28 Haziran 2014 Cumartesi

Frekanslar ayrı sarkılar aynı

Radyolardan son yıllarda hep aynı şarkıları dinliyoruz. Neredeyse çalma sıraları bile aynı. Dinleyicilerinin bu şarkıları istediğini söylüyorlar. Peki, gerçekten durum böyle mi? Müzik dünyası hararetle bunu tartışıyor. Müzik dünyasında son zamanlarda oldukça sık tartışılan bir konu var. Adeta ‘tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan’ gibi bir durum. Müzik yayını yapan televizyon ve radyolarının genelde aynı şarkıları çalması çoğu eleştirmen, yapımcı ve müzisyen tarafından eleştiriliyor. Radyoculara sorulduğunda ise cevapları aynı: Halk bu şarkıları istiyor. Bir yandan da ‘halk sevmiyor/istemiyor’ diye çoğu şarkıcıya ve şarkıya üstü kapalı bir sansür uygulandığı söyleniyor. Hatta bu durumun besteci, aranjör ve şarkıcıları radyolarda çalınabilecek türde ve birbirine yakın formatta şarkılar yapmaya ittiği yönünde yorumlar da var. Bu da tekdüze bir müzik anlamına geliyor. Geçtiğimiz günlerde birçok şarkıcı gibi Hakan Peker de bu durumu eleştirmiş, “Sanatçılar eskiden yaptığı şarkıları her mecrada özgür bir şekilde dile getiriyordu. Sonraki yıllarda işin içine radyo ve televizyoncular girdi ve müziği yönlendirmeye başladı. Şöyle şarkılar olursa çalarız, şöyle klipler olursa yayınlarız gibi kriterler ortaya çıktı. Bu durum, sanatçı ve aranjörlerin özgürlüğünü kısıtladı. Size göre takım elbise dikelim tarzı gelişti. Müzikte modacılar gitti, fasonlar başladı. Herkes birbirinin listesine bakıp aynı şeyi çalıyor ve bunu halkın sevdiğini düşünüyor. Radyolarda tek tip şarkılar çalıyor ve müzik dünyası on tane ismin etrafında dönmeye başladı.” demişti.Sebep otomasyon radyoculukBu tartışma epey devam edeceğe benziyor. Hatta bu tartışmanın sonucu müzik dünyasının geleceğini belirleyebilir. Müzik camiasında sık sık dile getirilen bu konuyu radyocularla, program ve müzik yapımcıları, müzik eleştirmenleri ile görüştük. Neden radyolarda çoğunlukla aynı playlistler dönüyor, neredeyse aynı şarkılar çalınıyor? Halk gerçekten bu şarkıları mı dinlemek istiyor? Yoksa radyolar sürekli bu şarkıları çaldıkları için mi mecburen dinleniyor? Görülen o ki; herkesin kendine göre bir açıklaması ve haklılık payı var. Ama ortak görüş; “halk bunu istiyor” tezi doğru değil yönünde.Ünlü radyo programcısı Yasemin Şefik’e göre günümüzde yaşanan durumun temelinde ‘otomasyon ve format radyoculuğu var’. Şefik, ‘halk bu şarkıları istiyor’ şeklindeki görüşe de karşı çıkıyor. DMC Genel Müdürü Samsun Demir, mevcut durumun bir dezavantaj olduğunu, fakat dijital radyoların yakın bir tarihte yayına girmesiyle bu durumun değişeceğine inanıyor. Müzik eleştirmeni Yavuz Hakan Tok ise hiçbir durumun müzik üretimini bağlamaması gerektiğini vurguluyor.Asıl mesele reyting algısıYasemin Şefik (Best FM radyo programcısı): Aslında bu sorunun temelinde otomasyon ve format radyoculuğu var. Format radyoculuğu ve otomasyon sistemi müziğin dengelerinde oynamalara neden oldu. “Bir radyo çaktırmadan kalktı dedi ki, ‘içinde alaturka kemanlar olan şarkılara yer vermiyoruz’. Solist asla nağme, gırtlak, alaturka söyleme sahip olmamalı. İşte müzik dünyasını aynılaştıran hareket başladı. Bir başka radyo hatta birçok radyo rock şarkılara yer vermem dedi. Bir şarkının özellikle yeni çıkan bir yorumcu için bu durum kâbusa dönüştü. Canı isteyen, hissettiği gibi davranan radyolarda yer alamadı. Pop müzik en çok çalanları, top listeleri derken yeni bir savaşın içine düştü. Bir şarkı tuttuğu zaman “vay halimize” diye yana yakıla o formda şarkılar hazırlandı. Sadece radyolarla ilgili olduğunu söylemek yanlış olur. Müzik dünyası para kazanmak istiyor. Haklı olarak ayakta kalabilmek için çırpınıyor. Ama şunu söylemeliyim ki, ayarları fena bozuldu. Radyolarda var olan “Radio Frendly” dediğimiz Radyo Dostu hatta kısaca radyo şarkısı şeklinde bir oluşum oldu. Bu oluşum 90’larda çıksan patlardın ama şimdi biraz zor yorumlarıyla amiyane bir anlatımla konuşulmaya başlandı. Radyoların yayın yönetmenleri, müzik direktörleri, programcıları öyle bir düzene alıştılar ki, kokusunu aldıkları halkın sevebileceği şarkıları (kolay, dokunaklı, hop hop oynatabilen, ezberi belli…) reyting kaygılarını gözeterek seçmeye ve yayınlamaya başladılar. Aslında radyo dünyası iyi seçim yapabiliyor. Ancak bu sefer de korkak olmaya başladılar. Eline gelen yeni bir şarkıcının hiç duyulmamış bir şarkısını yayınlamak risk taşıyor hale geldi. Müzik yapımcıları işin ticari boyutlarını düşünerek “tutmuş” şarkı formatları üzerine düştüler. Sadece radyoların yayın politikaları değil, müzik yapımcılarının da fena halde şu anki müzik akımına etkisi yüksek. Radyoların şarkı seçip, yayınlama kısmı da asla bir tesadüf değil. Halk bunu istiyor açıklaması ise tamamen yalan dolan. Halk, özellikle genç kesim, akıllı telefonları, internetleri sayesinde dünyada olup biteni bu kadar iyi takip ederken “en iyisi bu, al dinle” diye diretmek boşa nefes tüketmektir. Ulusal radyolar sözleşse hadi bu şarkıyı aynı anda çalalım dese bazen olmayınca olmuyor. Sizin göremediğinizi, hissedemediğinizi dinleyici kitlesi bir kütle gibi frekansın ortasına tıkıyor. Çünkü müzik dinleyicisi değişkenlik göstermeye başladı. O akıllı telefonlarında her tarz şarkıyı listesine ekliyor. Bir Nil Karaibrahimgil sonrasında Orhan Gencebay, Tarkan ya da Can Bonomo dinlerken kendini bulabiliyor. Şarkıcılar şarkılarını yapan kişiler ya da gidip söz yazarı bestecilerden alanlar… Kendilerine ilk sordukları soru; bu şarkı tutar mı? Bunda ne yazık ki radyoların ve televizyonların etkisi göz ardı edilemez! Bu tekdüzeliğin içinde yatan en büyük sebep bu! Müzik popüler kültürün içinde değişikliğe illaki uyacak. Radyoların önemli olan kısmı bu değişimi önceden sağlaması. Yoksa şuna buna benzer şarkıları daha çok duyacaksınız! Radyoların özellikle radyocuların anlatıcı kimliklerini yeniden kazanması gerekiyor. Müzik anlatmakla bu iş olmaz. Hele ki bu müzik aynılaşmışsa...Müzik, fast-food kültürüne ayak uydurduHakan Demir (Show Radyo Müzik Direktörü): Popüler müzik sadece radyoların belirlediği bir tarz değil; sanatçıların, dinleyicilerin ve radyoların seçimleriyle ortaya çıkar. Türkiye’de müzik özellikle son yıllarda fast-food kültürüne ayak uydurdu. Dinleyiciler hızlıca algılayabilecekleri sözler ve basit melodilerden oluşan şarkıları tercih ediyor. Popüler müzik de bunun üzerine dönüyor. Sanatçılar da radyolarda yer almak ve dinleyiciye çabuk ulaşmak için bu yolu tercih ediyor. Sonuçta her dönemin bir müzik akımı var. Şu an bulunduğumuz dönem de hızlı tüketime yönelik olduğu için şarkılar çok çabuk dinleyiciye ulaşıp çok çabuk tüketiliyor. Elbette her dönemin en iyileri ve yaptıkları müzikten ödün vermeyen isimleri de unutmamak lazım. Onlar da dönem dönem yaptıklarıyla müzik dünyasına yeni şarkılar kazandırıyor.Radyolara abartılı önem atfedildiYavuz Hakan Tok (Müzik eleştirmeni): Bir müzik radyosunun kendine ait yayın ilkelerinin, belirgin bir tarzının olması ve o tarzın dışında şarkıları çalmaması elbette anlaşılabilir bir şey; buna itiraz edemeyiz. Ancak bütün radyoların aynı ilkeleri benimsemesi ve birbirinin alternatifi olmaması neticesinde varılan noktayı eleştirebiliriz. Keza bir bestecinin, şarkıcının ya da aranjörün de sadece radyoları düşünerek şarkı üretmesi de kabul edilebilir bir şey değil, ki sektörde böyle bir eğilim ortaya çıktı son yıllarda. Oysa şarkılar olmasa radyolar olmaz ama radyolar olmasa da şarkılar olur/oldu/olacak. Nitekim TRT tekeli zamanında radyolarda yıllarca hiç arabesk müzik çalınmadı ama tam da o dönemde bu tür kimsenin tahmin etmediği kadar yaygınlaştı. Ya da TRT’nin empoze etmeye çalıştığı klasik Batı müziği ve Türk müziğine ait plaklar hiçbir zaman satış rekorları kırmadı. Çünkü radyolar müziğin servis edildiği tek mecra değil. Hele ki bu devirde hiç değil. Ben radyolara atfedilen bu abartılı ve yersiz önemin geçici bir furya olduğunu düşünüyorum. Üretenler bağımsızdır. Hiçbir şey, hatta değil radyolar, dinleyici eğilimleri bile üretenleri bağlamaz, bağlamamalı.Farklı olan, kendini gösteremiyorSamsun Demir (DMC Genel Müdürü): Türkiye’de radyo televizyon yayıncılığı Avrupa’daki gelişmiş müzik endüstrilerinin olduğu ülkelerdeki duruma pek benzemiyor. 1500 civarında radyo ve televizyona sahibiz. Bu sayı İngiltere, Almanya ve Fransa’daki toplam radyo televizyondan daha fazla. Bunun bir çeşitlilik sağlayacağını düşünebilirsiniz. Ancak olmuyor. Radyo dünyamızda ulusal radyolarımız teknik üstünlükleri nedeniyle dinleyicinin yüzde 90’ına ulaşıyorlar. Bu radyoların playlistlerine baktığımızda ise 50-60 şarkıyla günü tamamladıklarına şahit oluyoruz. Radyoların yöneticileri, dinleyicinin sadece hit şarkı dinlemek istediğini söylüyor. Ve bir radyo soundu oluşmuş durumda. Bu sound aslında bir tür fon müziği gibi kullanılıyor, benzer metronomda ve benzer aranje ve soundla şekilleniyor. Bu bir dezavantaj mı, evet dezavantaj; çünkü yeni olana veya farklı olana kendini gösterebilme şansını vermiyor. Dijital radyolar kapımızda, dinleyici yakın gelecekte ileri geri 5 şarkı değiştirebilecek.TRT Denetleme Kurulu’nun yerini sermaye aldıMurat Meriç (Müzik eleştirmeni):Müzik sektörü, öteden beri sorunlu olmuştur. Bir dönem, radyolarda çalacak şarkıları program yapımcıları ya da disc-jockey’ler (ki İzzet Öz, Yavuz Aydar, Aykut Sporel gibi isimlerdi bunlar) belirlerken şimdi bunlar bir kısım anlaşmalarla belirleniyor. Bilhassa özel radyoların ortaya çıkışını müteakip, “patron”lar meselede söz sahibi olmaya başladı. Bir kısım yapım şirketlerinin radyo kurması ya da radyoların prodüksiyon safhasına el atması, bunu güçlendirdi. Artık “şu radyoda hit olsun, şu kulüpte çalsın” denilerek yapılıyor şarkılar. Bunlar elbette ana akım pop hattından ilerleyenler, adlarından söz ettirmek, satmak, ortalığı çalkalamak zorunda olanlar. Gerisi zaten radyolarca görülmüyor. Bu, satmadığı ya da dinlenmediği anlamına gelmiyor ama. 70’lerin ortalarından itibaren müzisyenler için bir tehdit unsuru oluşturan TRT Denetleme Kurulu’nun yerini sermaye aldı. Neticede evet, bir kısım şarkılar çok gürültü kopartıyor ama bunların sahiden dinlenip dinlenmediği muamma...

23 Haziran 2014 Pazartesi

Oy Hırsızları

2014 yılı “seçim” yılı olarak tarihe geçiyor. Türkiye temel değerlerini koruma konusunda tercihini sandık başında yapmaktadır. 30 Mart’ta yapılan yerel seçimlerde AKP önemli ölçüde zafer elde etti. Ancak elde edilen bu zaferin arkasında büyük bir şaibe bulunmaktadır. Ankara’da, İstanbul’da, Antalya’da kısacası Türkiye’nin dört bir yanında seçim sonuçlarına karanlık bir el müdahale etmiştir. Bu karanlık el Hatay, Eskişehir, Yalova gibi illerde de seçmenin iradesini hiçe sayabilmek adına büyük bir çaba harcamıştır. Ancak bu bölgelerde seçmenin kararlı tutumu karanlık ellerin uğraşlarını boşa çıkarmıştır.

Tayyip Erdoğan’ın yaptığı balkon konuşması aslında yerel seçimleri özetler niteliktedir. Tayyip Erdoğan Ankara’da yaşanacak hezimetten öylesine korkmuş durumdaydı ki balkona çıkmak için seçim sonuçlarının kesinleşmesini beklemedi. Bu durum elbette bilinçli bir tercihti. Tayyip Erdoğan balkondan zafer naraları atarken, karanlık eller iş başında sandık sonuçlarına müdahale etmekteydi.

Seçimlerden sonra hemen hemen herkes sandıklarda oy hırsızlığı yapıldığını söyledi. Ancak asıl konuşulması gereken zamanda ise herkes sustu. YSK’nın resmi seçim sonuçlarını açıklamasıyla birlikte seçimlerde hile yapıldı iddiası, iddia olmaktan çıkıp tartışılmaz bir gerçek haline gelmiştir. Muhalefet ise bu durumu ne yazık ki etkili bir şekilde dile getirememektedir. Mansur Yavaş’ın bireysel çabası elbette önemlidir. Ancak oy hırsızlığı sadece Ankara ile sınırlı değildir. Türkiye’nin dört bir yanında oylar çalınmış ve muhalefet bu duruma maalesef seyirci kalmıştır.

Mansur Yavaş’ın Ankara özelinde atmış olduğu adım Türk demokrasi tarihi açısından çok önemlidir. Anayasa mahkemesinin vereceği karar hem demokrasiye güç verecek hem de Ağustos ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hırsızların oyları çalmasına engel olacaktır.

Açık açık söylüyoruz AKP sandıkta oyları çalmıştır! Bizler “AKP oyları çaldı” deyip bu savı desteksiz bırakanlardan değiliz. Tezimizi kanıtlamak için elimizde yeterince delil bulunmaktadır. Bu delillerin Anayasa mahkemesine de sunulmuş olmasını “umut” ediyoruz.  En baştan belirtelim bizim elimizdeki deliller CHP’nin hazırladığı seçim sistemindeki gayri resmi seçim sonuçları değildir. Bizler doğrudan YSK’nın açıkladığı “resmi” seçim sonuçları üzerinden değerlendirme yapıyoruz. Yani aslında AKP’ye oy hırsızı diyen biz değiliz YSK’dır! Seçimlerde en fazla hilenin yaşandığı illerin başında Ankara ve İstanbul gelmektedir.

Ankara Altındağ'da 2360 numaralı sandıkta CHP'ye verilen oylar HDP'ye; 1295 numaralı sandıkta MHP'nin oyları CHP'ye, CHP'nin oyları ise HDP'ye; 2464 numaralı sandıkta MHP'ye verilen oylar HEPAR'a yazılmıştır. Sadece bu durum bile Ankara’daki seçimi iptal etmek için yeterlidir.

İstanbul’da ise Silivri Cezaevinde kurulan 9924 numaralı sandıkta; CHP'nin oyları HDP'ye, HDP'nin oyları ise İP'e yazılmıştır. Anlaşılan oy hırsızları cezaevi seçim sonuçlarını kimsenin incelemeyeceğini düşünmüş olsa gerek. Ancak biz yaptığımız araştırmamıza Silivri cezaevindeki seçim sonuçlarından başladığımız için bu hırsızlığa şahit olduk.

Yerel seçimlerde AKP için en önemli illerin başında Hatay gelmekteydi. Buradaki yerel seçim aslında yerel olmanın ötesinde AKP’nin Suriye politikasının referandumuydu. Çünkü Suriye politikası en fazla Hatay’ı etkilemiştir. Buradan elde edilecek bir zafer iktidarın daha kanlı politikalar izlemesine sebep olacaktı. AKP işi şansa bırakmayarak Adalet bakanı Sadullah Ergin’i belediye başkan adayı olarak açıkladı. CHP ise stratejik bir tavır sergileyerek Lütfü Savaş’ı aday olarak belirledi. İki partinin bu tavırları seçimin kıran kırana geçeceğinin göstergesiydi. Ancak seçim sonuçlarına baktığımız zaman kıran kırana bir yarışın ötesinde ahlaksızca bir siyaset olduğunu görüyoruz. Çünkü CHP’ye verilen oyların birçoğu farklı partilere verilmiş gibi gösterilmiştir.

Hatay Dörtyol'da 1145 numaralı sandıkta CHP'ye verilen 40 oy HDP'ye; 1100 numaralı sandıkta CHP'ye verilen 117 oy HDP'ye yazılmıştır. Hatay Samandağ'da 1225 numaralı sandıkta CHP'ye verilen 248 oy HDP'ye, 1123 numaralı sandıkta CHP'ye verilen 235 oy HDP'ye yazılmıştır. Defne'de ise 1264 numaralı sandıkta CHP'ye verilen 242 oy HEPAR'a yazılmıştır. Görüldüğü gibi yaptığımız basit araştırma sonucunda 1000e yakın oyun çalındığını tespit edebildik. Bizim gözümüzden kaçan elbette pek çok seçim sandığı daha bulunmaktadır. Bütün bu hırsızlıklara rağmen AKP Hatay seçimlerini yenileyebilmek adına YSK’ya büyük baskı yaptı. Ancak YSK yandaş kurum olmasına CHP’nin seçim zaferini onaylamak zorunda kaldı. Çünkü AKP ile CHP arasında büyük bir fark bulunuyordu.

YSK’nın resmi seçim sonuçları herkesin incelemesine açık durumdadır. Eğer girip sonuçlarını incelerseniz pek çok ilde hile yapıldığına şahit olabilirsiniz. Bizler çok kısa bir sürede yukarıda sıraladığımız hırsızlıkları tespit ettik. Bireysel çaba sonucu ortaya çıkan bu çalışmamızda 1000lerce oyun CHP ve MHP’den nasıl çalındığına şahit olduk. İşte bu sebeple Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi muhalefeti uyarıyoruz. Yerel seçimlerde olduğu gibi oyuna gelmeyin, oyunuza sahip çıkın!

Murat KAYA

İbn-i Sina'nın yapın dedikleri

Tarçının sadece zayıflatıcı, rezeneninse sakinleştirici etkisi olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Tıbba yön veren hekimlerden İbn-i Sina’dan sofranızdan eksik etmeyeceğiniz sağlık reçeteleri…İlaç kullanmaktan milletçe pek hazzetmiyoruz. Bir organı düzeltirken başka bir yeri bozan yan etkileri hesaba katarsak pek de haksız sayılmayız. Bu nedenle hastalanmadan tedbir almak yani ‘koruyucu yöntemler’ daha bir anlam kazanıyor. Bunu yapmak için kaf dağının tepesine varıp, uçurumlar aşarak adı sanı duyulmamış bitkilerin peşinde telef olmanıza gerek yok üstelik. Yazar Güvenç Ayar, Ufuk Yayınları’ndan çıkan ‘İbn-i Sina Sağlık Reçeteleri’ kitabıyla bulunması kolay bitki ve besinlerle şifaya giden yolda size eşlik ediyor.Kalbinizin dostu elma ve hindiba: Elma, hemen her evde sıkça tüketilen bir besin. “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna verebileceğimiz cevap, C ve E vitamini yönünden zengin, olacaktır. Ancak sadece bu kadar değil. Elma, aynı zamanda kalp sağlığını korumaya yardımcı. Yine hindiba da göğüs sıkışmasına iyi geldiği gibi kalbi de güçlendiriyor.Ağız kokusunu gidermek için: 105 gram kabuğu soyulmuş limon, 3,5 gram karanfil, 3,5 gram hindistan cevizi, 3,5 gram sivri biber, 3,5 gram kakule, 3,5 gram tarçın, 3,5 gram havlican, 3,5 gram kuru zencefil ve 700 gram misk. Tüm bu malzemeler balla karıştırılarak macun haline getirilip tüketiliyor. Karışım, ağız kokusuna iyi geldiği gibi sindirimi de kolaylaştırıyor.Rezene ve tarçınla gözleriniz güçlensin: Tarçın, tam bir göz dostu. Katarakt başta olmak üzere daha birçok göz hastalığına iyi geliyor. Göz kenarlarına sürme gibi çekilebilir. Rezene göz akıntılarına şifa oluyor. Ham rezene tohumuysa görme yetisini güçlendiriyor.Kadın hastalıkları için: Özellikle regl dönemlerinde ayvayı bolca tüketmek kanamayı azaltıyor. Tarçın da özellikle rahim hastalıklarına iyi geliyor ve ağrıları dindiriyor.Kronik ishaliniz varsa: Dut, sindirim sistemi için bulunmaz bir hazine. Kronik ishal ve bağırsak ülserlerini gidermede özellikle karadut çok etkili.İdrar söktürücü: Yazın bol bol bulacağınız kavun, derdinize derman olacak. Ödem attırıcı- idrar söktürücü bu meyveyi sofralardan eksik etmemekte fayda var.Mide-bağırsak ağrılarından şikâyetçiyseniz: Hoş kokusuyla gül, bahçelerden eksilmeyen bir çiçek. Ancak şifasından faydalanmak için reçelini de unutmamak gerekiyor. Kurutulmuş gül yapraklarını balla karıştırıp cam bir kaba koyarak 40 gün güneş altında bekletin. Bu karışım özellikle mide ve bağırsak ağrılarına iyi geliyor.Astım ve nefes darlığına ısırgan: Isırgan, yabani bir bitki olduğundan pek sevilmese de şifası bol. Tohumu, astım ve nefes darlığına iyi gelirken, ısırganı arpa suyuyla kaynatıp içtiğinizde mukoz salgının atılarak göğsün ferahlamasını sağlıyor. Siyah zeytin çekirdeğinden yapılan tütsü de astım ve akciğer hastalıklarına iyi geliyor. Meyan kökü de yine aynı hastalıklara iyi gelen şifalı bitkilerden.Fıstık gibi bir karaciğer: Karaciğer tıkanıklıkları sık et yiyenlerin kâbusu. Fıstık, buradaki tıkanıklığı açıyor, karaciğeri temizliyor. Bağırsakları da temizleme özelliğine sahip bu yemiş, mideye de oldukça iyi geliyor.Mideniz bulanıyorsa: Özellikle araba yolculuklarında mide bulantısı büyük kâbus. Karanfil çayı ve bitkisi kusmayı durdururken mide ve karaciğeri de güçlendiriyor. Ayrıca hoş kokusuyla ağız kokusunu gidermeye de yardımcı.Balık, sinirleri gevşetiyor: Balıkta bulunan Omega3 yağ asitleri ruh sağlığına bire bir. Obesesif-kompulsis kişilik bozukluğu ve depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklara iyi geldiği araştırmalarda kanıtlanmış. Balık, beyindeki yağın yoğunluğunu düzenleyerek sinir sistemini olumlu etkiliyor.Beyni temizleyen sakız: Sakız, çoğumuz için eğlencelik çiğnenen bir şey olsa da şifası yok değil. Beyni temizliyor, hafızayı güçlendiriyor. Ayrıca damla sakızı, mineral deposu. Öksürük ve ağız kanamalarını da durduruyor.Susam yağı, saçları gürleştiriyor: Susam yağı, kaynatılarak sürüldüğünde saçı gürleştiriyor. Ancak tek özelliği bu değil. Saçları çabucak uzatıp, yumuşatıyor. Ayrıca kepeğin de düşmanı.

20 Haziran 2014 Cuma

İş Bulmanızı Sağlayacak Beceriler

Şu sıralar fırsat buldukça Coursera’nın kurslarından Enhance Your Career and Employability Skills’e katılıyorum. Kursu mesleğimle ilgili olmasının yanısıra hali hazırda kariyerimde bir geçiş döneminde olduğumu hissettiğim için de oldukça faydalı buldum. 6 hafta süren programın ikinci haftasında “Employability Skills” denilen istihdam edilmeyi kolaylaştıran becerilerden bahsediliyordu. Alıştırmalardan birinde bu becerilere ve tanımlarına yer verilmiş ve kendinizi bu beceriler açısından sorgulamanız isteniyor.·         Hangi becerilerde iyisiniz? ·         Neleri çabuk öğrenirsiniz?·         Okulda ya da üniversitede neleri yapmak size kolay gelirdi?·         Neler size enerji verir?·         Başarılı olduğunuz bir günü anlatın.·         Ne zaman gerçekten gurur duyduğunuz bir başarı elde ettiniz?Örnek listeden güçlü yönlerinizi tanımladığını düşündüğünüz beş beceri seçin:  Uyumluluk Tavsiyede bulunma Savunuculuk Atiklik Detaylara dikkat etmek&kontrolcülük Meydan okuyuculuk Karşılaştırma ve Sınıflandırma İşi sonuçlandırmak Kavramsallaştırma & teorileştirme Standartlaştırma Veri toplama ve biriktirme Karar alma Başkalarını geliştirme El becerisi Yönlendirme ve delege etme Eğlendirme Değerlendirme ve önceliklendirme Açıklama Öngörme ve tahmin etme Hedef koyma Fikir üretme Bilgilendirme İnisiyatif alma Inovatif olma Öğrenme kabiliyeti Dinleme ve soru sorma Mekanik beceriler Gözlemleme ve değerlendirme Motive etme Müzakere ve çatışma Sözel ve sayısal muhakeme Gözlemleme Azim İkna etme Planlama Topluluk önünde konuşma Hızlı düşünme Hatırlama ve hafıza Esneklik Kaynakları elde etme ve önceliklendirme Duyarlılık ve empati Sosyal etkileşim Uzay bilgisi Zaman yönetimi Yazma becerisi Sanırım benim ilk beşim; uyumluluk, azim, kavramsallaştırma & teorileştirme, sözel ve sayısal muhakeme, duyarlılık ve empati ile yazma becerisi olurdu. Nasıl 6 mı oldu, e bu da kendime torpilim olsun JHiç düşündünüz mü, sizin istihdam edilmenizi sağlayan beş beceriniz (Employability Skills) neler?

16 Haziran 2014 Pazartesi

Gayri resmi hesaplar da olmasa!

Kurumların ve kişilerin resmi Twitter hesapları fazlasıyla ‘resmi’ olunca, parodi hesaplara gün doğuyor. Son olarak Türk Dil Kurumu’nun ‘yalancı’ hesabını takipçiler daha çok sevince, resmi hesap ile parodi hesap arasında bir nevi soğuk savaş yaşandı. Sonunda parodi hesabın profilinden logo kalktı ve ‘Türk Dil Kuru mu?’ gibi oldukça orijinal bir isim ile kullanıcıların imla hatalarını düzelten bir hesap kaldı geriye.Bir tarafta Türk Dil Kurumu’nun (TDK) ‘Birleşik fiil hakkındaki toplantı birazdan başlayacak’ duyurusunu yapan resmi Twitter hesabı, diğer tarafta Gülşen’in ‘Yatcaz Kalkcaz’ şarkısını “yatacağız, kalkacağız, yatacağız kalkacağız” diye düzelten parodi hesabı. Hangisinin daha ilgi çekici olduğunu tahmin etmek güç değil. Resmi hesabı 3 bin küsur kişi takip ederken parodi hesabın 35 bin küsur takipçisi olması her şeyi anlatıyor zaten. Kadıköy ve Yozgat Belediyesi dışında kurumların resmi Twitter hesaplarının hâlâ çok ‘resmi’ olması, bu alanda bir boşluk oluşmasına yol açmış. Eee devir de mizah devri olduğundan birileri bu boşluğu hemen doldurmuş. Resmi kurumların isimlerini ufak harf değişiklikleri ile kullanan parodi hesaplar orijinallerinden daha fazla ilgi görüyor. WhatsApp, ANAP, metrobüs, ünal başgan isimlerini kullanarak on binlerce takipçiye ulaşan parodi hesaplar, en çok ilgi çekenlerden. ‘Türk Dil Kuru mu’ son örnek olduğundan ondan başlayalım dedik. Kimliklerini gizlediklerinden, mail yoluyla gönderdiğimiz sorularda tek bir yanlışımızı buldular neyse ki. TDK kısaltmasındaki ‘k’ harfinin ‘ka’ değil ‘ke’ şeklinde okunması gerektiğini belirterek “TDK’nın” üzerine bir çarpı attılar. Alışkanlıkları üzere “TDK’nin” yanına bir tik atıp cevaplara geçtiler.Türk dili ile özel olarak ilgilendiğiniz belli. Dil bilimci ya da Türkçe öğretmeni misiniz?Kim olduğumuzu maalesef söyleyemiyoruz. İki kişiyiz; bir erkek bir kadın. Daha çok ben ilgileniyorum hesapla, yoğun olduğum, internete bağlanamadığım, uyuduğum, dinlendiğim vb. zamanlarda o benim yerime bakıyor. Böylece hesap tamamen maskulen olmaktan kurtuluyor, arada feminen takılıyor. Ben sayısalcıyım, o eşit ağırlıkçı. “Yani bir sözelcimiz bile yok, anlıyor musunuz? Hadi gülümseyin.” @sezenaksu Alışkanlık, kusura bakmayın. Gün boyu bilgisayar başında olabileceğim bir meslek sahibiyim, o da genetik, sosyoloji, psikoloji, sanat, din ve dil üzerine farklı farklı alanlarda takılıyor.Kullanıcıların yazım yanlışlarını neye göre düzeltiyorsunuz?Profil tanıtım metnimize son olarak “Türk Dil Kurumu’nun yalancısı...” yazdık. Kaynağımız yüzde 99 oranında Türk Dil Kurumu, geri kalan da eş, dost, akraba ve tabii ki Google...Neden parodi hesap açmak için TDK’yı seçtiniz?Günlük yaşantımda arkadaşlarımla yazışırken imla kurallarına çok özenirim, sık sık karşımdaki insanı da düzeltirim. İnsanlar sosyal medyayı bu kadar çok ve hoyratça kullanmaya ve çok da özensiz yazışmaya başlayınca @turkdilkurumu hesabını sosyal medya kullanıcılarının imla hatalarını düzeltmek için kullanabileceğimi düşündüm. Twitter, insanlara hızlıca ulaşabileceğiniz eğlenceli bir ortam ve hayatta ti’ye alınacak çok şey var, ülkemizde de bir sürü malzeme var.Hâlâ sizi TDK’nın gerçek hesabı sananlar var mı?TDK’nin gerçek hesabı tarafından uyarılmadan önce kullanıcı adımız “Türk Dil Kurumu” ve fotoğrafımız da Türk Dil Kurumu’nun logosu olduğu ve son zamanlarda resmî kurumların sosyal medya hesaplarından esprili gönderiler paylaşıldığı için (Yozgat Belediyesi, Kadıköy Belediyesi vs.) bizi de resmî hesap sanıyorlardı. Adımızı ve fotoğrafımızı değiştirdikten sonra ise tek tük, mesela “tayt kıyafetine Türkçe bir isim bulalım” dedik. “Dardon” diye bir öneri geldi (@Pabuchdil), bunu takipçilerimizle paylaştık. Gönderimizi ciddiye alıp “Yok artık...”, “İşiniz gücünüz yok mu?” diyenler oldu. Bizi hâlâ resmî hesap sanıp da adımızın “Türk Dil Kuru mu?” olmasına takan takipçilerimiz de var. Biz de isterdik “Türk Dil Kurumu” yazmayı ama olmuyor işte...Bu zamana kadar en çok hangi tweet’iniz dikkat çekti?Hmmm... Şöyle sıralayalım; Bir gün çok yalnız bir kızcağızın (@KbraTtk1) “yanlızım, yanlızsın, yanlız, yanlızız, yanlızsınız, yanlızlar” gönderisini düzeltişimiz ile başladı hikâye...Gülşen’in “yatacağız, kalkacağız, oradayım” şarkısına verdiğimiz “sözde” ayar :) efsane oldu. 5000 beğeniyi aştı ve 5000’e yakın paylaşıldı.Kendinize ait gerçek bir hesabınız var mı?Şahsi hesaplarımız da var tabii ki. Günlük yaşantımızdan paylaşımlarda bulunuyoruz; hayat, müzik, film, resim, kitap, sanat, politika, spor vs...İmla ve yazım konusunda en çok hata yapan ünlüler kimler? Ve bu konuda en titiz olanlar kim?En çok hata yapan ünlüler deyince aklımıza Demet Akalın ve Yıldız Tilbe geliyor. Öyle böyle hata yapmıyorlar, her şeyi ağızlarından çıktığı gibi yazıyorlar ve galiba ağızlarından da düzgün çıkmıyor. Bu arada ben şahsen Yıldız Tilbe hayranıyımdır, bunu da belirtelim, art niyetli değiliz. Gönderilerimizde kimseyi rencide etme, aşağılama, hedef gösterme amacı güdülmemekte. Sık sık düzelttiğimiz ünlüler dersek; Nihat Doğan, Sıfır Altı Melih Gökçek, Kamer Genç, Önder Aytaç, Fatih Portakal, Burhan Kuzu, Hande Yener, Hüseyin Avni Mutlu... Liste uzayıp gidiyor. Bu konuda en titiz kim deyince aklımıza sadece Kadıköy Belediyesi Twitter hesabı geliyor. Hususi olarak yanlışlarını bulmak için sayfalarını altüst etmişliğimiz var ama bulamadık. Tebrik ediyoruz ama hâlâ da pusuda bekliyoruz. Aslında hızlı bir zamanda yaşadığımız için insanlar yazarken vakit kaybetmek istemiyorlar ve özensiz yazıyorlar. Lakin dil de bu şekilde yozlaşıyor. Biz gönderilerimizi titreyerek, diken üstünde yazarken, bazı takipçilerimizden de “ya kaç kere okuyup öyle gönderdim, bir hatamı bulacaksınız diye korkuyorum”, “niye geldiniz ki, sizin korkunuzdan bir şey yazamıyorum” gibi paylaşımlar alıyoruz. Sosyal medya kullanıcılarında bir farkındalık oluşmaya başladı. Bu da sevindirici.Sizin kullandığınız hesap TDK’nın resmi hesabından çok daha fazla ilgi görüyor. Bunun nedeni ne olabilir?Sosyal medya kullanıcılarının çoğunluğu genç ve Twitter’a eğlenmek, sosyalleşmek için giriyorlar. Resmî TDK hesabının paylaşımları tam bir resmî kurum paylaşımları. Mesela son gönderileri “Birleşik fiil hakkındaki toplantı birazdan başlayacak.” Özel ilgisi olmayan gençler dışında bu bilgi ile kimse ilgilenmez. Onlar hızlı bir şekilde ihtiyaçları olan bilgiye ulaşmak, eğlenceli birkaç şey okumak, görmek, duymak ve izlemek istiyorlar. Biz de hızlı bir şekilde kesin bilgiyi vermeye, arada birilerine takılmaya, eğlenceli, göndermeli birkaç cümle kurmaya çalışarak onların ilgilerini üst seviyede tutmaya çalışıyoruz. Bizi bu yüzden takip ediyorlar diye düşünüyoruz. Yoksa babalarının oğulları değiliz ki babalarımızın oğulları olanlara “bizi takip etsenize” dememize rağmen etmiyorlar.‘Kurumsal hesap espri yapmaz’Arda Kofoğlu’nun yaklaşık 2,5 yıl önce açtığı @vattsap adlı Twitter hesabının 390 bin küsur takipçisi var. Bu sayının WhatsApp’ın resmi hesabını takip eden Türk kullanıcı sayısından çok daha fazla olduğu kesin. Kofoğlu’nu parodi hesap açması, insanların kişisel hesaplardan sıkıldığını düşündüğü bir döneme denk geliyor. Bu boşluğu nasıl dolduracağını düşünürken o dönemin Türkler arasında en çok popüler olmaya aday uygulamanın WhatsApp olduğunu fark etmiş ve kuruluşun dünyada birçok benzeri olan parodi hesapların Türk versiyonunu açmaya karar vermiş. Ve o günden sonra ‘online olduğunu bildiğiniz kişiden mesaj gelmemesi’ esprisi üzerinden yüzlerce başka espri üretmiş. Kofoğlu da Yaşar Acar gibi bu konuyla ilgili esprilerin tükenme noktasına geldiğinin farkında ancak o yine de her gün en az iki tweet atacak kadar malzeme bulabiliyor. Özellikle WhatsApp’ın bozulduğu zamanlar Kofoğlu’nun en sevdiği zamanlar. Takipçi sayısının fazlalığını görüp resmi hesap sanan kullanıcılardan, hesabın sahte olduğunu bilen ve ‘bozuldun mu, küstün mü’ şeklinde esprili mesajlar gönderen takipçilerine kadar saniyede onlarca mesaj alıyor. Ve espriye espriyle karşılık vermek daha kolay olduğundan her bozulmada takipçi sayısı yaklaşık 2 bin artıyormuş. Sosyal medya ajansında çalışan Kofoğlu’nun kendi adıyla bir Twitter hesabı daha var ve @vattsap hesabında tamamen bu kimliğinden uzaklaşıyor. Kofoğlu’na göre parodi hesapların resmi hesaplardan daha çok ilgi görmesinin sebebi, resmi hesapların kullanıcılarla hiçbir şekilde bağlantıya geçmemesi. WhatsApp’tan örnek veren Kofoğlu, “Kurumsal hesap takipçileri bir güncelleme ya da arıza durumunda haber verir. Espri yapmaz, yapması da gerekmez.” diyor. Bunun dışına çıkan tek tük örneklerin (Kadıköy Belediyesi ve Yozgat Belediyesi) bir anda dikkat çekmesini de takipçileri ile etkileşime geçmesine bağlıyor.‘Metrobüs’le aramda duygusal bağ oluştu, satamamYaşar Acar’ın özellikle İstanbulluların büyük ilgisini çeken @_metrobus_ kullanıcı adlı Twitter hesabının 44 bin küsur takipçisi var. Son zamanlarda hesabı fazla güncellememesine rağmen İETT’nin resmi Twitter hesabından yaklaşık 6 kat daha fazla takipçisi olmasının sebebi aynı: Mizahın gücü. ‘Ceketini asmak için yerinden kalkan şoförün yerini kaptılar’ tweet’inin ‘İETT elektrikli otobüs ve hidrojen yakıtlı araç konusunda da çalışmalar yürütüyor’ tweet’inden daha fazla ilgi çekmesi doğal. Twitter’da en çok paylaşılan içeriklerin komik olanlar olduğunu söyleyen Acar, “Yazım diliniz çok önemli. Ben esprili bir dille söyleyeceklerimi ifade ettiğim için insanlara daha samimi geliyor. Dolayısıyla resmi hesaplar içinde özellikle onları yöneten kişilerin iletişim yetenekleri çok önemli.” diyor. Acar, hem metrobüsü son bir yıldır sık kullanmadığı hem de artık metrobüsle ilgili esprilerin tükendiğini düşündüğü için son zamanlarda fazla tweet atmıyor. Ancak satın almak isteyen çok fazla kişi olmasına rağmen ‘duygusal bağ’ kurduğunu söylediği hesabı satmak da istemiyor. 1989 doğumlu Acar, internet reklamcılığı alanında faaliyet gösteren ve ortağı olduğu kendi ajansında Google AdWords hesap yöneticisi olarak çalışıyor.ANAP’ın hiç bu kadar takipçisi olmamıştı!‘Genel başkanımız haftaya dış temaslar için Beylikdüzü’ne gidecek’ gibi tweet’leri ile efsane haline gelen @Anavatan1983 adlı parodi hesabın takipçi sayısı 44 bin küsur. Partinin resmi hesabının 24 takipçisi olması ise nereden bakarsanız acıklı bir durum. Zaten parodi hesap tam da yılların Anavatan Partisi’nin düştüğü durumdan beslenerek espri üretiyor. Son zamanlarda fazla güncellenmese de ‘Anap grubunun, Meclis tatildeyken ülkeyi biz yönetelim önerisi reddedildi’ ve ‘Doğuş ve İsmail Türüt bize şarkı yapar diye iktidar olmuyoruz yoksa oluruz yani ne var şimdiden 4 oyumuz garanti’ gibi tweet’ler hafızalarda. Ünal Başgan ise diğerleri arasında sayfasını en fazla güncelleyen hesap. Muhammed Miraz adlı gencin yönettiği hesabın 352 bin takipçisi var. Belli dönemlerde transferleri ihtimal dahilinde olan isimlerin Galatasaray’da olduğunu yazmasıyla almış yürümüş. İspanyol Twitter kullanıcıları Miraz’ın yönettiği hesabı Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’ın resmi hesabı zannedince transferlerle ilgili paylaşımları RT yapmış. Ünlü gazeteler, haber geçmiş.

9 Haziran 2014 Pazartesi

Dersimiz torun sevgisi

Ebeveynlik eğitimlerine alışkınız. Ancak şimdilerde torun sahibi nine ve dedelere özel eğitimler de veriliyor. Dede ve nineler torunlarıyla nasıl ilişki kurmalı? Hangi hatalardan kaçınmalı?“Çocuk cevizse, torun ceviz içidir.” der eskiler. Tecrübe edenlerden duyduğumuz kadarıyla hakikaten öyle. Peki nine-dede olmanın zorlukları yok mu? Olmaz mı! Zira aileye yeni bir bebeğin katılması sadece ebeveynlerin hayatını derinden etkilemiyor, büyükanne ve babaları da paniğe sürükleyebiliyor. Hele de anne çalışıyor ve toruna onlar bakıyorsa… Ancak paniğe gerek yok. Zira son yıllarda yaygınlaşan ebeveynlik okullarından sonra bir de nine-dedelik okulu olarak özetleyeceğimiz bir program var. Kozyatağı Central Hospital’da uzman psikolog Aycan Bulut ile belli aralıklarla gerçekleşen ‘Torunum Geliyor’ söyleşileri, büyükanne ve babaları acemilikten kurtarmayı hedefliyor.“Aileye yeni bir bebeğin gelmesi büyükanne ve büyükbabalarda farklı ve yoğun duygulara sebebiyet verir. Bu yeni sürecin içinde etkin olmak isterler. Aynı zamanda çocuklarının iyi bir ebeveyn olması için geri planda durmaları da gerekebilir. Büyükanne ve büyükbabaların nerede durup nerede aktif olmaları gerektiği konusunda kafaları karışıktır.” diyerek programın amacını açıklıyor uzman psikolog Aycan Bulut. Zira yaptıkları her şey torunları ve çocukları için olsa da bazı durumlarda dengeyi kuramadıklarından çocuklarıyla ilişkilerinde gerginlikler olabiliyor. ‘Torunum Geliyor’ programındaki hedefin, “Farklı aile dinamiklerini göz önüne alarak, ilişkilerdeki dengeyi sağlayabilmek için büyüklerin yardım ve müdahalelerinin ne zaman başlayacağı ve biteceği hakkında farkındalık oluşturmak” olduğunu söylüyor Bulut.‘Koyduğunuz kurallar çocuğunuzunkiyle çelişmesin’Aile büyüklerinin aynı şehirde ve bebek bakımına yardımcı olmaları, bebekli yaşamın ilk dönemine uyum için önemli. Özellikle çalışan anne ve babalar bebeklerini kendi ebeveynlerine bıraktığında daha az endişeleniyor. Bulut, “Büyükanne ve büyükbabalarla büyüyen çocuklar toplumsal değerleri, aile sorumluklarını, paylaşmayı, hoşgörü ve özgüveni daha kolay öğrenebilir. Buna karşın büyükler çocuğa sınır ve disiplin konusunda ne kadar esnek ve tutarsız davranırlarsa çocuklar hayata ve toplumsal kurallara uyum sağlamakta zorlanır ve dışlanır.” diyerek çocuğa dede ve ninenin bakmasının avantaj ve dezavantajlarına dikkat çekiyor. Büyükanne ve büyükbabalar torunlarına sınır koymakta zorlanıp olumsuz davranışları karşısında aşırı hoşgörü gösterebiliyor. Örneğin duvarları boyamakta ısrar ediyorsa, izin vermek yerine masaya koyacakları büyük bir kağıt üzerinde resim yapması için yönlendirme yapmaları gerekir. Torunları evlerine her geldiğinde ya da her dışarı çıktıklarında hediyeler almaları da doğru değil. Anne ve babaların koydukları kurallarla büyükanne ve büyükbabaların koyduğu kurallar arasında dengesizliğin oluşu, çocukların bu durumu duygusal istismar yaparak kendi isteklerini yaptırmaları için zemin hazırlıyor. Önemli olan anne ve babanın davranışlarıyla büyükanne ve büyükbabaların tutarlı davranışlar sergilemesi.‘Hayır’da hayır var mı?Toruna sürekli maddi değeri yüksek hediyeler almak ve çocuğun her istediğini yerine getirmek çocuğun kendisini mutlu hissetmek için tek koşulun maddi nesneler olduğunu düşünmesine yol açıyor. Bu düşünce çocuğu ileride yalnızlık ve mutsuzluğa sürükleyebiliyor. Oysa çocuğa bir şeyi arzulama, isteme ve elde etmek için çaba harcaması gerektiği öğretilmeli. Açık, net ve istikrarlı kurallar ve sınırlar çocuğu daha mutlu ve güvende hissettirir. Özellikle büyükanne ve büyükbabalar kendi çocuklarının davranışlarını ya da düşüncelerini beğenmeseler ya da desteklemeseler bile bunları torunlarının yanında ifade etmemeli. Bu durum çocuğun kendi anne ve babasına olan güvenini olumsuz etkileyebilir. Azarlanan anne ve baba imajı çocuk için zedeleyici olabilir. Bu nedenle torunlarıyla ilgili meseleleri torunlarının olmadığı uygun bir ortamda çocuklarıyla açık bir şekilde konuşmalarında fayda var. Büyükanne ve büyükbabalar, anne ve babaların koyduğu kurallara ve sınırlara uyum göstermeye çalışmalı. Çocuktan sorumlu olan kişilerin öncelikle anne ve babası olduğunu kendi kendilerine hatırlatmalı. Onlar sınır ve kurallar konusunda tutarsız davrandıkça çocukların ‘şımarık’ damgası yemesi işten bile değil. “Her dediği yapılan, her ağladığında oyuncak alınan ya da istediği şeylere sahip olan çocuklar kurallara uymakta zorlanır. Bu sebeple çocuk bireysel ya da grup aktivitelerinde zorlandığı için şımarık damgası yiyebilir.” diyor Aycan Bulut. Çocuğun isteklerine gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmek hem ona toplumsal hayatın kurallarını öğretir hem de başka insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmasına yardımcı olur.Torununuz için...- Torununuzun her istediğini yapmasına izin vermek yerine yaşına göre makul isteklerini karşılayın.- Gerektiğinde ‘hayır’ demekten çekinmeyin.- Torununuza koyduğunuz kurallar anne-babasının kurallarıyla çelişmesin.- Çocuğunuz ve eşiyle torununuzun yanındayken onun hakkında tartışmayın.- Çocuktan birinci derecede sorumlu olan kişinin anne-babası olduğunu unutmayın. Aşırı müdahaleci tavırlardan uzak durun.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Dersimiz torun sevgisi

Ebeveynlik eğitimlerine alışkınız. Ancak şimdilerde torun sahibi nine ve dedelere özel eğitimler de veriliyor. Dede ve nineler torunlarıyla nasıl ilişki kurmalı? Hangi hatalardan kaçınmalı?“Çocuk cevizse, torun ceviz içidir.” der eskiler. Tecrübe edenlerden duyduğumuz kadarıyla hakikaten öyle. Peki nine-dede olmanın zorlukları yok mu? Olmaz mı! Zira aileye yeni bir bebeğin katılması sadece ebeveynlerin hayatını derinden etkilemiyor, büyükanne ve babaları da paniğe sürükleyebiliyor. Hele de anne çalışıyor ve toruna onlar bakıyorsa… Ancak paniğe gerek yok. Zira son yıllarda yaygınlaşan ebeveynlik okullarından sonra bir de nine-dedelik okulu olarak özetleyeceğimiz bir program var. Kozyatağı Central Hospital’da uzman psikolog Aycan Bulut ile belli aralıklarla gerçekleşen ‘Torunum Geliyor’ söyleşileri, büyükanne ve babaları acemilikten kurtarmayı hedefliyor.“Aileye yeni bir bebeğin gelmesi büyükanne ve büyükbabalarda farklı ve yoğun duygulara sebebiyet verir. Bu yeni sürecin içinde etkin olmak isterler. Aynı zamanda çocuklarının iyi bir ebeveyn olması için geri planda durmaları da gerekebilir. Büyükanne ve büyükbabaların nerede durup nerede aktif olmaları gerektiği konusunda kafaları karışıktır.” diyerek programın amacını açıklıyor uzman psikolog Aycan Bulut. Zira yaptıkları her şey torunları ve çocukları için olsa da bazı durumlarda dengeyi kuramadıklarından çocuklarıyla ilişkilerinde gerginlikler olabiliyor. ‘Torunum Geliyor’ programındaki hedefin, “Farklı aile dinamiklerini göz önüne alarak, ilişkilerdeki dengeyi sağlayabilmek için büyüklerin yardım ve müdahalelerinin ne zaman başlayacağı ve biteceği hakkında farkındalık oluşturmak” olduğunu söylüyor Bulut.‘Koyduğunuz kurallar çocuğunuzunkiyle çelişmesin’Aile büyüklerinin aynı şehirde ve bebek bakımına yardımcı olmaları, bebekli yaşamın ilk dönemine uyum için önemli. Özellikle çalışan anne ve babalar bebeklerini kendi ebeveynlerine bıraktığında daha az endişeleniyor. Bulut, “Büyükanne ve büyükbabalarla büyüyen çocuklar toplumsal değerleri, aile sorumluklarını, paylaşmayı, hoşgörü ve özgüveni daha kolay öğrenebilir. Buna karşın büyükler çocuğa sınır ve disiplin konusunda ne kadar esnek ve tutarsız davranırlarsa çocuklar hayata ve toplumsal kurallara uyum sağlamakta zorlanır ve dışlanır.” diyerek çocuğa dede ve ninenin bakmasının avantaj ve dezavantajlarına dikkat çekiyor. Büyükanne ve büyükbabalar torunlarına sınır koymakta zorlanıp olumsuz davranışları karşısında aşırı hoşgörü gösterebiliyor. Örneğin duvarları boyamakta ısrar ediyorsa, izin vermek yerine masaya koyacakları büyük bir kağıt üzerinde resim yapması için yönlendirme yapmaları gerekir. Torunları evlerine her geldiğinde ya da her dışarı çıktıklarında hediyeler almaları da doğru değil. Anne ve babaların koydukları kurallarla büyükanne ve büyükbabaların koyduğu kurallar arasında dengesizliğin oluşu, çocukların bu durumu duygusal istismar yaparak kendi isteklerini yaptırmaları için zemin hazırlıyor. Önemli olan anne ve babanın davranışlarıyla büyükanne ve büyükbabaların tutarlı davranışlar sergilemesi.‘Hayır’da hayır var mı?Toruna sürekli maddi değeri yüksek hediyeler almak ve çocuğun her istediğini yerine getirmek çocuğun kendisini mutlu hissetmek için tek koşulun maddi nesneler olduğunu düşünmesine yol açıyor. Bu düşünce çocuğu ileride yalnızlık ve mutsuzluğa sürükleyebiliyor. Oysa çocuğa bir şeyi arzulama, isteme ve elde etmek için çaba harcaması gerektiği öğretilmeli. Açık, net ve istikrarlı kurallar ve sınırlar çocuğu daha mutlu ve güvende hissettirir. Özellikle büyükanne ve büyükbabalar kendi çocuklarının davranışlarını ya da düşüncelerini beğenmeseler ya da desteklemeseler bile bunları torunlarının yanında ifade etmemeli. Bu durum çocuğun kendi anne ve babasına olan güvenini olumsuz etkileyebilir. Azarlanan anne ve baba imajı çocuk için zedeleyici olabilir. Bu nedenle torunlarıyla ilgili meseleleri torunlarının olmadığı uygun bir ortamda çocuklarıyla açık bir şekilde konuşmalarında fayda var. Büyükanne ve büyükbabalar, anne ve babaların koyduğu kurallara ve sınırlara uyum göstermeye çalışmalı. Çocuktan sorumlu olan kişilerin öncelikle anne ve babası olduğunu kendi kendilerine hatırlatmalı. Onlar sınır ve kurallar konusunda tutarsız davrandıkça çocukların ‘şımarık’ damgası yemesi işten bile değil. “Her dediği yapılan, her ağladığında oyuncak alınan ya da istediği şeylere sahip olan çocuklar kurallara uymakta zorlanır. Bu sebeple çocuk bireysel ya da grup aktivitelerinde zorlandığı için şımarık damgası yiyebilir.” diyor Aycan Bulut. Çocuğun isteklerine gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmek hem ona toplumsal hayatın kurallarını öğretir hem de başka insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmasına yardımcı olur.Torununuz için...- Torununuzun her istediğini yapmasına izin vermek yerine yaşına göre makul isteklerini karşılayın.- Gerektiğinde ‘hayır’ demekten çekinmeyin.- Torununuza koyduğunuz kurallar anne-babasının kurallarıyla çelişmesin.- Çocuğunuz ve eşiyle torununuzun yanındayken onun hakkında tartışmayın.- Çocuktan birinci derecede sorumlu olan kişinin anne-babası olduğunu unutmayın. Aşırı müdahaleci tavırlardan uzak durun.