30 Ağustos 2014 Cumartesi

Bu apartmanlarda komşuların hepsi akraba

Bazı kardeşler evlenip çoluk çocuğa karışsa da çatılarını ayırmıyor, apartmanlarda maaile yaşamaya devam ediliyor. Bu apartmanlarda kimi aileler mutlu günler geçiriyor, kimileri ise çile dolduruyor.Öyle bir apartmanda yaşıyorsunuz ki hangi kapıyı çalsanız karşınıza amca-yenge, kuzen-yeğen, gelin-görümce çıkıyor. Komşularınızın hepsi akrabayı taallukat. Sülale boyu birlikte yaşamak bazı aileler için imtihan, bazıları içinse huzur kaynağı.İstanbul Çekmeköy’de ikamet eden Öcek ailesi için aile apartmanında yaşamak mutlu olmaya vesile. Onlar, aynı çatı altında buluşan 19 nüfuslu, geniş bir aile. 3 erkek kardeş, 3 elti ve 11 çocuk bir arada bu apartmanda. 4 katlı 4 daireli binanın en alt katında anne-baba oturuyor. Kardeşler, diğer dairelere dağılmış durumda. Dağılmış dediğimize bakmayın, bir sürü odası olan geniş bir eve benziyor apartmanları. Meyve ağaçlarını geride bırakıp eve girdiğinizde huzur çarpıyor yüzünüze. Gülümseyen, şakalaşan büyükler, espri yapan gençler, ortalıkta koşuşturan çocuklar… “Şu ufaklık hangi çiftin, bu güzel kız kimin?” deyip çekirdek aileleri tanımaya çalışırken ailenin büyüğü Cebbar Bey, “Şu benim çocuğum, bu benim yeğenim ayrımı yok. Hepsi benim evladım.” diyor.Ortanca gelin Hisabiye Hanım, çocukların birlikte büyüdüğünü görmekten mutlu olduğunu aktarıyor. Şüphesiz bu kalabalık ortam, çocuklar açısından çok eğlenceli. Biz konuşurken bile oyun kurma peşindeler. Küçüklere ablalık eden Esra, arkadaş ihtiyacı duymadıklarını söylüyor ve başlıyor aile apartmanlarının olumlu yanlarını anlatmaya: “Hangi saatte hangi evde çay demleneceğini bilirim. Bardağımı alır çay içmeye çıkarım. Çay bahane, muhabbet şahane tabii. Diyelim bizim evde istediğim diziyi izleyemiyorum, mutlaka o diziyi izleyebileceğim bir ev vardır. Bizdeki yemeği canım istemiyor mu, yengelerimin kapısı açıktır. Bir nevi açık büfe… Param mı bitti, en yakın banka yine bu apartmanda. Her konuda alternatifleriniz bolca.”Derken Huriye Hanım devreye giriyor, canları sıkılınca toplanıp gezmeye gittiklerini, akşamları yürüyüşe çıktıklarını, bahçede okey oynadıklarını anlatıyor. Hal böyle olunca konu komşuya gerek kalmıyor. Birinin çamaşır makinesi bozulsa çamaşırlarını eltisinde yıkıyor, fırın arızalansa börek başka dairede pişiyor. Evde şeker, tuz kalmamışsa markete gitmeye gerek yok, diğer evden isteniyor. Market alışverişi yapılınca alınan malzeme geri veriliyor. Bu konuda da espri dolaşıyor aralarında: 7/24 açık market! Hanımlar, bazen mantı partileri düzenliyor, güzel bir hazırlık yaptıktan sonra keyfini çıkara çıkara yemeklerini yiyor. Bayram hazırlıkları da bir hayli coşkulu. Baklavalar açılıyor, sarmalar sarılıyor, bahçeye kurulan masalarda kahvaltı edildikten sonra sırayla bayramlaşılıyor. Eltilere göre aile apartmanlarının en güzel yanı çocukların güvenli ellerde büyümesi. Hisabiye Hanım bir yere gidecekse çocuklarını Gönül Hanım’a bırakıyor, biliyor ki çocuğuna gözü gibi bakılır.Ailelerin arasında farklı bir iletişim dili de gelişmiş. Yere iki kez hızlı vurmak ‘çocuklar eve gelsin’, telefonu bir kez çaldırmak ‘bize gel’ anlamını taşıyor mesela.Bir arada yaşamanın iyi-kötü yanlarını beylerden dinlemek istiyoruz. Ortanca kardeş Engin Bey, “Birlik beraberlik mutluluk getirir.” diyerek huzurlu ve güvenli yanlarından bahsediyor. Sözü alan küçük kardeş Naci Bey de, “Kapıyı açtığında yabancıyla karşılaşmıyorsun, öz be öz kardeşin, yeğenin… Bir katta gürültü olsa ‘yapmayın’ diyoruz rahatlıkla. Başkasına söylesek kavga çıkar bu zamanda.” diyor. Birlikte cemaat olup namaz da kılıyorlar ki gençler, ‘en tatlı çocukluk hatıralarımız’ diye bahsediyor o günlerden.19 kişilik bir ailede sorunların yaşanılması kaçınılmaz elbette. Fakat 20 yıldır komşuluk eden Öcek ailesi, hoşgörü ve anlayışla sorunların üstesinden geliyor, yakınlıkları ve iyi niyetleri, kırgınlıkları gölgede bırakıyor.Aile apartmanlarını özlüyorlarAman ailesi de Üsküdar’da 16 sene aynı apartmanı paylaşmış. Dört ailenin bir arada yaşadığı bu mekândan da acı-tatlı anılar eksik olmamış. Fakat üç yıl önce iki aile iş dolayısıyla taşınmak zorunda kalmış. Geride kalan iki elti, o kalabalığı özlüyor. Nilgün Hanım, gözü arkada kalmadan çocuklarını emanet edebildiği eltilerinden, 40 kişilik iftar sofralarından, dara düştüğünde uzanan akraba elinden bahsediyor. O sırada diğer elti Sabiha Hanım çıkageliyor. “Sabiha Hanım, eltiniz sizden övgüyle söz ediyor.” dediğimiz anda Nilgün Hanım müdahale ediyor: “Yok ya, ne diye güzel bahsedeceğim ondan.” Sabiha Hanım ise hiç bozuntuya vermeden, “Ben de senin arkandan iyi konuşmuyorum zaten.” cevabını veriyor, gülüşüyorlar. Sabiha Hanım, “Eltim her şeyi hoş görür, söylediği güzel sözler onun güzelliğinden kaynaklanır.” şeklinde iltifat etmeye yelteniyor, Nilgün Hanım, “Ben de başıma geleni çekiyorum, n’apayım!” diye latife yapıyor. Bakışıp gülmeye devam ediyorlar. Bu çekişmeler arasında aile apartmanlarının olumlu-olumsuz yanlarını soruyoruz. Sabiha Hanım, “Bir arada olmak nimet ama anlaşabiliyorsanız.” dedikten sonra şöyle devam ediyor: “Allah ağabeyim ve yengemden razı olsun, yıllarca anneme baktılar. Aile apartmanında olduğumuz için istediğim zaman annemle ilgilenebiliyordum. Sadece bu değil, hastalıkta sağlıkta koşup gelen oluyor. Apandistim patladığı gün eltimle oğlu beni hastaneye yetiştirmişti mesela. Olumsuz olaylar da yaşanıyor ama büyütmemek gerek. Merdivenlerimiz her hafta süpürülürdü, ‘sen süpürdün, ben süpürdüm’ sürtüşmesi olurdu ama bunu hiçbir zaman büyük bir probleme dönüştürmedik. Gerçi eltim Nilgün’ün bazı huylarını sevmem!Bu sataşma, anında karşılık buluyor. “Senin ne menfaatçi olduğunu anlatayım da gör.” diyor Nilgün Hanım. ‘Eyvah’ diyoruz, bu cevaptan sonra soğuk rüzgârlar esecek. Hiç de öyle olmuyor. Meğer Sabiha Hanım, ailece yapılan iftarlarda kimseye yemek yaptırmaz, tüm yükün altına girermiş. Nilgün Hanım, “Bütün Allah rızasını o kazansın, biz bir tabak yemek yapıp katkıda bulunmayalım, sevaptan hiç nasiplenmeyelim değil mi?” diyor. ‘Menfaatçi’ kelimesi de böylece anlamını kazanıyor.Ciddileşen Nilgün Hanım, fıtrat farklılıklarından doğan birtakım sorunlar olabileceğinin altını çiziyor. Fakat aynı dili konuşmanın ve iyi niyetli olmanın büyük artılar kazandıracağını söylüyor. Sonuçta güzel gören güzel düşünür. Sorunlara da çözüm odaklı ve iyi niyetli yaklaşmak gerekiyor. Tabii bunun haricinde birbirlerinin iç işlerine müdahale etmediklerini, sınırları korumaya özen gösterdiklerini, çekirdek ailelerin özgürce hareket edebildiklerini belirtiyor. Kim bilir onları böyle huzurlu kılan bu sınırlara riayet etmeleri belki de.En mutlu olanlar çocuklarAta ailesi, 19 yıldır İstanbul Bağcılar’daki aile apartmanında yaşıyor. Altı katlı apartmandaki 25 nüfusun büyük kısmı genç kuşaktan oluşuyor ki yıllar önce büyük ağabeyin inşa ettiği apartman bitene kadar yerinde duramamış çocuklar. Birlikte yaşamanın heyecanını duymuş, hayaller kurmuşlar. Yaşları 7 ile 10 arasında değişen bir grup çocuk için aynı apartmanda yaşamak ‘müthiş’ bir şeymiş onların tabiriyle. Nitekim inşaat bitip evlerine taşınınca hayallerini bir bir gerçekleştirmişler. Her gün birinin evinde pijama partisi veriyorlarmış, geceleri gülmekten uyuyamıyorlarmış. Anneler “Uzak olsanız neyse, aynı apartmanda bu ne şimdi!” diye kızsa da onlar da memnunmuş çocukların bu halinden.Çocukların muhabbeti eksilmeden sürüyor. Gençlere, “Birlikte olmanın hiç kötü yanı yok muydu?” diye soruyoruz. Aslı Ata, “Olumlu yanlarını saymaya kalksak haberde kimseye yer kalmaz.” deyip gülüyor ve ekliyor: “Bizim arkadaş edinme derdimiz hiç olmadı. Kuzenler toplanınca yakartop, istop oynayacak kadar kalabalıktık veya ipin iki ucundan tutup atlamaya hevesli birileri çıkardı içimizden.” O esnada Yasemin Ata devreye giriyor ve büyüklerin küçüklere öğretmenlik görevi üstlenerek ders çalıştırdığını anlatıyor. Üniversite hazırlık sürecinde çok yardımlaşmışlar, tercihlerine beraber karar vermişler. Çeşitli şehirlerdeki üniversitelere dağılsalar da kopmamışlar birbirlerinden. Eve gidecekleri hafta mutlaka haberleşip İstanbul’da toplanmışlar. “Ay sonu eve geliyorum, beni yalnız bırakmayın.” şeklindeki bir mesaj yetermiş kuzenlerin toplanmasına. “Hiç mi kötü yanı yok?” diyecek oluyoruz. Makbule Ata “Yok işte. Kardeş babaların 13 çocuğuyuz biz.” deyip gülüyor. Anne-babalar da bu halden memnun. Çünkü hiçbiri, “Çocuklarımız kiminle arkadaşlık ediyor, arkadaşlarının aileleri nasıl insanlar?” derdine düşmüyor.Akrabaların apartmanla imtihanıİç içe yaşamaktan bıkan da var tabii. Yıllardır aile apartmanında yaşayan Hande K.’nin isyanına kulak verince akrabaların apartmanla imtihanı seriliyor gözümüzün önüne. Hande Hanım, bir tanecik oğluna istediği gibi sünnet düğünü yapamadığından yakınıyor. O, oğlu Kaan için düğün salonu ayarlamış, davetiyeleri yaptırmış, şıkır şıkır kıyafetler almış ama büyükler bu düğünün Kaan’a özel olamayacağını söylemiş. Uzun tartışmalar sonrasında üç erkek torun birlikte sünnet ettirilmiş. Düğün, toplu sünnet şölenine çevrilmiş adeta.Hande Hanım, bir solukta sıralıyor diğer şikâyetlerini de: “Eve girip çıkarken haber vermeniz veya izin almanız gerekir. Habersiz gitseniz ‘Vay efendim nereye gitti?’ derler. ‘Giydiklerini gördün mü, çok para harcıyor’ derken dedikodu başlar, bu da husumeti beraberinde getirir. Kayınpeder veya kayınvalide mutlaka bir çocuğuna diğerlerinden daha fazla değer verir, ayrım yapar. Sonra gelinler arası çatışma başlar. Bu çatışma torunlara bile sirayet eder. Kasa ortaksa vay halinize! Ekonomik durum sürekli karışır. Ailenizle tatile gitmek istersiniz, kriz çıkar. İlla cümbür cemaat gitmeniz gerekir. Velev ki çekirdek ailenizle gittiniz, döndüğünüzde surat yapar, tatili burnunuzdan getirirler. Eşinize ismiyle hitap ettiğinizde adınız edepsize çıkar. Ailenizle baş başa kalmanız bir lüks haline gelir.” Hande Hanım, aile apartmanından taşınmak istiyor ama bu istek, eşiyle arasının açılmasına sebep oluyor. Karısıyla annesi arasında kalan Sami Bey, “Ben anneme babama taşınacağımı nasıl söylerim?” diyor, taşınma fikrine de hiç sıcak bakmıyormuş. Hande Hanım, bu çatışmanın nereye kadar süreceğini merak ediyor, bu vesileyle aile büyüklerine sesleniyor: “Evlatlarınızın kendi ailesini kurmasına izin verin.”Aile apartmanına gelin gitmek istemiyorSema S. de inşaatı süren aile apartmanına taşınmamak için ayak diretenlerden. “Kira vermektense kendi evinizde yaşamak daha iyi değil mi?” diye soruyoruz. Aile huzurunun parayla pulla ölçülemeyeceğini söylüyor. Henüz 10 aylık evli olan Sema Hanım, eltileriyle yaşadığı sorunları paylaşıyor: “Üniversite mezunuyum ve evlendiğimde arabam vardı. Büyük eltim bu iki konuda imalı konuşup canımı sıkıyor. Kendini sürekli benimle kıyaslıyor. Hatta geçen yıl üniversite sınavına girdi, eşinin arabasını kendi altına çekti.” diyor. Sema Hanım şahsına yöneltilen imalı laflara ve eleştirileri aldırmamak için gayret gösteriyor. Ortanca elti ise bir var, bir yok. Herkesle mesafeli. 10 ayda üç defa görüşmüşler Sema Hanım ile. Her görüşmeleri de bir olay olmuş. Elti, ondan dinlediklerine eklemeler yaparak bir kayınvalideye anlatmış, bir diğer eltiye. Nitekim iki elti de aile apartmanına taşınmak istemediğini söyleyip duruyormuş.Beylerin bu konudaki fikrini merak ediyoruz. Sema Hanım, “Eşim, kardeşleriyle iyi geçiniyor çok şükür. Tüm kardeşler gibi onlar da bir arada olmak istiyor. Beyler ‘Huzurumuz bozulursa’ diye endişeli. Eşim ailesiyle benim aramda kalıp yıpransın istemem. İlişkimize gölge düşer diye korktuğum için aile apartmanına taşınmak istemiyorum.” diyor. Bir yıl sonra bitmesi beklenen apartmanın dört aileyi barındırıp barındırmayacağı net değil hâlâ.Aile apartmanı çiftlere yük mü?Aile apartmanları konusunda davulun sesi uzaktan hoş geliyor bize. Zira aile apartmanlarında oturanların çoğu çok ciddi sorunlar yaşıyor. İzmir Şifa Üniversitesi Hastanesi psikologlarından Rana Varol, aile apartmanlarındaki yaşam tarzının karı-kocaya yük olduğunu düşünüyor. Ona göre farklı sosyal ve kültürel yapıdan bireylerin bir araya gelmesi, birbirlerini tanıması ve anlaması kendi içinde pek çok zorluk barındırıyor. Bir de bu sürece iç içe olmak eklenince işler sarpa sarıyor. Mahremiyet algısı kalmıyor, sınırlar ihlal ediliyor, anne-babaların aşırı koruyucu ve müdahaleci tutumları çiftleri yoruyor, çocuk eğitimi konusunda çatışmalar yaşanıyor. Özellikle çocuğunun evden ayrılmasına hazırlıklı olmayan anneler, evladı tarafından dışlandığını hissediyor, terk edilme hissine kapıldığından dolayı geliniyle gerginlik yaşıyor. Evladının bağımsızlık sürecini desteklemeyen, aşırı koruyucu ve bağımlı ebeveynler, çiftlerin evliliğe uyum sürecini zorlaştırıyor. Bu durum küçüklerin büyüklere olan saygısını zedeliyor, beraberinde küslükler, haksızlıklar, kavgalar başlıyor. Eşini paylaşamama, onu anne-babayla kendi arasında bırakıp bunaltma gibi haller de zuhur ediyor.Aile apartmanlarıyla ilgili muhakkak iyi örnekler olduğunu kaydeden Varol, “Eşiyle sorunlar yaşayan bir danışanım, zor süreçleri kayınvalidesinin desteğiyle atlatmıştı.” diyor ve bu birlikteliklerin olumlu-olumsuz yanlarına değiniyor: “İnsanın tecrübeye, yakınlığa, desteğe ihtiyacı oluyor. Özellikle çalışan kadınlar için… Çocuğunu güvenli ellere teslim etmek en büyük avantaj. Bunun yanı sıra yemeğiniz olmadığında çevre dairelerden yardım isteyebilirsiniz, hasta olduğunuzda koşan olur, keyifli çay sohbetleri, dertleşmek, anlaşabilmek ruhunuza iyi gelir. Ancak sınırları korumak şartıyla. Karşılıklı sevgi, saygı ve iyi niyet uygun şekilde gösterildiğinde aynı çatı altında yaşamak mutluluk vesilesiyken belli hassasiyetlere riayet edilmezse ciddi problemler ortaya çıkıyor.” Evlilik danışmanı Varol, daha huzurlu bir aile apartmanı için çiftlere tavsiyeler veriyor: “Geniş bir aile toplantısı yapılarak sınırlar çizilmeli. Aileler, kendi ihtiyaç ve beklentilerini uygun bir dille ifade etmeli. Böylece ortaya çıkacak anlaşmazlıkların önü alınabilir. Ayrıca aileler birbirlerinin özel alanı olduğunu unutmamalı. Mahremiyet anlayışına saygı gösterilmeli. Örneğin kapı üzerinde anahtar bırakmak veya destursuz eve girip çıkmak doğru değil. Unutmayalım ki İnsanlığın İftihar Tablosu (sas) izinsiz olarak bir evin içine bakmayı ve eve destursuz girmeyi tasvip etmezdi. Bir de büyükler, küçüklerin yaşadığı sorunlara gereksiz yere müdahale etmemeli. Onların çözüm üretmelerine fırsat vermeli. Küçükler de her sorunu büyüklere yansıtmayıp, onları çatışmalarına dahil etmemeli.”h.kose@zaman.com.tr

22 Ağustos 2014 Cuma

Beş Yıl Sonra Kendinizi Nerede Görüyorsunuz?

Klasik mülakat sorusudur bilirim, 1,3,5 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz? Kararlı olmak, ne istediğini bilmek, hedefler falan güzel de, şu değişken dünyada beş yıl sonra nerede olacağını bilmek her zaman mümkün mü? Aslolan sevdiğimiz işi yaparken değişime ayak uydurmak değil mi?

Jim Bright'ın kariyerde kaos teorisine selam olsun..

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Sanal şiddete boyun eğmeyin

Şiddetin en az bilinen türlerinden biri de sanal şiddet. Oysa geçen hafta yapılan bir araştırmaya göre internet kullanıcısı gençlerin büyük kısmı sanal şiddete maruz kalıyor. İnternet üzerinde başlayan hakaretler zamanla fiziki şiddete dönüşüyor.Geçtiğimiz günlerde Genç Hayat Vakfı’nın yayınladığı araştırma sonuçları dikkatleri bir kez daha sanal şiddete çekti. Araştırmaya göre Türkiye’de gençlerin yüzde 30’u sanal şiddete maruz kalıyor. Sosyal medyada işittiğiniz bir hakaret, sinir bozucu sözler, Facebook hesabı ya da fotoğraflarınızın çalınması gibi olaylara verilen isim, sanal şiddet. Ve en az gerçeği kadar hayatı olumsuz etkileyebiliyor. Kilometrelerce uzaktaki, yüz yüze tanımadığınız birinin kötü sözleri sizi etkilemez diye düşünebilirsiniz. İnternetle bağlantınız koptuğunda o kişi hayatınızda artık yoktur. Ancak sanal dünyada karşınıza çıkıp sinirlerinizi bozan olayların etkisi bilgisayarı kapattığınızda son bulmuyor. Hatta kişiyi depresyona kadar götürebiliyor.Bunun en somut ve son örneklerinden biri geçtiğimiz günlerde intihar eden ünlü aktör Robin Williams’ın kızının yaşadıkları. Babasının ölümünden sonra sosyal medyada hakaret içerikli ve üzücü mesajlar alan Zelda Williams, çareyi hesaplarını kapatmakta buldu. Zira kendisini etkileyen bu mesajlar genç kadının acısıyla başa çıkmasını zorlaştırıyordu. “Çok üzgünüm. Bunun üstesinden gelmeliyim. Hesabımı uzunca bir vakit hatta sonsuza kadar siliyorum.” diyen Williams, sanal şiddetin en acıklı hallerinden birini yaşamıştı belki de. Hiç tanımadığı insanlar, acısına aldırış etmeden kendisine hakaret ediyordu. Türkiye’ye dönecek olursak, hiç bitmeyen gergin gündem arasında sosyal medya kullanıcısı yurttaşlar, öfke patlamasının önemli bir kısmını bilgisayar başında yaşıyor. Burada da hesaplar kapanıyor, hesaplar açılıyor...Milyonlarca farklı karakter ve fikirden insanı bir araya getiren Facebook ve Twitter gibi mecralar aslında kullanıcılar için bir fırsat. Ancak farklı fikirlerle tanışarak avantaja çevirebileceğimiz sosyal medyanın bir sorunu var; üslupsuzluk. Zira terbiye sınırlarını aşmanın kolay kolay yaptırım görmediği bu adreslerde karşımıza biri çıkar ve sinirlerimizi bir anda altüst edebilir. İşte bu durumu psikologlar ‘sanal şiddet’ olarak yorumluyor. KİM Psikolojik Danışmanlık Merkezi uzmanlarından Dr. Fazıl Tatar, sanal ortamda hakaret, küfür, tehditlere kadar varan sözleri kişilerin çoğu zaman şiddet olarak algılamadığını söylüyor. Ancak buna maruz kalan kişilerde, öfke, tahammülsüzlük, utanç ve yenilgi duygusunun baş gösterdiğini anlatıyor. Bütün bu duygular ise şiddetin sonuçları arasında sayılan bulgular. “Sanal dünyada hakarete uğrayan kişi dış dünyadan uzaklaşarak içe kapanabilir. Kendini değersiz hissetme gibi duyguları yoğun yaşar.” diyen Tatar, bunların birikiminin kişiyi depresyona kadar sürükleyebileceğinden söz ediyor. Sanal şiddetin zararlarının bununla da kalmadığını belirten Tatar, şiddetin şiddeti doğurduğunu söylüyor. Yani hakaret ya da küfre muhatap olan kişi bunlarla mücadele etmek için ağır üsluba sarılıyor. Hatta bir noktadan sonra tepkiler fiziksel şiddete bile dönüşebiliyor.Twitter’dan laf atmak rahatlatmaz, öfkeyi artırırDr. Fazıl Tatar’a göre, sanal âlemde kızgınlık ve öfke neticesinde rahatlama niyetiyle gerçekleştirilen tepkiler beklenilen sonucu vermiyor. Zira ilk etapta rahatlama hisseden sosyal medya kullanıcısının öfkesi içten içe artıyor. Sanal ortamda sinirlere hakim olmak gerektiğine değinen Tatar, “Karşıdan gelecek olumsuz bir tepki öfkeyi artırır, tepki gelmemesi bile öfkeyi artırmaya sebep olabilir. Bu açıdan istenmeyen şeyler yaşamak istemiyorsanız mümkün olduğunca bu tür diyaloglardan uzak durun.” diyor. Tatar, nasıl ki gerçek hayatta ‘belalı ortamlar’dan uzak kalıyorsak, sanal dünyada da rahatsız edeceği düşünülen adreslere uğramamayı tavsiye ediyor: “Hakaret ve küfür içeren söylemler sorunları çözmüyor. Aksine ayrışmayı ve toplumdaki şiddeti artırıyor.”Bir gerçek daha var ki insanlar yüz yüzeyken daha ılımlı ve sakin bir üslup kullanıyor. İnternet ortamında ise çekinecekleri bir şey yokmuş gibi davranarak sınırları aşabiliyor. Bütün bu sınır aşmalar karşı tarafa da hakaret etme cesareti veriyor. Böylece yüz yüzeyken birbirini asla kırmayan hatta candan dost olan iki kişi bile bir gün aniden gelişen Facebook kavgasıyla birbirini kırabiliyor. Tatar’ın üzerinde önemle durduğu bir nokta ise sosyal medyada böylesine aniden gelişen şiddet dilinin gerçek hayatımıza da sirayet etmesi. “Körle yatan şaşı kalkar misali şiddet dilini kullanmayan insanlar belli bir süre üsluplarını korumaya çalışsalar da zamanla şiddete başvurur.” diyor.Facebook, Twitter gibi sitelerde paylaşılan özel bilgiler ve fotoğrafların başkaları tarafından ele geçirilmesi çok kolay. Dr. Fazıl Tatar, bu bilgilerin kötü amaçlı kişiler tarafından elde edilmesiyle bireylerin kendini güvende hissetmediğini söylüyor. Tatar, “Bugün binlerce genç çok masumca paylaştıkları fotoğraflar yüzünden şantaj ve tehditlere maruz kalıyor.” diyor. Sanal şiddetin en çok zarar veren şekillerinden biri olan kişisel bilgilerin çalınması sonucunda aile ilişkileri bile bozulabiliyor. Hatta boşanmaya kadar gidecek sonuçlara varıyor. “İyi niyetle sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar daha sonra kişinin başına hiç olmadık sorunlar açabilir.” diyen Tatar, sosyal medya kullanıcılarına mümkün olduğunca kişisel bilgilerini, özellikle fotoğraf paylaşmamalarını tavsiye ediyor. Ve gerçek hayatta korunan mahremiyet çizgisinin burada da sürdürülmesi gerektiğini anlatıyor.Polise değil, savcılığa gidilmeliKişilerin hayatını böylesine ciddi etkileyen sanal şiddete karşı yaptırımlar aslında Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanıyor. Kanuna göre hakaret, hesap çalma gibi eylemler cezai yaptırıma bağlı. Sosyal medya gibi aleni sayılabilecek alanlardaki hakaret durumunda ise ceza katlanıyor. İnternet üzerinden hakarete uğrayan kişi, hakaret edenin kimliğine sadece savcılığa başvurarak ulaşabiliyor. Savcılıktan alınan izinle karşı tarafın girdiği makine’nin IP adresine ulaşılabilir. Uzmanlar hakaret veya tehdit durumlarında kişilerin polise değil, savcılığa gitmesini öneriyor. Ayrıca orijinal iletinin saklanması gerektiğini hatırlatıyor. Savcılığa şikâyet esnasında ise görselin kopyasının yanınızda olması gerekiyor.Sosyal medya hesabının çalınmaması içinbtpro.net Bilişim Hizmetleri şirketinden Özkan Erdoğan, sosyal medya hesabının çalınmaması için alınacak tedbirleri şöyle sıralıyor:-Herhangi bir e-mail’de, Facebook ya da benzeri ortamlarda alınan mesaj, içindeki linkler dâhil, kesinlikle tıklanmamalı.-İnternet web site adreslerine girildiğinde web adresinin doğru adres olup olmadığı kontrol edilmeli.-E-mail istemciniz gönderilen iletiler içindeki ekleri otomatik olarak indirmemeli.-Tahmini zor, en az sekiz karakterli ve içinde büyük küçük harf, rakam ve özel karakterler içeren şifreler kullanılmalı.-Sloganlar belirleyip baş harflerini şifre olarak kullanmak en emniyetli yöntem.-Güncel işletim sistemi, güncel antivirüs ve güncel bir kötü yazılım tespit yazılımı kullanılmalı. Bu yazılımların gerçek zamanlı ve anlık olay kontrolü yapabilmesi gerekir.-Kullanıcının hissedemediği fakat beklenmedik olan internet ve diğer yazılımsal veya donanımsal aktiviteleri tespit etmesi beklenir.-Telefonda veya yazılı hiçbir şekilde şifrenizi en yakınlarınızla dahi kimseyle paylaşmayın.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

İstanbul'un korunamayan koruları

Bir kuzey ormanları bir de korular kaldı İstanbul’un yeşil alanlarından geriye. Peki İstanbul’un koruları denince kaç tanesini sayabiliyoruz?Erguvanlar açtığında bir başka güzel olan Fethi Paşa, lale mevsiminde hemen hemen herkesin en azından şöyle bir uğradığı Emirgan, İstanbul’un en meşhur koruları. Peki ya bihaber olduğumuz, kentin kıyısında köşesinde saklı kalan meşhur olmayan korular? Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nde şehr-i İstanbul’da 40 tane korunun adı geçiyor. Bunların 21’i Avrupa yakasında, 19’u da Anadolu yakasında. Bugün bu koruların kimisi özel mülk, kimisi de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait. Listede adı geçmeyen de var. Çünkü yenilerin öteden beri kendini kabul ettirmesi pek de kolay olmuyor. Hemen uyaralım, listeye bakıp “Görmediğimiz neler varmış.” deyip seyr-ü sefer etmeye kalkarsanız hevesiniz kursağınızda kalır. Zira kitapta adı olup da bugün ruhuna Fatiha okuduklarımız ya da okumak üzere olduklarımız var. Şehir o kadar değişmiş ki kiminin yeri yurdu belli olmaz olmuş. İşte tüm bu korulardan bazıları...Halka kapalı koru: Cemile Sultanİstanbul’daki özel mülk olan korulardan biri. İlk olarak Sultan Abdülmecid’in kızı Cemile Sultan anısına padişah tarafından alınmış. Ardından bir Osmanlı prensi, Yunan bir armatör ve bir film yapımcısının mülkü olmuş. En sonunda İstanbul Ticaret Odası (İTO) Eğitim ve Sosyal Hizmetler Vakfı tarafından kiralanarak tekrar ağaçlandırılıp canlandırılmış. İTO mensupları ve üniversitesinin öğrencilerine açık olan koru, kamuya kapalı. Ancak etkinlikler için rezervasyonla kullanılabiliyor.Şehrin yeni korusu: HacıosmanListede adı yok. Çünkü şehrin yeni korusu. Korunun çevre düzenlemeleri henüz yapılmamış ancak çevrede oturanlar yürüyüş yapmaya, bisiklete binmeye geliyor. İstanbullu yeşil alan bulmuş kaçırır mı? Koru, şehrin ortasında kurtarılmış bir alan gibi. İBB’ye bağlı korular arasında 107 hektarla en büyüğü. İçinde çam, meşe, erguvan ağaçlarının yanı sıra incir, muşmula, erik, dut ağaçları bulunuyor. Hatta bu mevsimde şehrin ortasında böğürtlen yemek için ideal bir yer. Sarmaşıkların sardığı ormanda göl de bulunuyor. Henüz açılışı bile yapılmayan korunun adı İBB’nin sitesinde geçiyor. İçinde gezinti ve koşu parkuru, çiçek bahçesi, kondisyon, çocuk oyun, dinlenme ve piknik alanları planlanıyor. Ayrıca festival ve gösteriler yapılması ve kır kahvesinde çam ağaçları arasında kahve içilmesi de projede yer alıyor. Koruda henüz hiçbir düzenleme yapılmadığı için bu haliyle tek başınıza gidilmemesinde fayda var. Zira yer yer bataklık alanlar mevcut ve en aşağıda bulunan gölün etrafında hiçbir koruma yok. Herhangi bir yönlendirme ya da tabela da olmadığı için kolayca kaybolabilirsiniz. Yine de gitmek isteyenler için koru, Hacıosman’dan Ferahevler Yolu’na sapınca hemen sağda.Esamesi okunmayan AyazağaAyazağa Av Köşkü ile kasırlarının bulunduğu koruluk, II. Mahmud döneminde Hazine-i Hassa’ya ait. Hazinedar Çiftliği’ne ait olan koruya padişah sık sık avlanmaya gelirmiş. 7,8 hektarlık alana sahip koru bir zaman Süvari Okulu’na, bir zaman da bölgedeki askeri alanın içinde kalmış. İstanbul korularında pek de görülmeyen anıtsal boyutlara ulaşmış dişbudaklar, çınar, ıhlamur, baplı meşe, at kestanesi, akçaağaç bulunuyor. Korunun bırakın tarihî, yeri hakkında bile pek bilgi bulunmuyor. Sora sora Bağdat bulunur dedik ve muhtarlık, ilçe ve büyükşehir belediyeleri, bakanlığın ardından Ayazağa’nın yerlilerine sora sora bulduk. Çevreden edindiğimiz bilgilere göre Ayazağa Korusu içindeki tarihî binalarla birlikte İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na verilmiş. Yaklaşık 25 yıl önce de Baytur-Eczacıbaşı’na kiralanmış. Korunun tam merkezine binalar inşa edilmiş. Buna göre tarihî binalar yenilerinin etrafında bir üçgen oluşturuyor, ağaçlar ise dış çeperde kalıyor. Yapılan binalar projeye uymadığı için bu sefer arazi 49 yıllığına üç farklı firmaya kiralanmış. Koruda gerçekleştirilen Uniq İstanbul projesine göre kongre ve performans merkezi (Uniq hall), performans merkezi (Black Box), Uniq Müze, yeme içme alanları (Uniq Fuaye) gibi bölümler olacak. Bir de MEF Üniversitesi bulunuyor. Süvari Köşkü, üniversitenin rektörlüğü olarak kullanlırken, Çinili Köşk de özel toplantılara ev sahipliği yapıyor.Eşsiz Boğaz manzarasına sahip Mihrabadİkinci köprünün dibinde eşsiz Boğaz manzarasına sahip olan koru adını Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Kanlıca Tepesi’nde Sultan III. Ahmed için yaptırdığı Mihrabad Kasrı’ndan alıyor. Kasır yıkılsa da adı kalıyor.. Sıcak Saatler dizisinin merak uyandırdığı koruda bugün piknik yapılabiliyor, düğün, nişan gibi etkinlikler için de mekanlar yer alıyor.Ümraniye’nin tek korusu: OsmangaziÜmraniye için, “Bir zamanlar ormanlarla kaplıydı, Ormaniye diye anılırdı.” derler. Hatta Ümraniye isminin ‘Ormaniye’den geldiği söylenir. İstanbul’un en hızlı kentleşen ve nüfusu artan bu semtte pek yeşil alan kalmadı. Osmangazi Korusu işte bu semtin yeşil kalan arazisi. İstanbul’un da meşhur olamamış korularından. Ümraniye ile Dudullu arasında bulunuyor. Dört tarafı yerleşim yeri. 1970’lerde sonradan ağaçlandırılan koruda içinde yapay bir göl ve sosyal tesisler bulunuyor. Ayrıca fitness alanları, futbol sahaları, çocuklar için oyun parkları ve tenis kortu bulunuyor. Piknik de yapılabiliyor.O eski halinden eser yok şimdi: Validebağ Korusuİçlerindeki av köşklerinin mimari benzerliklerinden midir bilinmez Ayazağa ve Validebağ Korusu’nun kaderleri birbirine benziyor. Üsküdar’da Koşuyolu ile Altunizade arasında yer alan koruya aslında pek aşinayız. Hababam Sınıfı’nın çekildiği yer burası. 10 hektarlık arazi üzerine kurulu koru, adını Abdülaziz’in kız kardeşi Adile Sultan için yaptırdığı kasırdan alıyor. Bu kasırdan başka yine Sultan tarafından yaptırılan bir av köşkü bulunuyor. Bugün ise öğretmenevi, huzurevi ve izci evi bulunuyor. Koruda sedir, kızılçam, fıstıkçamı, defne, servi, çınar, akasya, saplı meşelerin yanı sıra armut, dut erik, incir gibi meyve ağaçları bulunuyor. 1996’da bir bölümü Milli Eğitim Bakanlığı’na, bir bölümü de Marmara Üniversitesi’ne tahsis edilmiş olan Validebağ bir hayli bakımsız. Çocukluğunda burada top oynadığını söyleyen 27 yaşındaki Hüseyin Yılmaz, “Çocukken buradan hiç çıkmazdım. Top oynar, erik yer, maç yapardık. O zamanlar şimdiki gibi bakımsız değildi.” diyor. Bugünlerde ise Validebağ’ın İngiltere’deki Hyde Park gibi yapılacağı gündemde. Validebağ Gönüllüleri buna itiraz ediyor. Çünkü projeye göre koruda seyir terası, gözlem kulesi gibi alanlar inşa edilecek. Validebağ gönüllüleri yeni düzenlemeyle korunun imara açılacağını ve betonlaştıracağını düşünüyor ve buna karşı bir kampanya yürütüyor. Projede korunun halka açılacağı da söyleniyor ki, zaten halka açık.t.ocek@zaman.com.tr

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Kapı-duvar İstanbul

Ziya Osman Saba “Seni görüyorum yine İstanbul/Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan/Minare minare, ev ev/Yol, meydan.” diye başlar İstanbul şiirine. Şairin şehrinden ne mahalleler kaldı geriye, ne de semtler. Bize kalansa onların yerini alan rezidansları, kapalı/kapılı yerleşimleri seyretmek...Perihan Abla, Bizimkiler, Süper Baba, Ekmek Teknesi, İkinci Bahar bir zamanlar mahalle kültürünün ve aynı mahallede yaşayan insanların anlatıldığı diziler. Şimdilerde ise lüks sitelerdeki, ‘kapı duvar dışa kapalı yerleşim yerleri’ndeki yaşamlar ekranda. Şehirdeki değişim dizilere de yansımış belli ki. Artık mahallenin kasabı, bakkalı yok, sitenin hiper-gros marketi var. Berberlerin yerini de güzellik merkezleri almış. Misafirlikler de eskisi gibi değil artık. Bir arkadaşınızı, yakınınızı ziyarete gittiğinizde sitenin, rezidansın güvenlik görevlileri tarafından durdurulup, havaalanlarındaki güvenlik önlemlerine ve devlet dairelerindeki bürokrasiye benzer muamelelerle karşılaşıyorsunuz. Haliyle kendinizi ‘Neredeyim, nereye geldim, kimim?’ diye sorgularken buluyorsunuz. Hele Evliya Çelebi’ye özenip şehrin sokaklarını dolaşayım derseniz maazallah hevesiniz kursağınızda kalır. Çünkü şehr-i İstanbul’un ve birçok şehrin dört bir yanı site ve rezidans. Dikenli teller, yüksek duvarlar, kapıda güvenlik görevlileri… Peki nedir bu şehri istila eden kapalı yerleşimlerin hikâyesi? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da dediği gibi toplumu ayrıştırıyor mu? Birlikte yaşama kültürü artık kayıp mı oluyor?Kapalı/kapılı yerleşmeSon yıllarda Türkiye’nin özellikle büyükşehirlerinde hızla artan duvar, dikenli tel ve özel güvenlik görevlileriyle çevrili site tarzı konut tipleri sosyolojide kapılı topluluk (gated community) ya da kapalı/kapılı yerleşme olarak adlandırılıyor. Buralarda oyun alanları, yeşil alanlar, spor merkezi, havuz, spa, hamam gibi alanlar mevcut. İçeridekilere ‘İstediğin her şey burada, dışarı çıkmana gerek yok’ mesajı verirken dışarıdakilere de ‘Gelme!’ diyor. Buralarda oturanlar özel bir kartla içeri giriyor. Eğer misafirliğe gittiyseniz öyle hemen içeri giremiyorsunuz. Çünkü oraya ait değilsiniz. Kimsiniz, sitede oturan kişinin gideceğinizden haberi var mı bir sorgulanmanız gerekiyor. Geçen hafta Beylikdüzü’nde bir villa sitede oturan arkadaşını ziyarete giden Banu K. güvenlik görevlileri tarafından arabasıyla kenara çektirilmiş. Arkadaşının adı, soyadı, babasının adı, villanın numarası sorulmuş. Bazılarını hatırlayamayınca içeri alınmamış. “Askeriyeye girer gibiydik. Sanki potansiyel tehlikeyim. Güven hissi mi, çok mühim bir yere geldin hissi mi verilmeye çalışılıyor anlamadım.” diyen Banu K. 15 dakika bekletilmiş. Aman siz siz olun çevrenizdekilerin tüm kimlik bilgilerini aklınızda tutun!99 depreminden sonra arttıBu siteler Türkiye’de 1980’lerin sonunda ortaya çıkıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Bölge Planlama Anabilim Dalı öğretim görevlisi Doç. Dr. Tuba İnal Çekiç, “Pek çok konuda olduğu gibi İstanbul yine merkezde. 80 sonrasında Boğaz sırtlarında yapılan siteler var. Ancak 90’larda hız kazanıyor. Belde belediyelerinin sayısındaki artış da süreci hızlandırıyor. Belediyeler kent çeperinde kırsal toprakları hızla imara açıyor.” diye anlatıyor. Göktürk’teki Kemer Country Türkiye’deki ilk kapalı yerleşim örneği. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu ise, “Kaçak deyince herkesin aklına gecekondu geliyor ama bu kapalı yerleşmelerin çoğu kaçak. Göktürk’teki siteler ilk yapıldığında orman vasıflı arazinin ortasına inşa ediliyor. Sonra 2B orman vasfını yitirmiş diyerek izin alınıyor.” diyor. 90’ların sonunda Beykoz’da kurulan Acarkent ise bunun bir başka örneği. Orman içine kurulan sitenin hukuki süreci senelerce sürdü. Sonunda Kemer Country’e benzer bir şekilde yasal hale geldi.2000’lerden sonra ise bu konut tipleri üst orta sınıfı ve orta sınıfı hedefleyerek yaygınlaştı. Kuyucu’ya göre sermayenin çok olması, inşaat sektörüne yüklenilmesi bu sitelerin yayılmasına sebep oldu. Kuyucu, “Bir sürü site var. Şirketlerin adıyla markalaşıyor ve bunun üzerinden pazarlanıyor. Faizlerin düşmesi ve kredi olanaklarının artmasıyla üst orta ve orta sınıfların ulaşabileceği bir duruma geldi.” diyor. Çekiç’e göre 99 depreminin de etkisi var: “Kentin kuzeyi sağlam arazi olarak tanımlandı. Deprem riski haritasında da buralar en az riskli yerler. Zemini de kayalık. Beykoz ve Çekmeköy de deprem güvenliği üzerinden pazarlandı.”Sağım solum siteSon yıllarda ise şehrin merkezi hedefte. Yrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu, “Artık şehrin ortasında, ana arterlere ve bağlantı yollarına çok yakın yerlerde, yoğunluğu yüksek konut alanları ortaya çıkmaya başladı.” diyerek bu duruma dikkat çekiyor. Sayıları hızla artan rezidanslar da bunu gösteriyor. Kuyucu, “Kapalı yerleşim deyince hep Göktürk, Zekeriyaköy akla geliyor. Beykoz, Çekmeköy gibi semtler bunlarla dolu. Ümraniye-Beykoz hattında TEM’den çıkın, tamamen sitelerle dolu bir yerleşim var. Halkalı da öyle.” diyor. Doç. Dr. Tuba İnal Çekiç ise kentsel dönüşümün yapılacağı Fikirtepe’nin de kapalı yerleşim merkezi olacağını söylüyor. Her iki akademisyen de üçüncü köprü ve üçüncü havaalanı ile kuzey ormanlarının bu tip yerleşmelere açılacağına işaret ediyor.Toplumu ayrıştırıyorKapalı yerleşmelerin olumsuz yanları bulunuyor. Doç. Dr. Tuba İnal Çekiç, “Kentin ne olduğunu, birlikte yaşamayı unuttuk. Şehir dediğimiz yer Üsküdar, Kadıköy, Taksim. Yeni oluşturulan mekân kent olmaktan çıkarken, bizler de kentli olmak yerine tüketimin öznesi haline geliyoruz. Diğer ülkelerde ortaya çıkışı güvenlik odaklı. Ancak Türkiye’de temel unsur yaşam biçimi. Öte yandan toplumsal kutuplaşmayı arttırırken kentsel yaşam kültürünü de yok ediyor. Kapalı kapılar ve çitlerin içinde yaşayıp kentin kendisiyle değil, hemen yakınında yapay olarak oluşturulmuş merkezlerle kapalı bir topluma doğru gidiyoruz.” diyor. Kuyucu ise, “Demokrasi, eşitlik ve toplum olabilmek açısından etkileri son derece felaket. Uzun vadede toplumsal ayrışma, kopma, psikolojik kopma, içe kapanma gibi etkileri var. Zaten çok fazla toplumlaşamamış, insanları ortaklaşamayan bir toplumda mekânsal ayrışmayla beraber insanların artık birbirine temas edememesi gibi bir hadise yaşanıyor.” diyor.Avrupa’dan Amerika’ya, Amerika’dan Türkiye’ye ithal…Kapalı yerleşimlerin hikâyesini Yrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu anlatıyor: “İlk olarak 1960’ların sonunda 1970’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde çıksa da anavatanı Avrupa. 19. yüzyılın sonunda Avrupa’nın, adeta kaosun hakim olduğu sanayi şehirleri yaşanmaz hale geliyor. O dönemde özellikle İngiltere’de bir sürü insan taşra olarak tabir edilen kentin dışındaki alanlara kaçmaya başlıyor. Bu yerlerde büyük villalar, köşkler kuruluyor. Bundan sonra da ‘bahçe şehir hareketi’ olarak adlandırılan sosyalist bir akım ortaya çıkıyor. Bu hareketin öncülerinden Ebenezer Howard model bir şehir tasarlıyor. Şehrin dışında ama şehirden çok uzak olmayan, kendi içinde yönetimini seçen, küçük ölçekte ama son derece eşitlikçi ve mülkiyetin de özel mülkiyet olmadığı bir yerleşim hayal ediyor. Taşra ve şehir birleşiyor. 1970’lerde ABD’de bu hareketten etkilenen çok ciddi bir kapalı site furyası ortaya çıkıyor, özellikle Kaliforniya’da. Şehrin dışında büyük çaplı bölgeler kapatılıyor ve bir nevi site yönetiminin olduğu anayasa kurallarını zorlayacak kadar ayrıcalıklı bir yapı oluşuyor. Birtakım gruplar dışarıda bırakılmaya çalışılıyor. Örneğin siyah bir ailenin gelmemesi yönünde kurallar koyulabiliyor. Bunların özel güvenliği var. Belediye hizmetlerini de kendileri yapıyor. Bu da belediyelerin işine geliyor. Bu tip yapılanmalar daha çok gelir dağılımı arasındaki farkın fazla olduğu ülkelerde bulunuyor: Arjantin, ABD, Brezilya, Meksika, Filipinler, Çin, Hindistan, Endonezya, Tayland, Malezya, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ekvador ve Güney Afrika gibi.”Güvenlik nedeniyle tercih ediliyorKapalı/kapılı yerleşmelerin avantajları da yok değil. Rezidansta oturan yüksek lisans öğrencisi Zeynep K., “Tek yaşadığım için seçtim. Bir kişi için 2+1 odalı evler fazla. 1+1 de her yerde yok. İstanbul’daki evlerin çoğu eski. Yalnızlık korkusu ve güvenlik problemi var. Burada ev temiz ve yeni. Hırsız derdi yok. Üstte havuz, sauna, spor tesisinin olması da cazip kılıyor. Evin içine girdikten sonra dışarı çıkmak istemiyorum. Burada market, kuru temizleme, pastane, kuaför gibi aradığım her şeyi bulabiliyorum. Bir şey bozulduğu zaman rezidansın mekanik birimi tüm arızaları gideriyor. Fakat hiç kimse kapı komşusunu tanımıyor. Böyle bir ihtiyaç da duymuyor.” diyor.Çocuklu aileler seçmek zorunda kalıyorYrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu, İstanbul’un çocuklu aileler için imkânsız bir şehir olduğunu söylüyor: “Yeşil alanları olmayan, kaldırımların yürünemez olduğu, beraber vakit geçirecek aktivitelerin yapılamadığı bir yer. Çocuğunuzla vakit geçirmek için illa ki trafiğe giriyorsunuz. Özellikle çocuk yetiştiren aileler bu yolu seçiyor. İnsanlar yakınlarıyla ancak AVM’lerde vakit geçirebiliyor. Çünkü araba, trafik, ezilme tehlikesi yok. Başka bir şey yapmanın zorluğundan dolayı tercih ediliyor.”t.ocek@zaman.com.tr

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Kapı-duvar İstanbul

Ziya Osman Saba “Seni görüyorum yine İstanbul/Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan/Minare minare, ev ev/Yol, meydan.” diye başlar İstanbul şiirine. Şairin şehrinden ne mahalleler kaldı geriye, ne de semtler. Bize kalansa onların yerini alan rezidansları, kapalı/kapılı yerleşimleri seyretmek...Perihan Abla, Bizimkiler, Süper Baba, Ekmek Teknesi, İkinci Bahar bir zamanlar mahalle kültürünün ve aynı mahallede yaşayan insanların anlatıldığı diziler. Şimdilerde ise lüks sitelerdeki, ‘kapı duvar dışa kapalı yerleşim yerleri’ndeki yaşamlar ekranda. Şehirdeki değişim dizilere de yansımış belli ki. Artık mahallenin kasabı, bakkalı yok, sitenin hiper-gros marketi var. Berberlerin yerini de güzellik merkezleri almış. Misafirlikler de eskisi gibi değil artık. Bir arkadaşınızı, yakınınızı ziyarete gittiğinizde sitenin, rezidansın güvenlik görevlileri tarafından durdurulup, havaalanlarındaki güvenlik önlemlerine ve devlet dairelerindeki bürokrasiye benzer muamelelerle karşılaşıyorsunuz. Haliyle kendinizi ‘Neredeyim, nereye geldim, kimim?’ diye sorgularken buluyorsunuz. Hele Evliya Çelebi’ye özenip şehrin sokaklarını dolaşayım derseniz maazallah hevesiniz kursağınızda kalır. Çünkü şehr-i İstanbul’un ve birçok şehrin dört bir yanı site ve rezidans. Dikenli teller, yüksek duvarlar, kapıda güvenlik görevlileri… Peki nedir bu şehri istila eden kapalı yerleşimlerin hikâyesi? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da dediği gibi toplumu ayrıştırıyor mu? Birlikte yaşama kültürü artık kayıp mı oluyor?Kapalı/kapılı yerleşmeSon yıllarda Türkiye’nin özellikle büyükşehirlerinde hızla artan duvar, dikenli tel ve özel güvenlik görevlileriyle çevrili site tarzı konut tipleri sosyolojide kapılı topluluk (gated community) ya da kapalı/kapılı yerleşme olarak adlandırılıyor. Buralarda oyun alanları, yeşil alanlar, spor merkezi, havuz, spa, hamam gibi alanlar mevcut. İçeridekilere ‘İstediğin her şey burada, dışarı çıkmana gerek yok’ mesajı verirken dışarıdakilere de ‘Gelme!’ diyor. Buralarda oturanlar özel bir kartla içeri giriyor. Eğer misafirliğe gittiyseniz öyle hemen içeri giremiyorsunuz. Çünkü oraya ait değilsiniz. Kimsiniz, sitede oturan kişinin gideceğinizden haberi var mı bir sorgulanmanız gerekiyor. Geçen hafta Beylikdüzü’nde bir villa sitede oturan arkadaşını ziyarete giden Banu K. güvenlik görevlileri tarafından arabasıyla kenara çektirilmiş. Arkadaşının adı, soyadı, babasının adı, villanın numarası sorulmuş. Bazılarını hatırlayamayınca içeri alınmamış. “Askeriyeye girer gibiydik. Sanki potansiyel tehlikeyim. Güven hissi mi, çok mühim bir yere geldin hissi mi verilmeye çalışılıyor anlamadım.” diyen Banu K. 15 dakika bekletilmiş. Aman siz siz olun çevrenizdekilerin tüm kimlik bilgilerini aklınızda tutun!99 depreminden sonra arttıBu siteler Türkiye’de 1980’lerin sonunda ortaya çıkıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Bölge Planlama Anabilim Dalı öğretim görevlisi Doç. Dr. Tuba İnal Çekiç, “Pek çok konuda olduğu gibi İstanbul yine merkezde. 80 sonrasında Boğaz sırtlarında yapılan siteler var. Ancak 90’larda hız kazanıyor. Belde belediyelerinin sayısındaki artış da süreci hızlandırıyor. Belediyeler kent çeperinde kırsal toprakları hızla imara açıyor.” diye anlatıyor. Göktürk’teki Kemer Country Türkiye’deki ilk kapalı yerleşim örneği. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu ise, “Kaçak deyince herkesin aklına gecekondu geliyor ama bu kapalı yerleşmelerin çoğu kaçak. Göktürk’teki siteler ilk yapıldığında orman vasıflı arazinin ortasına inşa ediliyor. Sonra 2B orman vasfını yitirmiş diyerek izin alınıyor.” diyor. 90’ların sonunda Beykoz’da kurulan Acarkent ise bunun bir başka örneği. Orman içine kurulan sitenin hukuki süreci senelerce sürdü. Sonunda Kemer Country’e benzer bir şekilde yasal hale geldi.2000’lerden sonra ise bu konut tipleri üst orta sınıfı ve orta sınıfı hedefleyerek yaygınlaştı. Kuyucu’ya göre sermayenin çok olması, inşaat sektörüne yüklenilmesi bu sitelerin yayılmasına sebep oldu. Kuyucu, “Bir sürü site var. Şirketlerin adıyla markalaşıyor ve bunun üzerinden pazarlanıyor. Faizlerin düşmesi ve kredi olanaklarının artmasıyla üst orta ve orta sınıfların ulaşabileceği bir duruma geldi.” diyor. Çekiç’e göre 99 depreminin de etkisi var: “Kentin kuzeyi sağlam arazi olarak tanımlandı. Deprem riski haritasında da buralar en az riskli yerler. Zemini de kayalık. Beykoz ve Çekmeköy de deprem güvenliği üzerinden pazarlandı.”Sağım solum siteSon yıllarda ise şehrin merkezi hedefte. Yrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu, “Artık şehrin ortasında, ana arterlere ve bağlantı yollarına çok yakın yerlerde, yoğunluğu yüksek konut alanları ortaya çıkmaya başladı.” diyerek bu duruma dikkat çekiyor. Sayıları hızla artan rezidanslar da bunu gösteriyor. Kuyucu, “Kapalı yerleşim deyince hep Göktürk, Zekeriyaköy akla geliyor. Beykoz, Çekmeköy gibi semtler bunlarla dolu. Ümraniye-Beykoz hattında TEM’den çıkın, tamamen sitelerle dolu bir yerleşim var. Halkalı da öyle.” diyor. Doç. Dr. Tuba İnal Çekiç ise kentsel dönüşümün yapılacağı Fikirtepe’nin de kapalı yerleşim merkezi olacağını söylüyor. Her iki akademisyen de üçüncü köprü ve üçüncü havaalanı ile kuzey ormanlarının bu tip yerleşmelere açılacağına işaret ediyor.Toplumu ayrıştırıyorKapalı yerleşmelerin olumsuz yanları bulunuyor. Doç. Dr. Tuba İnal Çekiç, “Kentin ne olduğunu, birlikte yaşamayı unuttuk. Şehir dediğimiz yer Üsküdar, Kadıköy, Taksim. Yeni oluşturulan mekân kent olmaktan çıkarken, bizler de kentli olmak yerine tüketimin öznesi haline geliyoruz. Diğer ülkelerde ortaya çıkışı güvenlik odaklı. Ancak Türkiye’de temel unsur yaşam biçimi. Öte yandan toplumsal kutuplaşmayı arttırırken kentsel yaşam kültürünü de yok ediyor. Kapalı kapılar ve çitlerin içinde yaşayıp kentin kendisiyle değil, hemen yakınında yapay olarak oluşturulmuş merkezlerle kapalı bir topluma doğru gidiyoruz.” diyor. Kuyucu ise, “Demokrasi, eşitlik ve toplum olabilmek açısından etkileri son derece felaket. Uzun vadede toplumsal ayrışma, kopma, psikolojik kopma, içe kapanma gibi etkileri var. Zaten çok fazla toplumlaşamamış, insanları ortaklaşamayan bir toplumda mekânsal ayrışmayla beraber insanların artık birbirine temas edememesi gibi bir hadise yaşanıyor.” diyor.Avrupa’dan Amerika’ya, Amerika’dan Türkiye’ye ithal…Kapalı yerleşimlerin hikâyesini Yrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu anlatıyor: “İlk olarak 1960’ların sonunda 1970’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde çıksa da anavatanı Avrupa. 19. yüzyılın sonunda Avrupa’nın, adeta kaosun hakim olduğu sanayi şehirleri yaşanmaz hale geliyor. O dönemde özellikle İngiltere’de bir sürü insan taşra olarak tabir edilen kentin dışındaki alanlara kaçmaya başlıyor. Bu yerlerde büyük villalar, köşkler kuruluyor. Bundan sonra da ‘bahçe şehir hareketi’ olarak adlandırılan sosyalist bir akım ortaya çıkıyor. Bu hareketin öncülerinden Ebenezer Howard model bir şehir tasarlıyor. Şehrin dışında ama şehirden çok uzak olmayan, kendi içinde yönetimini seçen, küçük ölçekte ama son derece eşitlikçi ve mülkiyetin de özel mülkiyet olmadığı bir yerleşim hayal ediyor. Taşra ve şehir birleşiyor. 1970’lerde ABD’de bu hareketten etkilenen çok ciddi bir kapalı site furyası ortaya çıkıyor, özellikle Kaliforniya’da. Şehrin dışında büyük çaplı bölgeler kapatılıyor ve bir nevi site yönetiminin olduğu anayasa kurallarını zorlayacak kadar ayrıcalıklı bir yapı oluşuyor. Birtakım gruplar dışarıda bırakılmaya çalışılıyor. Örneğin siyah bir ailenin gelmemesi yönünde kurallar koyulabiliyor. Bunların özel güvenliği var. Belediye hizmetlerini de kendileri yapıyor. Bu da belediyelerin işine geliyor. Bu tip yapılanmalar daha çok gelir dağılımı arasındaki farkın fazla olduğu ülkelerde bulunuyor: Arjantin, ABD, Brezilya, Meksika, Filipinler, Çin, Hindistan, Endonezya, Tayland, Malezya, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ekvador ve Güney Afrika gibi.”Güvenlik nedeniyle tercih ediliyorKapalı/kapılı yerleşmelerin avantajları da yok değil. Rezidansta oturan yüksek lisans öğrencisi Zeynep K., “Tek yaşadığım için seçtim. Bir kişi için 2+1 odalı evler fazla. 1+1 de her yerde yok. İstanbul’daki evlerin çoğu eski. Yalnızlık korkusu ve güvenlik problemi var. Burada ev temiz ve yeni. Hırsız derdi yok. Üstte havuz, sauna, spor tesisinin olması da cazip kılıyor. Evin içine girdikten sonra dışarı çıkmak istemiyorum. Burada market, kuru temizleme, pastane, kuaför gibi aradığım her şeyi bulabiliyorum. Bir şey bozulduğu zaman rezidansın mekanik birimi tüm arızaları gideriyor. Fakat hiç kimse kapı komşusunu tanımıyor. Böyle bir ihtiyaç da duymuyor.” diyor.Çocuklu aileler seçmek zorunda kalıyorYrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu, İstanbul’un çocuklu aileler için imkânsız bir şehir olduğunu söylüyor: “Yeşil alanları olmayan, kaldırımların yürünemez olduğu, beraber vakit geçirecek aktivitelerin yapılamadığı bir yer. Çocuğunuzla vakit geçirmek için illa ki trafiğe giriyorsunuz. Özellikle çocuk yetiştiren aileler bu yolu seçiyor. İnsanlar yakınlarıyla ancak AVM’lerde vakit geçirebiliyor. Çünkü araba, trafik, ezilme tehlikesi yok. Başka bir şey yapmanın zorluğundan dolayı tercih ediliyor.”t.ocek@zaman.com.tr

1 Ağustos 2014 Cuma

Kısa Bir Geçmiş Bayram Yazısı

Ailecek buruk bir bayram geçirdik biz. Dilerim herkesin sevdiklerinin kıymetini bildiği bir bayram olmuştur.

.