26 Nisan 2014 Cumartesi

Demir kuşların hayranları

Gökyüzünde salınan dev yapıların fotoğrafını çekmek için saatlerce havaya bakan insanların olduğunu biliyor muydunuz? Dünyada sayıları 50 ile 100 bin arasında olan ‘plane spotter’lar, Türkiye’de de bürokrasiye inat bu hobiyi icra etmeye çalışıyor. 100-150 civarındaki Türk spotter’ların isteği, hobilerini daha rahat icra edebilecekleri özel alanlar.Özgeçmişindeki ‘hobiler’ kısmına ‘tiyatroya-sinemaya gitmek, kitap okumak’ gibi bilindik ilgi alanlarını sıralayan çoğunluğun yanı sıra birçoğumuzun daha önce adını dahi duymadığı özel zevkleri olan insanlar var. Mesela inip kalkan uçakları izleyen, onların çeşitli açılardan fotoğraflarını çekmeyi kendine hobi edinen kişiler. Onlar, ‘havacılık fotoğrafçıları’. Dünyada bilinen ismiyle ise ‘plane spotter’lar. Özellikle Avrupa ülkelerinde çok yaygın olan bu hobi, Türkiye’de birçok şey gibi bürokrasiye takıldığı için fazla yayılma imkânı bulamıyor. Dünyada havalimanı otoriteleri bu hobi için özel teraslar inşa ederken, hatta özel günlerde pist kenarlarında çekim yapılmasına izin verilirken Türkiye’de güvenlik gerekçeleri sunularak plane spotter’lar AVM’lerde çekim yapmaya mecbur bırakılıyor. Türkiye’de sayıları 100-150 civarında olduğu düşünülen spotter’ların çoğunu havacılıkla bir şekilde ilişkili olan meslek sahipleri oluştursa da doktor, öğrenci, öğretmen, mimar, avukat gibi farklı meslekler arasında da hava fotoğrafçılığına ilgi duyan insanlar var. Ortak noktaları ise çocukluktan itibaren uçaklara duydukları merak. Türkiye’de bu hobiyi grup olarak icra eden ilk oluşum ise SpotTR. 36 kişiden oluşan bu grubun beş üyesi ile ‘Airspotting’ hakkında konuştuk.BÜLENT KAVAKKORUBülent Kavakkoru, grubun kurucu üyelerinden. 37 yaşındaki grafik tasarımcı, aynı zamanda özel pilot lisansına sahip. Havacılığa ilgisi çok uzun yıllar önce, spotter’lığa merakı ise 2006 yılında başlamış. İlk plane spotter’ların uçakların tescil kodlarını dürbün ile izleyip not aldığını anlatan Kavakkoru, şimdilerde bu hobinin hava fotoğrafçılığına dönüştüğünü ifade ediyor. ‘Neden uçakların fotoğraflarını çekiyorsunuz, bunların hepsi aynı değil mi?’ gibi sorular en çok karşılaştıkları tepkiler. Ancak çok olumlu yorumlar aldıklarını da ekliyor. Apronda fotoğraf çekmenin çok büyük bir rahatlık olduğunu anlatan Kavakkoru, bir keresinde ‘pembe yalan’ söyleyerek girdikleri Antalya’daki havaalanında geçirdikleri günü unutamıyor. Kavakkoru, Flyinn alışveriş merkezi dışında rahatça fotoğraf çekilecek bir yer bulunmadığını anlatıyor.AKTUĞ ATEŞ‘Çok kalabalık ortamlarda çekmemeye çalışıyorum’Plane spotter’lar arasında fotoğrafçılığı hobi olarak yapanlar kadar mesleği fotoğrafçılık olan profesyoneller de var. Aktuğ Ateş, onlardan biri. 36 yaşındaki Ateş, 1997’den beri Moskova’da ikamet ediyor ve dolayısıyla çekimlerin çoğunu Rusya’da gerçekleştiriyor. Türkiye’de bu işin ne kadar kısıtlı imkânlarla yapıldığını anlamak için Ateş’in yaptığı kıyaslamaya kulak vermek yeterli: “Moskova’da 2008’den beri her sene en az 2-3 kez farklı havalimanlarında, yaklaşık 50-100 kişilik gruplar ile beraber apron içi uçak çekimine katıldım. Türkiye’de ise bu hiç gerçekleşmedi.”Ateş’in plane spotting serüveni, fotoğrafçı olan babasının 1994 yılında kendisine bir makine vermesi ve birkaç çekim tekniği göstermesiyle başlamış. Uçaklara olan merakını fotoğrafçılık ile birleştirince ortaya insanların algılamakta zorluk çektiği bu hobi çıkmış. İnsanların çoğunun ‘uçak çekmenin ne manası olduğunu’ anlayamadığını vurgulayan Ateş, “Çok kalabalık ortamlarda çekmemeye çalışıyorum. Büyük bir tele lensi uçağa doğrultmanın amacı çevrenizdekiler tarafından tam algılanamıyor.” sözleriyle özetliyor tepkileri.Aktuğ Ateş’in dünyada örnekleri olan ‘tehlikeli bir durumu önceden fark edip yetkililere haber verme’ gibi bir deneyimi olmamış ancak güzel anıları var. Kıbrıs Havayolları uçağının kaptan pilotu iniş esnasında kendisini fark edip objektifine el sallamış mesela. Çekimden sonra fark ettiği bu durumu, hoş bir anı olarak nitelendiren Ateş, “Koca uçak inmek üzere ancak kaptan size el sallıyor.” diyor.ALİ BARIŞ BİNGÜLERAli Barış Bingüler, 27 yaşında bilgisayar mühendisi. Birçok hemcinsi gibi çocukluğundan beri uçaklara meraklı. Türkiye’de çok da kabul edilmeyen bir hobiye sahip olduğunun farkında: “Avrupa ülkelerinde seyir teraslarında bu çekimler için kolaylıklar sağlanıyor. Bazı zamanlar pist kenarlarında bile çekim yapılıyor. Bizde ise çekim yapanlara terörist olma ihtimaliyle bakılıyor.” O da diğerleri gibi Flyinn alışveriş merkezinde çekim yapıyor. Florya’da kaçak olarak girip çekim yaptıkları bir tarlanın varlığından bahseden Bingüler, “İnşaat yapıldığından dolayı maalesef artık orayı da kullanamıyoruz.” diyor.Hobilerinin tanınması konusunda hâlâ tam olarak istedikleri noktaya gelemeseler de eskiye oranla epeyce bir ilerleme kaydetmişler. Bingüler, Anadolu Kartalı Tatbikatı, Solo Türk ve Türk Yıldızları gösterileri gibi farklı organizasyonlarda fotoğraf çekme şansı bulmaya başlamalarını buna örnek olarak gösteriyor.Planespotting’in pahalı bir hobi olup olmadığına gelince, Bingüler bu soruya ‘Çok da ucuz bir ilgi alanı olduğu söylenemez.’ diye cevap veriyor. Nedeni ise, uçaklara yakın olamadıkları için uzun mesafede etkili olan lense sahip fotoğraf makineleri gerektirmesi. Ancak ‘bu işe gönül vermeyi’ de yeterli sayıyorlar: “Ufak bir fotoğraf makinesiyle çekim yapmış birine spotting yapmıyor diyemeyiz.”Sarpyamaç Er de uçak fotoğrafçılığına gönül verenlerden. Sadece Türkiye’de çekim yapmıyor. Gittiği her ülkede mutlaka oradaki spotter’larla görüştüğünü ve havalimanlarında fotoğraf çektiğini anlatan Er, bu zamana kadar sekiz ülkede plane spotting yapmış. SpotTr grubu olarak çektikleri fotoğrafların uluslararası sitelerde izlendiğini belirten Er, “Böylece bu hobiye ilgi duyan farklı ülkelerden spotter’ları da ülkemize çekebiliyoruz. Bu işin en güzel yanı dünyanın birçok ülkesinde bu hobiyi paylaştığınız insanların size ülkelerine gittiğinizde yardımcı olmaları ve farklı kültürlerden insanlar tanımak.” diye konuşuyor. Organik gıda üzerine kendi firmasını işleten 30 yaşındaki Sarpyamaç Er, plane spotting’in yanı sıra simülasyonda uçak kullanıyor.VOLKAN YILDIRIMSpotting terasları istiyorlarVolkan Yıldırım, diğer uçak fotoğrafçılarından biraz daha şanslı. Çünkü 2005’ten beri havacılık sektöründe çalışıyor. Şu anda da Atatürk Havalimanı’nda özel bir şirkette operasyon şefi olan Yıldırım, aprondan fotoğraf çekebiliyor. Hatta bir keresinde birbiri ardına piste gitmekte olan iki uçağın arasından geçmiş “Birisi biraz gaz açmış olsa uçarız.” diye gülerek anlatıyor. Uçak ve havacılıkla ilgili her şey tutkusu haline gelmiş Yıldırım’ın. Zaten havacılık sektörüne girişi de uçak sevdasından. Hobisinden haberdar olan çevresinin tepkisi ise ‘Deli misin? Bütün gün işyerinde uçak, çıkıyorsun uçak’ şeklinde oluyormuş. Spotter’ların sadece bulundukları şehirde değil, Türkiye’nin diğer meydanlarında da hobilerini icra ettiklerini Yıldırım’dan öğreniyoruz. Eşinin memleketi Trabzon’a her gidişinde havalimanı çevresini bir tur döndüğünü anlatan Yıldırım, “Bunun dışında bu hobiyi icra eden yurtdışındaki yabancı arkadaşlarımız ile sürekli iletişim halindeyiz.” diyor.Yurtdışında kendilerine özel teraslar tahsis edilen spotter’lar, Türkiye’de AVM’lerden çekim yapmak zorunda.Spotter’ların en büyük isteği hobilerini daha rahat icra edebilmek. Güvenliğin kendileri için de çok önemli olduğunu söyleyen hava fotoğrafçıları, “Bizim gibi havacılık ve havacılık güvenliği konusunda bilinçli olanlara biraz daha ayrıcalık tanınması dileğimiz. Yurtdışındaki örneklerinde olduğu gibi kontrollü giriş sağlanan teraslar, balkonlar ya da seyir kuleleri olabilir.” diyorlar. Ancak Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü, spotter’lara özel alan tahsis etmeyecek gibi. Genel müdür, ‘öneriniz varsa değerlendirelim’ diye açık kapı bırakmış olsa da spotter’lar bir süre daha AVM’lerden objektiflerini uçaklara doğrultmaya devam edecek.Olağanüstü durumları fark edip kazaları önleyebiliyorlarTürkiye’de güvenlik gerekçesiyle havaalanı sınırları dahilinde çekim yapmalarına izin verilmeyen spotter’lara bazı ülkelerde güvenliği korumaya yardımcı oldukları için özel statü bile veriliyor. Zira dünyada pek çok kez spotter’lar tarafından gözlemlenen ve haber verilen acil durum vs. olayları yaşanmış. Bu kişilerden sıra dışı ve şüpheli olayları rapor etmesi bekleniyor. Türkiye’de açık kalan kargo kapağı, bir fotoğrafçı tarafından fark edilmiş. İngiltere’de de bir uçağın motoruna kuş girdiğini o sırada çekim yapan bir ‘video spotter’ yakalamış. Hava fotoğrafçılarıyla ilgili basın tarihine geçen en önemli olay ise 2002’de yaşanmış. Bir askeri üs yakınında uçak gözlerken yakalanan İngiliz ve Hollandalılar, Yunan mahkemesi tarafından suçlu bulunup hapsi istenmiş. Geçtiğimiz mart ayının başında da ABD’de iki kıdemli spotter, yönetimin kamuoyundan gizlediği bir askeri uçağı görüntüleyerek basına konu olmuş.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Soyadını çocuğa kim verecek?

Bu kez sorun çocuğa hangi ismin verileceği değil, boşanan kadının çocuğuna kendi soyadını vermek istemesi. Yasal olarak velayeti elinde olan anne, talep ederse çocuğuna soyadını verebiliyor. Her geçen gün yaygınlaşan bu mevzunun, dinî olarak ne gibi açmazları var? Çocuğun psikolojisini nasıl etkiliyor? İşin ehillerine ve annelerin sesine kulak verdik.Kısa vadede çözüm olarak görülen boşanmayla birlikte taraflar bütün sorunların biteceğini düşünür çoğu zaman. Oysa özellikle çocuğu olduğu halde boşananları bir yığın sorun bekliyor. Velayet, nafaka, ziyaret derken şimdilerde buna bir yenisi daha eklendi. Geçtiğimiz yıl, Anayasa Mahkemesi velayet hakkı sahibi annelere, mahkemeye başvurarak çocuklarına kendi soyadlarını verme yolunu açtı. Bunun üzerine velayeti kendisinde olan anneler, sıraya girdi. Gerekçeleri, resmî işlemlerde yaşanan zorluklar ve her şeyden önce çocuğun psikolojisiydi. Bunlara kadının ayrıldığı eşiyle hiçbir bağının kalmama isteğini ya da bir ‘intikam duygusu’ ile hareket ettiğini ekleyenler de var. Gelin görün ki, soyadı değişikliği, enine boyuna düşünülmesi gereken bir mevzu. Bilge Kadın Araştırmaları Merkezi’nin (BİLKA) hazırladığı “Kadının ve Çocuğun Soyadı Raporu (2014)” bu konunun kadının tek başına alabileceği bir karar olmadığını gösteriyor. BİLKA, raporunda bu kararı sorgulayan bazı noktalara değiniyor. Mesela çocuğuna kendi soyadını veren kadın tekrar evlenip, yeni eşinin soyadını aldığında çocuğun soyadı annenin kızlık soyadı olarak kalmaya devam mı edecek yoksa evlenen annenin ikinci eşinin soyadını mı alacak? Birden fazla çocuk varsa ve velayet her iki tarafa verildiyse kardeşlerin soyisimleri farklı mı olacak? Cevap bekleyen bu sorulara rağmen çocuğunun soyadını değiştiren anneler var. Bunun yanı sıra Yargıtay engeline takılanlar da oldu. İstanbul’da Hülya G. isimli bir annenin soyadını çocuğunun kullanmasına mahkeme izin verirken, bu karara nüfus müdürlüğü itiraz etti, konu Yargıtay’a taşındı. Yargıtay annenin bu talebini haksız bulup, yerel mahkemenin aldığı kararı da bozdu. Hal böyle olunca boşandıktan sonra velayeti alan ve çocuğuna kendi soyadını vermek isteyen ya da veremeyen kadın problemi ortaya çıktı. Meselenin tek taraflı olmaktan çıkıp hem hukukî, hem dinî hem de psikolojik yönüyle ele alınıp tartışmaya açılması gerektiği aşikâr. Bu konu üzerine çalışan uzman isimlerin yanı sıra annelerin sesine kulak verelim istedik.Çocuk, babanın nesebi üzeredirSabriye Bahtiyaroğlu (İlahiyatçı): Ahzab Sûresi 5. ayeti ve Bakara Sûresi 233. ayetilerinde çocuğun nesebinin babaya ait olduğu açıkça beyan ediliyor. “Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın, bu Allah katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise bir sakınca yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek yaptıklarınızda vebal vardır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab, 5) Allah’ın yasak kıldığı bir şey üzerine yorum yapılmaz, çocuk babanın nesebi üzeredir, ayet gayet açıktır. Çocuğun geldiği soyun nasıl olduğunu ancak bu şekilde öğrenebiliriz. Annenin soyadını alan çocuk, babanın soyunu nasıl bilebilir? Nesep nasıl ve kimden devam edecek? Aslında bu, neslin bozulmasına sebep olan bir durum. Kütüğünü, soyunu bilmeyen kardeşler veya sütten dolayı mahremiyetleri kalkan cinsler ileriki yaşlarda birbirleriyle evlenebilir. Bunun vebalini kim yüklenecek? Şu an bu söylediklerim saçma gelebilir ama bundan 20 sene sonra birbirlerini tanımayan iki kardeşin bilmeden evlenmesi gibi bir durum ortaya çıkabilir. Peygamber Efendimiz’in “Çocuk yatak sahibine aittir.” sözünden boşanmış veya boşanmamış hiç fark etmez çocuğun, ancak ve ancak babanın soyismini alabileceğini anlıyoruz. Evlilik dışı çocuklarda ise eğer babaları biliniyorsa, babanın soyismini almak zorunda. Ama bir kadın doğan çocuğun babasını bilmiyorsa, babadan veya ailesinden gelebilecek bir tehlike söz konusu ise yani can korkusu varsa ancak annenin soyadını alabilir. Bunun dışında durum ne olursa olsun asla annenin soyismini kullanamaz.‘Soyadın neden annenle aynı değil?’Gökçe T. (Anne): Boşanalı 3 yıl oldu ve oğlumun velayeti bana verildi. Geçen yıl oğlum ilkokula başladı. Resmî kurumlarda sürekli problem yaşıyorduk, okula başlamasıyla beraber sorunlarımız iki katına çıktı. Önce devlet dairelerinde prosedür problemleri, daha sonra ise çocuğumun psikolojisini olumsuz etkileyen durumlar. Arkadaşlarının “Soyadın neden annenle aynı değil?” sorusu oğlumu etkilemeye başladı. Görünene göre babasının velayeti tekrar alma gibi bir talebi yok, kendine yeni bir hayat kurdu. Bu sebeple ben de benimle yaşayan oğluma kendi soyadımı vermek istiyorum.Anne kendini değil çocuğunu düşünmeliAv. Demet Bozoğlu: Annenin velayet hakkı sahibi olarak müşterek çocuğun yararına karar vermesi, kendisine hukuken tanınan bu hakkı suiistimal etmemesi çok önemli. Annenin, soy bağı gibi hassas bir konuda, kendisini değil çocuğunun geleceğini düşünmesi gerektiğini ve bu anlamda her ne kadar mahkeme safhasında hâkim tarafından rapor alınacak dahi olsa, dava açmadan önce uzman bir pedagogdan fikir alınması gerektiğini, çocuğun sosyal ve psikolojik gelişimi zorunlu kılmadığı müddetçe bu yola başvurmaması gerektiğini düşünüyorum.Çocuğum ileride kendisi karar versinZeynep S. (Anne): Eşimden 1 yıl önce ayrıldım ve kızımın velayeti bana verildi. Beş yaşındaki kızım 2,5-3 yaşından bu yana kendisini Elif G. olarak tanıyor. Birçok yere bu şekilde kaydı yapıldı. İlk başlarda çok düşündüm kendi soyadımı vermeyi, sonra bunun yanlış olduğunu anladım. Sırf velayet bana bırakıldı diye çocuğumun kişiliğinin önemli bir kısmını nasıl değiştirme hakkına sahip olabilirdim? Kaldı ki, velayet hükmü kesin hüküm değil, şartların değişmesi durumunda yeniden ele alınabilir. Böyle bir durumda velayeti geri alan babası tekrar dava açıp ‘Artık çocuk benim soyadımı taşımalı mı’ diyecek? Ayrıca ben tekrar evlenirsem ne olacak? Netice itibarıyla, soyadını seçme hakkının o çocuğa ait olduğunu düşünüyorum. Çocuk akıl baliğ oluncaya kadar doğumdan itibaren kullandığı soyadını kullansın ama bunların kendisine zarar verdiğini düşünüyorsa, sonuçlarına da kendisi katlanarak, dava açmadan bir dilekçe ile istediği değişikliği yapabilmeli.Kardeş evliliğini engelleyici bir sistem yokAv. Vildan Eryılmaz: Türk hukuk sisteminde çocuğun doğrudan annenin soyadını alabileceğine ilişkin yasal bir düzenleme yok. Çocuğun annenin soyadını taşıması, annenin talebi ile mümkün. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı nesep karışıklıklarına, soy bağının takip edilmesinin imkânsızlaşmasına, velayeti annede olan çocuk ile velayeti babada olan çocukların soyadlarının farklı olmasına sebep olabilir. Anne yeni bir evlilik yaptığında hem kendi soyadı değişecek hem de çocuğun soyadı değişecek. Anne ikinci kez evlendiğinde soyadı değişecek, fakat çocuk annesinin soyadını kullanmaya devam edecek. AYM’nin söz konusu iptal kararı nedeniyle ileride yapılacak kardeş evliliğini engelleyici bir sistem yok. Çocuk reşit olana kadar babasının soyismini kullanmalı. Reşit olduktan sonra kendi iradesi ile farklı bir soyadı seçebilir. Çocuğun annesinin soyadını taşıması ise babanın çocuğa karşı olan nafaka yükümlülüğünü etkilemeyecek.Babanın soyadını taşımak çocuk için bir nevi çatıdırPsikolog BurCu Toluç: Soyadı konusu sadece hukuki bir konu değil, olayın sosyolojik ve psikolojik yönleri de var. Çocuğun babanın soyadını alması, babanın soyunu takip etmesini ifade eder. Ve bu durum çocuğa net bir yol, huzurlu bir istikamet niteliği taşır. Çocuklarda güven ihtiyacı fazladır, babanın soyadını taşımak onlar için bir nevi çatı anlamı teşkil eder. Kadının tekrar evlenip ayrılması, soyadı durumundaki farklılık göz önünde bulundurulursa çocuğun minik dünyasında büyük karmaşaya sebep olacak. Boşandıktan sonra kadının velayeti altındaki çocuğuna soyadını vermesi, tekrar evlendiğinde diğer çocuklarına soyadını vermesi ya da ayrı ayrı velayet sahibi olunması çocuklar açısından vahim bir tablo sergileyecek. Böyle bir durumda birden fazla evlilikten söz edersek, çocuk ya kardeşleriyle farklı soyadı taşıyacak ya da dedesinin soyadını taşımaya mahkûm olacak. Bu durum, çocuğun bocalamasına ve travmatik sorunlara neden olacak.Annesiyle aynı soyadını taşıması, çocuğun yararınaDr. Nazan Moroğlu (Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi): Boşanmalarda velayet anneye verilmişse annenin çocuğunun soyadını değiştirme hakkı olmalı. Soyadı, kişilik hakkı olarak çocuğa da kadına da eşit olarak kullanma hakkı veren bir hukukî kavramdır. Boşanma sonrası velayet anneye verilmişse çocuk ile anne arasında soyadı farklılığının giderilmesi önemli. Velayet annede ise çocuk anneyle birlikte hareket ediyor, dolayısıyla annesiyle aynı soyadını taşıması çocuğun yararınadır. Mesela Almanya’da evlenen bir çiftin istemeleri halinde kendi soyadlarını kullanabildiklerini, doğan çocuğa kimin soyadının verileceğine ise eşlerin birlikte karar vermesi yönünde düzenleme var. Çift karar vermediği takdirde çocuğa kimin soyadı vereceğine, aile mahkemesi karar veriyor. Hatta Alman Medeni Kanunu’nda eğer doğan ilk çocuğa annenin soyadı verilmişse bundan sonra doğan çocuklara da aynı soyadı verilir hükmü bulunuyor.

22 Nisan 2014 Salı

Soyadını çocuğa kim verecek?

Bu kez sorun çocuğa hangi ismin verileceği değil, boşanan kadının çocuğuna kendi soyadını vermek istemesi. Yasal olarak velayeti elinde olan anne, talep ederse çocuğuna soyadını verebiliyor. Her geçen gün yaygınlaşan bu mevzunun, dinî olarak ne gibi açmazları var? Çocuğun psikolojisini nasıl etkiliyor? İşin ehillerine ve annelerin sesine kulak verdik.Kısa vadede çözüm olarak görülen boşanmayla birlikte taraflar bütün sorunların biteceğini düşünür çoğu zaman. Oysa özellikle çocuğu olduğu halde boşananları bir yığın sorun bekliyor. Velayet, nafaka, ziyaret derken şimdilerde buna bir yenisi daha eklendi. Geçtiğimiz yıl, Anayasa Mahkemesi velayet hakkı sahibi annelere, mahkemeye başvurarak çocuklarına kendi soyadlarını verme yolunu açtı. Bunun üzerine velayeti kendisinde olan anneler, sıraya girdi. Gerekçeleri, resmî işlemlerde yaşanan zorluklar ve her şeyden önce çocuğun psikolojisiydi. Bunlara kadının ayrıldığı eşiyle hiçbir bağının kalmama isteğini ya da bir ‘intikam duygusu’ ile hareket ettiğini ekleyenler de var. Gelin görün ki, soyadı değişikliği, enine boyuna düşünülmesi gereken bir mevzu. Bilge Kadın Araştırmaları Merkezi’nin (BİLKA) hazırladığı “Kadının ve Çocuğun Soyadı Raporu (2014)” bu konunun kadının tek başına alabileceği bir karar olmadığını gösteriyor. BİLKA, raporunda bu kararı sorgulayan bazı noktalara değiniyor. Mesela çocuğuna kendi soyadını veren kadın tekrar evlenip, yeni eşinin soyadını aldığında çocuğun soyadı annenin kızlık soyadı olarak kalmaya devam mı edecek yoksa evlenen annenin ikinci eşinin soyadını mı alacak? Birden fazla çocuk varsa ve velayet her iki tarafa verildiyse kardeşlerin soyisimleri farklı mı olacak? Cevap bekleyen bu sorulara rağmen çocuğunun soyadını değiştiren anneler var. Bunun yanı sıra Yargıtay engeline takılanlar da oldu. İstanbul’da Hülya G. isimli bir annenin soyadını çocuğunun kullanmasına mahkeme izin verirken, bu karara nüfus müdürlüğü itiraz etti, konu Yargıtay’a taşındı. Yargıtay annenin bu talebini haksız bulup, yerel mahkemenin aldığı kararı da bozdu. Hal böyle olunca boşandıktan sonra velayeti alan ve çocuğuna kendi soyadını vermek isteyen ya da veremeyen kadın problemi ortaya çıktı. Meselenin tek taraflı olmaktan çıkıp hem hukukî, hem dinî hem de psikolojik yönüyle ele alınıp tartışmaya açılması gerektiği aşikâr. Bu konu üzerine çalışan uzman isimlerin yanı sıra annelerin sesine kulak verelim istedik.Çocuk, babanın nesebi üzeredirSabriye Bahtiyaroğlu (İlahiyatçı): Ahzab Sûresi 5. ayeti ve Bakara Sûresi 233. ayetilerinde çocuğun nesebinin babaya ait olduğu açıkça beyan ediliyor. “Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın, bu Allah katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise bir sakınca yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek yaptıklarınızda vebal vardır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab, 5) Allah’ın yasak kıldığı bir şey üzerine yorum yapılmaz, çocuk babanın nesebi üzeredir, ayet gayet açıktır. Çocuğun geldiği soyun nasıl olduğunu ancak bu şekilde öğrenebiliriz. Annenin soyadını alan çocuk, babanın soyunu nasıl bilebilir? Nesep nasıl ve kimden devam edecek? Aslında bu, neslin bozulmasına sebep olan bir durum. Kütüğünü, soyunu bilmeyen kardeşler veya sütten dolayı mahremiyetleri kalkan cinsler ileriki yaşlarda birbirleriyle evlenebilir. Bunun vebalini kim yüklenecek? Şu an bu söylediklerim saçma gelebilir ama bundan 20 sene sonra birbirlerini tanımayan iki kardeşin bilmeden evlenmesi gibi bir durum ortaya çıkabilir. Peygamber Efendimiz’in “Çocuk yatak sahibine aittir.” sözünden boşanmış veya boşanmamış hiç fark etmez çocuğun, ancak ve ancak babanın soyismini alabileceğini anlıyoruz. Evlilik dışı çocuklarda ise eğer babaları biliniyorsa, babanın soyismini almak zorunda. Ama bir kadın doğan çocuğun babasını bilmiyorsa, babadan veya ailesinden gelebilecek bir tehlike söz konusu ise yani can korkusu varsa ancak annenin soyadını alabilir. Bunun dışında durum ne olursa olsun asla annenin soyismini kullanamaz.‘Soyadın neden annenle aynı değil?’Gökçe T. (Anne): Boşanalı 3 yıl oldu ve oğlumun velayeti bana verildi. Geçen yıl oğlum ilkokula başladı. Resmî kurumlarda sürekli problem yaşıyorduk, okula başlamasıyla beraber sorunlarımız iki katına çıktı. Önce devlet dairelerinde prosedür problemleri, daha sonra ise çocuğumun psikolojisini olumsuz etkileyen durumlar. Arkadaşlarının “Soyadın neden annenle aynı değil?” sorusu oğlumu etkilemeye başladı. Görünene göre babasının velayeti tekrar alma gibi bir talebi yok, kendine yeni bir hayat kurdu. Bu sebeple ben de benimle yaşayan oğluma kendi soyadımı vermek istiyorum.Anne kendini değil çocuğunu düşünmeliAv. Demet Bozoğlu: Annenin velayet hakkı sahibi olarak müşterek çocuğun yararına karar vermesi, kendisine hukuken tanınan bu hakkı suiistimal etmemesi çok önemli. Annenin, soy bağı gibi hassas bir konuda, kendisini değil çocuğunun geleceğini düşünmesi gerektiğini ve bu anlamda her ne kadar mahkeme safhasında hâkim tarafından rapor alınacak dahi olsa, dava açmadan önce uzman bir pedagogdan fikir alınması gerektiğini, çocuğun sosyal ve psikolojik gelişimi zorunlu kılmadığı müddetçe bu yola başvurmaması gerektiğini düşünüyorum.Çocuğum ileride kendisi karar versinZeynep S. (Anne): Eşimden 1 yıl önce ayrıldım ve kızımın velayeti bana verildi. Beş yaşındaki kızım 2,5-3 yaşından bu yana kendisini Elif G. olarak tanıyor. Birçok yere bu şekilde kaydı yapıldı. İlk başlarda çok düşündüm kendi soyadımı vermeyi, sonra bunun yanlış olduğunu anladım. Sırf velayet bana bırakıldı diye çocuğumun kişiliğinin önemli bir kısmını nasıl değiştirme hakkına sahip olabilirdim? Kaldı ki, velayet hükmü kesin hüküm değil, şartların değişmesi durumunda yeniden ele alınabilir. Böyle bir durumda velayeti geri alan babası tekrar dava açıp ‘Artık çocuk benim soyadımı taşımalı mı’ diyecek? Ayrıca ben tekrar evlenirsem ne olacak? Netice itibarıyla, soyadını seçme hakkının o çocuğa ait olduğunu düşünüyorum. Çocuk akıl baliğ oluncaya kadar doğumdan itibaren kullandığı soyadını kullansın ama bunların kendisine zarar verdiğini düşünüyorsa, sonuçlarına da kendisi katlanarak, dava açmadan bir dilekçe ile istediği değişikliği yapabilmeli.Kardeş evliliğini engelleyici bir sistem yokAv. Vildan Eryılmaz: Türk hukuk sisteminde çocuğun doğrudan annenin soyadını alabileceğine ilişkin yasal bir düzenleme yok. Çocuğun annenin soyadını taşıması, annenin talebi ile mümkün. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı nesep karışıklıklarına, soy bağının takip edilmesinin imkânsızlaşmasına, velayeti annede olan çocuk ile velayeti babada olan çocukların soyadlarının farklı olmasına sebep olabilir. Anne yeni bir evlilik yaptığında hem kendi soyadı değişecek hem de çocuğun soyadı değişecek. Anne ikinci kez evlendiğinde soyadı değişecek, fakat çocuk annesinin soyadını kullanmaya devam edecek. AYM’nin söz konusu iptal kararı nedeniyle ileride yapılacak kardeş evliliğini engelleyici bir sistem yok. Çocuk reşit olana kadar babasının soyismini kullanmalı. Reşit olduktan sonra kendi iradesi ile farklı bir soyadı seçebilir. Çocuğun annesinin soyadını taşıması ise babanın çocuğa karşı olan nafaka yükümlülüğünü etkilemeyecek.Babanın soyadını taşımak çocuk için bir nevi çatıdırPsikolog BurCu Toluç: Soyadı konusu sadece hukuki bir konu değil, olayın sosyolojik ve psikolojik yönleri de var. Çocuğun babanın soyadını alması, babanın soyunu takip etmesini ifade eder. Ve bu durum çocuğa net bir yol, huzurlu bir istikamet niteliği taşır. Çocuklarda güven ihtiyacı fazladır, babanın soyadını taşımak onlar için bir nevi çatı anlamı teşkil eder. Kadının tekrar evlenip ayrılması, soyadı durumundaki farklılık göz önünde bulundurulursa çocuğun minik dünyasında büyük karmaşaya sebep olacak. Boşandıktan sonra kadının velayeti altındaki çocuğuna soyadını vermesi, tekrar evlendiğinde diğer çocuklarına soyadını vermesi ya da ayrı ayrı velayet sahibi olunması çocuklar açısından vahim bir tablo sergileyecek. Böyle bir durumda birden fazla evlilikten söz edersek, çocuk ya kardeşleriyle farklı soyadı taşıyacak ya da dedesinin soyadını taşımaya mahkûm olacak. Bu durum, çocuğun bocalamasına ve travmatik sorunlara neden olacak.Annesiyle aynı soyadını taşıması, çocuğun yararınaDr. Nazan Moroğlu (Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi): Boşanmalarda velayet anneye verilmişse annenin çocuğunun soyadını değiştirme hakkı olmalı. Soyadı, kişilik hakkı olarak çocuğa da kadına da eşit olarak kullanma hakkı veren bir hukukî kavramdır. Boşanma sonrası velayet anneye verilmişse çocuk ile anne arasında soyadı farklılığının giderilmesi önemli. Velayet annede ise çocuk anneyle birlikte hareket ediyor, dolayısıyla annesiyle aynı soyadını taşıması çocuğun yararınadır. Mesela Almanya’da evlenen bir çiftin istemeleri halinde kendi soyadlarını kullanabildiklerini, doğan çocuğa kimin soyadının verileceğine ise eşlerin birlikte karar vermesi yönünde düzenleme var. Çift karar vermediği takdirde çocuğa kimin soyadı vereceğine, aile mahkemesi karar veriyor. Hatta Alman Medeni Kanunu’nda eğer doğan ilk çocuğa annenin soyadı verilmişse bundan sonra doğan çocuklara da aynı soyadı verilir hükmü bulunuyor.

21 Nisan 2014 Pazartesi

Cumhurbaşkanlığı seçimi mi? Başkanlık seçimi mi?

Yerel seçimlerin ardından siyasi atmosfer yavaş yavaş yumuşamışken, cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte siyaset kazanı tekrardan kaynamaya başlayacaktır. Ağustos ayında gerçekleşecek seçimlerde bu sefer bir ilk yaşanacak ve cumhurbaşkanı halkoyuyla seçilecektir. Aslında cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi başkanlık sistemine geçişin ilk aşaması olarak planlanmıştı. 2007 yılında yapılan anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi %69luk bir oy oranıyla kabul edildi. Bunun ardından 2010 yılında gerçekleşen referandum ile ise başkanlık sisteminin önündeki en önemli engeller kaldırıldı. Aslında 2014 yılına kadar çoktan başkanlık sistemine geçileceği düşünülüyordu. İhanet sürecinin esas amacı da başkanlık sistemine geçişi kolaylaştırmaktı.

İhanet süreci AKP-PKK-Cemaat ittifakının ortak eseriydi. Ancak bu ittifak arasında ciddi çatışmalar yaşanmaktaydı. PKK’nın amacı başkanlık sistemi ile Türkiye’nin eyaletlere bölünmesini sağlamaktır. Zaten başkanlık sisteminin günümüzdeki idari koşullarda uygulanması mümkün değildir. Başkanlık sisteminin olmazsa olmazı ülkenin eyaletlere ayrılmasıdır. Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hayali, aslında PKK’nın da en büyük hayallerinden birisidir. Ülkenin eyaletlere ayrılması PKK’nın daha geniş yönetim haklarına ve ekonomik güce sahip olması anlamına gelecektir. Bu durum ise Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasının ilk adımı olarak görülmektedir.

AKP açısından başkanlık sistemini değerlendirecek olursak, aslında bütün mücadele cumhuriyetin temel değerleri ile yapılmaktadır. Tayyip Erdoğan iktidara geldiği ilk günden beri cumhuriyetin temel değerlerini sindirememektedir. 1919-1938 yılları arasında Türk devriminin yarattığı ruh 75 yıllık karşı devrim sürecine rağmen hala yok edilememiştir. Tayyip Erdoğan’ın esas meselesi de tam olarak budur: Atatürk Türkiye’sinin kökünü kazımak! Cumhurbaşkanlığı makamının içi boşaltılsa da, yargı ele geçirilse de, ordu tasfiye edilse de karşı devrimciler bir türlü tam olarak istediklerini elde edemediler. Başkanlık sistemi karşı devrimcilerin elindeki en güçlü silahtır.

Cemaat ise en önemli devlet kurumlarını tıpkı bir ahtapot gibi kolları arasına almıştır. 2010 referandumunda Fethullah Gülen’in ölülere bile oy kullandırma sevdası boşuna değildi, çünkü cemaatin tam olarak sızamadığı en önemli kurumlardan olan Anayasa mahkemesi ve HSYK referandum ile birlikte cemaatin kolları arasına girecekti.

Görüldüğü gibi AKP-PKK-Cemaat arasında ortak çıkara dayanan büyük bir ittifak bulunmaktaydı. Bu ittifakın 2007-2014 yılları arasında başkanlık sistemine geçişi sağlayabileceği düşünülüyordu. Ancak güçler arasında gerçekleşen çatışmalar, başkanlık sistemi planlarını altüst etti. Cemaat ile PKK çatışmasının bir sonucu olarak KCK davası, AKP-Cemaat çatışmasının sonuçları olarak ise 7 Şubat ve 17 Aralık süreçleri yaşandı. Sonuç olarak; 2014 yılında Tayyip Erdoğan devlet başkanı olarak Çankaya’ya çıkmayı planlarken, teorik olarak bunun gerçekleşmesi artık imkansızdır.

Cemaatin şer ittifakından uzaklaşmış olması, AKP ve PKK’nın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortak hareket etmesini kaçınılmaz hale getirdi. Yapılacak olan ittifak 2010 Anayasa değişikliğindeki gibi gizli bir ittifak mı olacak, yoksa 2014 yerel seçimlerinde kritik bölgelerde BDP’lilerin AKP’ye oy vermesi gibi açık bir ittifak mı olacak bunu önümüzdeki süreçte göreceğiz. Hasip Kaplan’ın açık bir şekilde “AKP ile yan yana” olduklarını söylemesi şer ittifakını gözler önüne sermesi bakımından oldukça mühimdir.

2007 yılından itibaren başlayan süreç ile birlikte AKP adım adım başkanlık sistemini kurmak için çaba harcamıştır. Bu sürecin başında AKP ile Cemaat uyumlu bir ikili iken, 12 Eylül 2010 referandumu sonrası aralarındaki uyum yerini çatışmaya bırakmıştır. Bunun ardından ise Tayyip Erdoğan’ın en büyük destekçisi PKK olmuştur. Tayyip Erdoğan “Millet kendi başkanını sandıkta seçecek” açıklamasını yaparken başkanlık sistemi amacından vazgeçmediğini, cumhurbaşkanı olsa dahi kafasındaki başkanlık sistemini uygulayacağını göstermiştir. Türk milleti şunu unutmamalıdır başkanlık sistemi hem Tayyip Erdoğan’ın hem de Abdullah Öcalan’ın en büyük rüyasıdır. İşte bundan dolayı Ağustos ayında atılacak her bir oyun tarihsel değeri çok yüksektir.

Murat KAYA

18 Nisan 2014 Cuma

‘Organ’ize mutluluk

Turizmiyle tanıdığımız Antalya son yıllarda organ nakillerindeki çalışmalarıyla öne çıkıyor. Geçtiğimiz hafta düzenlenen ‘Uluslararası Organ Nakilli Çocuklar Bahar Kampı’ bunlardan biriydi. Katıldığımız kampta çocukları nakilli olan ailelerin hikâyelerini dinledik.Organ yetmezliği ne cinsiyet tanıyor ne de ırk. Zengin mi yoksa fakir mi olduğunuzun da bir önemi yok. Her geçen gün tüm çabalara rağmen bağışlara olan ihtiyaç giderek artıyor. Sadece Türkiye’de kronik organ yetmezliği sebebiyle hayat mücadelesi veren 100 binden fazla kişi yaşıyor. Nakil, ne yazık ki bu hastaların hayatlarını sürdürebilmesi için tek tedavi seçeneği. Ülkemizde organ nakli konusunda çok deneyimli ekipler yetişiyor. Özellikle Antalya’da organ nakline inanan ve gönül veren pek çok insanla karşılaşmak mümkün. Ekipler kurup bölge bölge dolaşarak, çeşitli ortamlarda halka organ naklini ve bağışını anlatıyorlar. Hatta Antalya’da geçtiğimiz yıl ‘Bir saat içinde en fazla organ bağışı’ dalında Guinness rekoru bile kırıldı.Türkiye’de 60 bin böbrek, 5 bin karaciğer ve 2 bin kalp yetmezliği sorunu yaşayan hasta bulunduğu tahmin ediliyor. Nakil bekleyen hasta sayısının fazlalığına rağmen ülke olarak bağışta istenilen oranları yakalamış değiliz. Bundan dolayı her yıl 6-7 bin insanımızı kaybediyoruz. Sadece nakil bekleyen hastalar değil, yakınları da çaresiz bir bekleyiş içine giriyor. Uygun organ bulundu haberini duymak için belki de yıllarca bekliyorlar.Bu amaçla yola çıkan Organ Nakli Koordinatörleri Derneği (ONKOD) de bağış ve nakillerin yaygınlaştırılması, duyarlılığın artırılması için 2005’ten beri hizmet veriyor. Derneğin faaliyetlerinden biri bu sene ikincisini düzenlediği ‘Uluslararası Organ Nakilli Çocuklar Bahar Kampı.’ Antalya’da yapılan kampta bir hafta boyunca çeşitli etkinlikler gerçekleşti. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen 32 çocuğun yanı sıra; Letonya, Kırgızistan, İngiltere, Macaristan ve Norveç’ten de katılım oldu.Zorlu tedavi süreçlerinin ardından çocuklar, kamptaki eğlenceli aktivitelerle moral topluyor. Aynı sıkıntıları yaşayan akranlarıyla bir araya gelerek yalnız olmadıklarını anlıyor ve yaşamla olan bağları güçleniyor. Sormanıza gerek yok, aslında kampta ne kadar mutlu oldukları, sahip oldukları enerjiden ve yüzlerini kaplayan gülümsemeden anlaşılıyor. Alışmak zorunda kaldıkları hastane odalarından farklı bir ortamda çocuk olduklarını yeniden hissetme fırsatı veriliyor. Geldikleri şehirler, ülkeler başka başka olsa da hikâyeleri hep aynı. Sadece çocuklar değil, aileleri de kamp boyunca kendileri gibi ailelerle tanışıp yaşadıklarını paylaşıyor. Bu organizasyon, çocukların yaşamdan uzak kalmalarını gerektirecek bir durumda olmadıklarını gösteriyor. Yaşıtlarıyla aynı etkinlikleri yapabildiklerini görüp kamptan memnun ayrılıyorlar. Öyle ki buraya bir kez gelen, tekrar katılmak için çok uğraşıyor.Kamp, kendilerine hep ‘neden ben?’ diye soran çocukların aslında ‘ben değil, bizmişiz’ demelerini sağlıyor. Her biri, onları buluşturan hastalıklarını ortak dil olarak kullanıyor. Ağlamak için nakil ismini duymalarının yettiği çocuklar, dertlerini paylaşmayı öğreniyor. Altı yaşında böbrek nakli olan Mehmet Emir, bunu yaşayan çocuklardan. Nakil konusu açıldığında kaçıp odasına saklanırken birkaç gün sonra annesine “İlk defa hastalığım güzel bir şeye sebep oldu.” diyor. Aileler ve çocukların hepsi, kampta bulunmanın memnuniyetiyle Antalya’dan ayrılıyor. Daha sonra da dernekle iletişime geçen aileler, çocuklarının değişimlerinden bahsediyor. Tıpkı böbrek nakilli Norveçli Martin’in annesinin ONKOD’a gönderdiği mektup gibi. Oğlunun, kamp sonrası özgüveni ve sosyal iletişimi yüksek, enerji dolu biri haline geldiğini söyleyen anne, kamp için koordinatörlere teşekkür ediyor.Norveçli Martin, annesiyleBöbrek, karaciğer ve kalp nakilleri yapılan çocukların kimisi iyileşirken kimisinin ilaç tedavisi hâlâ devam ediyor. Onlar yine de nakil bekleyen hastalara göre daha şanslı. Kimi ailesinden alırken naklini, kimi de hiç tanımadığı bağışçılar sayesinde hayata tutunuyor.Eflatun“Hayat kurtarmak için gerek yok illa doktor olmaya / Gel sen de katıl bize bir organ bağışla” şarkısıyla organ bağışının önemine dikkat çeken Eflatun da çocuklarla kamptaydı. Sanatçı, “Organ nakliyle ilgili ilk şarkıyı bestelediğim halde sevinemiyorum. Bu bana duyarlılığımızın ne kadar az olduğunu gösteriyor.” diyor.Kalbi altı dakika atmadıBerkant Demireyen (12): İştahsızlık ve halsizlik belirtileriyle dokuz yaşında götürüldüğü hastanede kalp ritminin bozuk olduğunu öğreniyor Berkant’ın ailesi. İki sene ritim bozukluğu için ilaç tedavisi gören Berkant’ın durumu ağırlaşıyor ve kalbi altı dakika duruyor. Hayata döndürülen ve cihazlara bağlı yaşayan Berkant, kadavradan kalp nakli olur. Hasta olduğu günlerde annesine ‘Ben ölecek miyim?’ diye soran Berkant, şu anda iyi. Eğitimine bu yıl evde devam ediyor.Dokuz aylık bebekken organ nakli yapıldıTegam Jessica Ross (8): Kampa İngiltere’den annesiyle gelen karaciğer nakilli Jessica’nın ilk nakli, dokuz aylık olunca gerçekleştirilmiş. Annesi öncesinde kızının hiç hareket etmediğini, konuşmadığını ama nakille birlikte geliştiğini söylüyor. Geçen yıl İngiltere’den katılan çocuklardan kampı duyan Jessica, katılmak için aylar öncesinden heyecanla bekleyenlerden. Jessica’nın annesiyse kampta aynı duyguları paylaşan diğer annelerle buluşunca, dillerini anlamasalar da birlikte ağlamalarının kendisini çok etkilediğini söylüyor.Karaciğerini annesi ve teyzesinden aldıSemih Can Uyar (14): Semih, iki yaşındayken kroli sendromu yaşıyor ve hastanelerle bu şekilde tanışıyor. İki defa karaciğer nakli olan Semih, ilkini annesinden, diğerini teyzesinden alıyor. Hastalık sebebiyle gelişimi durunca aşırı kilo kaybı yaşıyor. Semih, yaşadıklarından o kadar etkilenmiş ki hastalığından bahis açıldığında korkuyor. Kampa annesi ve kardeşiyle katılan Semih, iyi vakit geçirdiğini söylüyor.Doğuştan nakil gerekliydi, teşhisi üç yaşında olduDenizhan Çığtak (16): Organ yetmezliği doğuştan olduğu halde fark edilmeyen Denizhan, buna bağlı olarak gelişme geriliği yaşamaya başlamış. Teşhis üç yaşında konulmuş ve iki böbreğinin de hasarlı olduğu fark edilmiş. 10 yaşındayken kadavra listesine adı yazılan Denizhan, ilk naklini olmuş ancak bağışıklık sistemi iflas ettiğinden virüs kapınca böbreği iflas etmiş. Yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması geçiren Denizhan, böbreğini bu kez annesinden almış. Okuluna devam eden Denizhan’ın durumu iyi ve o da diğerleri gibi kampa geldiği için oldukça mutlu.g.bagırkan@zaman.com.tr

14 Nisan 2014 Pazartesi

Amaç-Eliyahu M.Goldratt ve Jeff Cox

Bir süredir öyle bir koşuşturmacanın içindeyim ki, ne kadar istesem de bloguma yazamaz oldum. Amaç’ı da okuduğumda taze taze yorumlarımı yazacaktım ama ancak fırsat bulabiliyorum. Neyse, önümüzdeki dönemde telafi ederim J

Üretim sektörüne çok da yabancı olmayan bir İnsan Kaynakları gönüllüsü olarak Amaç’ı okumak benim için yalnızca öğretici değil keyifliydi de. İşte kitabın içinden altı çizili satırlar…

“Şirket para kazanmıyorsa, ne olurdu? Ürün üretip satarak, servis sözleşmeleri imzalayarak, bazı varlıklarını satarak ya da başka bir şekilde para kazanamıyorsa, şirket batardı. İşlevsizleşirdi. Amaç para olmalıydı. Onun yerini hiçbir şey alamazdı. Her neyse, varsaymam gereken şey buydu.”

“Eğer bir şirket para kazanmak istiyorsa, ürünün değeri - bizim ona biçtiğimiz fiyat- sattığımız birim başına stoklara yaptığımız yatırımlar toplamı işletme giderleri toplamından daha fazla olmalıdır.”

“Ne kadar az hata yaparsanız, düzeltmek için o kadar az çalışmak zorunda kalırsınız, bu da daha düşük maliyete götürür.”

“Kısıtlar teorisinin adımları:

·         Sistemin darboğazlarını sapta.

·         Darboğazları nasıl kullanacağına karar ver.

·         Her şeyi yukarıdaki karara tabi kıl.

·         Sistemin darboğazlarının verimliliğin arttır.

·         Bir önceki adımlardan herhangi birisinde bir darboğaz oluşursa yeniden birinci adıma dön.”

“Bir yönetici şu sorulara cevap veremez ise ona yönetici denebilir mi? Neyi Değiştireceğiz? Ne ile Değiştireceğiz? Değişimi nasıl Gerçekleştireceğiz?”

Keyifli okumalar…