılar ki bu durum tuhaf bile gelmiyor. En fazla dalga geçilen bir özellik gibi halkın diline yerleşti.”Hatice Gökçe, modanın buyurduğu güzellik algısını ise bir karabasana benzetiyor. Kötü bir rüya dediği bu algının etkisini insanların üzerinden atabilmesininse zor olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Günümüzde moda, genetiği değişmiş gıda gibi. Hormonlu ve geri dönüşü yok. Endüstri bir canavar gibi sürekli acıkıyor ve hayatta kalmak için modayı öne sürüyor. Ulaşılabilinecek her şeyin hızla düşünülmüş olması, sınırların zorlanmış olması, gözleri bedene çeviren bir sebeptir bana kalırsa.”