27 Haziran 2015 Cumartesi

Bu filmlerde bir tuhaflık var

Sinema dünyasında son dönemde ilginç hikâyeleri olan filmlerle karşılaşıyoruz. Gösterimde olan ‘Kabile'de tek replik yok, ‘Kutsal Motorlar'da Denis Lavant birbirine benzemez 9 karakteri oynuyor, İsveçli yönetmen Anders Weberg 30 gün süren bir film çekiyor.

Ambiance

Bir ay sinemadan çıkmayacağım

İsveçli yönetmen Anders Weberg'in ‘Ambiance' adlı filmi en ilginç çekim serüvenine sahip proje. Çekimleri bitmedi, devam ediyor hâlâ. Dile kolay 720 saat süren bir filmden bahsediyoruz. Tamı tamına 30 gün. Sadece fragmanı bir film uzunluğunda, 72 dakika. Yönetmenin birbirine geçmiş uzay ve zamanın, mekânın ötesinde gerçeküstü bir yolculuk olarak tanımladığı proje tamamlandığında dünyanın en uzun filmi olacak. Bir diğer özelliği şu: 2020'de gösterime girip, 1 ay seyirci karşısında kalacak, sonra imha edilecek. Geriye koleksiyonerler için ayrılan fotoğraflar dışında hiçbir kayıt bırakılmayacak. Weberg de sinema kariyerine bu şekilde nokta koymayı planlıyor. Filmin fragmanını izlemek isteyenlere kötü bir haberimiz var, geçtiğimiz yıl bir hafta gösterilip yayından kaldırıldı. Korsanda rekor bizde olduğu için yerli siteler de hâlâ var. İkinci fragman önümüzdeki yıl yayınlanacak. Biraz uzun: 7 saat 20 dakika. Üçüncüsü ise 2018'de. Süresi: 72 saat. Gösterimden sonra kameralara yansıyacak saçı sakalı karışmış, bir deri bir kemik, pejmürde haldeki sinema sevdalılarının trajik hikâyelerine şimdiden hazırlanın! O hazırlık 5 yılda ancak tamamlanır.

Cinematon

31 yıl sonra film biter

Ambiance gösterime girdiğinde en uzun film listesinde başa oturacak, peki şu an liste başı hangisi? Cinematon. Fransız yönetmen Gerard Courant'ın çalışması. 1978'de çekimlerine başlandı, 31 yıl sonra gösterime sokuldu. Konusu ne, fikir sahibi değiliz ama bildiğimiz ünlü isimlerden filozoflara kadar birçok kişinin 3 dakika 25 saniye boyunca kameranın önünde doğaçlama yaptıkları sahnelerden oluşuyor. Ünlüler de ünlü hani: Ken Loach, Roberto Benigni, Samuel Fuller, Monty Python, Terry Gilliam… Süresi: 150 saat. Çok fazla değil, sadece 6 gün. Film, 2009'da Fransa'da gösterime girmişti. O günden bugüne gişe rakamlarını öğrenebildik, ne izleyicilerden haber alabildik. Allah muhafaza seyircinin biri kalp krizi geçirse 6 günde cesedi kokar. 30 günü hayal bile edemiyorum.

Kutsal Motorlar

1 adam, 9 kişiye dönüştü

Gösterime girdiği yıl ‘Kutsal Motorlar' (2012) için sinema çevresinin kullandığı ortak kelime şuydu; ‘dâhiyane' bir proje. Hakikaten öyle. Sıra dışı bir dile ve hikâyeye sahip. Kahramanımız Oscar, zengin ve bir o kadar zengin bir işadamı tarafından tuhaf bir iş için görevlendirilir. Görev: Bir limuzinin içinde kılıktan kılığa girerek çeşitli randevulara gitmek. Bazen bir cambaz oluyor, bazen yeğenine veda eden yaşlı bir adam ya da dilenci, ihtiyar bir kadın… Dokuz farklı karaktere bürünüp Paris sokaklarında kayboluyor. Fransız sinemacı Leos Carax'ın 13 yıl aradan sonra yeniden yönetmen koltuğuna oturduğu film, büyülü deneysel bir sinema süreci. Bir hikâyeye odaklanan sinemayı özgürleştiriliyor, biçim ve içerik olarak yeni dünyalara yelken açıyor. Filmin başrolünde Denis Lavant, birbirine benzemez dokuz karakteri hayranlık uyandırıcı bir yetkinlikle canlandırıyor. Bir aktör yeteneklerini sergilemek için bir senaryo yazsa, herhalde oyunculuğa sınırsız imkân sağlayan böyle bir hikâye hayal ederdi.

The Clock

Zaman her yerde işler

Video sanatçısı Christian Marclay'in yazıp yönettiği The Clock (2010), sıra dışı sıfatını layıkıyla hak eden bir film. Binlerce filmden alınmış küçük parçalardan oluşan 24 saatlik bir yapım. Özgünlüğü sadece süresinde değil: Sanatçı sinema tarihindeki filmleri tarayıp içlerindeki saatli sahneleri ayıklamış. Sonra onları dakika dakika arka arkaya dizmiş. Günün bütün saatlerini gösteren kareler bulmuş. O kareleri birbirine ekleyerek kurgulamış hikâyeyi. Perdedeki zamanla gerçek zaman paralel ilerliyor. Mesela ana karakterin saati 12.00'yi mi gösteriyor, seyircinin saati de aynı. The Clock'u geçtiğimiz yıl İstanbul'da seyretme şansımız olmuştu, Salt Beyoğlu'nda. Tahmin edeceğiniz gibi tamamını görmedik. Özetle: Seyirciyi zaman üzerine derin düşüncelere iten etkileyici bir yapımdı. Venedik Bienali'nde ödül alması tesadüf değil.

Kabile

Bu filmde çıt çıkmıyor

Miroslav Slaboshpitsky'nin senaryosunu yazıp yönettiği Kabile, Ukrayna'da sağır ve dilsiz okulunda yatılı okuyan gençlerin yaşadıklarını anlatıyor. Bu hafta gösterimde. Filmde tek repliği bile yer verilmiyor. Altyazı, seslendirme yok. İşaret diliyle konuşuluyor, sadece doğanın sesi duyuluyor. Oyuncular da okulda okuyan gerçekten sağır ve dilsiz öğrenciler. Gençlerin birbiriyle ilişkisi, çatışmaları üzerinden ilerleyen hikâyeye Fraud'un penceresinden bakılıyor. Cinsellik, şiddet, barınma, mülkiyet isteği, avlanma… Baştan sona ilkel insan portresi. İlk gösterimini Cannes'da gerçekleştiren ve övgüyle karşılanan film, festivalden üç ödülle dönmüştü. Filmin yoğun cinsellik içerdiğini hatırlatalım.

Çocukluk

Gözüm 12 yıl üstünde

Amerikan bağımsız sinemasının sevilen yönetmenlerinden Richard Linklater'ın son filmi ‘Boyhood-Çocukluk' (2014), çekim serüveniyle sinema tarihinde özel bir yere sahip. Kameranın kadrajında bir çekirdek aile var. Sıradan bir ailenin 12 yıllık yaşam süreci… Yönetmen, oyuncu kadrosunu oluşturduktan sonra 2000 yılında çekime başladı, belirli periyotlarda aileyi bir araya getirip kayıt aldı. Ta ki 2012'ye kadar. 2 yıl post prodüksiyonuyla uğraştıktan sonra geçtiğimiz yıl seyircinin karşısına çıkardı. Tabii bu süre içerisinde boş durmadı yönetmen. Elindeki görüntüleri ufak ufak montajlarken farklı filmler çekip festivallerde (Fast Food Nation'la Altın Palmiye yarışına girip, Waking Life'la Venedik'ten çeşitli ödüllerle ayrıldı) yarıştırdı. Filmin seyirciye açtığı pencere ilginç. Dağılan bir ailenin dünyasına yoğunlaşırken ergenlik çağındaki bir çocuğun gelişimine, annenin orta yaştan olgunluk dönemine sancılı geçişine (33'ten 45'e) tanıklık ettiriyor. Salt fiziksel değil, ruhsal da bir geçiş. Film, Oscar'dan eli boş dönse de Uluslararası Sinema Federasyonu tarafından yılın en iyisi seçilmişti.

Lushan Dağı'ndaki Aşk Romanı

20 yıldır aynı filmi izliyorum

‘Lushan Dağı'ndaki Aşk Romanı', Shanghai Film Stüdyosu tarafından çekilen Çin yapımı bir film. Kültür devriminden sonra şehirde yaşanan bir aşk hikâyesini anlatıyor. Filmi özel kılan özelliği şu: Hikâyeyi anlatırken arka planda Lushan Dağı özelinde şehrin turistik yönünü anlattığı için yerel hükümet projeye şaşırtıcı destek verir. Ama ne destek. Bir salon inşa edip sabah akşam filmi gösterir. Filmin ünü öyle bir yayılır ki Lushan Dağı'na gelen turistler için filmi izlemek rutin bir turizm programına dönüşür. İstatistiklere göre film 1980'den 1999 yılına kadar bu sinema evinde 6 bin 300 kere gösterildi. 2000 yılında, ‘Lushan Dağı'ndaki Aşk Romanı'nın gösterime girmesinin 20. yıldönümünün arifesinde Guinness Rekorları Kitabı'na alındı ve ‘Dünyada Tek Sinemada Devamlı Şekilde En Uzun Zaman Gösterilen Film' unvanına layık görüldü. Şaşırtıcı hizmetiyle dikkat çeken belediye sonrasında sinema salonunu yeniden dekore etti, ismini de ‘Lushan Dağı'ndaki Aşk Romanı Sinema Salonu' olarak değiştirdi. Kuvvetle muhtemel film hâlâ gösterilmeye devam ediyor.

a.hulagu@zaman.com.tr

20 Haziran 2015 Cumartesi

Şehirden köye inen ünlüler

Ahmet Mekin, 35 yıl önce İstanbul'dan kaçıp köye yerleşti. Taner Birsel 12 yıl, Settar Tanrıöğen 7 yıl önce... Göç yeni isimlerle devam ediyor. Peki neden, nasıl bir hayata göç?

İstanbul, kültür sanat dünyasının kalbi. Diziler, filmler bu şehirde hayal ediliyor, burada kadrolar kurulup hayata geçiriliyor. Sektörün içinden birileriyle tanışıp yeni projelere dâhil olma, farklı oyun-filmleri görme, atölyelere katılıp farklı bakış açıları kazanma şansı verdiği için istisnasız herkesin tercihi burası. Ankara, İzmir dâhil Anadolu'da yaşayıp, saygın menajeri olmayan bir oyuncunun nitelikli bir projede yer alması güç. Gözden ırak olan, gönülden de ırak oluyor. Uzun yıllar sektörde yer alan kişilerde ise belirli bir tecrübe ve ekonomik gelir elde ettikten sonra şehrin koşuşturmacasından, stresinden uzaklaşıp bir sahil kasabasına yerleşme arzusu ortaya çıkıyor. ‘Tecrübe' diyoruz, zira bir projeye dâhil olmak için göz önünde olmasını gerektirmeyecek kadar oyunculuğunun bilinmesi, saygınlığa sahip olması gerek. Yeni bir hayat kurmak için iyi bir ‘ekonomik gelir' şart. Bu hayallerini gerçekleştiren isimlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.

İlk isim Ahmet Mekin. İstanbul'a, kültür sanat dünyasına sırtını dönüp bir kasabaya yerleştiği dönemde kariyerinin zirvesindeydi. 1980 darbesinin hemen sonrası... Yerleştiği yer, Balıkesir'in Erdek ilçesi. Şehrin yoğun nüfusu, trafiği kendisini boğduğu için kaçtığını söyleyen oyuncu, şimdilerde Erdek'in Ocaklar köyünde yaşıyor. Mini bir zeytin bahçesi var, küçük bir de teknesi. Bahçesini kendi ekip biçiyor, mutfak ürünlerini yetiştiriyor. Canı sıkıldığında teknesine binip maviliklere yelken açıyor. Rutini şu: Sabah erkenden kalkıp Ocaklar'a yakın bir köye kadar yürüyor. Git, gel 7 km. O arada 1-1,5 saat denize giriyor. Eğer geç kalkarsa akşam denize girip, yürüyüş yapıyor. Tek şikâyeti uykuyla ilgili. Gece 3-4 gibi uyuyabiliyor. Karanlık ve sessizlik onun için kitap okumak demek. Boş vakitlerinde arkadaşlarıyla köyün kahvesinde buluşup memleket meselelerini konuşmuyor değil. Sanmayın ki vaktinin çoğunu kendisine ayırıyor. Programını şekillendiren, çocukları. Kızları Antalya'da yaşıyor. Yaza doğru onların yanına gidiyor, torunlarıyla vakit geçiriyor. Kütüphanesindeki eksik kitapları temin edip, oyunları, konserleri burada takip ediyor.

14 yıl çalışmadım ama…

Mekin, sadece projede yer alacağı zaman İstanbul'a geliyor. En son Kayıp Şehir dizisi için gelmişti. Set programı yoğun olduğu için otelde kalıyordu. Şu cümlesi şehrin atmosferinin ona nasıl boğucu geldiğini özetliyor: “Bir gün set arası verildiğinde dahi köyüme dönmeyi düşünüyordum.” Mekin, sanat dünyasından uzak yaşamasına rağmen yoğun teklifler aldığını söylüyor. Çalışma masasının üstü okunmayı bekleyen onlarca senaryoyla dolu. Bir dönem oyunculuğu bırakmasına rağmen ekonomik bir kriz yaşamadığını övünerek anlatıyor: “1988'den sonra oyunculuğu bıraktım. Yorulmuş, sıkılmıştım. Aşağı yukarı 14 yıl çalışmadım. Bir insan 2 sene çalışmasa unutulur sinemada. Benim hiç sıkıntım olmadı. Yapımcılar, yönetmenler dön diye aradılar, senaryolar gönderdiler. Dönmedim… Kazandıklarımla yaşadım. Kızıma iş bulmuştum, aramızda yardımlaştık. Sonrasında Ünal Küpeli beni tekrar kandırdı. Yormayacağına söz verdi, baktım karım da çalışmamı istiyor, sete döndüm. Canım istedikçe çalışıyorum.”

Bu arada ekleyelim: Ahmet Mekin, magazin dünyasıyla arasına net çizgiler çizen sayılı oyunculardan. İlk meşhur olduğu dönemler magazin dünyasında biraz görünmüş, sonra tamamen çekmiş elini eteğini. Evine hiçbir gazeteciyi misafir etmiyor, eşiyle, çocuklarıyla dahi fotoğraf vermiyor. Bugüne kadar hiçbir filmini izlemediği gibi bir tane dahi set fotoğrafı, afiş saklamamış. Şöhreti evinden içeriye sokmuyor. Ona göre oyunculuğun bir manavdan, bakkaldan farkı yok; onun getirdiği ünle insan ilişkilerini kurgulamak anlamsız.

Münzevi hayat sürmüyorum

Settar Tanrıöğen, 2007'de Kocaeli'nin Kandıra ilçesinde arsa alıp ev yaptırmış, o gün bugündür orada yaşıyor. Evi ağaçlar, tarım arazileriyle çevrili. Küçük bir bahçeye sahip. Burada kedi-köpek besliyor, kendisine yetecek kadar sebze yetiştiriyor. Setlere evinden gidip geliyor. Uzun yoldan şikayetçi değil: “İstanbul'da yaşayan arkadaşlarından daha erken saatte sette oluyorum. Hiç geç kalmadım.” Tanrıöğen'in dakik köy yaşamının da etkisi var. Yatsıdan sonra uyuyor, sabah ilk horoz sesiyle uyanıyor. Ne onu taciz eden bir korna sesi var, ne de sarıp sarmalayan kafkaesk bir atmosfer. Arada bir traktör geçiyor evin önünden, biçerdöver, balya makinesi… Koyun sürüsü, kuş, köpek, yağmur ve rüzgâr sesinden başka bir şey yok. İtinayla münzevi bir hayat yaşamadığını anlatıyor: “Gelenim, gidenim eksik olmuyor. Arkadaşlarıma yemekler yapıyorum, hoş sohbetlerimiz oluyor.” İstanbul'a geri dönme ihtimalini aklına bile getirmiyor: “10-15 sene önce gece belli saat aralığında bitiyordu uğultu. Artık o yok. Şehir 24 saat inliyor. Dinlenemiyorum. Yorgunluktan bayılıyorum da uyuyorum.”

Sahaflığa geri döndü

Nejat İşler, oyunculuğu ve özel hayatıyla her daim gündemde olan bir isim. En son ameliyatıyla konuşuluyordu. Sonrasında hayatında köklü bir değişiklik yaptı, Bodrum'a yerleşti. Artık köy hayatı sürüyor. Gümüşlükspor'un maçlarına gidiyor, arkadaşlarıyla top oynuyor, balık tutuyor, yüzüyor. İşler'in, ünlü olmadan evvel aynı şehirde bir sahaf dükkânı vardı. İstanbul'a taşındıktan sonra kitaplarla arasına mesafe girdi, burada da bir dükkân açtı ama uzun ömürlü olmadı. Şimdi Bodrum'daki dükkânı devraldı (yerine bir arkadaşı bakıyordu), yeniden işletiyor. Semih Kaplanoğlu'nun Yumurta'sındaki gibi bir hayat…

Listeye farklı farklı isimler ekleyebiliriz. Sümer Tilmaç uzun yıllar Antalya'da yaşamıştı. Yılmaz Erdoğan'ın İstanbul'a komşu köylerden çiftlik aldığı, boş vakitlerinde burayı mesken tuttuğu gelen haberler arasında. Şevket Altuğ 2000'li yılların başından beri Datça'da, Fatma Girik-Memduh Ün çifti uzun yıllardır Bodrum'da yaşıyor. Darısı sığınacak bir liman arayanların başına.

En iyi arkadaşım, tekne

Uğur Polat'ın bir ayağı İstanbul'da, biri köyde. Malumunuz en son Ulan İstanbul dizisiyle ekranlardaydı. Rol aldığı dizilerin yoğun programından dolayı çekim sürecinde burada yaşıyor, ara verildiğinde dönüyor köyüne. Onun mekânı Kaş. 8 yıldır orada. Doğanın içinde, yeşilliklerin içinde evi. Bağ bahçe işleriyle uğraşmıyor, inzivaya çekilmek için kullanıyor. Kitap okuyor, müzik dinliyor, sık sık denize giriyor. Olmazsa olmazını şöyle anlatıyor: “En iyi arkadaşım teknedir. O varsa benden kralı yok.”

Çamurda yaşanır mı?

Taner Birsel, İstanbul'a üniversite okumak için geldi, sonrasında Devlet Tiyatroları'nda işe başlayınca şehre temelli yerleşti. Ta ki 12 yıl öncesine kadar. Tiyatrodan emekli olduktan sonra tası tarağı toplayıp Bodrum'a yerleşti, küçük bir köy evine. Orada eşiyle beraber sessiz sakin bir hayat sürüyor. Yaz, kış orada. Onun da hayatı Tanrığön, Mekin'inkinden farksız. Tek şikâyeti, yazın tatilciler nedeniyle sükûnetin bozulması. O dingin hayata o kadar alışmış ki, o dönem başka yerlere kaçma gereksinimi hissediyor.

Birsel, uzun yıllardır dizilerde görünmeyi tercih etmeyen bir isim. Her yıl bir sinema projesinde yer alıyor, oradan elde ettiğiyle geçimini sağlıyor. Mütevazı bir hayat sürdüğü için de kazandığı yetiyor. Usta oyuncunun şehirde yaşamakla ilgili görüşünü yıllar önce bir röportajında şöyle dile getirmişti: “Bize taşı toprağı altın dediler ve biz öyle geldik bu şehre ama şimdi çamur deryasına döndü.”

13 Haziran 2015 Cumartesi

Köpekli frizbi şampiyonası Türkiye'de

‘Köpek ve frizbi' önce Amerikan filmleriyle girdi hayatımıza. Son yıllarda da yetenek yarışmalarından aşina olduk bu ikiliye. Şimdi ise bunu bir spor olarak yapanlar, dünya şampiyonasının Türkiye elemelerinde yarışacak.

Disk biçiminde herhangi bir cismin ardından çılgınca koşan köpekleri anlamak güç. Ama bunu bir eğlenceye ve spora çevirmek o kadar değil. Hem köpekler hem de sahipleri için yoğun antrenman gerektiren köpekli frizbi, peşinden koşanların da onu fırlatanların da kalori yakmasına yardımcı oluyor. Köpeklerin, 5-10 dakikalık bir frizbi şovunda harcadıkları enerji, bizim yaklaşık yedi kilometre koşmamıza tekabül ediyor.

Avrupa ve Amerika'da oldukça yaygın olan köpekli sporlar, Türkiye'de çok fazla köpek ve sahibi olmasına rağmen gelişememiş. Kedi ve köpek maması markası olan Champion'un sponsorluğunda yapılacak bugünkü yarışmanın amacı, aslında hayvan dostlarının köpekleriyle birlikte eğlenerek vakit geçirebileceği bu sporu tanıtmak. Köpekli frizbi konusunda dünyanın sayılı otoritelerinden USDDN (United States Disc Dog Nationals) onaylı yarışma, dünya şampiyonası öncesi Türkiye elemelerini kapsıyor. USDDN Dünya Şampiyonası'na katılacak köpek sahiplerinin yurtdışında farklı elemelerde tecrübe kazanarak puan toplaması gerekiyor. Dolayısıyla bugün şovunu sergileyecek 25 köpek, dünya arenasında kendilerini ispatlamış. Yarışmanın birincisini ise yine USDDN'den gelen dört yabancı hakem belirleyecek. Tüm bunlarla birlikte iki özel gösteri köpeği de kendilerini izlemek isteyenleri İstanbul Kağıthane'deki Sadabad Spor Tesisleri'ne bekliyor.

300'e yakın frizbi atış stili var

Yarışma tahmin ettiğimiz gibi klasik, kolumuzu içeri doğru alıp ardından frizbiyi fırlatmak üzerine kurulu değil. Dünya standardı arandığı için birtakım kurallar ve kriterler içeriyor. Biz de bunları öğrenmek için yarışmaya katılacak köpek ve sahiplerinin buluşma noktası ‘İstanbul Agility (Çeviklik)&Frisbee Team'e gittik. Köpeklerin ve sahiplerinin eğitmeni Uğur Kurşun, kazanmak için başlıca kriterlerin atış tekniklerinin fazla ve enteresan olması, köpeğin frizbiyi tutması ve müzik eşliğinde yapılan koreografi içindeki uyum olduğunu söylüyor. Frizbiyi taklalardan veya bacak arasından fırlatmaya, dönerek ya da köpeği üstünden zıplatarak atmaya kadar bir sürü teknik var. Herkes kendine göre bir teknik ve şov gerçekleştirebileceğinden, bu tekniklerin sayısı 300'e yakın. Sağlam bir kondisyon gerektirse de, bu spor büyük ölçüde sahibinin köpekle iletişimine ve ona sözünü dinletebilmesine bağlı. Tabii bunun yolu da eğitimden geçiyor. Peki, köpekli frizbi oyunlarında belli bir klasmana gelebilmek için ne kadar süre gerekli? Eğitmen Kurşun'a göre bu iş 6-8 ay gibi kısa zaman diliminde halledilebilir. Köpekler için gerekli olan, sabah-akşam beşer dakika frizbi kovalamayı öğrenmesi. Sahiplerininse köpekleriyle anlaşabilmek için onlarla bol bol iletişim kurmaya ve çalışmaya ihtiyacı var. Bir de bu sporu yapacak köpeklerin ve sahiplerinin gerekli sağlık koşullarını sağlaması gerekiyor. Örneğin orta boylu, 15-20 kilogram civarında, oyun isteği yüksek köpekler frizbi için ideal. Sahiplerininse herhangi bir nefes ya da kalp sorunu olmaması lazım.

Amatör köpek sahipleri yarışmalara katılabilir mi?

Bugünkü yarışmaya katılan köpek sahiplerinin hepsi amatör ve başka meslekleri olan köpekseverler. Mesela İstanbul Agility&Frisbee Team'in kurucusu Diğdem Fındık, diş hekimi. Köpeğiyle kafelere, alışveriş merkezlerine gidemediği için onunla kaliteli vakit geçirmek isterken önce özel eğitmenlerle çalışmış. İstediğini bulamayınca bu takımı kurarak agility (sahibinin önderliğinde köpeklerin çeşitli engellerden geçmeye çalıştığı bir spor) ve frizbi sporlarını keşfetmiş. Sonrasında da hocalarıyla birlikte artan sayılarıyla yurtdışında birçok etkinliğe ve yarışmaya katılmış, dereceler almışlar. Bu derecelerden biri de bankacı İpek Pıtrak'a ait. Köpeğinin çalışırken oyun havasında ve rahat olduğunu anlatan Pıtrak, onu yarışmada adeta ‘asker gibi' görünce inanamamış. Ona göre, köpekler kesinlikle yarışma ortamındaki farklı enerjiyi hissediyor.

10 Haziran 2015 Çarşamba

Selam Uzaylı, Biz Vuca Dünyalıyız..

 2000'li yılların başında  hemen her akademik yazı / tez çalışması "Globalleşen dünyada", "yoğun rekabet ve değişen yaşam koşullarında" gibi kalıplarla başlardı. Şimdilerde ise içinde bulunduğumuz çılgın (!) değişim dünyasını anlatmak için yeni bir terim var: VUCA WORLD

Vuca World aslında Askeri Amerikan Akademisi tarafından Soğuk Savaş sırasında ortaya atılan bir terim. Ancak bugünde biz onu daha çok iş hayatında, yönetsel ve davranışsal konularda kullanıyoruz.VUCA'nın açılımı ise şöyle:

V: Volatility (kayganlık): Beklenmedik değişimler, Afetler, olağanüstü durumlar, beklenmeyen duraklamalar..

U: Uncertainty (Belirsizlik): Bilgi eksiklikleri, sayısız ihtimal

C: Complexity (Karmaşıklık): Çok sayıda parçaya ya da birbirinden bağımsız pek çok değişkene sahip durumlar, sorunlar.

A: Ambiguity (Muğlaklık): Tamamen belirsiz, tahmin etmesi, öngörmesi zor durumlar, koşullar.

VUCA yeni tez başlangıç kelimesi olur mu bilmem ama günlük yaşamımıza her geçen gün biraz daha girdiği kesin.Bu yüzden şimdi bize bu gezegende yaşamak nasıl bir şey diye sorsalar,Selam Uzaylı, Biz Vuca Dünyalıyız! :)

8 Haziran 2015 Pazartesi

Gökçe Fırat'a Özgürlük

Yarın sabah milyonlarca insan “oy” kullanmak için sandık başına gidecek. Siyasi parti liderleri il il dolaşıyor, gazetelere boy boy ilanlar veriliyor, televizyon kanallarında ise siyasetçiler eksik olmuyor. Ancak seçim sisteminde büyük bir eşitsizlik var. AKP devletin bütün imkanlarını kullanmakla yetinmeyip, cumhurbaşkanlığı makamını da hukuksuz bir şekilde siyasi amaçları için kullanıyor. HDP’ye barajı geçip AKP’ye can simidi olabilmesi için büyük bir medya desteği var. CHP ve MHP kendi güçleri ile siyasi sahada mücadele ediyor. SP-BBP ittifakına yönelik AKP’yi ciddi ölçüde tehdit ettikleri için büyük bir ambargo var. Vatan Partisi ve Anadolu Partisi ise AKP’nin elini güçlendirmek için var gücüyle çalışıyor.

Birde madalyonun öbür yüzü, seçime girmeyen siyasi partiler var. Ulusal Parti bu partilerden birisidir. AKP-PKK ittifakına karşı oyları bölmemek için 2015 yılındaki seçimlere girmeme kararı almıştır. Tavırları nettir; AKP Türkiye’yi Hitler Almanya’sına doğru hızla sürüklerken, alınacak %3 oyun yani hazine yardımının hiçbir önemi yoktur. İşte bu yüzden Ulusal Parti oyların CHP-MHP’ye ya da seçilme ihtimali yüksek olan Osman Pamukoğlu gibi bağımsız adaylara verilmesini savunuyor. Partinin lideri Gökçe Fırat yazdığı son yazısında kendi oyunu Osman Pamukoğlu’na vereceğini açıkladı. Ve bütün süreç bundan sonra başladı. Gökçe Fırat’ın yazısı daha matbaadan çıkmadan, Gökçe Fırat kendisini dört duvar arasında buldu!

Suçu neydi Gökçe Fırat’ın?

Cumhurbaşkanına hakaret etmek!

Gökçe Fırat, Tayyip Erdoğan başbakan iken söylediği bazı sözlerden dolayı tehdit ve hakaret suçlamasıyla gözaltına alındı. Savcılık bu iki suçlamadan dolayı tutuklanmasını talep ederken, mahkeme başkanı ortada bir tehdit olmadığı için sadece “hakaret” suçlaması ile Gökçe Fırat’ı tutukladı.

Mahkeme başkanına şunu soruyoruz; Gökçe Fırat o sözleri söylediği zaman Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı mıydı? Cumhurbaşkanı olmayan birisine yönelik sözleri nasıl olur da, “cumhurbaşkanına hakaret” olarak algılayabildiniz? Gökçe Fırat o sözleri söylediğinde cumhurbaşkanı olan kişi Tayyip Erdoğan değildir. Sırf bu durum bile hukuksuzluğu gözler önüne sermek için yeterlidir.

Bu olay Türk demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Seçimlere 1 hafta kala bir siyasi parti liderini tutuklamak ancak faşist düzenlerde mümkündür.

Gökçe Fırat’ın tutuklanmasının sebebi muhalif duruşudur. Yazdığı son kitabında AKP-PKK ittifakını gün yüzüne çıkarmış, ondan önceki kitabında ise paralel devleti kuran asıl kişinin Tayyip Erdoğan olduğunu kanıtlamıştı. Odatv gibi karanlık mecralar Gökçe Fırat’ı cemaatçi olmakla itham ediyor. Ancak Gökçe Fırat’ın Türksolu gazetesindeki bir yazısına Fethullah Gülen tarafından dava açılmıştır. Fethullah Gülen’in cemaatçi birisine dava açması mümkün müdür? Gökçe Fırat 17-25 Aralık soruşturmalarında AKP’nin gerçek yüzünü ortaya çıkaranlara destek vermektedir. Bu kişilere yönelik hukuksuzluklara karşı çıkmaktadır. Bunun adı cemaatçilik değildir, Gökçe Fırat aydın olmanın gereğini yerine getirmektedir.

Türkiye’de aydın olmanın bedeli ise her zaman hapishanelerde ödetilir. Gökçe Fırat hapishanede aydın olmanın bedelini öderken, bizim en önemli görevimiz “Gökçe Fırat’a Özgürlük” diye gür bir sesle haykırmaktır.

Murat KAYA

6 Haziran 2015 Cumartesi

Enes Kanter: Rekorum yemek üstüne 24 kâse sütlaç [YEMEK BAHANE]

NBA’deki gururumuz Enes Kanter, üç haftadır Türkiye’de ve Evliya Çelebi gibi geziyor. Geçmişte mutfakla bir hayli ilgili olan basketbolcuya yemek yaptıracaktım ama o kadar yorgun ve yoğundu ki, oyunu değil ‘mola’yı tercih etti.

Çocukluğunuz Van’da geçmiş. Van kahvaltısından sonra donuta, bagela alışmak zor olmuştur.

Van kahvaltısı bambaşka. Onlarca çeşit… Ama alıştım artık. Sabahları kahve, yanında bir donut yediğimde o gün kahvaltımı yapmış sayıyorum kendimi. Takım arkadaşlarım, Van kahvaltısını görse inanamaz, bu kadar şeyi biz mi yiyeceğiz derler.

Samanyolu Koleji’nden mezunsunuz. Yurt maceralarınızı alalım…

Yurt dönemi tam büyüme çağıma denk gelmişti. Tabii ne bulursam yiyordum. Annem poğaça, börek yapar getirirdi. Kimse görmesin diye dolabımın en altına koyar, üzerini çoraplarla doldururdum. Acıktığımda teker teker çıkarır, yerdim.

Aşçılar size pozitif ayrımcılık yapıyor muydu?

Öyle değil de yakın bir arkadaşım vardı. Yemeğimizi yer, herkes bitirsin diye beklerdik. Çıktıklarında masalarda kalanları toplar, yerdik. Tatlıdır, pilavdır Allah ne verdiyse.

Çocukken de böyle ne bulsanız yer miydiniz peki?

(Gülüyor) Amerika’ya gidene kadar yemek ayırt ettiğimi hatırlamıyorum. Hatta ergenlik döneminde boyum uzasın diye ekmek arası Kemalpaşa tatlısı, tek seferde sekiz kâse sütlaç yediğimi hatırlıyorum.

Herkesin bir rekoru vardır.

Yemeğin üzerine 24 kâse sütlaç. Tabii o zamanlar kilo problemim yoktu. Şimdi su içsem yarıyor. Hemen tartıya çıkıp kontrol ediyorum kilo almış mıyım diye. Kilo dizime, belime zarar. Koştuğunda, sıçradığında onca kiloyu kaldırmak kolay değil. O yüzden şu anda çok dikkat ediyorum.

Spor, antrenman yapmıyor musunuz? Sporcu da bu kadar çabuk kilo alıyorsa millet yanmış demektir…

NBA’de o kadar sık maç oynanıyor ki inanın antrenman yapmaya fırsat kalmıyor. Geçen sene yirmi dakikadan fazla idman yaptığımı, halter kaldırdığımı hatırlamıyorum.

Amerika’da bir organik beslenmedir gidiyor. Siz de nasibinizi aldınız mı?

Bizim takımda da öyle. Tüm yemekler, içecekler organik ürünlerden yapılıyor.

Oyuncular isyanda olmalı.

Çok takmıyorlar. Fast food, abur cubur yiyenler de çok.

Gelelim takım dedikodularına… Kimdir en oburu?

Steven Adams. Yemeği gerçekten çok seviyor. Dünyanın her yerine gidip farklı yemekler tatmaya çalışıyor. Aşırı yiyor, hayatımda bu kadar yemek yiyen birini görmedim. O kadar yemesine rağmen yakıyor, çok da fit. Yediklerini eritmese kilolu biri olurdu zaten.

En mızmızı?

Herhalde benimdir. Helal mi değil mi, içinde ne var vs. Her aldığımın hemen arkasını çevirir bakarım.

Gastronomiyle ilgilenen?

Nick Collisen. Kızıyla birlikte yemek yaptığını duymuştum.

Kilosuna dikkat eden?

Siyahî; oyuncuların genelinde ‘kiloma dikkat edeyim’ gibi bir şey görmedim. Mesela bizim en fit olanımız Russel Westbrook’tur. Bu senenin sayı kralı oldu zaten. Ama maçlardan sonra patates kızartması, tavuk kanadı, hamburger gibi en yenilmeyecek yiyecekleri yer. Normalde zararlı ama onları etkilemiyor. Şaşırıyorum ben. O kadar yiyen bir oyuncu nasıl uçuyor inanamıyoruz.

Takım doktoru kızmıyor mu?

Adam NBA’in sayı kralı olduğu için bir şey diyemiyorlar. Ailesiyle de tanıştım, genlerle alakalı sanırım.

En zayıfı?

Perry Jons. Ne yese kilo almıyor. Her zaman böyle biri olmak istedim.

Amerikalı basketbolcular; iki-üç katlı hamburger, kova kova tavuk kanatları ve milshakeleri akla getiriyor. Geneli mi böyle?

Hayır. Arkadaşlarım da soruyor. Bir oturuşta bir kuzu yiyorlar mı diye. Tabii çok yiyenler var ama ciddi performans sarf ediyorlar. Los Angeles’ta bir restorana gitmiştim. Sahibi daha önce mekânına gelen dünyaca ünlü bir basketbolcudan bahsetti. “Öyle çok yedi ki görünce kusasım geldi.” dedi.

Basketbolcu olmasaydım aşçı olacaktım

Altı senedir Amerika’dasınız. Nasıl, alıştınız mı yemeklerine?

Burada yemek konusu sıkıntıydı benim için. Dinî; hassasiyetlerimden dolayı takım yemeklerinden yiyemiyordum. Bu yüzden her yemek başına 25 dolar ödüyordum. Oklahoma’da bu konuya çok saygı duydular. Sırf benim içim tüm takıma helal et pişirildi mesela. Yönetim ve takım arkadaşlarımın inançlarıma saygı göstermesi beni çok mutlu ediyor.

Arkadaşlarınız garipsemiyor mu?

Merak edenler, soranlar oluyor. Özellikle helal et nedir diye soruyorlar. Güzel bir dille açıklamaya çalışıyorum.

Yalnız yaşıyorsunuz, evde yemekleri kendiniz mi yapıyorsunuz?

Yemek yapabilen biri değilim aslında. En fazla sandviç… Zaten evde kaldığım pek söylenemez. NBA’de sürekli farklı şehirlere maçlara gidiyoruz. Her gittiğim yerde Türk arkadaşlarım karşılıyor beni ya da hemen telefonumdan çevredeki Türk restoranlarını araştırıyorum. Amerika’da helal restoran bulamadığım olmamıştır.

Kolayı varken kim n’apsın yemek pişirmeyi değil mi?

Zor, hem de vaktim olmuyor. Aslında basketbola başlamadan önce meslek geçişlerim olmuştu. İlk olarak astronot olacağım dedim, sonra futbol, en son ise aşçı olmayı istedim. Kardeşlerim bilir, eskiden yemek kitaplarından bakarak yemekler yapardım. Özellikle de tatlılar.

Sen kalk süt karıştır, soğan doğra sonra git top peşinde koştur, basketbolcu olacağım de. Bayağı anlamlı bir geçiş olmuş.

(Gülüyor) Küçük bir zevkti. İçine girince baktım bu iş zor, onu soy, bunu süz, bana göre değil, vazgeçtim.

Annenize mutfakta yardım ediyor muydunuz?

Evet, hamur açtığımı çok hatırlıyorum. Bu sene hiç vaktim olmadı ama geçen sene geldiğimde kız kardeşimle birlikte epey tatlı yaptık.

NBA takımları uçakla çok sık şehirlerarası yolculuk yapıyor. Bıkmadınız mı uçak yemeklerinden?

Aslında bizim için hazırlanan yemekler harika oluyor ama yiyebilene tabii… İlk zamanlar bu ciddi bir sorundu benim için. Aç kaldığım çok olmuştur. Hep sebze-meyveyle geçiştiriyordum. Şu anda Delta Air sayesinde bu sorunum da çözüldü. Uçakta sırf bana özel helal yemekler yapılıyor. Çok mutlu oluyorum.

Siz de Amerika’ya gidip kahveci olanlardan mısınız?

Aynen. Ben aslında çaya bir türlü alışamayanlardanım. Kahveyi özellikle maçlardan önce içiyorum. Bazen çok yorgun olduğum zamanlar oluyor, yarım bardak şekersiz filtre kahve içip açılıyorum.

İyi milkshake müptelası olmamışsınız.

Kalorisi çok yüksek. Onun yerine kalorisi az enerji içecekleri var. Karışık sıkılmış meyveler, içine protein tozu… Doğal ve faydalı. Maçlardan hemen sonra içiyoruz bunu. Çünkü ciddi enerji kaybediyoruz.

Hacı Abi boyuma uygun yatak gönderecek

İnsanlar o kadar cömert ki; bu gelişimde hediyeye boğdular resmen. Antep ziyaretimde Nakıboğlu ailesi bana ve arkadaşlarıma ne zaman istersek Antep’e has yiyecekleri göndereceklerini söyledi. Hacı Abi ile (Boydak) yatak fabrikasını geziyoruz. Bana, ‘Sen boyuna göre yatak bulamıyorsundur, boyuna uygun yatak yaptırayım.’ dedi. Sonra, ‘Arkadaşların da aynı dertten mustariptir, onlara da yapıp göndereceğim.’ dedi. Tüm takıma üzerinde resimlerinin olduğu yatak gönderecek. Yılteks Teksil Firması, ‘Türkiye’de boyuna göre kot bulman zor.’ dedi. Adımı taşıyan kot üretti benim için.

Sezon biter bitmez 14 kilo aldım

Türkiye’ye geldiğinizde ne yapıyorsunuz, kilo almamanız mümkün değil.

Başta annem zaten. Burada yedirdikleri yetmiyor gibi ayrılırken börekti, mantıydı, peynirler… Bir sürü şey hazırlıyor, gönderiyordu. Bu sebeple son iki senedir ne zaman geleceğimi haber vermiyorum, hazırlık yapıp yorulmasın diye. Bir de ziyarete gittiğim yerlerde baklavalar, yemekler var. Geri çevirsen olmuyor, bir de yanıma gönderilenler... Bir seferinde o kadar çok yemişim ki iki ay boyunca basketbol oynayamadım. Herkes çok garipsedi. Koçlarıma diyemiyorum tabii, tahin, pekmez, baklava, hamur işi, çikolatadan oldu diye. Artık maça çıkmadan önce böyle şeyler yemiyorum. Hele baklava, asla. Bir kere Phoneix’te abiler getirmişti. Yedim çıktım maça, çok kötü oynadım. O günden sonra bende baklava yersem koşamam psikolojisi oluştu. NBA’de dördüncü senem bitti. Maçtan önce ne yenir ne yenmez, bu rutini daha yeni yeni öğreniyorum.

Boyunuz 2.11, kilonuz son kayıtlara göre 121. Tek porsiyonla doymuyorsunuzdur herhalde değil mi?

Kesinlikle. Geçen Oktay Usta’ya katıldım, bir dilim kesti, pastanın yarısıydı. Diğer yarısını da eve götürdük, evde devam ettik yemeye. NBA’deki ilk senelerimde bir yere yemeğe gittiğimde hep iki kişilik sipariş verirdim. Bitirirdim, bir de etrafımdakilerin tabaklarındakileri yerdim. Çok kilo alınca frenledim kendimi.

Üç haftadır Türkiye’desiniz. O kadar çok gezdiniz ki Twitter’da siyasiler bu kadar gezse barajı aşardı yorumları yapıldı.

(Gülüyor) Estağfurullah. Çok gezdik hakikaten. 7-8 şehir, bir yurtdışı, 40’a yakın program…

Kiloma dikkat ediyorum diyorsunuz ama bu gezilerde yedirmişler sürekli.

Ah sormayın. Bu gelişimde o kadar çok kilo aldım ki tartıya çıkmaya korkuyorum. Maceracı gibi oldum resmen. Bir kuzu çevirmediğim kaldı. En azından 13-14 kilo fazlam var.

NBA’de oynayan diğer Türk oyuncularla aranız nasıl, buluşup iki lafın belini kırar mısınız?

Hepsiyle aram çok iyi. Rakip takımlarda oynasalar da, onları yenmeyi istesem bile her zaman bizden birini karşımda görmek tarifsiz bir duygu, ayrı bir motivasyon. Onlar için hep dua ederim.

Ramazan kapıda. Amerika’da oruç tutmak nasıl?

Çok güzel. Şu ana kadar maçlara denk geldiği olmadı. Ama gelse de fark etmez, bu farzdır. Asla kaytarmam. Kesinlikle maçım var, antrenman var bugün de tutmayayım demem. En ağır idmanlarımı Ramazan’da yaparım. Ramazan’ın manevî; hissi her şeyi unutturuyor. Hazzı bambaşka. Bir kere play-offlar Ramazan’a denk geliyor. Ligin en ateşli geçtiği zamandır play-off. Dünyanın gelmiş geçmiş belki de en iyi oyuncusundan biri oruç tutuyor. Medya karşı çıkıyor. O sene Allah öyle bir yardım ediyor ki hem NBA’in en değerli oyuncusu seçiliyor hem de takımı şampiyon oluyor.

Kendimi dev sanıyordum ama yanılmışım

Türkçe Olimpiyatları’nın Romanya’daki finalinde jüride yer aldınız, nasıl bir duyguydu?

İşim performans sergileyenlerden daha zordu doğrusu. Hepsi o kadar iyiydi ki, çok etkilendim. En yüksek puan 20, hiçbirine 15’ten aşağıya vermedim. En yüksek puan verdiğim kardeşimiz birinci oldu. Kendimi dev sanırdım, onları görünce asıl bu küçücük yürekli çocuklar devmiş dedim. Hepsi yeni bir dünya kurmanın peşinde. Türkçeyi, sevgi dilini, kültürümüzü, aşkı, sevgiyi bütün dünyaya yayıyorlar.

Hizmet Hareketi ile olan bağınızdan dolayı, Twitter’da epey sert eleştirilere maruz kaldığınız oluyor.

Fikirlerimi, paylaşımlarımı beğenen, beğenmeyen, küfür edenler oluyor. Bense hep şunu diyorum. Küfredenler hatta beddua edenler için bile hepsinin gönlümde oturacakları bir sandalye var. Bir dua listem var, onları da dahil ettim bu listeye. Hepsine tek tek dua ediyorum. Hiçbirine ne kırgın ne dargınım.

Amerika’da nasıl karşılanıyor camiayla yakınlığınız?

Amerika’da diyalog, eğitim faaliyetleri, farklı alanlardaki hizmetleriyle Hizmet Hareketi’ne mensup insanların, dinimizi en mükemmel şekilde temsil ettiğine şahit oluyorum. Üstelik hiçbir çıkar gözetmeksizin yapıyor, bu uğurda her şeylerini heba ediyorlar. Bırakın birileri ‘paralelci bunlar’ desin. Takım arkadaşlarımdan, koçlarımdan da duyuyorum. Hiçbiri okuduklarına, duydukları menfi haberlere inanamıyor. Bunun tek sebebi Hizmet’e gönül vermiş insanların bu davayı mükemmel şekilde temsil etmesi. Amerika’da IŞİD ve El Kaide’den dolayı Müslümanlara ciddi bir önyargı var. Ancak Hizmet vesilesiyle herkes ‘böyle Müslümanlar da varmış’ diyor.

Türkiye’de olsaydınız yine aynı tweetleri atar mıydınız, yine sahip çıkar mıydınız?

Burada olsam daha çok sahip çıkardım. Böyle bir dönemde bu nasıl kaymış değil, ben nasıl kaymamışım demek, Allah’a sonsuz şükürler etmek lazım ayağımızı kaydırmadığı için. Biz de yanlış tarafta olabilirdik. Camidan şu anda karnı doyanlar dökülüyor. Devam edenler daha da bağlanıyor. Çünkü bu para değil, tamamen aşk, sadece Allah rızası için yapılan bir iş. Allah bu garip davanın garip yolcularını asla zayi etmeyecektir. Eskiden hizmette olmak yiğitlikti. Böyle bir dönemde hizmet etmek babayiğitlik.

1 Haziran 2015 Pazartesi

Musa Eroğlu: Popçular türküleri daha düzgün okuyor

Türk halk müziğinin çınarı Musa Eroğlu için Kenan Doğulu, Yıldız Tilbe, Candan Erçetin, Manga gibi birçok ünlü isim sanatçının türkülerini seslendirdi. Bu albümü vesile edip bir araya geldiğimiz Musa Eroğlu, popçuların daha iyi türkü okuduklarını söylüyor.

‘Gelecekten Geleceğe Musa Eroğlu İle Bir Asır’ albümü hangi düşüncelerle oluştu?

Yaklaşık yirmi yıldır Ahmet Özgül ile çalışıyorum. Benim müzik yönetmenim. İki yıl önce ‘Popçulara türkü okutsak nasıl olur?’ diye sordum. O da buna sıcak baktı. Buradaki mantık şu: Popçular daha cesur okuyorlar. Ben türkülerin diyalektik olarak söylenmesine karşı değilim. Kendim de gelenekçiyim. Ama bir yerlere ulaşabilmek için ifade önemli. Popçuların düzgün ifade ettiklerini düşünüyorum. Hatta bizden daha düzgün okuyorlar. Bu, diyalektik ve yerel ağızla olmuyor. Halk müziğinin geri kalmasının nedeni de budur bence.

Sizin gibi gelenekçi olan meslektaşlarınızdan “Koskoca Musa Eroğlu, türküleri popçulara söyletmiş” şeklinde eleştiri geleceğini düşünmediniz mi?

Düşündüm. Ama cevabım hazırdı. Biz böyle söylediğimiz için üvey evlat gibidir türküler ve halk müziği sanatçıları. Popçular da bu ülkenin evladı. Onlar da bizim gibi türkülerle büyüdü. Büyük kitleleri var. Neden bu vesile ile türküleri onlara ulaştırmayalım?

Türkü, konuşulmadığı bir dönemde yeniden gündeme geldi diyebilir miyiz?

Sadece gündeme getirmekle kalmıyor, ülkemizin birlikteliğini ortak kültürünü de sunmuş oluyoruz bu proje ile. Neden Yıldız Tilbe “Başımdan bir kova sevda döküldü” demesin ki? Abdurrahim Karakoç’tan söylemesin mi? Gelenekçiyim ama bu konuda cesurum.

Yorumları nasıl buldunuz peki?

Pek bir beklentim yoktu. Acaba türküler onların ağzında nasıl duracak diye düşündüm. Aranjesinden yapımına kadar ne düşünüyorlarsa onu duymak istedim. Şu anda güzel bir şey düşünüyorum. Onlar da müzisyen sonuçta. Ne yapacaklarını biliyorlar.

Albümde türküler birçok farklı tarzda söylenmiş. Müzikal olarak bu kadar farklı tarzda çeşitliliğin sebebi neydi?

Ben her ne kadar gelenekçi olsam da bestelerimde Anadolu pop dediğimiz bir şey var. Türküleri onların söylediği tarzda da duymak istedim. Türkülerin özündeki sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü kendi dilinde bir popçu da anlatabilir bir rockçı da. Geleneksel olanı önce evrenselleştirmek sonra da her yere taşımak gerek.

Bir dönem bir türkü furyası vardı, türküler çok yıpratılmıştı. Herkes türkü söylemesin denmişti. Şimdi bu mantığının yerini herkes türkü söylesin düşüncesi aldı...

Benim de ifade etmek istediğim bu. Amacımız onları ötelemek değil. Ama bir realite var. Ben TRT yıllarımda bile şunu söyledim: Seçtiğimiz parçalarda anlaşılır ifadeler kullanmalıyız. Yerele karşı değilim ama beni Karst’a da Edirne’de de dinlemeliler. Diyalektik de söylenebilir ama ben onu bir espri olarak düşünüyorum. Müzikal değil. İspanya’da her sokakta bir gitarist var. Ben onu Kırşehirliymiş gibi dinliyorum. Bizde neden olmasın?

Yabancıların türkülerini biz biliyoruz. Ama onlar bizim türkülerimizi bilmiyor. Bunun sebebi bu statükocu düşünce mi?

Biz sadece burada varız. Herkes aynı tonda söylüyor. Ben yüz tanesini dinlerken bile karıştırıyorum. Geleneksel bile değil, piyasada kim tutmuşsa onun gibi söylüyor. Kendi gibi söylese daha güzel olacak. Benim arşivimde beş yüze yakın türkücü var. Hepsi aynı şekilde söylemiş. Ama ülke sınırlarını kimse aşamamış.

Neden diyalektik türkü söyleyenleri bu kadar eleştiriyorsunuz?

Her şeyi kökünden sökelim demiyorum. Bir de böyle bakalım diyorum. Kırk yıldır diyalektik türkü söyleyen dostlarımız var. Mesela türküde ‘ayletme beni’ diyor. Kimse anlamıyor. Yüz türkücü sayayım. Doksanı türküleri anlamaz, sadece söyler. Mesela bir Sivas türküsü var. Karşıda fil otlanır diye söylüyorlar. Nerden buldun Sivas’ta fili. Otlamak o yörede çapa yapmak demek. Fiy diye bir ot var. Aslı “Karşıda fiy otlanır”. TRT’de dört bin türkü taradım, o kadar çok yanlış var ki. Bu Anadolu’nun kültür birikimi. Burada hata yaparsam bunu ciddiye almayanla farkım kalmaz.

Nüfusun çoğu şehirlerde yaşıyor. Neden şehirden yeterince türkü çıkmıyor?

Çıkar elbet. Lakin şehirden köy türküsü çıkmaz. Mesela şehirde doktora türkü yakamayız çünkü doktorumuz ayağımızda. Ama yalnızlık, zengin-fakir uçurumu, varoşlar, komşuluk gibi birçok konu var. Türküler bizim tarihsel serüvenimiz. Şehrin sorunları var, onları anlatmak lazım. Öte yandan ülkede bir müzik ve kültür politikası olmalı. Bu konuda sadece sanatçıları suçlayamayız. Günün gerçekleri ile türküleri buluşturmamız lazım. Bir kuzu taş dibinde melemiyor şehirde. Köyde bile artık her yerde teknoloji var. Bunun türkülerini, türkücülerini bulalım.

Ana akım müziğin pop müzik üzerinden gitmesi türküleri arka planda bıraktı gibisinden bir düşünce var. Ama siz ezber bozup bunun tersini söylüyorsunuz...

Bir yere ulaşmak için neden uçağa ya da hızlı trene biniyorsun? Bunlar varken yayan gitmek olur mu? Hızlı ulaştıran varken verelim onlar ulaştırsın. Ulaştırdım işte. Musa Eroğlu’nun türkülerini belirli bir kitle değil de herkes dinliyor.

Türkülere ihanet etmiş de olmuyorsunuz yani?

İhanet değil bilakis onları gelecek kuşaklara taşıyoruz. Torunum bana “Dede sen neden hep yaşlı adamların türküsünü söylüyorsun.” dedi. Beş yaşındaki bir çocuk bunu soruyor. İşte biz bu proje ile bunu başardık. Bu bir başlangıçtır. Başka sanatçılar da böyle şeyler yapacaktır.

Sizce hangi sanatçının yorumu daha farklı?

Benden ziyade toplumun dediği önemli. Mesela yakın çevrem Merve’yi çok beğendiler. Oysa ki Merve bir türkücü değil. Kenan Doğulu ve Gökhan Tepe’nin türkü okumasına şaşırdılar ama çok beğendiler.

Bu albümle büyük önyargıları ve tabuları yıktınız bir anlamda…

Ben de bunu istiyorum. Yoksa niyetim buradakini şuraya koymak değil. Eğer lüks bir restoranda yemek yemek istiyorsak, kıyafetimizi de değiştirmemiz gerek.

Gözyaşının rengi olmaz

Musa Eroğlu isminin önünde besteci, derlemeci, yorumcu, Türk halk müziği sanatçısı gibi birçok sıfat var. Siz hangisini kendinize daha yakın buluyorsunuz?

Ben bir halk kültürleri araştırmacısıyım. Bu araştırmalarım sırasında nasıl türkü söyleyebilirim dedim. Böyle bir şey çıktı. Yoksa ben de bağlamamı çalar, türkümü söylerdim. Ama ben araştırmak istedim bu derin kültürü. Öte yandan ben bir doğa hayranıyım. Kazandığım paralarla dağlara ağaç dikiyorum. Bunun bir yatırım olduğunu düşünüyor ve haz duyuyorum.

Çok sık köye gidiyormuşsunuz. Bağlarınızı hiç koparmamışsınız…

Orada yaşıyorum zaten. Türkülerimi taşıdığım yerlerdeki insanlar benden daha mutlular. Bu türküleri başkalarının söylemesi onları hem sevindiriyor hem de türkülerine daha çok sahip çıkıyorlar. Esas mesele bu.

Sizin için çağımızın Karacaoğlan'ı deniyor. Bu yakıştırmayı nasıl buluyorsunuz?

Ben Karacaoğlan'ın ütopyalarını gerçekleştiriyorum diyebilirim. Karacaoğlan üzerine çok çalıştım. Şiirlerinin hepsini ezbere biliyorum. Onu özümsediğim için bana öyle diyorlar. Karacaoğlan çok önemli bir ozan. Çok duru şiirler yazmış ve çağını çok iyi yansıtmış. Bu yakıştırmaya layık olmak kolay değil.

Türküler kardeşliği, huzuru salık veriyor. Ama günümüzde müthiş bir kutuplaşma var mı?

Bu ülkenin kültür politikası yok. Olsa insanlar birbirini ötelemez. Bir Ermeni, kızına âşık olanı ötelemez. Adem'le Havva'dan geliyoruz. Hepimiz kardeşiz. Bunların hepsi inancımızda, kültürümüzde ve türkülerimizde var. Türkü söyleyen, kavga edemez ki. Türküyü bilen düşmanlık bilmez ki. Kardeş olmak için türkü söylüyor. Âşık Veysel, “Dava birlik davası.” diyor. Yine “Ticarettir varvarası.” diyor. Yani menfaati eleştiriyor. Oysa ki gözyaşının rengi olmaz. Her ana ağlıyor. Bu ülkeyi yönetenlere sesleniyorum. Biraz akıllı olsanız daha iyi olur. Bölücülük yapmayın. Benim bir siyasi görüşüm var elbette. Dağlarda kimse bana bunu sormuyor. Ben onlara türkü söylüyorum.

Türkiye'de valiyim, neden kaymakam olayım?

Siyasete girme düşünceniz olmadı mı?

Yok aman. Kuru temizlemeye verecek param yok. Çok net söylüyorum. Kirlenmek istemiyorum. Ve sen kirlisin diyorum. Neden senin gibi düşünmeyeni öteliyorsun. Bu iş de elbette doğru yapılabilir ama yanıma gelip elini omzuma koyman gerek.

Yaşadığımız çağda sizi neler üzüyor?

Yalancılık. Yalan söylemek bir günahtır ama aynı zamanda ayıptır. Mesela Yörüklerde emanete ihanet olmaz. Göçen bir ailenin baltası kalsa onu ağaca asarlar. Seneye gelir alır göçenler. Bunu neden şehirlerde dizayn etmeyelim?

Yıllardır hep gündemdesiniz ama sizi pek ortalıkta göremiyoruz…

Ben ebelerin yanındayım. Gidiyorum ‘Bizim Musa geldi’ deyip yanıma oturuyorlar. Dağlara yaylalara gidiyorum. Halkın içindeyim. Bu kadar güzellik varken neden suni şeylerin peşinde koşayım? Türkiye'de valiyim neden kaymakam olayım. Bize de teklifler geldi ama ilgilenmedik.

Size herkes dede diyor...

Ben Mut'ta yaşıyorum. Mut'a gittiğim zaman "Dede geldi." diyorlar. Dedelik Alevilik'te bir makam ama benim böyle bir sıfatım yok. Onlar yakıştırdılar. Anadolu'nun her yerinde böyle. Bir saygı sözcüğü olarak kullanıyorlar.

İsteyip de yapamadığınız bir şey var mı?

Biraz daha mektepte okuyabilirdim. Ankara'ya okumaya gelmiştim. Gece okulları vardı. İki yıl gece okullarına gittim. İki hocam vardı. Onlara asistanlık yaptım. İmkânım olsa daha çok okumak isterdim.