28 Şubat 2015 Cumartesi
Coşkun Aral YEMEK BAHANE'de: Ne yersen öyle yönetilirsin!
‘Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?’ derler. Yılların habercisi Coşkun Aral, ikisini de ziyadesiyle yapan bir üstat. Aral’ı savaş bölgelerinden çektiği fotoğrafları ve belgeselleriyle tanısak da mutfak ve gastronomiyle de yakından ilgili.Siirtlisiniz ama Karadeniz Sofrası’nda buluştuk…Baba tarafım Siirt, anne tarafım Karadenizli. Evde yemek yaparken bile annemin, anneannemin pişirdiği yemeklerin beynimde bıraktığı lezzetleri ararım. Anne izi bulamadığım mekânlara gitmem. ‘Nur Abla’ gönül rahatlığıyla yemek yediğim yerlerden biri.Annenizin yemeklerini ne kadar çok sevdiğinizi biliyorum. Ama ‘Annemin Yemekleri’nde yalnızca Karadeniz yemekleri yoktu sanki…Evet. O kitapta Türkiye’nin mutfağı vardı. Çünkü Siirtli olmamıza rağmen mutfağımızda her türlü yemeğin dumanı tüterdi. Mısır ekmeği, fasulye turşusu, kuru fasulye, pide, tereyağının envai çeşidini Siirt’teki evimizden hatırlıyorum.Diğerleri neyse de Karadeniz pidesi dünyalara bedel değil mi?Jungle’lara gittiğimde ilk aklıma gelen şey pideydi. Arkadaşlarla hayalini kurardık. Kenarından bir parça koparıp yumurtanın sarısına bana bana…Bu arada yıllar önce elinizden yediğim güveçte kuru fasulyenizin tadı hâlâ damağımda. Yeri gelmişken sorayım. Kuru fasulyenin farklı pişirme varyasyonları var. Sizce nasıl yapılmalı?Aslında bu bölgeden bölgeye ve kullandığınız fasulyenin cinsine göre değişir. Kimi soğuk kimi ılık suda bekletir. Kimiyse sütte bekletilir. Amaç insan sağlığı için zararlı unsurun azaltılması. Başarılı bir kuru fasulye için bence en önemli faktör bekletme süresi. İspir ise sütte bekletiyorum.Yemekle bu kadar alakalı birine yemek yapması zor olmalı…(Gülüyor) Her gün aynı yemeği yemem. Beni ormana bir çuval pirinçle bıraksalar bir ay boyunca 30 ayrı pirinç pilavı pişirebilirim. Önemli olan pişirme yöntemi. Mesela üç gün önce yeşil mercimek yapmıştım. Pilavla yedim. Ertesi gün sulandırdım çorba gibi yedim.Uygar ülkeler mimarisi ve lezzetleriyle bilinir derler. Bu açıdan Türkiye’yi değerlendirecek olsanız…Mimaride sınıfta kaldık da lezzet açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biriyiz. Türkiye şu anda gastronomide altın çağını yaşıyor bana göre. Antony Bourdain adlı bir yemek gezgini, gastronom var. “Milyar dolarlar verip ülke tanıtımı yapmanıza gerek yok. Mutfağınızı dünyaya düzgün tanıtın kafi.” demişti. Öyle bir ülkeyiz ki her geçen bir şeyler bırakmış. Her gelen de eskiyi iyi araştırmış. Bugün Çorum’da, Amasya’da 2500 yıl öncesine Hititler’in yediği yemeklere ulaşabiliyorsunuz.Tanıtım ve temsil konusunda pekiyi sayılmayız ama…Bulunduğunuz yere göre değişiyor. Temsil konusunda Türkiye mutfağını dünyaya tanıtacak mekânları iyi denetlemek gerekiyor. Mesela Antep’te bu çok iyi oturmuştur. Kötü mekânlar açık kalmaz, ilk cezalandıran Anteplinin kendisi olur. Böyle bir yerde yemezler.İstanbullular bu konuya çok duyarsız maalesef…Doğru, İstanbul’da kötü mekânlara denk gelmeniz kuvvetli bir ihtimal. Denetimsizlik, para hırsı, ucuzculuk. Aslında bu müşterinin işi. Müşteri denetlemeli. Açık söyleyeyim, kötü bir yerde yemek yemişsem bir daha asla oraya gitmem. Sırf bu sebepten yakın bir akrabamın mekânına gitmiyorum. Yaptığı bir hata… Özür de dilemedi. Bitti benim için.Türkiye’de basılmadık toprak bırakmadınız. Ezber bozan bilgiler vardır küfenizde.Mesela zeytinyağını hep Ege’ye mahsus bilirdik oysa Artvin’de, Yusufeli’nde dünyanın en güzel zeytinyağı var. Burada içtiğim zeytinyağını hiçbir yerde içmedim.Dünyayı da gezdiniz. Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun da damağınızda en çok hangi ülkenin izi var?Dünyada girmediğim üç-beş ülke kaldı. Yemek konusunda en zengin coğrafya Hindistan’dır. Bayılırım Hint mutfağına.Baharatlarından dolayı mı?Her şeyinden… Hindistan’da aklınıza gelebilecek her şeyi, en doğal biçimde bulma imkânınız var.Haber için dünyanın en tehlikeli yerlerine gittiniz, gidiyorsunuz. Özellikle yemek için ziyaret ettiğiniz ülkeler oluyor mu?Her sene mutlaka bir Hindistan ve Tayland yaparım. Mesela Tayland’ın acılı deniz ürünlü bir çorbası var. Bu çorbayı içmek için Tayland’da fazladan bir gün kaldığım bile olmuştur.‘Annemizin yemekleri dışında yemek yiyemezken’ Coşkun Aral her şeyi yiyor diyorlar. Öyle mi gerçekten?Mecburiyet karşısında her şeyi yerim. Yokluktan kâğıtla, beslenen insanları gördüm Afganistan’da ya da hayvan dışkısından tane toplayıp yiyenler bile var. Benim de yaşadığım bazı kötü tecrübeler var ama bu güzel sofrada anlatmayayım şimdi. Genel olarak böylesi mecburiyetler dışında değişik lezzetlere açığım.Gitmeden önce araştırıyor musunuz?Tabii. Sonuçta öyle yemekler var ki insan sağlığına zarar verebiliyor. Mesela Güneydoğulu olmayan biri buraya yazın gitse ishal olma olasılığı yüzde 100’dür. Dişi keçi etine alışkın değildir çünkü.Başınıza geldi mi böyle bir olay?Pakistan’da lüks bir otelde tuna balığı salatası yemiştim. Bu arada Pakistan tuna balığının olmadığı bir ülke. Aşçı almış bir yerden, mayonezle karıştırmış koymuş buzdolabına. Üç ay sonra servis etti, zehirlendim. Demek ki tüketilmeyen bir yerde tüketilmeyen bir yiyeceği yemeyeceksiniz.Bombadan, ateş altında kalmaktan korkmadığınızı biliyoruz. Yemekten korktuğunuz bir yiyecek var mı peki?Mantar, korktuğum yiyeceklerden biridir. Güvenerek yediğim birkaç yer var ama hakikaten yanlış mantar götürüyor adamı. Çin’de zehirleniyordum bu yüzden.Onlarca ülke, şehir… Damak tadınızın gelişimine ne yönde katkıda bulundu?Yemek, damak tadı kültürün bir göstergesi. Geliştikçe insanlık gelişir. Tatlar beynimizin bazı fonksiyonlarını keşfetmemize yardımcı oluyor. Yemekle ilgili olmayan biri margarini tereyağından ayırmakta güçlük çeker. Şimdilerde tereyağı tadında margarin çıkardılar. Ölümcül, asıl zehir ama insanlar bilmiyor.Neden?Direkt kolesterole dönüşüyor. Vücuttan atılması zor, kanserojen etki yapması çok kolay olan bir yağ.Peki, siz tatları birbirinden ayırmakta nasılsınız?Daha 17 yaşındayken bile Trabzon’da yediğim muhlamayla Rize’dekinin farkını ayırt edebiliyordum ya da zeytinyağı Kilis mi yoksa Ayvalık mı anlardım.Mesleğiniz habercilik, fotoğraf ama en az onlar kadar gastronomiye de meraklısınız…Valla futbol dışında her şeye meraklıyım, her şeyden anlarım. Bu konuda doğuştan gelen bir yeteneğim var ama araştırma da yapıyorum. Zaten merakınızı bilgiyle süslediğinizde bir anlam kazanıyor. Bugün işsiz kalsam peynir mayası üzerine bir araştırma yapmak isterim. Çok zengin bir ülkeyiz bu anlamda. Ancak bugüne kadar bir Artun Ünsal dışında bu konuyla ilgili bir çalışma ortaya koyan olmadı. Beş dakikada oluşan peynir gördüm Tunceli’de dağlarda. Maya tarihin en değerli şeylerinden biri. Medeniyetin eseri.Bildiğim kadarıyla gastronomi toplantı ve gezilerine de katılıyorsunuz. Bunca bilgiyi mutfağınıza aktarabiliyor musunuz?Elimden geldiğince. Yemek yapmaya pek vaktim olmuyor ama yaparken çok rahatlıyorum. Önceki gün Kars’tan getirdiğim kazı pişirdim. Yanına da firik pilavı. Yarın da Kubat’a gideceğim birlikte yemek yapacağız.Son derece lüks sofralarda da bulundunuz. Açlığın zirvede yaşandığı bölgelerde de… Bu durum yemeğe bakışınızı ne yönde etkiledi?Afganistan’da rüyamda ekmeğin hayalini kurduğum oldu. Üç ay boyunca ciddi açlık çektim. Afrika’da da yaklaşık on gün. Öyle çekilmez bir hal almıştı ki kokmuş bir deve kemiğini alıp haşlayıp yediğimizi hatırlıyorum. Buna mukabil çok şık sofralarda bulundum. 1988’de Ara Güler ustamla birlikte Danimarka Kraliçesi, sergimizin açılışına geldi. Danimarka kraliyet akademisinde adımıza yemek verildi. Altı çatal altı bıçak. Nasıl yiyeceğim diye etrafıma bakıyordum. Yine Fransa’da Hermes markasının sahibinin şatosuna davet edildim. Bu tür çok aristokrat sofralarda bulundum ama sorsanız dost meclisleri tercihimdir derim. Açlığın ne olduğunu iyi biliyorum. Bu yüzden asla kelimesini kullanmıyorum. Karın doyurmak için yediğim zamanlar da oldu ama lezzet peşinde hep koştum.Açlık mı tokluk mu desem?Hayat bir nehirse biz de onun üzerinde giden tekneysek bu teknenin yol alması için tabii ki yemek gerek. Vücudun her şeye ihtiyacı var. Önemli olan ne kadar tükettiğiniz. Bazı ihtiyaçlar giderilmediğinde ölümcül olabiliyor. Filipinler’de tuzsuzluktan ölüyordum mesela. Aşırı su kaybettim, çok terledim. Vücudumdaki bütün tuz gidince motorun su kaybından yanması gibi ağzımdan köpükler çıkmıştı. Tuzsuzluğun ölüme yol açacağını orada öğrendim.Ülkelerin yemek alışkanlıklarıyla insan karakterleri arasında bir bağ var mı sizce?Elbette. Bizde bazlama, gözleme kültürü vardır bazı fakir bölgelerde. Et ancak bayramdan bayrama yenilebilir. Sürekli hamur tüketmek daha itaatkâr, her şeye evet diyen biri haline getiriyor insanı. Hindistan bir milyar insanı yönetmek için vejetaryenlik ve veganlığı kullanıyor. Ağzına et koyma, mülayim ol. Oysaki onları yönetenler et yiyor. Tamamen et ile beslendiğinizde de Moğollar gibi savaşçı oluyorsunuz.Türkiye’nin bal haritasını çıkarma planınız vardı, tamamladınız mı?Evet. Hem Türkiye’nin hem de İstanbul’un bal haritasını çıkardık. İstanbul da çok zengin. Hâlâ bal borsası var İstanbul’da ta Roma döneminden kalma.Bal ile ilgili bir sürü spekülatif tartışma söz konusu…Hile karıştıranlar çok. Maalesef birtakım siyasilerin de bu işin içinde olduğunu öğrendim. Ankara destekli bazı kurumlar Çin’den getirilen früktozu kullanıyor. Özel makineler sayesinde parafin peteğin içine konuyor, kapatılıyor. Öyle satılıyor. Bakın en kötü bal ayçiçek benzeri çiçeklerle beslenen arıların balıdır. Onun bile kilosu 15-20 liradır. Daha aşağıda bal olamaz. 4 kilosu 10 lira diyenler yalan söylüyor. Bizim halk da araştırmayı sevmiyor. Devlet ihale yasası var mesela. Sultan Abdülhamit’in bile zamanında bulunan bir yasa. Bu yasaya göre bu mümkün değil.
23 Şubat 2015 Pazartesi
Erkekler evlenince neden kilo alır?
Evlenince kilo alan kadın gerçeğini kabullendik lakin erkekleri de görmezden gelemeyiz. Zira düğünden sonra vücut kitle endeksinde ciddi bir artış oluyor.“Kadınlar evlenince kilo alır.” tamam, kabul. Peki ya beyler? Kadınlar, televizyon başında pasta böreği mideye indirip kendi aralarında kalori günleri düzenleyerek keke bay bay kısıra hay hay yapıyor da, beyler spor salonlarında mekik aleti senin koşu bandı benim ter mi atıyor? Hafta sonları en ufak bir boşluk bulduklarında soluğu detoks kamplarında mı alıyorlar? Maalesef öyle değil. Tıpkı hanımlar gibi onların da başı istenmeyen kilolarla dertte. Özellikle de yeni evlilerin. Bu kez farklı açıdan soralım, erkekler evlenince neden kilo alır? Cevabı hem muhataplarından hem işin uzmanlarından dinledik.Hüseyin-Sevilay Gülşen çifti, evleneli 6 ay olmuş. Bu kısa sürede 7-8 kilo aldığını itiraf ediyor Hüseyin Bey. Bunun nedenini eşiyle kurduğu evdeki rahatlığa bağlıyor bir de tüketmeye bayıldığı abur cuburlara: “Ailemin evindeyken yemeğimi yiyip odama çekiliyordum. Evlenince öyle olmuyor. Sevdiğiniz insan yanınızda, birlikte televizyon izlerken sürekli bir şeyler atıştırıyoruz. Çay içerken mutlaka yanında bir şey yiyoruz. Ağzınız boş durmuyor yani.” Bir de eşi Sevilay Hanım’dan dinleyelim istedik nedenini: “Eşim de ben de çok yoğun çalışıyoruz. Dolayısıyla geç saatte yiyebiliyoruz yemeğimizi. Biraz da aperatif şeylere yöneliyoruz. Onlar da çok kilo yapıyor. Spor yapmaya da vakit bulamıyor. Abur cubura da fazla meylediyor. Sabah beşte uyanıp çikolata yiyip yanında limonata içtiğini bilirim.” Genelde kadınların çikolata-bisküvi tarzı atıştırmalıklara olan meyli daha fazla zannetsek de bu durum kişiden kişiye değişiyor demek ki...‘Eline sağlık’ yerine ‘O tabak bitecek’ felsefesiBeslenme ve diyet uzmanı Funda Özkan’a göre evlilik sonrası kilo alımındaki en büyük etkenlerden biri nişan, düğün vs. gibi hazırlık telaşının ortadan kalkıp, çiftlerin bir rahatlama evresine girmesi. Bekârken yemek konusu geçiştirilirken, yerleşik ve düzenli hayata geçişle birlikte öğün sayısında artış oluyor. Bir de buna çay keyfinin yanındaki atıştırmalıklar, kuruyemişler vs. ekleniyor. Nedeni sadece bu kadar değil. “Erkekler cicim ayları denilen bu aylarda ‘eline sağlık’ deme biçimi olarak eşlerini memnun etmek, yemeğin güzel olduğunu anlatmak için normalde yediğinden çok daha büyük porsiyonlar tüketebiliyor.” diyor, Funda Özkan. Burada kadınlara dair özeleştiri yapmadan geçmeyelim. Kadınlar da eşlerine maharetlerini sergilemek için babaevinde pek de uğraşmayı göze alamadıkları yemekler ve hamur işleriyle donatıyor sofrayı. Özkan’a göre yeni evli çiftlerin yaptığı akraba ziyaretleri ve iade-i ziyaretler de kilo alımının sebeplerinden: “Misafirlikte hayır diyemiyoruz çünkü yerleşmiş bir ısrar etme kültürümüz var. Ev sahibinin bu ısrarına karşı durmak pek mümkün olmuyor.” Bu ısrara bir de kuş sütü eksik sofralar, yiyip yiyip yatmalar eklenince gelsin fazla kilolar...‘Beni beğenen beğenmiş’ demeyin!Evlilik, kadın ve erkeğe belli sorumluluklar ve farklı bir yaşam düzeni getiriyor. “Lakin, kültürümüzü ve ataerkil yapımızı göz önüne aldığımızda asıl devrimi sanırım erkekler yaşıyor. Evlenme yaşına gelene kadar genellikle kafasına göre yaşama lüksüne, kadınlarımızdan daha fazla sahipler çünkü. Eve geliş gidiş saatlerinin belirsizliği, dışarıda yaşanan hayatın genellikle daha hareketli ve hızlı olması, anne-babanın erkek evlattan ev sorumlulukları hususunda fazla beklentilerinin olmaması, erkeklerin evlilik sonrasında daha radikal ve hızlı bir değişim yaşamak zorunda kalmalarına yol açıyor.” uzman psikolojik danışman Semra Keskin’e göre. İşte evlilik sonrası alınmaya başlanan kilolar da bu radikal değişimin sonuçlarından biri. Keskin’e göre alınan kiloların tek sebebi evlilik değil. Neticede yaşın ilerlemesiyle beraber tüm insanlarda metabolik hız yavaşlıyor ve hareket azalıyor, beslenmeye dikkat edilmediği sürece kilo problemi doğuyor. “Bekarlığında gecenin bir saatinde halı sahada top koşturan veya spor salonlarında fit görünmek için ağırlık çalışan adamın yerini, evde oturup paralı kanalda derbi izleyen, hatta yanında çekirdek, cips vs. yiyen ve market poşetinden başka ağırlık çalışmayan adam alıyor. Tabii bunlar da şiş kol kaslarının yerini karın yağlarına bırakmasında etken.” diyor Semra Keskin. Evlilikle beraber maalesef kimi zaman “Beni beğenen beğenmiş” anlayışı ve rahatlığı yerleşmekte ve bu durum fiziki olarak iyi görünme ve beğenilme adına temkinli davranma çabasına ket vuruyor. Ancak Keskin’e göre “Beni beğenen beğenmiş.” rahatlığına gömülmek yerine “Beni beğenmeye devam etmesini istiyorum.” anlayışıyla hareket etmek ve bunun için çabalamak daha doğru. Ayrıca evliliğe bir son, sonuç gibi değil başlangıç olarak bakmak da sizi bu konuda motive eder.
14 Şubat 2015 Cumartesi
Evlere tiyatro servisi yapılır
Projeleriyle birçok ödül kazanan ve tiyatroda ilklerin adamı olan Metin Zakoğlu ile bir araya geldik. Ünlü tiyatrocu sanata yapılan baskı için, “Sanat asla etki altına alınamaz” diyor.Oyunlarınızı sergilediğiniz Cafe Theatre, konsept olarak farklı. Bir de sizden dinleyebilir miyiz?Cafe Theatre, bu konseptin tüm dünyadaki orijinal adı. Kısaca içinde hiciv barındıran komedi oyunlarının oynandığı kafeler demek oluyor. Yemeğini yiyorsun, kahveni ya da çayını içiyorsun, bir yandan da tiyatronu izliyorsun. Türkiye’deki ilk temsilcisi olduğumu zannediyorum.İzleyicilerin tepkileri nasıl?Olağanüstü diyebilirim ancak politik espriler vatandaşın hoşuna gidiyor da hükümetin hoşuna gitmiyor. Eskiden hükümetlerin de hoşuna giderdi. Nejat Uygur’un Süleyman Demirel’e ‘Söylerim’ diye bir oyunu vardı. Demirel bütün oyunlarının ilkinde gider izlerdi. Şimdi düşünsene ‘Söylerim’ diye bir oyun yaptığını, olay olur. Ama bu beni etkilemiyor. Bu ara saraya yakın olma moda oldu ama ben komedyenliğin cesur insanların becerebildiği bir iş olduğuna inanıyorum. Çok az kaldık, bir elin beş parmağı kadar ya var ya yokuz. Kimseyi yargılamak da istemiyorum çünkü muazzam bir korku imparatorluğu yarattılar. Sadece hükümeti değil, aynı zamanda muhalefeti de eleştiriyorum çünkü iyi muhalefet yaptıklarını düşünmüyorum. Yanlışların altını çizerek biraz da abartarak göstermek istiyorum ki düzene girsin. Beğenmiyorsak, yanlış görüyorsak o zaman yapacağımız, düzeltmek için söylemektir. Bunu bir sanatçı sahnede diliyle yapar. Dolayısıyla bu anlamda Cafe Theatre’lar ülkemizde demokratik kültürü yerleştirmek için gerekli. Düşünebiliyor musun ki kaç yıllık cumhuriyet tarihinde ilk defa ben çıkıp açıyorum.Aynı zamanda ‘Engellilere Tiyatro’ projenizi de devam ettiriyorsunuz. Aklınıza nereden geldi böyle bir çalışma yapmak?Oyunlarıma sürekli gelen bir seyircim vardı, bir oyun bitiminde yanıma geldi ve bana ‘Babam iki bacağını birden kaybetti artık sokağa çıkamıyor. Sizin büyük hayranınız ve önceden tüm oyunlarınızı izlerdi. Şimdi ise oyunlarınıza gelemiyor. Neden gelemediğini bilin diye size bunları söylememi istedi.’ dedi. Bunun üzerine ağlamaya başladım. Sonra o gece babasına sürpriz yaptım ve evlerine giderek bir buçuk saat oyunumu oynadım. Hiç unutmuyorum bacakları olmayan abim beni ayakta alkışlamaya çalışmıştı. Bu beni çok etkiledi ve düşündüm, böyle binlerce insan var. Bunun üzerine ertesi gün bülten yayınladım: ‘Engelli vatandaşlar yeter ki benden oyun istesinler, evlerine gidip oynayacağım hem de ücretsiz.’ Kendimce küçük bir sosyal sorumluluk projesi başlatmış oldum. Hâlâ devam ediyor. Talep çok fazla, yoğunluğum sebebiyle haftada bir gün gidebiliyorum.‘Hastanede Tiyatro’ projeniz de vardı…Oğlum doğduğunda karar verdim bunu yapmaya. İnsanlara yeni ufuklar kazandırırız diye düşündüm ve hastalara odalarında stand-up yapmaya başladım. Tabii bir süre sonra oda oda yetişemeyince hastane aşağıda bir konferans salonu açtı. Ben her pazartesi bütün hastalara ve yakınlarına bir sene tiyatro yaptım. Bu projem ödül aldı. Hastanede tiyatro projeme devam etmek istiyorum ama nedense para da istemediğim halde hastanelerden olumlu dönüş alamıyorum.‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ adlı oyunu yıllardır oynuyorsunuz. Sıkılmadınız mı?20. yılımı doldurdum ama sıkılmıyorum. Genco Erkal 50. yılını dolduruyor. Bana böyle dediklerinde ‘Daha dur Genco abiye 30 yılım var.’ diyorum.Hedef Genco Erkal’ın rekorunu kırmak yani…Evet, neden olmasın? Gerçi bu rekoru kırmak çok zor. 30 yıl sonra ben 70 yaşında olacağım, kırarım herhalde.Bu oyunu sizin için bu kadar önemli kılan şey nedir?Benim etkilendiğim ve bu oyunu mutlaka oynamalıyım dediğim ilk eserdi. Hakikaten de ilk oyunum oldu, yirmi bir yaşındaydım ve oynamaya karar verdiğimde tiyatrocu bile değildim. Defalarca da Genco abiden izlemişimdir. Muammer Karaca Tiyatrosu’nda ilk defa onun sahnesinde oynadım. Bana kendi dekorunu ve sahnesini verdi. Tüm salonu doldurdum. Genco abi de izleyenler arasındaydı ve çıkışta gelip beni tebrik etti. O gün beğenilmeseydi belki de bugün tiyatrocu olmazdım. Bu sebeple hayatımda en önemli yeri olan oyunlardan biridir. Mesleğime bağlandım ve devam edebildim.İlklerle dolu kariyerinizde çocuklar için stand-up da var ve hâlâ sürdürüyorsunuz.Aynen, bir yandan da onu devam ettiriyorum. Çocuklara onların dilinden hikâyeler anlattığım 40 dakika süren 3-7 yaş arası çocukları ilgilendiren gösteriler yapıyorum. Türk tiyatro geleneğinden de ögeler barındırıyor.Yetişkinlere de stand-up yapıyorsunuz. Seyircileri kıyaslayacak olursanız hangisini güldürmek daha zor?Tabii ki çocuklar daha zor. En art niyetsiz seyirci sonuçta, beğenmezse hemen bağırır ve söyler. Hem bir çocuğu 20 dakikadan uzun bir süre aynı yerde tutmak hiç kolay olmuyor. Bir de oynadığım yaşa bakarsanız dünyanın en zor işlerinden biri. Tek dikkat ettiğim mesele enerjimi çocukların enerjisinin üzerine çıkarmaya çalışmak oluyor. Aksi takdirde ilgilerini çekemezsin.Sinema ve dizi sektöründe daha az yer almanızı tiyatroyu ihmal etmek istememenize bağlayabilir miyiz?Dizide köle olmanı istiyorlar ama ben bu yapıda bir insan değilim. Şartlar çok ağır. Para da kazanmıyoruz, dizinin iki-üç tane starı var asıl parayı onlar alıyor. Sen kölelik sistemiyle karnını doyurmaya çalışıyorsun. Ben TV’de artık bir tartışma programı sunmak veya talk show yapmak istiyorum. Ev tiyatromu TV’ye taşımak güzel olur mesela. Ama baktığınızda ya bunları yapacak cesurlukta kanal kalmadı ya da ekranda daha magazinsel yüzleri arıyorlar. Başarına ve yeteneğine bakılmıyor. Sinemaya âşığım, hatta sinemaya olan sevgim tiyatroya yakın. İyi projeleri seviyorum. Örneğin, MS hastası bir çocuğun hayatını anlatan ve mart ayında vizyona girecek son filmim ‘Saftirikler’ gibi...Neşet Ertaş sık sık evimize gelirdiYeteneğinize yansıyan bir çocukluğunuz olmalı, yanılıyor muyum?Eyüp’te doğdum. İstanbul’un en kutsal yerlerinden biridir. Çocukluğum mezarlıkların arasında geçti. Böyle bir semtte büyümek insana her an ölümün çok yakın olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden hayatta bazı şeylerin çok değersiz olduğunu, aslolanın sevgi olduğunu öğrendim. Sanatsal bir ortamda yetiştim. Babam, ressam ve radyoda bağlama sanatçısıydı. Onun konserlerine gider ve radyo programlarını dinlerdim. O zamanlar Eyüp’te dört kapalı, iki açık hava sineması vardı. Annem tam bir sinema tutkunuydu. Her gün sinemaya gitmek isterdi. En son babam dayanamadı, açık hava sinemasına bakan bir ev kiraladı. Terasa oturur, tepeden sinema filmi izlerdik. Buna rağmen haftada bir sinemaya da giderdik.Kalabalık bir aileniz varmış galiba...Altı kardeştik, çok şamatalı bir ailem vardı. Mahalle kültürünün doyasıya hissedildiği bir çocukluk yani. Babam, resim atölyesinde akşam sekize kadar resim yapar, gece ise tüm apartman toplanır ondan şarkılar dinlerdik. Neşet Ertaş, Talip Özkan babamın arkadaşlarıydı. Sık sık evimize gelip babamla türkü söylerlerdi. Babam türkücü olmamı istemişti ama çocukken çok dinlemiştim, ben de kaçtım.Tevfik Gelenbe ile olan tanıştıktan sonra tiyatroya başlamışsınız.Evet, Tevfik Gelenbe benim değerlimdir. Tiyatroyu ve onun ciddi bir iş olduğunu bana öğreten ilk kişidir.Profesyonel olarak nasıl başladınız?Kendi tiyatromu açtım: ‘Umudum Tiyatro’. Orada Bir Delinin Hatıra Defteri’ni de oynuyordum. O zamanlar Şehir Tiyatroları yönetmeni olan Hakan Altıner de beni izledi, oyundan sonra Gencay Gürün’ün tiyatrosuna davet etti. Orada ilk kez ‘Nereye Kadar’ adlı müzikalle profesyonel oldum. Ardından Şehir Tiyatroları’nın sınavına girdim ve kazandım.Aynı yıl hem Şehir Tiyatroları hem de Eskişehir Devlet Konservatuvarı sınavını kazanmışsınız. Seçiminiz neden Şehir Tiyatroları oldu?Genco Erkal bana, ‘Oğlum konservatuardan mezun olunca yine buralara girmek için uğraşacaksın, onun yerine şimdi kendini yetiştir.’ demişti. Eğitimimi orada sürdürdüm ve Almanya’ya gittim. Önemli isimlerle tanışıp workshoplarına katıldım. Bu sebeple Türkiye’de benim tiyatro bilgime ulaşabilecek birkaç isim var: Ayla Algan, Beklan Algan ve Erol Keskin gibi. Bugün ilk özelliği taşıyan konsept çalışmalarım hep o eğitimlerimin bilinç kusmasıdır.Benim bütün hikâyelerim gündemden çıkarGündemi takip edebiliyor musunuz?Takip etmez miyim, bütün hikâyelerim gündemden çıkar. Bu sebeple nasılsın diyenlere ‘Memleket gibiyim işte!’ diyorum. Mesela Cumhurbaşkanı’mızın ilk defa elleriyle tweet atması beni çok heyecanlandırdı. (Gülüyor)Son zamanlarda sanata karşı oluşturulan baskı ve sansürün de farkındasınız o halde…Aslında genellememek lazım. Sanata ve sanatçıya değil, kendileriyle aynı düzene uymayan sanata baskı arttı. Onlara uyup biat eden kimselerin ise ilhamı arttı. Birçoğu TV’de en iyi programları yapıyor şimdi.Sanatın etki altına alınmasını nasıl yorumluyorsunuz?Sanatı etki altına alamaz ve hiçbir zaman sansürleyemezler. Dünyada kimse bunu beceremedi. Şimdi sahnemi engelleseler, evlere gidip oynuyorum, kim mani olabilir ki? Sırtımı duvara dayadığım her yerde anlatırım hikâyelerimi. Sanatçının ağzı torba değildir, kimsenin de büzmeye gücü yetmez.
7 Şubat 2015 Cumartesi
Mutfakta Hikmet Karaman Hoca kriterleri [YEMEK BAHANE]
Bu hafta deplasmandaydım. Çaykur Rizespor antrenörü Hikmet Karaman bu sefer sahada değil mutfakta ter döktü. Hoca öyle bir yumurta yaptı ki benim ‘leziz’ muhlamanın yüzüne bakan bile olmadı.Sen misin antrenmanda oyuncuları kan ter içinde bırakan, beni o soğukta, saha kenarında, hem de ayakta, çift idman izlemeye mecbur eden? O antrenman bitmeyecek mi sandın ‘eyyy’ Hikmet Karaman? Bu kız yine neden bahsediyor diyorsunuz, en baştan anlatayım efendim. Herkes şöyle agresif, böyle ters adam dese de Candan Erçetin misali ‘onlar yanlış biliyor’ dedim, aradım Hikmet Karaman’ı. “Hocam dedim, yemek dedim bahane ama malum Rize... Siz hamsi pişirirsiniz, oyuncular yer vs.” “Tamam, haftaya gel yaparız bir şeyler.” dedi. Hocaya atarlı diyenler utanın utanın! Şeker gibi adam. Gitmeden bir gün önce yine aradım. “Hocam yarın geliyorum. Var mı bir durum? Hani balık pişi...” “Ne balığı? Ben ne anlarım balıktan? Ayrıca futbolcuları karıştırma, yumurta yaparım, sen yersin.” Ufak çaplı bir moral erozyonu. Ama bir gideyim ‘kafaya’ alırım nasılsa. Yalnız ses tonundaki kararlılıktan emin olduğum için balıktan vazgeçip Rize’nin bir diğer lezzeti muhlama yaptırma kararı aldım ama yine kendi kendime. Kararla kalsa iyi. Kulübe gitmeden alışverişimi bile yaptım. Hikmet hoca mı yaman ben mi görsün millet! Özellikle de hocaya yemek yaptıracağımı duyup, “Hikmet hoca mutfağa girecek, muhlama yapacak öyle mi?” diye benimle dalga geçen tüm teknik heyet. He valla yapacak. Dünyanın yolunu gelmişim, ağlar, sızlar, gerekirse kriz çıkarır o yemeği yine yaptırırım diye içimden geçirsem de hocanın idman sırasındaki ‘performans’ından hafiften tırsmadım desem yalan olur. Üstelik akşam olmuş, hoca da futbolcular da yorgun. Nihayet sonlandı antrenman. Koştum yanına. “Hocam şöyle iyiydiniz, böyle iyiydiniz. Ben böyle bir kenetlenme görmedim. (Yalan da değil) İnşallah bu hafta Beşiktaş’ı da yenersiniz. (Bu da içten bir dua.)” deyip araya da “Hocam alışverişi yaptım, her şey hazır. Muhlama yapıyoruz değil mi?”yi sıkıştırdım. Yer mi, yemedi tabii. “Muhlama mı, o da nerden çıktı? Ben yumurta yaparım, onu da sen yap.” deyince “e n’apcan mecburrr” söz dinledim. Neyse en azından mutfağa girdik. Hem de ‘tam kadro.’ Hikmet hoca işini biliyor. Aldı oyuncuları arkasına, bana karşı tribün yaptırıyor. Bu kadarıyla kalsa iyi. Forvetinden defans oyuncusuna, sağlı sollu hücumlar: “Böyle muhlama mı yapılır? Bundan olsa olsa patates püresi olur.” ve daha nice ‘motive’ edici cümleler. Deplasmanda seyircisiz oynayan takım psikolojisi yeminle. Sonuç ne mi oldu? Çok bile anlattım. Gerisini ve daha fazlasını merak edenler, bu derbi kaçmaz! O halde haydin Zaman TV’ye!Yaptığım muhlamayı çok beğendiğini söyleyen Holosko’ya bu cesaretinden dolayı teşekkürü bir borç bilirim.Hocam neydi o antrenman esnasındaki atarınız? Korktum vallahi...Daha ne gördün ki... Bir denk gel de görürsün öyle miyim değil miyim. Şaka bir yana öyle bir zamanda geldin ki... Almanya’dan antrenman malzemeleri gelmiş, artı iki grup halinde antrenman... Stresli ve yoğun bir gündü. Ama sana söz vermiştim. Sen de bırakmıyorsun maşallah.Sizi açken düşünemiyorum diyeceğim de solunuzdayım. Allah muhafaza... (Gülüyor)Açlığa tahammülüm var. Epey zayıfladım, alıştım artık. Agresifliğe gelince çalışırken sadece ben değil, birlikte olduğum herkesin benim gibi olmasını istiyorum. Mükemmeliyeti, en iyisini arıyorum.Uzun yıllar Almanya’da çalışmanızın bunda payı büyük olmalı...Evet. Türkiye’den gitmişsiniz, para yok pul yok. Her işi yapmak zorundasınız. Alman size öyle bir disiplinli çalışmayı öğretiyor ki... Teknik adam olunca aynısını oyunculardan, personelden bekliyorsun. Çatıştığımız durumlar oluyor. O yüzden de Hikmet hoca zor adam diyorlar.‘Aslında şeker gibi adamım da değerim bilinmiyor’ demeyeceksiniz değil mi?Göreceli bir durum. Olay, insanlar, konu... Ama aslında zor biri değilim. Teknik adamın görevi kulübü geliştirmek. Bunu yapabilmek için de disiplin şart.Çok kilo verdim dediniz. Google’a Hikmet Karaman yazdığımızda ‘hurma diyeti’ etiketleriyle anılıyor isminiz. Gerçekten hurma ile mi zayıfladınız?Evet. Hatta duyanlar da aynı diyeti uygulamış. Adamın biri ‘Hocam Allah senden razı olsun. Vesilenle yedi kilo verdim.’ dedi. Bu diyeti yapan birçok arkadaşım da oldu.Yakında Karatay gibi Karaman diyeti çıkmazsa n’olayım...(Gülüyor)Hurma diyetini kendi kendime uygulamaya başladım ama esinlendiğim kişi Canan Karatay oldu zaten. Kitaplarını aldım, okuduktan sonra kendi kendime uygulamaya başladım.Nedir hurma diyeti, sadece hurma mı tüketiyorsunuz?Hayır ama akşam 6’dan sonra yemiyorum. Acıkırsam hurma, yanında da ceviz, badem, fındık tüketiyorum. Vücut tatlı istiyor, ister istemez. Hurma, Peygamber Efendimiz (sas)’den aklıma geldi. Eskiden yanlarına bir iki tane alıp bütün gün yürüyorlarmış. Savaşta, hicrette vs. hurma ile uzun süre aç kalabilmiş ve dayanıklı olmuşlar.Kaç kilo verdiniz?25’e yakın. Antep’teyken verdim. Orada 80 kiloya kadar düştüm. Günde iki öğün veya tek öğün yiyordum. Bazen hiç yemiyordum, sadece su, hurma. Vücudumun arınmasını sağlıyordum.Peki, neden o kadar kilo almıştınız?Çok yiyordum. Kiloyu burada aldım 7-8 sene önce. İnanılmaz pide, ekmek yiyordum. E hamur...Kiloyu Rize’de alıp Antep’te vermeniz ilginç olmuş. Yemeklerinden geçtim, en basitinden baklava var...(Gülüşmeler)Baklava yemek... Şimdi beni konuşturacaksın. Bir kere konuştum. Aradılar ‘Ya hocam ne diyorsun, baklava yemenin ne zararı var?’ dediler. Bence oyuncular ve hatta normal insanların bile hamurdan yapılan bir tatlıyı yemeleri inanılmaz zararlı.Ne yani hiç yemiyor musunuz baklava?Yok. Epey zamandır yemiyorum. Güzel sütlaç olursa, ucundan alıyorum ama benim tatlım hurma. Hurmadan başkasını tanımam. Yanında da ceviz, badem, fındık.Aldım istihbaratı zaten. Sütlü tatlı yemekten helak olmuş futbolcular...(Gülüşmeler)Ama öyle olmalı. Sütlü tatlılar hem daha sağlıklı hem de sindirimi kolay. Allah aşkına oyuncuya baklava yedirilir mi? Türkiye’deki futbolcuların boylarına, kilolarına, yağlarına baksınlar, hepsi kilolu, göbekli. Bir de baklava yiyorlar yahu, böyle bir şey yok! Aslında eğitimcilerin Türk oyuncuların beslenme ve kilo olayını araştırması lazım.Hikmet Hoca’dan ders almadık bir aşçı kalmıştı...Türkiye’nin en iyi futbolcularından biri Sergen Yalçın’dı ama onun bile başı kilolarıyla dertteydi hep.Kampa gidiyorsun, önce oyuncuyu zayıflatmaya uğraşıyorsun. Böyle bir şey var mı? Avrupa’da ise oyuncu kampa hazır geliyor. Bizde üç haftalık tatilde oyuncular 7-8 kilo alıp öyle geliyor. Nasıl olsa koşu var, diyor. Aradaki bilinç farkına bakın.Emre’nin, ‘Sağlıklı beslenmeyi bilseydim, şu an daha profesyonel olurdum.’ gibi bir açıklaması olmuştu...Helal olsun Emre’ye. Emre ve Arda gibi oyuncuların bu konularda daha çok demeçler verip gelecek nesillerin bilinçlenmesini sağlaması gerekiyor. Arda’nın da Atletico Madrid’de kilo problemi vardı. Kilo oldu mu gitti, oynayamıyorsun. Bir de ceza ödüyorsun. Aslında kulüpler oyuncunun ideal kilosunu tespit edip üzerine çıktığında para cezası koymalı. Afrika kupasına mı gidiyorsun, şu kadar paranı keserim diyecek vs.Ronaldo’nun, Totti’nin, zayıflama merkezine gittiği haberleri çıkmıştı.Bizde kulüpler para vermesin diye spor hekimi bile almıyor, devlet hastanesinden doktorla hallediyorlar işlerini. Kulüplerde çalışan insan kalitesini artırmak gerekiyor. Bütçe sıkıntısından bizde her şey kâğıt üzerinde, göstermelik. Eylemde hiçbiri yok.Çaykur Rizespor özelinden gidelim, aşçılar diyetisyen gözetiminde mi yapıyor yemekleri?Karambol aşçı. Yemek menüsünü biz çıkarıyoruz. Zaman zaman diyetisyen kontrolünde oluyor. Oyuncuların kilolarını çok sık kontrol ediyorum.N’apıyorsunuz hocam, kilo alanlara ceza niyetine hurma diyeti mi yaptırıyorsunuz?Bizde ceza yok. Tesise kahve, meyve makinesi, yaş günü olan oyunculara hediye aldırırız en fazla. Oyuncular bilmiyor hurma diyetini. Personel biliyor ama.Gazlı içecek ve hatta konsantre meyve suyu konusunda da çok hassasmışsınız.Bazen görüyorum oyuncu alıyor kocaman bardakta portakal suyunu, dikiyor kafasına. Yetmiyor gidiyor bir bardak daha alıyor. Şeker içiyor, olduğu gibi şeker, farkında değil. Halbuki az alacaksın, hafif de sulandıracaksın. Vitamin hapları ufacık ama yeterli oluyor değil mi? Kaldı ki sıkma portakal bile değil, konsantre oluyor. Konsantre içmelerini istemiyorum. Bir dünya kimyasal, koruyucu madde dolu. Tenisçi Novak Djokovic’in kitabını alıp okusun herkes. Baksınlar nasıl beslenmiş. Dünya şampiyonu boşuna olmuyor adam.Muhlama yaptırırım diye girdik mutfağa. Hoca sandığımdan çetin çıkınca benim de sonum mutfak oldu.Su yerine asit içiyoruzBeslenme konusuna hassasiyet gösteren bir oyuncunuz yok mu?Biz beslenmeyi kaç yaşında öğrendik Allah aşkına? Beslenmeyi bilmiyoruz ki. Bırakın meyve suyunu, su bile sıkıntılı. Kulüplere gidiyoruz, su getiriyorlar. Suyun -ki bu son dönemde çok dillendirdim- ph’ına bir bakıyorsunuz 5,5-6,5. Ne bu biliyor musunuz, asit. Asit içiriyorlar millete. Halk bunu bilmiyor. Üstelik en lüks AVM’lerde şişe suların hali bile böyle. Kulüpler de bedava alıyorum diye oyunculara bu sudan içiriyor. 7,5’ten aşağı olmamalı. O da doğru ölçülmüşse. Sıvıya en çok sporcunun ihtiyacı var. Sıvı diye asit içerseniz n’olur, yırtılmalar başlar. Kasık ağrıları, adele kopmaları yaşanır.Peyniri çok seviyormuşsunuz. Holosko ‘Yemek yerken hiç görmedim ama hep peynir yerken gördüm.’ dedi.Bravo, iyi dikkat etmiş Holosko. Yemek yemiyorum, peynir çeşitlerinden küçük küçük alıyorum. Bak bugün ne yedim. Sabah iki rafadan yumurta, 20 zeytin. Antrenman öncesi dört hurma, birkaç ceviz... Bu saatten sonra hiçbir şey yemezdim ama sen geldin yumurta yapacağım mecbur.Liseyi bitirip Almanya’ya gittiğinizde pazarcılık ve simitçilik yapmışsınız. Nasıl bir deneyimdi?Üniversiteye yazıldım. Para yok, dil yok nasıl geçineceksin? Önce şoförlükle başladım. Mobilyacılık, pazarcılık, simitçilik ne iş olsa yaptım. Titanik Otelleri’nin sahibi Mehmet Aygün ile Berlin’de beraberdik. Kendisiyle çok güzel günlerimiz oldu.O ‘güzel’ günleri açsanız biraz.Döner fabrikası satın almıştı. Fabrikanın başına ben geçtim. Sabahtan akşama kadar fabrikadaydım. Akşamları da futbol oynuyor, antrenörlük yapıyordum. Mehmet Aygün, sabah 8’de takım elbiseyle gelir, önlüğünü giyer, dönerin başına geçerdi. Çıt çıt keserdi, bazen de ben keserdim. Döneri doldurur 3 Mark’a satardık. O hayat, disiplinli olmamı sağladı.Takım da nasibini alıyor tabii bu disiplinden.Disiplinsiz hiçbir iş yürümez. Mesela en son Antalya’daki kamptan örnek vereyim. Sabah 07.30’da koşumuz var. 22 dakika sürüyor. Oyuncu yediyi on gece kalkıyor, hâlâ uykulu. Koşu bittikten sonra kahvaltı için restorana geçiyoruz. Her yer pırıl pırıl, jilet gibi. E bu adamlar da çalışıyor. Sabah 5’te kalkıyorlar ama bir futbolcunun priminin çeyreğini almıyor ayda. O zaman işini seveceksin ve de hakkını vereceksin. Bunu bana Almanya öğretti. Aynı disiplini karşımdakinden bekleyince eyvah bununla çalışılmaz diyorlar, kızıp, darılıyorlar.Avrupa’yı karış karış gezdiniz. Futboluyla aranız iyi de mutfağıyla nasıl?Millet yurtdışına gidiyor, Türk restoranı, dönerci arıyor. Türkiye’de zaten yiyorsun. Arjantin’de et müthiş. Fransa’da peynirler, İtalya’da pizza, makarna... Ama pizza, makarna yemiyorum artık, kilo yapıyor.Sizin de varmış ama Almanya’da sürekli gittiğiniz Türk bir pizzacı.Yok. Süleyman diye bir arkadaşımın mekânıydı orası. Almanya’ya ilk gittiğimde antrenman bittikten sonra takıldığım bir yerdi. Almanya’da yerleşmiş bir kültür vardır. İnsanların takıldığı, sürekli gittiği bir mekânı, bir restoranı vardır. Benimki de o hesap. Ama bu hep kendi yemeklerimizi yediğim anlamına gelmez.Almanya’ya gidip sadece döner yiyenlerden değilim diyorsunuz yani.Evet. Mesela Avusturya’ya giderim, Viyana’da Plachutta diye bir restoran var. Tavsiye ederim. Adamlar nasıl haşlama yapıyor gidip görmek lazım. Geçen gittiğimde baktım Platini orada yemek yiyor. Müthiş bir yer.r.gul@zaman.com.tr
Kaydol:
Yorumlar (Atom)