27 Nisan 2015 Pazartesi

Yemek Bahane'nin konuğu Sanatçı Aslıhan Erkişi: Yazmak, beste yapmaktan zormuş

Geçtiğimiz yıl bu zamanlar eşi girmişti mutfağa. Rövanşı olacaktı elbet. Sanatçı, çiçeği burnunda köşe yazarı Aslıhan Erkişi’nin patlıcan salatası, Ertuğrul Bey’in etli rezenesini mağlup etmeye yetmiş midir? Bu maçın galibi kim ki acaba?

Geçen sene bu zamanlar eşiniz girmişti bu mutfağa. Ertuğrul (Erkişi) Bey’in menemenle işi kotarmasına izin vermemiş, ‘minik’ bir müdahaleyle etli rezene yaptırmıştınız. Kendiniz ise salata yapıyorsunuz. Oldu mu şimdi?

(Gülüyor) Kötü bir niyetim yoktu, orijinal bir şeyler yapsın istemiştim. Yine aynı düşünceyle hareket ettim. Sevdiğim bir arkadaşımdan öğrendiğim çok orijinal bir salata bu. Oktay Usta evimize misafir olduğunda yapmıştım. Bayılmıştı.

Eşiniz, bekârken sevmediği birçok yemeği sizin sayenizde yemeye başlamış. Onun da size benzer bir tesiri oldu mu?

Pek balık yemezdim, yediğimde de sadece faydalı olduğu için… Eşim hamsi buğulamayı çok güzel yapar. Onun sayesinde buğulamayı sevdim.

Bu arada Ertuğrul Bey çok güzel yemek yaptığınızı söylemişti. Gerçekten öyle mi yoksa işten kaçmak için mi?

(Gülüyor) Sanmıyorum, yemeklerimi sever. En azından şimdiye kadar annemin yemeklerini özlüyorum demedi ama dürüst olayım. Evlendiğimde hiç beceremiyordum. Hep ders çalışırdım, açıkçası mutfağa hiç merakım yoktu. Zamanla döke saça öğrendim.

İki çocuk, konserler, turneler bunca yoğunluğun arasında yemekleri de kendiniz pişiriyormuşsunuz…

Zor oluyor ama yardım almıyorum. Pratik yemekler tercih ediyorum. Ispanak, haşlanmış bakliyatlar vs. dondurucuya atıyorum.

Klişe olacak ama müzik ruhun gıdası mıdır?

Antik Yunan’da, eski Mısır medeniyetlerinde, Osmanlı’da müzikle tedavi yolları denenmiş ve başarılı olunmuş. Bu sebeple müzikle yemek arasında beslenme olarak bir bağ var diyebiliriz.

Hamile olduğunuz dönemler öğrenciliğinize denk gelmiş…

Evet. Biri üniversite son sınıf, diğeri de yüksek lisans dönemime denk geldi. İlk çocukta daha çok zorlandım. Yemek yapmayı bilmiyordum. Bir yandan da dersler… Çok zordu. Ama sağ olsun alt komşum çok yardımcı oldu. Okuldan eve geldiğimde hemen kapıyı tıklatırdı. Elinde tepsi, iki kişilik yemek. Ekmeğine kadar getirirdi.

Her kadının övündüğü bir yemeği vardır…

Şakacı tiramisuyu iyi yaparım.

Yalancısına aşinayız da şakacı ne?

Aslında aynı ama yalancı demek istemediğimiz için şakacı diyoruz. Mesela sigara böreğine de kalem böreği diyoruz. Çocuklar için dikkat ediyoruz elimizden geldiğince.

Bir Gemlikli olarak siz de zeytinyağını su gibi içenlerden misiniz?

(Gülüyor) Neredeyse… Bizde kek bile zeytinyağıyla yapılır. Eve ayçiçeği yağı girmez. Yetiştiriciliğimiz yok çünkü babam Gemlik’e damat gidiyor. Böyle şeylere meraklı olduğundan zamanla zeytin kurmasını bile öğreniyor. Sağolsun mahalledeki komşularımız bizi hiç zeytin ve zeytinyağsız bırakmazdı. Zeytin zamanı her komşudan tabak tabak zeytin, tenekelerle yağ gelirdi.

Yurtiçi ve yurtdışı seyahatleriniz çok oluyor. Gördükleriniz sizin olsun, yediklerinizden bahsetseniz biraz…

Yurtdışında güvenemediğimizden dışarıda yemeği çok fazla tercih etmiyoruz. Genelde Türk ailelerinin evinde yemek yiyoruz. Buradan çok farklı olmuyor o yüzden. Ama Rusya’ya gittiğimde çok zorluk çekmiştim. Balığı pek sevmiyorum. Her öğünde balık vardı. Bir de Türkçe Olimpiyatları için Romanya’ya gittiğimizde Ankara Caddesi’nde yediğim dondurmayı unutamıyorum, nefisti.

Umre ziyaretiniz nasıldı peki?

Oranın baharatlarına alışkın olmadığım için pek yemek yiyemedim. Genelde pilavla geçiştirdim. Zaten öyle bir atmosferde çok fazla yemekle meşgul olup mideyi doldurmak istemiyorsunuz. İnsanın seccadeden başını kaldırası gelmiyor. Sürekli Mescid-i Nebevi’de zaman geçirdik. Midemiz değil, ruhumuz doydu.

Hurmalar nasıldı?

Hurmalardan ziyade hurma bahçeleri güzeldi. Malum yeşil alan az.

O yüzden bahçeler bambaşkaydı.

‘Komşularım Meydan Gazetesi sayesinde sanatçı olduğumu öğrendi’

Meydan Gazetesi’nde köşe yazıyorsunuz. Tepkiler nasıl?

Gayet pozitif tepkiler alıyorum. Yazıları da beğendiğini söylüyor insanlar. Olumlu yorumlar duymak hoşuma gidiyor. Zira ilk yazma deneyimim.

Yazmak, şarkı söylemeye benziyor muymuş?

Yazmak zormuş hakikaten. En az 10 kere okuyorum yazdıklarımı. Beste yapmak daha kolay.

Siz de yazarken yiyenlerden misiniz peki?

Ah sormayın. Vallahi kilo alacağım. Kahve, çikolata, abur cubur vs. olmayacak şeyler yiyorum. Neden yediğimi de bilmiyorum. Allah’tan sigara kullanmıyorum. Halim nice olurdu.

Konu komşu ne dedi sizi reklamlarda görünce?

Öyle komik yorumlar geldi ki… Geçen gün sitenin marketine girdim. Market görevlisi ‘Aslıhan Hanım sizi televizyonda gördük. Ben bilmiyordum sizin müzisyen olduğunuzu. İmzalı CD isterim.’ dedi. Aslında reklamlarda sanatçı olduğum yazmıyor. Aslıhan Erkişi diye görünce araştırmış ve müzisyen olduğumu öğrenmiş. Oradan çıktım eve geldim. Karşı komşum kapıyı çaldı. Tabağı vardı bende, aşure getirmişti. Onu alma bahanesiyle gelmiş. Kadın bakıyor, konuşmak istiyor falan.

O da reklamları mı izlemiş?

Aynen. ‘Aslıhan Hanım sizi reklamlarda görünce çok mutlu oldum. Yazar olduğunuzu bilmiyordum.’ dedi. ‘Ben yazar değilim, müzisyenim zaten.’ dedim. Güldük. Onca yıldır müzikle ilgileniyorum, müzisyen olarak tanınmadım ama Meydan sayesinde insanlar yaptığım işi öğrendi. Önceleri de benim için moda tasarımcısı diyen oldu. O kadar müzik alanında tanınmamışım demek ki.

Serkan Öztürk’ün et ile imtihanı

Sanatçı dostlarım Sibel ve eşi Serkan Öztürk bize gelmişti. Ben de o gün her şeyi etli yapmışım. Çorbaya et koydum, etli yemek yaptım. Tavuklu başka bir yemek yaptım. Meğer Serkan Bey, et yememe dönemindeymiş. O kadar yemek hazırlamışım, sofrayı donatmışım. Onca yemek içinde zeytin ekmek yemek durumunda kaldı. Bütün yemekler Sibel ile bana kaldı. Serkan Bey’e işkence oldu tabii.

‘Ritim aksamasın diye mama yerdim’

“Müzisyen olunca ritme takık oluyorsunuz. Çocuklar yeni doğduğunda mamalarını kâseye doldururdum. Kaşığı belirli ritmik hareketlerle ağızlarına götürürdüm. Mesela üç saniyede gider, yedikten sonra beş saniyede gelirdim. Bebek doymaya başladığında ritim yavaşladığından belli bir yerden sonra sırf ritim aksamasın diye bir kaşık bebeğe verirdim, bir kaşık da kendim yerdim.”

Oktay Usta’nın bayıldığı salata…

Patlıcanlar közlenir, doğranır. Bir limon sıkılır. Derin bir kaba alınır. Üzerine bir miktar tahin dökülür. Bir diş sarımsak doğranır. Tüm malzeme karıştırılır. Ardından tereyağı eritilir, çam fıstığı bu yağda kavrulur. Arzu eden biraz toz kırmızıbiber ekleyebilir. (Sarımsağı çiğ sevmeyenler fıstıkla pişirebilir.) Patlıcanlar kayık bir tabağa alınır. Üzerine tereyağı gezdirilir. Ardından haşlanmış mısırlar serpiştirilir. En son maydanozla süslenir.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Hepimize Yeni Bir Ofis Lazım...

Dün Turkticaret.net'in ofisi İnsan Kaynakları bloggerlarını misafir etti. Davetleri, ağırlamaları, ince düşünülmüş jestleri o kadar güzeldi ki, hepimiz keyifli bir gün geçirdik.

Turkticaret.net, çalışma alanına uygun bir şekilde, çalışanlarına alışılmışın dışında, yaratıcılığı besleyecek, esnek bir ofis ortamı sunuyor. Masaj odalarından, spor kompleksine, farklı konseptte odalardan, dinlenme odalarına her yer çalışanın verimini artırmak üzere tasarlanmış. Ben özellikle kütüphane şeklinde tasarlanan odaya bayıldım:) Güzel olan tarafı ise ofis tasarlanırken, yurt dışındaki benzerleri (Google gibi) araştırılırken, hiçbiri aynen kopyalanmamış. Aksine ofiste geleneksel Bursa motifleri; Hacivat-Karagöz, Teleferik, İpek Kozası, Bursa evleri, Türk Kahvesi karşılıyor sizi.

Ofis dizaynının tek başına çalışan motivasyonunu artıramayacağı bir gerçek. Ancak hayatımızın büyük bir kısmını geçirdiğimiz ofislerin, gerçekten nefes aldığımızı hissettiğimiz yaşam alanlarına dönüştüğünü görmek oldukça umut verici.

Turkticaret.net'e çalışanlarının yaşam alanına yaptıkları yatırımdan, İnsan Kaynakları Blogger'larına olan farkındalıklarından, nazik davetleri ve misafirliklerinden dolayı teşekkür ederim.

18 Nisan 2015 Cumartesi

Hakkı Bulut: Arabesk demokrasinin ta kendisidir

Arabesk müziğin yaşayan efsanelerinden Hakkı Bulut, 70. yaşında, 60. albümünü çıkardı. Evine konuk olduğumuz sanatçıyla yeni albümünden eski günlere, arabesk müzikten ülke gündemine kadar birçok şey konuştuk. Hakkı Bulut’un üretkenliğinin sırrı duygusallığı, dinçliğinin sırrı da aile hayatı.

Son yıllarda neredeyse kimse doğru dürüst albüm yapmıyor. Siz yetmişinci yaşınızda altmışıncı albümü yaptınız. Bu riski nasıl aldınız?

Müzik dünyası çok kötü durumda. İnternetten dolayı albümler satmıyor. Albümler için çok büyük paralar harcıyoruz ama onda birini bile geri kazanamıyoruz. Zarar ediyoruz ama yine de albüm yapmaya devam edeceğim. Çünkü milyonlarca sevenim var ve benden bir şeyler yapmamı istiyorlar. Onları yüzüstü bırakamam. Gerekirse arsamı, evimi satar yine albüm yaparım.

Sizin kadar albüm yapan herhalde dünyada pek fazla sanatçı yok…

Bir başka sanatçı da belki altmış albüm yapabilir ama benim burada başka bir rekorum daha var. Albümlerimdeki tüm söz ve müzikler bana ait. Güfte ve bestesi bana ait olan bin tane şarkım var. Halkın diline dolanmış yüzlerce eserim var. Yine yüzlerce bestemi başka sanatçılar seslendirdi. Sürekli şarkılarımı okumak isteyen insanlar oluyor. Onlardan para bile almıyorum.

Neden?

Bazı sanatçılar bestelerini dolarla satıyor. Ben o paraları ne istedim ne de rüyamda gördüm. Bugüne kadar aldığım en büyük miktar 3 bin lira. Bana gelenlerin çoğu yeni isimler olduğu için çok paraları olmuyor. Kiminin parası kiminin duası deyip çoğunu bedelsiz veriyorum. Hayatımız böyle geçti. Kazansak kötü olmazdı ama ben de gönül kazanıyorum.

Bu üretkenliğin sırrı nedir?

Çok duygusal biriyim. Yolda yürüyen bir insanın ayağı takılıp düşse ıstırabını duyuyorum. Dolayısıyla toplumun ve çevrenin müspet veya menfi yaşadığı şeyler beni çok etkiler. Elime sazımı alır ve söylemeye başlarım. Bir şey hissettiğimde mutlaka bir söz ve melodi çıkar.

Yetmiş yaşında böyle şarkı söyleyebilmenin sırrı nedir?

Bu albümde İtiraf şarkısında dört ölçü hiç nefes almadan söyledim. Bunu bu yaşta söyleyebilecek bir babayiğit Türkiye’de değil, dünyada çıkmaz. Çok şükür bunu başarabiliyorum. Çok farklı bir sesim ve gırtlak yapım var. Son nefesime kadar şarkı söylemeye devam edeceğim.

Müziğe başladığınızda buralara kadar geleceğinizi düşünmüş müydünüz?

Herkesin bir hedefi vardı ama bu kadar olacağını bilemezdim. Benim babam bağlama çalardı. O zamanlar saza şeytan işi denirdi. Onun etkisiyle ufak yaşlarda şarkı söylemeye başladım. O zamanlar şöhret olmak aklımın köşesinde bile yoktu. Tâ ki lise yıllarına kadar. Ondan sonra bu düşünce oluştu bende. Adana’da Altın Ses Müsabakası düzenlendi. Orada birinci oldum. Bu birincilikte eşimin büyük payı var. Yarışmaya katılmak için beş lira lazımdı. Bende yoktu. O sıralar nişanlıydık. Eşim Saadet Hanım on lira getirdi. O yarışmaya o parayla girdim.

O zaman şöhreti eşinize borçlusunuz…

Evet. (Gülüyor)

Maşallah hâlâ çok dinçsiniz. Bunun sırrı nedir?

Aile hayatı. Evimde kimse beni üzmez. Bizim evde kavga olmaz. Ben hepsine, onlar da bana saygılı. Eşimin de çocuklarımın da tercihlerine saygı gösteririm. Hepsinin fikirlerini mutlaka dinlerim. Sağlığıma da dikkat ederim. Haftada en az iki kere balık yerim. Her gün mutlaka yoğurt yerim. Kilo alma derdim yok. Canım ne zaman yemek isterse yerim.

Hakkı Bulut, eşi Saadet Hanım ve kızıyla.

12 Eylül’de ben de işkence gördüm

Birçok filmde rol aldınız. Sinemayı düşünmüyor musunuz?

Oynamıyorum ama şu anda birçok filmde benim şarkılarım çalıyor. Bana Masal Anlatma, Yapışık Kardeşler, Aşkopat filminde şarkılarım çalındı. Şu anda bana bir film teklifi geldi. Sanırım senaryosunu da ben yazacağım. Bununla ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Birinde müzik serüvenim, diğerinde de 12 Eylül darbesinde yaşadıklarımı anlatacağım.

O dönemde cezaevine neden girdiniz?

Şarkı sözü yüzünden. Direkt benle ilgili de değil. Tekirdağ’da bir vatandaşı ‘Gidin Görün Doğuyu’ şarkımı dinlerken siyasî; içerikli diye içeri atmışlar. Ben mahkemeye gitmesem yıllarca yatacak. Vicdanım elvermedi. Gittim, teslim oldum, beni de içeri aldılar. Birkaç ay kaldım ama gördüğüm işkence ve ölümler yüzünden on beş yıla bedeldi. Eve gittiğimde kızım beni tanıyamadı. Ama bunun ajitasyonunu hiç yapmadım, TSK’yı hiçbir zaman suçlamadım. Belimi dayadığım Toros Dağları gibi... Bireysel hatalar bir kuruma mal edilmemeli. O zaman çektiğim sıkıntıları dille anlatamazsınız. İki arkadaşım yanımda öldü. Bizim koğuşa atılan gaz bombasının kokusu iki ay üstümden çıkmadı.

Türkiye’de aslında herkes arabesk yapıyor

Arabeskin temellerini atan isimlerden birisiniz. Bugün, eski günlerini yaşamıyor değil mi?

Aslında bugün Türkiye’de yapılan popüler müziğin hepsi arabesk. Kimse farklı bir şey yapmıyor. Sözler arabesk müziğin sözleri. Müzikler de hemen hemen arabesk. Sezen Aksu da dahil hemen hemen bütün popçular arabesk yapıyor. Birkaç enstrüman farklı sadece. Bugün popçular benim şarkılarımı okuyor. Rock yapanlar şarkılarımı coverlıyor. Hatta bir grup itiraf etti, senin şarkılarını okuduğumuzda millet coşuyor diye. Türkiye’nin bir gerçeği bu. Arabesk hayatımızın müziğe yansımasıdır. Hepimiz mutlu ya da mutsuz oluyoruz. Bir hastanede ameliyat yapılan hastaya benim şarkılarımı dinlettiklerini söylediler. Nedenini sordum. Hastanın beni sevdiğini ve bu şarkıları dinleyince ameliyatının daha rahat geçtiğini belirttiler. Müziksiz bir dünya olmaz.

Peki arabesk neden hep kötülendi?

Arabesk müziği yanlış değerlendirdiler. İsmini koyarken bunu küçümsemek amacıyla söylediler. Ama öyle bir yere geldi ki daha sonra araştırmaya başladılar. Arabesk; mozaik ve porselen sanatında süslemek demek. İtalya’dan çıkmıştır. Biz de müziğimizi süsledik. Kemanları, yaylıları, Batı müziği enstrümanlarını ekledik. Yeri geldi Hint müziği enstrümanlarını kullandık. Arabesk demokrasinin ta kendisidir. Her tarz müzikten renkler ve örnekler aldık, bunu kendi müziğimizle karıştırdık. Mesela birçok müzik türünde ille de böyle olacak diye dayatmalar yapılıyor. Bu hiçbir zaman insanı ileriye götürmez. Basında da, edebiyatta da, siyasette de böyledir. Herkese hoşgörüyle bakmak, başkasını da dinlemek gerek.

Arabesk hep acıdan besleniyor, insanları da hüzne sevk ediyor yorumlarına ne dersiniz?

Hangimiz umutlu ya da umutsuz bir aşk yaşamadık? Hangimiz gurbet çekmedik? Hangimiz yoksulluk çekmedik? Bunları yaşadık, yaşayacağız. Devamlı mutluluk da yoktur, hüzün de. Bu müziği kötülemek için ‘Arabesk müzik insanları depresyona sokuyor.’ dediler. Bu müziği dinleyip de intihar eden insan görmedim. Her müzik tarzında hüzünlü ve mutlu eserler vardır. Çok sesli Batı müziğinde de bu var. Verdi’nin Don Kristo operetine bakın. Orada ‘Senin olmadığın bir dünyada yaşamak istemiyorum.’ diye sözler vardı. Arabeski şamaroğlanına çevirip kötü çocuk ilan edip hakaret etmenin anlamı yok. Arabesk müzik bir kere müzik olarak çok kaliteli. 40 yaylı çaldırıyoruz. Gitar var, bas var. Elbette her müzikte olduğu gibi bu türde de iyi ya da kötü isimler var. Bazen televizyonda bir şarkı duyup hemen kapatıyorum ben de. Ama Beethoven de dinliyorum Julio Iglesias da... Âşık Veysel’i de seviyorum, Yunus Emre’yi de... Benim müziğim böyle geniş bir yelpazeden besleniyor.

Son dönemde bazı sanatçıların; siyasilerin yanında yer alması tepkiyle karşılanıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Onlara yapılan yorumların binde biri bana yapılsa bir hafta uyuyamam. Onlara yapılan yorumları okuduğumda ben üzülüyorum. Bir partinin ya da düşüncenin sanatçısı olmaz. Sanat, evrensel bir olgu. Mesela bazen bakıyorsunuz bütün konserlere hep aynı isimler çıkıyor. Bu sanat adına da sanatçı adına da bir hakarettir. Taraf gösterip bu bendendir diye destek veren ya da değildir deyip destek vermeyen anlayış bana ters. Benim ruhuma ve insanlık anlayışıma ters. Aynı zamanda müzik sektörüne de büyük sıkıntı verir. Ben her partiye, her anlayışa saygı duyuyor ve anlayışla karşılıyorum.

a.pektas@zaman.com.tr

13 Nisan 2015 Pazartesi

Şota: Yensek de yenilsek de çok 'yerim' [YEMEK BAHANE]

Birkaç hafta önce Konyaspor maçında unutulmayacak bir centilmenliğe imza atarak Kasımpaşaspor ile yollarını ayıran Şota, şu sıralar hiç olmadığı kadar evde vakit geçiriyor. Çılgın antrenörün en büyük kaygısı ne dersiniz?

Birkaç hafta önce Kasımpaşaspor ile yollarınızı ayırdınız. Artık evdesiniz. ‘Oh be dünya varmış’ diyor musunuz?

Hayatımda çok değişen bir şey yok, ara vermiş olsam da sonuçta sporcuyum. Sadece yemek saatlerimde değişiklik oldu, o kadar.

Sporu bırakmadınız o halde…

Yürüyüş, koşu sevmiyorum ama tenis, masa tenisi ve basketbol oynuyorum ara sıra.

Neredeyse üç sezon Kasımpaşa’yı çalıştırdınız, Kasımpaşa çarşısını gezdiniz mi?

Kasımpaşa’da tesisimiz yok, tesisler Kemerburgaz’da olduğundan stada sadece maç oynamaya gidiyor, sonra hemen dönüyorduk. O yüzden etrafta ne var ne yok görmeye pek fırsat olmuyordu. Ama ilk başladığımda birkaç okulu ziyaret etmiştik.

Tesislerde yemekler nasıldı?

Tek kelimeyle harikaydı, menüsü epey zengindi. Tesislerde günde üç defa yemek çıkıyordu. Farklı ülkelerde top oynadım, şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, hiçbirinde böyle bir servis görmedim. Aşçısı da inanılmaz başarılıydı. O yemeklerden uzak kalmak bayağı zor doğrusu.

Kötü bir sezon geçirdiniz. İştahınıza yansımıştır…

Kötü bir sezon değil, iyi bir sezon değildi. İştahımda pek değişiklik yok gibi. Sadece mutluyken değil, stresliyken de fazla yiyebiliyor insan. Bende fark etmiyor, yensek de yenilsek de çok yiyorum. Ama şu sıralar biraz dikkat etsem iyi olacak. Sonuçta rutinim bozuldu. Çalışırken sekiz buçuk gibi kahvaltı yapıyordum şimdi on-on bir buçuğa sarktı.

Kimileri karın doyurmak için yer. Sizde durum nasıl?

Yemek benim için bir ritüel gibi. Özenle, keyif alarak yemeyi severim. Aceleye getirmem. Öğünlerime dikkat ederim.

Çiğnemeden yarım ekmeği mideye indiren erkeklerden değilsiniz yani…

(Gülüyor) Aslında eskiden böyleydim. Bu alışkanlığımı değiştirmek için çok uğraştım. Birkaç yıldır daha yavaş yiyorum. Eskiden eşim masaya yemekleri getirirken ben yemeği bitirir, kalkardım sofradan. ‘Ama daha şu vardı dediğinde’, ‘Neden bitirdikten sonra söylüyorsun 20 yıldır evliyiz, tanımıyor musun beni. Erken uyar’ derdim. Bu alışkanlığımı bırakmada Kasımpaşa’daki diyetisyen Serap Hanım çok yardımcı oldu sağ olsun. Sakin, keyif alarak, yavaş yavaş, çiğneyerek yemelisiniz diye diye alıştırdı beni. Bu sayede artık daha az yediğimi de söyleyebilirim. Sanırım dünyadaki bütün futbolcuların sorunu bu. Çoğu hızlı yiyor. Gürcistan’da da Hollanda’da da böyleydi. Bütün futbolcular beş dakikada yer, sonra hadi bana eyvallah. Metin Mert, Ronald de Boer inanılmaz yerdi. İkizi Frank da öyle. Ayrıca benim üç katım hızlı yemek yerlerdi. Uche de tam tersi çok yavaş yerdi. Bütün takım yemeğini bitirir, bir o kalırdı. Herkes yeter kalk artık derdi. Babel de çok yavaş yer.

Kimi futbolcular performansını etkileyeceğini bile bile beslenmesine dikkat etmiyor…

Bu sadece Türkiye’deki oyuncularla ilgili bir durum değil. Avrupa’daki kulüplerde bu konuya daha çok dikkat ediliyor, burada edilmiyor gibi bir şeye de katılmıyorum. Kulüp doktoru, diyetisyeni istediği kadar program versin nihayetinde bu oyuncunun kendisine kalmış bir durum. Mesela Romanyalı oyuncu Christian Chivu ile birkaç yıl Ajax’ta birlikte oynadık. Yemeği çok severdi, çok yerdi. Vücudunda yağ fazlası vardı. Herkes, ‘onu yeme, şunu yeme’ vs. derdi ama adam yemeyince daha kötü oynuyordu. Yediğimde daha güçlü hissediyorum, daha iyi oynuyorum diyordu. Bedenini iyi tanıyordu.

Siz nasıl bir futbolcuydunuz peki?

Harfi harfine her şeye uyduğum söylenemezdi ama dikkat ederdim. Antrenmanı da severdim. Ayrıca hiçbir zaman kilo sorunum olmadı. Bu da önemli bir avantajdı benim için. Kimileri su içse yarar.

Uzun süredir vatanınızdan uzaktasınız, Özlüyor musunuz yemeklerinizi?

Özlemiyorum çünkü eşim evde mutfağımıza ait yemekleri pişiriyor. Neyi meşhur diye sorma, bilmem. Çünkü genelde soframızda üç çeşit yemek olurdu. Ben ne bileyim hangisi meşhur? Cevizli bir ruletimiz var, onu çok seviyorum. Evde pişirilmişse, yanıma alır arabada bile yerim.

Yemesi kolay tabii…

Yapma konusunda inanılmaz kötüyüm. Ama annem de babam da harika yemek yapar. Hepsi o kadar iyi yapınca bana fırsat kalmadı. (Gülüyor)

Peki ya ikiziniz Arçil?

O da benden farksız. Futbol oynadığımız dönem bir gün aradı. ‘İnanmayacaksın ama ben bugün çorba pişirdim.’ dedi. Bir övünüyor görmeniz lazım. ‘Nasıl yaptın?’ dedim. Çok basit açtım paketi, döktüm suyu deyince o kadarını ben de yaparım dedim. Doğrusu onu bile denedim desem yalan olur. Yalnız yaşadığım dönemlerde bile ya dışarıdan sipariş ettim ya da dışarıda yedim.

Fast food bağımlısı olmuşsunuzdur o halde…

İnan en son çocukların ısrarı üzerine yediğim hamburger dışında ne zaman hamburger yedin desen hatırlamam. Ama simide bayılıyorum.

Arçil ile damak tadınız da aynı mı?

Benziyor. Genelde ikimiz de hemen hemen aynı yemekleri severiz. Gerçi sevmediğimiz yemek de pek yok.

Lüks restoran takıntınız var mı?

Lüks olmasından ziyade kaliteli, lezzetli yemek olmasını önemserim. Mesela geçen Avusturya’daydık. Malum, şnitzeli meşhur. En iyi yapan yeri araştırdım, merkezde küçük bir yer. Hayatımda bu kadar lezzetli bir şnitzel yememiştim. Limonatası da çok iyiydi.

Trabzon, Kayseri, Glasgow’da çalıştınız. Yemekleri açısından bir sıralama yapsanız hangisi ligin başında yer alır?

Gürcistan tabii. (Gülüyor) Her şehrin kendine özgü lezzetleri var. Trabzon’un pidesi mesela. Evimize yakın bir pideci vardı. Bağımlısı olmuştuk resmen. Pide olmadan sofraya oturamıyorduk neredeyse. Bir de köfteci vardı, muhteşemdi. İskoçların kahvaltısı çok meşhur. Yağlıdır biraz. Kocaman bir yumurta vs. Ama yine de kendilerine özgü pek bir yemekleri yok gibi. Hollanda da aynı. Her iki ülkede de daha çok dünya mutfağı restoranları yoğunlukta. Kayseri’nin mantısını severek yerdim ama yemekler biraz yağlıydı. Hatta beni etkiledi bile. Kanımdaki yağ oranı artmıştı Kayseri’de.

Karadeniz mutfağı Gürcistan mutfağına benziyor mu?

Genel itibarıyla benziyor diyebiliriz. Pidesi, salatası. Fakat Gürcistan, balık ve deniz mahsulleri açısından o kadar zengin değil. Nehir balığı daha fazla. 3 bin nehir, bir deniz var. Mutfağından ziyade karakter olarak daha çok benziyoruz.

Nasıl, siz de açken siz değil misiniz mesela?

O kadar değil de keyifsiz oluyorum diyebilirim. Özellikle oruçluyken… Bizim orucumuz sizinkinden farklı. Sadece sebze yiyebiliyorsunuz. Çalışırken her çarşamba, cuma günleri tutuyordum. Şu anda bıraktım. Çünkü sinirli oluyorum.

Oruçluyken yanınızda olan futbolculara yazık olmuş desenize…

Onlara pek yansıtmazdım. Kendimi yiyip bitiriyordum. Bir an önce o günün geçmesini beklerdim. Bu yüzden sürekli saate bakardım.

Takım gol ‘yediğinde’ ne hissediyordunuz?

Beklediğim gol var, beklemediğim var. Oyunu okuyan bir antrenörüm. Beklediğim gole çok tepki göstermiyordum ama beklemediğimiz bir golü yemek zehir gibi, acı bir yemeği yemek gibi çok acı oluyordu.

Oyuncularınızdan biri hata yaptığında baklava cezası veriyor muydunuz siz de?

Motive amaçlı arada yapıyorduk böyle şeyler ama birkaç kişi çok cimriydi. Onlara ceza versem de eli açık olanlar nasılsa bunlar almaz diye gidip kendileri alıyordu. İlhan Eker’in eli çok açıktı. Bir yere gidilir, hesap öder, baklava alır, yemek ısmarlar vs. Böyle insanları çok seviyorum çünkü ben de böyleyim.

Birkaç sene önce evinizde yaptığımız röportajda ‘eşim çok güzel yemek yapar’ demiştiniz, eşinize jest olsun diye söylemediniz değil mi?

Yo yo gerçekten güzel yapar. Ne jesti ayrıca 20 yıldır evliyiz yapamasa ne olur?

Yemek yapmayı bilmiyorsunuz ama artık evdesiniz, alışverişe yardım ediyorsunuz herhalde…

Hiç açma bu konuyu. İyi bir koca ve babayım ama mutfak konusunda kötüyüm. Arada ihtiyaç olursa alışverişe giderim ama bu konuda çok istekli olduğumu söyleyemem.

O kurşun sadece Fenerbahçe’ye değil Trabzon’a da sıkıldı

Fenerbahçe’nin başına gelenlere diyecek kelime bulamıyorum. Ancak şunu belirtmeliyim ki bu sadece o kurşunu sıkanların değil, hepimizin hatası. Hepimiz el birliğiyle toplumu bu hale getirdik. Kurşunla başlamadı bu olaylar. Küfür, hakaret, taş, sopayla başladı. En son kurşun kalmıştı o da oldu. Ancak şunu da unutmamak lazım; şiddet, hırsızlık ya da benzerleri dünyanın her yerinde yaşanıyor sadece Türkiye’de değil. Burası güvensiz bir ülke değil. Bunu herkesle tartışırım. Amsterdam’daki evim üç kez soyuldu, üç kez de arabam çalındı. Almanya’da da ikizim Arçil’in evi soyuldu. Önemli olan bu olaydan ders alıp, bir daha yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınması. Biz Kasımpaşa’da alt yapıda hakemlere küfür eden çocukları kovuyorduk. İnşallah benden sonra da böyle devam eder. Çünkü bu kontrol altına alınmazsa yarın daha kötüleri için kapı aralanmış olur. O kurşun sadece Fenerbahçe’ye değil, Trabzon’a da atıldı. Trabzon da yaralandı. Gereken neyse bütün takımlar üzerine düşeni yapmalı. Varsın bu sene kimse şampiyon olmasın. Ne olur, Türkiye yok mu olur?

4 Nisan 2015 Cumartesi

Dünyayı dolaşıyorum acelem yok!

Siz bu satırları okurken, Gürkan Genç kimbilir dünyanın neresinde pedal çeviriyordur? Dünya turu sırasında ‘bisikletle Kâbe'ye gidip umre yapan ilk Müslüman olan Genç’e e-maille ulaştık. Röportajı yaptığımız sırada Riyad'da dinleniyordu. Suudi Arabistan koca memleket. Başka bir ülkeye geçmiş olamaz!

Kâh Taklamakan Çölü'nden bisikletiyle geçiyor, kâh kutup dairesi üzerinden iki tekerlek üstünde çektiği fotoğrafını paylaşıyor. Mescid-i Aksa'dan yaptığı paylaşımlarda da demir atı yanı başında, dünyada araçla çıkılan en yüksek noktalarda da… Facebook profili, dünyanın dört bir yanından çektirdiği fotoğraflarla dolu olan Gürkan Genç'ten bahsediyoruz. Hani şu 2010-2011 yılları arasında Türkiye'den Japonya'ya bisikletle giden ve döndükten kısa bir süre sonra da dünya turuna çıkan çılgın Türk. 2012 yılında başladığı bisikletle dünya turunda 28 ülke, 34 bin 500 kilometre ve 940 gün geride kalmış. Gezisinin her durağı çok renkli. Yolda ve durup dinlendiği şehirlerde karşılaştıklarını anlattığı www.gurkangenc.com sayfası ve Facebook hesabının on binlerce takipçisi var. Biz e-posta ile röportajı yaparken kendisi ‘bisikletle Kâbe'ye ulaşıp umre yapan ilk Türk' olarak gittiği Riyad'da dinleniyordu. “Önümüzdeki günlerde Körfez ülkelerine doğru pedal çevirmeye devam edeceğim.” diyerek başladı anlatmaya. Bisikletle dünya turuna çıkmak Gürkan Genç'in 12 yaşındayken kurduğu hayali imiş. Ailesi başta tabii ki üzülmüş.

Nasıl üzülmesin ki? Bisikletle dünya turu demek, Genç ailesinin oğullarını yıllarca görememesi demek. “Benden bekledikleri elbette ki bu değildi.” deyip ekliyor: “Evlenip çocuk yapıp işinde gücünde olacaktım. Fakat şu anda gurur duyuyorlar. Hayalimi nasıl gerçekleştirdiğimi seyrediyorlar, okuyorlar. Bana manevi yönden destek olmasalardı belki turu bu kadar rahat yapamayacaktım.” Genç, 2012'de başladığı dünya turunu 2020'de tamamlamayı planlıyor. Belirlediği tarihte bitirip bitiremeyeceği ile ise hiç ilgilenmiyor: “Ne zaman internet sayfasında dediğim yerlerden geçer Türkiye'ye dönerim, dünya turum o zaman biter. Acelem yok.”

Bu kadar uzun bir tur yapmak ve bunu bisikletle gerçekleştirmek, bazı ilkleri hayata geçirmek demek. Seyahatinin ilkleri gerçekleştirmek amaçlı yapılan bir seyahat olmadığını söyleyen Genç, “Fakat böyle uzun bir tur yapınca ister istemez bisikletle aşılmamış birçok yolu aşıyorsunuz ve bazı ilkler gerçekleşiyor.” diyor. Bunların ne önemi var peki, diye sorarsanız onun da cevabı kendisinde: “Hiç geçilemeyecek veya hiç gidilemeyecek, araba ile zor olduğu düşünülen yerleri bisikletle geçiyorsunuz. Tabular yıkılıyor. İmkânsız değilmiş diyorsunuz.”

En son gerçekleştirdiği ‘ilki' soruyoruz. “Seyahatinde bisikletle Kâbe'ye giden ve umre yapan ilk Müslüman ve Türk oldum.” diye cevap veriyor. Başka neler var, diye sorunca sıralamaya başlıyor. Liste hiç de kısa değil: Gobi, Taklamakan, Karakum, Tabernas, Arap çöllerini, Sahra'nın tamamını bisikletle geçen, İpek Yolu'nu yine iki teker üstünde tamamlayan, kış aylarında kutup dairesinin üstüne bisikletle çıkıp -57 dereceleri gören, dünyada araçla çıkılan en yüksek noktalara bisikletle çıkan dünyanın sayılı tur bisikletçilerinin arasında yer almak. Bunları başarmak ister istemez bazı konularda ilk kelimesini öne alıyor. Aynı zamanda da Türkmenistan, Cezayir ve Suudi Arabistan gibi ülkeler de ilk defa 90 günlük özel seyahat izinleri sayesinde bisikletle bu kadar detaylı bir şekilde gezilmiş.

Arabistan vizesi için 4 ay Ürdün'de bekledim

Gürkan Genç'in o kadar çok seveni, takip edeni var ki, yolda görüp tanıyanlar bile çıkıyormuş. Umre yaptığı sırada Kâbe'nin önünde fotoğraf çektirirken ‘Gürkan Genç' diye kendisine seslenen Tokatlı bir bisiklet sevdalısı gibi. Kendisini Facebook'tan takip ediyormuş ve inşallah karşılaşırım, diye geçirmiş içinden Türkiye'den yola çıkmadan önce. Bir de Genç'in geçeceği rota üzerinde yaşayan Türk vatandaşlarının kendisine “Abi ben de Riyad'da yaşıyorum. Ağırlamak isterim.” demeleri var.

Takip edenlerin gayet iyi bildiği üzere bu sıra dışı adam, her coğrafyada özel maceralar yaşıyor. Yapılan yorumlarda Arabistan etabının ilginç ayrıntılarla dolu olduğundan bahsediliyor. Bir kere ülkeye girişi bile başlı başına bir vaka. Gezginler için vize alınması en zor olan ülke belki de Suudi Arabistan çünkü. Ürdün'de tam dört ay Suudi Arabistan vizesi için beklemiş Gürkan Genç. Turistik vize kavramı yok, umre vizesi alsa gitmek istediği diğer Arabistan şehirlerinde dolaşması sıkıntı olacak. Sonunda iki tarafın da dışişleri yetkililerinin girişimleriyle 3 aylık çalışma vizesi almış. İşi ise ‘bisikletle ülkeyi gezmek'. Ülkeye girişi zor olsa da içeride çok büyük bir misafirperverlikle karşılaşmış. Kendince belirlediği sebepleri buyurun o anlatsın: “Cezayir ve Suudi Arabistan diğerlerine nazaran biraz farklıydı. Bu ülkeler yabancılara kapalı. Bazı bölgelerde insanlar hayatlarında ilk defa yabancı görüyor ve evlerine misafir ediyor. Ülkelerine gelen yabancı seyyah da bir Türk. Dizilerde seyrettikleri Kıvanç Tatlıtuğ gibi gözler de mavi olunca ilgi artıyor. Arap dünyasında Türkiye'ye karşı bir hayranlık var. Fakat bu ilgiyi Müslümanlığa vurmak yanlış olur. Fas, Tunus, Filistin, Ürdün gibi Arap ve Müslüman dünyasının ülkelerini de gezdim. Türkiye'yi de boydan boya bisikletle gezmiş biriyim. Misafirperverlik buralarda da var fakat aynı şekilde değil. Bu noktada turizmin etkisini 5 senelik seyahatimin sonunda rahatlıkla söyleyebilirim.”

En çok annemin yemeklerini özledim

Hiç yorulduğu ya da pişman olduğu olmuş mudur acaba, diye sorduğumuzda şu cevabı veriyor Gürkan Genç: “Gözümde büyüyen bir nokta yok. Pişmanlık duyduğum tek bir olay dahi olmadı. Çok yorulduğum anlarda dinleniyorum. Mesela bir ay hiç bisiklete binmiyorum, kitap okuyor, internet sayfamı güncelliyorum. Sonra yoluma devam ediyorum.” Yerleşik hayata dair en çok özlediği şey ise annesinin yemekleri.

En çok merak edilen konulardan biri de gezinin maliyeti. “Zengin biri değilim.” diye başlıyor söze. Günde 15-20 lira harcıyormuş. Evlerde misafir olmadığı zamanlarda çadırında kalıyor. “Ana sponsorum Türk olsa da destekleyen firmaların çoğu yabancı.” diyerek sitemde bulunuyor. Genel algıyı şöyle açıklıyor: “Biz para vereceğiz, o dünyayı gezecek yok öyle olay, düşüncesinde olan şirket sahipleri var. Türkiye'de 700 firma ile görüşmüş destek alamamıştım. Fakat aradan yıllar geçti ve yaptığım dünya turu ile şu anda yabancı dil eğitim bursu, gezgin bursu veriyor, her iki ayda bir bisiklet dağıtıyorum. Yoldaki gelirimi www.gurkangenc.com sayfası sayesinde elde ediyorum. Yol anılarımı Türkçe, İngilizce yazıyor binlerce fotoğrafla destekliyorum. Bu hayale ortak olmak isteyenler de destek oluyor. İsteyen siteme reklam veriyor. Her şey en şeffaf şekilde sayfamda yer alıyor. Ben de seyahat ediyor gezdiğim gördüğüm yerleri anlatıyorum.”

Kutsal topraklara bisikletle gelmek muazzam bir duygu

Gürkan Genç, Suudi Arabistan'a gelip de umre yapmadan dönmek istememiş. İlk umresi de bisikletle yaptığı bu dünya turunda nasip olmuş. Araya girmeyelim de yaşadıklarını kendisi anlatsın: “Ürdün'den Suudi Arabistan'a geçtikten sonra Mekke'ye 1600 kilometre yol vardı. Önce Medine'ye uğradım. Peygamberimiz'in kabrini ziyaret ettim. Bisikleti bir vatandaşımızın evine bıraktım. Mekke'ye yine vatandaşlarımızın yardımı ile bir araçla gidip ilk umremi gerçekleştirip tekrar Medine'ye döndüm. Sonrasında bisikletimle Medine'den Bedir'e, oradan Cidde'ye geçtim. Cidde'de bir hafta dinlendikten sonra bu sefer Mekke'ye bisikletimle gittim. 90 kilometre bisiklete bindiğim o gün içinde ikinci umremi gerçekleştirdim. Kutsal topraklara gelip ibadetimi gerçekleştirmek muazzam bir duyguydu. Kâbe'ye gelmeden önce Filistin'de Kudüs'e gene bisikletimle gitmiş Mescid-i Aksa'yı da ziyaret etmiştim.”