28 Kasım 2015 Cumartesi

‘Sen yeter ki hayal kur biz gerçekleştiririz'

Yaklaşık üç yıldır öğrencilerin hayallerini dinleyip bazılarını gerçekleştiren bir ekip var. Akademisyen Semih Yalman'ın kurduğu Dreamstalk, üniversite öğrencilerine yönelik projelerini yetişkinlere de yaymak istiyor. En büyük hayalleri ise Kapadokya'da uluslararası bir hayal forumu düzenlemek.

Einstein'dan daha iyi bilecek halimiz yok. Ne demiş üstad? Fizik sizi bir yerden bir yere götürür, hayal ise her yere! Tabii bu sözün hayal kurmanın o kadar da iyi bir şey sayılmadığı bizim gibi ülkelerde pek bir hükmü olmadığı kesin. Hatta bir araştırmaya göre Türkiye'de çocukken yüzde 98 olan hayal gücü kapasitesi, üniversiteye gelindiğinde yüzde 2'ye düşüyor. Bu bilgiyi veren kişi Koç Üniversitesi akademisyenlerinden Semih Yalman, nam-ı diğer ‘Hayal Avcısı'. Kendisi yaklaşık 3 yıldır Türkiye'deki çeşitli üniversiteleri gezerek öğrencilerin hayallerini dinliyor ve içlerinden bazılarını gerçekleştiriyor. Bu zamana kadar 21 öğrencinin hayali gerçekleştirilmiş. Hatta görüştüğümüz günden bir gün önce yine bir hayalin peşindelermiş. Hayali gerçekleştirilen gencin isteği bir film setinde bulunmak. Ekip olarak Reha Erdem'in çektiği bir filmin setine katılmışlar. Öğrencis 2 gün boyunca sette bulunmuş, Reha Erdem ile konuşmuş.

Onları en çok etkileyen hayallerin başında ise Sivaslı Süheyla adlı öğrencinin isteği geliyor. Süheyla'nın hayali İstanbul Boğazı'nı yüzerek geçmekmiş. Semih Yalman, Süheyla'yı ‘zayıf ufak tefek bir öğrenciydi' diye anlatıyor. Gerekli izinler alınmış, antrenör tutulmuş, özel beslenme programı uygulanmış ve Süheyla gerçekten Boğaz'ı yüzerek geçmiş. Hayal gerçekleştikten sonraki süreç ekibi şaşırtmaya devam etmiş. Bir yıl sonra aynı üniversitede Süheyla yeniden sahneye çıkmış. Bu kez müthiş bir özgüvenle. Hatta annesi ‘kızımı hayal kurmaktan durduramıyorum' diyormuş.

Peki karşılaştıkları en uçuk hayal ne olmuş? Yalman ‘Biz hiçbir hayale kötü hayal demiyoruz ve dinliyoruz' deyip ekliyor: “Bir çocuğumuz uzaya gidip meteor taşlarından enerji üretmek istiyordu. Birisi Özgürlük Anıtı'nın altında mangal yapmak istedi.” Geçekleştirilecek hayalleri neye göre seçtiklerinin cevabı da Yalman'da: “Eskiden daha spontane bir şekilde seçerdik. Şimdi bir komite karar veriyor. Birkaç kriterimiz var. Hayalin bir rol model olması, hikâye ediliyor olması, hayalin etkisinin o kişiye ve topluma fayda sağlaması ve bu hayalin kendi içindeki özgünlüğü gibi.”

Yalman herkesin hayal kurma kapasitesi olduğunu ancak bunun çocukluktan beri çok ezildiğini fark ettiklerini anlatıyor. Bu noktada kendilerine iletilen çok naif bir hayalden bahsediyor: “Bir üniversitede çocuklardan biri ‘Benim hayalim yokmuş meğer. Seneye geldiğinizde hayalimi çıkıp burada anlatmak da benim hayalim olsun' dedi. Bu en basit ama belki de en zor hayaldi.”

Çocuklarımızı bir serbest bırakabilsek...

‘Peki neden böyle?' sorusuna Yalman'ın cevabı net: “Eğitim sistemimiz çocuğu şekillendirmek üzerine kurulu. Toplum olarak çocukları kalıpların dışına çıkarıp kelepçelemeyi bırakırsak çocuklar hayal de kurar, plan da yapar. İleri ülkelerin ya da adını duyurmuş markaların gerisinde hep hayalperest insanlar olduğunu görürsünüz. Bizim tarihimizde Atatürk de Fatih Sultan Mehmet de Piri Reis de hep hayallerinin peşinde giden şahsiyetlermiş.”

Dreamstalk'un hayal ile ilgili yaptıkları sadece üniversiteleri gezip hayal seçmek değil. Önümüzdeki yıl Harran Üniversitesi'nde bir Hayal Akademisi kurmak, yetişkinlere yönelik Dreamsnight (Hayal Geceleri) düzenlemek, üniversitelerde hayal kulüplerini artırmak, çalışmalarından birkaçı. Bu arada liselerden de davetler geliyormuş. 23 Nisan'da Hayal Konferansı düzenlemişler. Işın Makinesi adlı bir hikâye yazan çocuğun hayalini gerçekleştirmişler. National Geographic ile birlikte bastıkları kitap 30 bin adet dağıtılmış. Öte yandan bankadan kredi çekerek başladığı bu sosyal girişime sponsorların desteğinin gün geçtikçe arttığını anlatıyor Yalman. Doğuş Grubu ana sponsor. Başka firmalar da var.

Onların da büyük bir hayali var bu arada. Ekipten Günsu Sarı anlatsın: “2018'de Kapadokya'da Uluslararası Hayal Forumu düzenleyeceğiz. Çalışmalarımız başladı. Dünyadan hayalperestler gelip dünya meselelerine çözüm arayacaklar. Çünkü dertlerimiz ekonomi vs. ile çözülecek gibi durmuyor.”

Sualtı fotoğrafçılığı tamam, şimdi safari zamanı

Emine Biyan: Dreamstalk benim yüreğime dokunup hayal kıvılcımımı körükleyen ekip. Dalış yapıp fotoğraf çekmek gibi bir hayalim vardı. Aynı zamanda Atlas dergisinin foto muhabiri Ali Ethem Keskin ile tanışmak istiyordum. Bunların gerçekleşmesi gerçekten özgüven veriyor insana. Hayal kurmaya devam ediyorum. Safari yapmayı hayal ediyorum bu kez. Aslanları, ceylanları görüp doğanın zincirine yakından dahil olmayı hayal ediyorum. Dreamstalk'tan sonra hayata bakışım değişti. Bir sürü olumsuzluklar içinde hayal kurmak her bakımdan iyi geliyor insana.

Artık daha uçuk hayaller kuruyorum

Kaan Çivici: Dreamstalk bana hiçbir hayalin imkansız olmadığını ve gerçekleşmesi için yapılacak ilk şeyin hayal kurmak olduğunu hatırlattı. Hayal kurmak insanları hayata bağlıyor. Gününü mutlu geçiriyor, bir amaca yönelmeyi sağlıyor. Benim hayalim seslendirme yapmaktı. Dreamstalk bir reklamda seslendirme yapmamı sağladı. Bu hayalimin gerçekleşmesinin ardından daha uçuk hayaller kurmaya başladım. Seslendirme ile ilgili hayallerim de devam ediyor. Fakat bir gün bu işe devam edersem bunu hobi olarak değil iş olarak yapacağım.

Her hayale olur gözüyle bakıyorum

Süheyla Tan: İstanbul Boğazı'nı yüzerek geçme hayalim 2 yıl önce gerçek oldu. İlk olarak kendime güvenim geldi. Dreamstalk'ın sunumuna katıldığımda hayalimi söylemek için salonun tamamı dolu olan sahneye çıkmıştım. Yüzlerce gözün önünde olmak beni çok utandırmıştı ama hayalimi korkusuzca söylemiştim. Bu da tabii benim için güzel başlangıç olmuştu. Şimdi daha fazla hayal kuruyorum. Dreamstalk ekibi benim imkansız dediğim hayalimin gerçekleşmesini sağladıktan sonra her şeye olur gözüyle bakıyorum. Örneğin, Lösemili çocuklar ya da kanserli diğer hastalar için elimden bir şey gelmiyor. Onlara hep hayallerimde yardımcı oluyorum. Ama eminim bir gün bu hayallerim de gerçek olacak. Ben çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Hayalim gerçekleştiği için değil, hayal kurabildiğim için, hayalimi destekleyen ailem olduğu için, hayalimi gerçekleştirmek için hiç tanımadığım kişilerin bir araya gelip hayalimi gerçekleştirmeye çalıştığı için çok şanslıyım.

24 Kasım 2015 Salı

'Misafir odası kilitlenince değil kirlenince güzel'

“Bir gün işe yarar” diye alınan minderler, her odaya ayrı masa, yıllar sonra daha da yaşanmaz hale gelen minicik odalar... İç mimar-tasarımcı Leyla Yücel'e göre ‘az çoktur' kuralını kabul etmeden evleri genişletmek mümkün değil.

Göğü delecek gibi binalar dikiliyor şehrin her yerine. Yüksek binalar geniş alanlar değil; daha fazla kat ve daha çok kâr vaat ediyor. Gitgide küçülüyor meskenlerimiz. Kentleşmenin doğasını değiştirmek de elimizde değil. Öyleyse F. Kafka'nın, “Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.” sözüne kulak vermenin tam zamanı. İç mimar Leyla Yücel, sade ve yalın çizgisiyle ‘geniş ve ferah' mekanlara dair ipuçları veriyor. Ev, işyeri, bahçe ya da kütüphanede yaşam alanlarımızı rahatlatırsak bir nebze huzur bulacağımızı müjdeliyor.

Leyla Yücel'in sunduğu mimarlık tarzında özgünlük fazlalıklardan çok eksiklerde göze çarpıyor. Tasarladığı her yapıda dinginliği bulmamız ondan. Her duvarı, her boşluğu gerekli gereksiz eşyalarla doldurmak yerine nefes almaya yer bırakmasıyla ünlü. Yücel'e “Yaşam alanlarımızı nasıl genişleteceğiz?” diye sorduğumuzda kişilikli sadelik diye bir kavram ortaya atıyor. Bu karmaşadan kurtulmak ama bize ait olan bazı değerlerden de vazgeçmemek anlamına geliyor. Bir başka ifadeyle sanatta yükselen minimalizmin her insana göre farklı yorumlanması gerekiyor.

Atmaktan korkmamak ilk kuralımız. Gereksiz, kullanılmayan her şeyi öncelikle ihtiyacı olana hediye etmeliyiz. Eğer öyle birini bulamazsak, “Atacağıma gözümün önünde dursun.” demek yok. Yücel kararlı bir ifadeyle “Ne yapıp edip kurtuluyoruz.” diyor. Ardından odalarda nefes alacak yeni alanlar açıyoruz. Sandalye sayısı azalınca dünyanın sonu gelmiyor Yücel'e göre. Bilakis boşluklar arttıkça daha mutlu hissediyorsunuz kendinizi. Mekanda kullandığımız boya ve kaplama malzemelerinin seçimi de oldukça önemli. Bazı döşemeler odayı daha da daraltıyor örneğin. Hareketli eşyalardan uzak durmakta fayda var. Sadece ihtiyaç olduğu kadarıyla yetinmek, yalın seçimler yapmak evi de yaşayanları da ferahlatıyor.

Eşyalar sahibinin kimliğini aksettirir

Ev stili dergilerinden kopya çekildiğinde ev yuva olmaktan çıkıyor. Ya da mobilyacıdaki teşhir salonunu odaya taşımış oluyorsunuz. Böyle olunca da bir evin kime ait olduğunu anlatan detayları atlıyoruz. Yücel'e göre işin sırrı eskimiş levhada: “Koltuğu, perdesi, halısı veyahut köşede duran küçük bir obje. Yerin malzemesi. Bunlar yaşam alanını oluşturan biricik yapan unsurlar. Seçtiğiniz eşyalara özellikle dikkat edin. Onlar sizin hakkınızda malumat veriyor. Kişilerin kimlik, kişiliklerine, zevk ve hobilerine, sosyal hayatlarına ve dünya görüşlerine dair izler taşır her şey.” Kimilerimizin ömrü eşyaya hizmet etmekle geçiyor. Temizliği bakımı, saatleri tüketmekten başka işe yaramıyor. Leyla Yücel, mobilya korumaya çalışarak yaşlanmamak için tercihleri doğru yapmayı öneriyor. Herkes alıyor diye konsol, komodin, on iki kişilik yemek masasına servet harcayanlar bir daha düşünmeli. Eskimesin, kirlenmesin diye misafir odasını kilitleyenler kendi hayatlarından çalıyor farkında olmadan. Çünkü her mekan içinde yaşandığında eskidiğinde, kirlendiğinde güzelleşiyor.

Maneviyatımız rezidanslara ‘dur' diyecek!

İç mimar Leyla Yücel, insanı merkeze almayan çok katlı yapıların bizi özümüzden uzaklaştırdığını savunuyor. Her dönem sanatta modada olduğu gibi mimaride de trendler değişiyor. Toplum hemen yenilikleri benimsiyor. O akım belli bir süre popülerliğini koruyor. Şimdi rezidanslar, 1+0 daireler ilgi görüyor olabilir. Yücel, asla şehirden ümidini kesmiyor. Er ya da geç eskiden olduğu gibi evlerimiz ruhumuza uygun hale gelecek diyen Yücel şöyle konuşuyor: “Hiçbir yeni akım sonsuza kadar popülaritesini koruyamıyor… Sebep? Hümanist olmayan ve duygularımıza hitap etmeyen hiçbir şey kalıcı olamaz. Bir gün gelecek o çok yüksek binalardan rezidanslardan sıkılıp daha hümanist, az katlı balkonunda çiçek saksılı apartmanlara ve bahçeli evlerimize geri dönmek isteyeceğiz. Bu emri veren duygularımız maneviyatımız olacak. ‘Dur' diyecek.”

Mahallede büyümek zenginlik

Başarılı iç mimar, çocukluğunun geçtiği yerlerin mesleğine olumlu etkisi olduğunu düşünüyor. Balkonsuz, bahçesiz, komşusuz evlerde saadetin eksik kaldığını söylüyor. Yücel'e göre mahallede iç içe yaşamanın aile hayatımıza, başarımıza kattıkları saymakla bitmez: “Sıcak samimi evlerde büyüdüm. Çocukluğum çok güzel bir mahallede geçti. Mahallede Boşnak, Arnavut, Türk, Müslüman ve gayrimüslim hepsi bir arada yaşadığı bir mahallede çocukluğum geçti. Farklı hayat tercihlerine saygıyı öğrendik. Kültür alışverişi, yardımlaşma üst seviyedeydi. Öylesi bir ortam sizin bakış açınızı genişletiyor. Hoşgörüyü öğrenmek mesleğinize katkı sağlıyor.” Değişen hayat algımız sebebiyle daha büyük evlere ihtiyacımız kalmadı. Daha acısı büyük evlerimiz var ancak eski iletişim yöntemleri de silinip gitti Yücel'in kanaatince: “Bir şeylere yetişme telaşı, globalleşen dünya, hayatımızın her anında yer alan teknoloji aynı zamanda insanoğlunu mekanikleştirmeye doğru götürüyor.”

15 Kasım 2015 Pazar

Bülent İnal, ZAMAN'a anlattı: Babalık, çok şey değiştirdi

Ekranlardaki ‘ağır abi' karakterlerinden tanıdığımız Bülent İnal, aslında tiyatro kökenli bir oyuncu. Dizi projeleri yüzünden 15 yıl tiyatrodan uzak kalan İnal ile sahneye dönüşünü vesile ederek görüştük.

Bülent İnal'ı reytingi yüksek dizilerdeki ‘karizmatik, ağır abi' karakteri ile tanıyoruz. Halbuki bundan çok daha fazlası var. Sahne deneyimi çok olmasa da kendisi tiyatro kökenli. Ve bu sezon Köprüden Görünüş adlı oyunda ‘inşallah sahnede daha sık görürüz' dedirten bir performans sergiliyor. Tiyatro mezunu olmasına rağmen aralıksız sürdürdüğü dizi projeleri 15 yıl sahneden uzak kalmasına yol açmış İnal'ın. Mezun olduktan sonra profesyonel anlamda sahneye çıkmadan dizilerde bulmuş kendisini ünlü oyuncu. Sonrası çoğu uzun soluklu olan diziler ve filmlerle dolu bir kariyer. Kariyerinde eksik kalan parçayı ise Oyun Atölyesi kurucusu Haluk Bilginer kendisine şu teklifi götürerek tamamlamış: “Arthur Miller'ın Köprüden Görünüş'ünü sahneye koyuyoruz. Eddie'yi sen oyna.” İnal “Bir cesaretle girdim.” diyor ve ekliyor: “İyi ki de yaptım. Çok mutluyum.” Oyun öncesinde çok heyecanlanmış, yok yere sesinin kısıldığını düşünmüş... Ama sonuçta seyrine doyum olmayan bir performans çıkmış. İnal'ın sahneye dönüşünü vesile kılarak kendisiyle bir röportaj yaptık. Bu arada Köprüden Görünüş'ü merak edenler için adres Kadıköy'deki Oyun Atölyesi. En yakın oyun tarihleri ise 19-20-21-22 Kasım.

Tiyatro okurken hayalinizde televizyon dizilerinde rol almak var mıydı?

Okul bittikten sonra İstanbul'a geldim. Devlet Tiyatrosu'nda bir yıl çalıştım. Sonra devlet tiyatroları sınavına girdim ama kazanamadım. Amacım Devlet ya da Şehir Tiyatrosu'nda kadrolu olarak çalışmaktı. Hayalimde televizyonla ilgili herhangi bir şey yoktu. Zaten o zamanlar televizyon böyle bir mecra değildi. Biraz daha yavaş gidiyordu. Hepimizin hayali tiyatro yapmaktı. Ama Devlet Tiyatrosu'nda çalıştığımız süreçte biz yeni mezunlar çok küçük paralar alıyorduk ve bu para İstanbul'da yaşamak için yetmiyordu. Ben de dizilerde ufak ufak roller oynamaya başladım. Tomris Giritlioğlu o zamanlar TRT'nin drama bölümünün başındaydı. O bir projede izlemiş beni. Çağırdılar, TRT'ye gittim. Bana o zaman ‘Sana bir başrol vereceğiz' dediler. O şekilde başladı serüven.

Tiyatroya dönüşünüz neden bu kadar uzun zaman aldı?

Dizi projeleri başlayınca 2-3 yıl hep şehir dışında çalıştım, dolayısıyla tiyatrodan ayrı kaldım. Projeler iyi gidince haftanın 6-7 günü setlerde oluyordum. Herkesin yazın prova yaptığı dönemde biz dizi çektiğimiz için yıllar uzadı. 3 yıl oldu, 5 yıl oldu, 10 yıl oldu… Bir süre sonra ‘Yıllardır sahneye çıkmıyorum, acaba o performansı, o kondisyonu kaybetmiş olabilir miyim?' korkusu başladı. O korku başlayınca daha da çektim kendimi. Sonra kendimiz tiyatro yapalım diye arkadaşlarla yola çıktık. Ya mekan bulamadık ya konsept anlaşılamadı. Öyle böyle yıllar geçti. Baktım 15 yıl oldu. Sonunda Haluk abi sağolsun teklifte bulundu. Benim de tam çalışmadığım bir dönemdi ve bir cesaretle girdim. İyi ki de yaptım. Çok mutluyum. Tiyatro mezunu olmama rağmen benim için serüven yeni başladı diyebiliriz.

SAHNEYE ÇIKACAĞIM DİYE ÇOK HEYECANLANDIM

İlk sahneye çıktığınızda, alkış aldığınızda filan neler hissettiniz?

Çok heyecanlı. Tabii biz okurken de oyunlar oynuyorduk. O zaman da çok heyecanlıydı. Devlet Tiyatrosu'nda çalışırken de küçücük bir rol bile oynasan sahneye çıkmak, seyirci karşısına çıkmak her zaman heyecan verici bir şey. Zaten oyuncuyu ayakta tutan kısmı da bu. O heyecan olmadığı zaman hiçbir anlamı yok. Seyirci yoksa, heyecan yoksa, tiyatro yapmanızın bir anlamı yok. Ben çok heyecanlıydım. Son bir hafta özellikle çok stresli geçti benim için. ‘Yok ben hastayım', ‘O gün kesin hasta olacağım' gibi kaygılar başladı. Sesimin kısık olduğunu düşünüp sürekli ilaç almaya başladım. Halbuki hiçbir şey yok. Sadece stresten böyle şeyler yaşadım. Ama çok eğlenceliydi, çok heyecanlıydı ve çok güzeldi. O heyecan hâlâ devam ediyor.

Tanınmış simalar sahnede olunca dikkat ister istemez onlar üzerinde yoğunlaşıyor. Sizin bunun baskısını hissettiğiniz oldu mu?

‘Ben çok tanınmış biriyim, herkes bana bakıyor' gibi bir duygum yok. Zaten onu bırakıp sahneye geliyoruz. Tiyatronun farkı biraz da bu. Kimse öyle şeylerle ilgilenmiyor. Tiyatro seyircisinde de -belki bir kısmında olabilir- öyle bir durum yok. ‘Ben gideyim sadece falanca kişiyi izleyeyim' diyen bir kitle yok. Gelip izliyorlar, eleştiriyorlar. İyi eleştiriler de oluyor kötü eleştiriler de. Böyle bir duyguya kapılmadım. Ama dediğiniz şeyi anlıyorum. ‘Bakalım ne yapmış sahnede diye izlemeye gelecekler' mi duygusuna biraz kapıldım ama çok da üzerinde durmadım. Perde açıldıktan sonra sadece oyunla ilgilendiğiniz zaman hiç öyle bir şey kalmıyor.

Tanınmış simaların sahnelerde olması tiyatroya giden kişi sayısını artırır mı?

Ondan çok emin değilim. Tabii ki reyting alan bir dizide sevilen bir karakterin oynayacağı bir oyunu seyirci izlemek ister. Hayranı olduğu oyuncuyu canlı canlı izlemek isteyenler olacaktır. Tabii ki bu etkiliyordur. Ama sadece o kişi oynuyor diye o oyun tıklım tıklım olmaz.

Dizilerle tiyatroyu kıyaslamanızı istesek? Dizilerin şu tarafı iyi, tiyatronun falanca tarafı daha zor diyebileceğiniz durumlar var mı?

Tiyatro mezunuyum ama 15 yıl dizi yaptığınız için yıllar içinde şu duruma alışıyorsunuz; 15 saat sette geçtiyse onun fiilî; olarak 2 saatinde çalışıyorsunuz. Gerisinde bir şey okuyorsunuz, bir şey izliyorsunuz, muhabbet ediyorsunuz. Ama tiyatroda prova sürecinde özellikle, günde 12 saat prova yapıyorsanız o 12 saatin sadece yarım saatinde oturuyorsunuz ve 11,5 saat fiilî; olarak çalışıyorsunuz.

Nasıl alıştınız bu tempoya?

Biraz sinirlerim bozuldu açıkçası ama yavaş yavaş o sisteme alıştık. Bir farkı da sahnede tabii. Montaj yok, kurgu yok. Sizi kurtaracak bir şey yok. O gün neyseniz o. Televizyonda sizi kurtarabiliyorlar. Kötü oynadığınız bir anı yönetmen farklı bir açıdan kullanıp sizi biraz tolere edebiliyor. Ama sahnede öyle bir şey yok.

‘URFALIYIM EZELDEN'E ÇOK ÜZÜLDÜM

Reyting sisteminden dolayı zamanından önce biten birçok dizi var. Bunlar arasında sizin de rol aldığınız diziler var. Hepsine üzülmüşsünüzdür bir şekilde ama aralarında özel olarak çok üzüldüğünüz bir dizi var mıydı?

Tabii hepsine çok üzülüyoruz. En son Urfalıyım Ezelden vardı. Onun fikri Sinan Tuzcu ile birlikte benden çıktığından bizim için ayrı bir önem taşıyordu. Çok da iyi tepkiler almasına, sevilmesine, reyting olarak da ilk beşte ilk üçte olduğumuz zamanlar olmasına rağmen ilginç bir kararla kaldırıldı. Benim en çok üzüldüğüm proje oydu. Diğerleri arasında da üzüldüklerim var. Hakkaniyetli baktığım zaman bazılarının bitmesini ben de anlayabiliyorum. Senaryo kötü olabiliyor, biz kötü olabiliyoruz vs. Ama Urfalıyam Ezelden'e baktığımızda tabii ki de her şey dört dörtlük değildi ama çok başarısız da değildi.

Bu dizilerin pat diye yayından kaldırılması oyunculara ne hissettiriyor?

Kanallarla yapımcıların verdiği kararlar bunlar. Bütçe vs. bir sürü unsur var. Ama bunları çok da bize anlatmıyorlar. Bize bir sabah ‘bitti' diyorlar. Hem oyuncular hem teknik ekip için çok yıkıcı bir şey. Sonuçta oyuncular ya da teknik ekip bu işi sadece eğlence olsun diye yapmıyor. Neticede ekmek parası herkesin. Kendinizi bir yıl programlıyorsunuz ve bu bir yılın ikinci ayında herkes işsiz kalıyor. Ve büyük ihtimalle o bir yılı işsiz olarak geçirecekler. Birikimi de yoksa sıkıntılı bir süreç olacak onlar için. Böyle sıkıntıları var. Ve maalesef bu da pek düzelmiyor bu ülkede.

Babalık duygusunu çok seviyorum

Şu aralar sizi en mutlu eden şeyi sorsak?..

Kısa bir cevap olacak ama tabii ki çocuğum ve ailem. Onun üstüne koyacağım başka bir şey yok.

Üzen şeyler var mı?

Dünyada olup biten birçok şey, savaşlar vs. herkes gibi beni de üzüyor. Ülkemizde birçok şey de aynı şekilde. Her an her dakika bir olumsuzlukla karşılaşıyoruz. Ama mümkün olduğu kadar pozitif bakmaya çalışıyorum. Bunların geçici olduğunu, hayatın bir gerçeği olduğunu kendi kendimi ikna ederek yaşamaya çalışıyorum. Yoksa hayat çekilmez olur.

Nasıl başarıyorsunuz bunu?

Bir kere bir çocuğunuz varsa biraz daha umutlu bakmak zorundasınız.

Sizin ‘aile babası' imajınız vardı hep. Yani insanlar sizi öyle görüyordu. Hakikaten öyle miymiş?

Evet öyleymişim hakikaten. Ben çok seviyorum aile kavramını, baba olmayı. Kendinizi daha güvende daha mutlu, daha huzurlu hissediyorsunuz. En azından hedefleriniz oluyor hayatta. Sizi hayata bağlayan, sorumluluklarınızı artıran, daha enerjik olmanızı ve hayata daha pozitif bakmanızı sağlayan bir tarafı var. Onun da biraz aile kavramından ve çocuktan kaynaklandığını düşünüyorum. Kendi iç dünyamda çok şeyi değiştirdi çocuk. Çok daha iyi hissediyorum eskiye nazaran.

7 Kasım 2015 Cumartesi

Çocuğunuzun hayalî arkadaşından korkmayın

Çocuğunuz görünmeyen biriyle arkadaşlık ediyor. Onunla birlikte yemek yiyor, evcilik oynuyor, çizgi film izleyip kıkır kıkır gülüyor. Manzara dışarıdan bakıldığında ürkütücü görünüyor. “Bu çocuk iyice delirdi!” diye düşünüyorsunuz. Ancak uzmanlar bu davranışın olağan olduğunu söylüyor.

Birdenbire ailenize yeni biri dâhil oldu. Üstelik onu göremiyorsunuz bile. Size göre ismi-cismi belli değil, fakat çocuğunuz onu detaylı tarif edebiliyor. Arkadaşının elbise dolabında yaşayan kıvırcık saçlı bir kız olduğunu anlatıyor mesela. Onunla evcilik oynuyor, karşılıklı yemek yiyor, beraber çizgi film izleyip kıkır kıkır gülüyor. Bazen de “Vazo'yu ben kırmadım, dolabımda yaşayan kız kırdı!” deyip çeşitli suçları ona atıyor. Böyle bir çocuğa sahip olan ebeveyn “Bu çocuk iyice delirdi!” deyip hayali arkadaşı buhar etmeye girişse de minik, hayali arkadaşlarıyla oynamayı sürdürüyor.

Psikolojik danışman Hanife Okutan, hayali arkadaşlara 3-6 yaş arasındaki çocuklarda çok sık rastlandığını dile getiriyor. Zira bu dönemde çocuk, hayal ile gerçeğin farkına çok net bir şekilde varamayabilir. Zamanla bunu ayırt etmeyi öğrenir. Bu gizemli dünya, ebeveyni endişelendirse de çocuğun gelişimi için tabii bir akış ve çocuk dış dünyadan tamamen kopmadığı sürece endişelenecek bir durum söz konusu değil.

Okutan, hayali arkadaşın bir oyuncak, bir hayvan veya çok fantastik bir varlık olabileceğine dikkat çekiyor ve ekliyor: “Hayali arkadaş, çocuğun oyunlarına eşlik eden, her zaman yanında olan, güven duyduğu ve sırrını anlattığı son derece gerçek bir arkadaştır. Sembolik oyunla ortaya çıkar ve sembolik oyunun (miş gibi) bir parçasıdır. Çocuğunuzun hayali arkadaşıyla kurduğu iletişim biçimi, davranış şekli, konuşması, onu anlayabilmeniz açısından önemli bir anahtar görevi görür. Çocuklar hayalinde oluşturduğu arkadaşın söylediklerini ciddiye alır, görüş ve düşüncelerine önem verirler ve onlar için hayali arkadaşlarıyla olan ilişkileri bir ifade ve iletişim dilidir. Dolayısıyla bu süreç içerisinde çocuğun hayal dünyasında oluşturduğu hayali arkadaşı, onun dünyayı tanımasına ve insan ilişkilerini kavramasına yardımcı olacak, sosyal ve duygusal gelişimine katkıda bulunacaktır.”

Neden hayali arkadaş edinir?

Psikolojik danışman Hanife Okutan'ın ifadesiyle hayali arkadaş, çoğu çocuk için hayata dair bir prova. Çocuk oyuncakları ona yetmediğinde, yakın bir arkadaşı olmadığında, aile içi geçimsizlik, boşanma, ölüm, yeni kardeş gibi durumlarda duygularını ifade edemediğinde (endişe-korku-yalnızlık vb.) hayali arkadaş kanalıyla rahatlar. Çocuklar anne-babalarına tam ifade edemediklerini bu yolla rahatça ifade edebilir. Bu anlamda hayali arkadaşla kurulan ilişkinin niteliği aileye çocukla ilgili önemli mesajlar verebilir. Hayali arkadaş sayesinde aile, çocuğunun sorununu keşfedebilir.

Gerçek arkadaşların önüne geçiyorsa dikkat!

Peki, çocuk bu hayali arkadaş olayını abartıyorsa? Okutan, çocukta davranış bozukluğu olup olmadığına dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor. Hayali arkadaş çocuğun gerçek arkadaşlıklar kurmasını engelliyorsa ve bu arkadaş onu hep kötü davranışlara teşvik ediyorsa aman! Örneğin “Kaptan” isimli hayali bir arkadaşı olan çocuk, Kaptan'ın tüm ailesini öldürdüğünü, büyüyünce kendisinin de ailesini öldüreceğini anlatıyor bir yerde. Dolayısıyla bu patolojik boyuta da varabilir.

Okutan, hayali arkadaşların genellikle destekleyici sırdaşlar olduğunu ifade ediyor. Fakat bu arkadaşlar çocuğa kötü şeyler yaptıran onu saldırgan davranışlara teşvik eden arkadaşlarsa acilen bir yardım alınmalı.

Veda etme yaşı 6

Okutan'a göre 6 yaşından sonra çocukların okul yaşantısına başlaması ile hayali arkadaşlarıyla vedalaşması beklenir. Zira çocuk artık hayal ile gerçeği ayırt etmeye başlamış, okulun başlamasıyla birlikte yeni arkadaşlıklar edinmiştir. 6 yaşından sonra hayali arkadaşlığı devam ediyorsa, arada başka davranış sorunları devreye girmiş demektir. Bir uzmandan destek almak ise en isabetli davranış olur.

ÇOCUĞU TANIMAK İÇİN FIRSATTIR

“Hayali arkadaş çocuğun kimliğinin farkına varması için güvenli bir yoldur.” diyor Hanife Okutan. Ona göre hayali arkadaşlar çocuğun farklı rolleri deneyimlemesi için bir fırsat. Miniğin otorite, kontrol ve güç gibi kavramları anlamasına yardımcı olur. Çocuk hayali arkadaşını kontrol ederek ona hükmedebilir. Bu vasıtayla sorun yaşadığı çocuklarla ilişkisinde baş etme becerileri geliştirebilir. Korkuları nı yenmeyi ve öfkesinin üstesinden gelmeyi öğrenir. Hayali arkadaş ailelere oldukça önemli ipuçları verir. Çocuk kendi iç dünyasının şifrelerini ailesine hayali arkadaş üzerinden anlatabilir.

AİLELER NASIL YAKLAŞMALI?

Hayali arkadaşla ilk karşılaştığınızda şaşkınlık yaşayabilirsiniz. Psikolojik danışman Hanife Okutan, “Aile, arkadaşın varlığını kabul etmeli, onu reddetmemeli. Hatta ona saygı duymalı, oyunlarına izin vermeli.” diyor. Zira çocuğun gözünde hayali arkadaşın bir kişiliği var ve çocuk arkadaşıyla arasında ciddi bir bağ oluşturur. Saygı duymak ise hayali arkadaşlığın gerçekliğini onaylamak anlamına gelmiyor. Çocuğun baş etmekte güçlük çektiği durumları fark etmek manasını taşıyor. Tabii saygı duyarken de ölçüyü tutturmak gerekiyor. Okutan, “Gereğinden fazla ciddiye alırsanız çocuğun kafası fantezi ve gerçekle ilgili karışabilir. Çocuk aileyi oyuna dahil ettiğinde oyuna dahil olmalı, onu anladığını ve kabul ettiğini hissettirmeli, yalnız bunun da sınırları olduğunu çocuğa hatırlatmalı, gerektiğinde kırmadan gerçek dünyaya dönmesini sağlamalı. Bunun yanı sıra oyuna çocuk liderlik etmelidir.” şeklinde konuşuyor. Çocuğun hatalarını hayali arkadaşına yüklemesine de izin vermemek gerekiyor. Örneğin odasında yere attığı eşyaları için “Onu minnoş attı” diye bir söylemde bulunduğunda “Minnoş'un patronu sensin ona bu eşyaların nasıl toplanacağını gösterir misin?” diyebilirsiniz.

ÇOCUK YALNIZLIK MI ÇEKİYOR?

Psikolojik danışman Hanife Okutan'a göre kendisini yalnız hisseden, oyun arkadaşına ihtiyaç duyan, yakın ilişki kurabileceği bir arkadaşı olmayan, ailesi tarafından anlaşılmadığını düşünen çocuklar hayali arkadaşına sığınabilir. Genellikle ailenin ilk ve tek çocuğunda görülebilir. Hayali arkadaşlar çoğunlukla, çocukların baş etmekte güçlük çektikleri problemleri çözmek, zorluk yaşadıkları durumların üstesinden gelebilmek için var edilir. Bunun yanı sıra hayali arkadaşların çoğunlukla normal insanın yapabileceklerinden çok daha üstün niteliklere sahip olduğu gözlemlenebilir. Normalden çok daha güçlü, uçan, yükseğe tırmanan, özel güçleri olan hayali arkadaşlar karşımıza çıkabilir. Bu yanıyla da hayali arkadaşlar çocuğun yapmak istediklerini ya da olmak istediği kişiliği açığa çıkarır.