31 Ocak 2015 Cumartesi

Evli mutlu okullu

Kimisi 25’inde kimisi 30’unda üniversite sınavına girdi. 18’inde veda ettikleri üniversite hayaline geç yaşta kavuştular. Hatta çoluklu çocuklu üniversite okumakla kalmayıp yüksek lisans ve doktora yapanlar da var.Onlar çeşitli sebeplerden dolayı üniversite okuma hayalini geride bıraktılar. Evlenip çoluk çocuğa karıştılar, rutin bir rüzgâra kapıldılar. Ancak günün birinde üniversiteli olma hayalleri canlandı. Kimisi 25’inde kimisi 30’unda sınava girdi ve iyi üniversitelerden dereceyle mezun oldular, hem de kucaklarında çocuklarıyla.DOĞUMDAN ÇIKTI, FİNALE GİRDİSanatçı Aslıhan Erkişi, evlendikten sonra üniversite okuyanlardan. 25’inde üniversiteye başlayan Erkişi, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nı birincilikle bitirmiş. 4. sınıfta ilk kızı Mehrû’yu, yüksek lisansta ise Gülrû’yu kucağına alan Erkişi, şimdilerde doktora yapıyor ve bir üniversitede öğretim üyesi.Aslıhan Erkişi’nin üniversiteye başlama hikâyesini merak ediyoruz. Kendisini “Evde Türk filmi seyreden, dantel ören bir kızdım.” şeklinde tarif ederek söze başlıyor. Okul hayatı boyunca başarılı bir öğrencilik sergilemiş, hayalinde matematik öğretmeni olmak varmış. Nitekim dershaneye de başlamış. O yıl babası ciddi bir rahatsızlık geçirince moral motivasyon kalmamış. Aslıhan Erkişi, ailesine yük olmamak için anne-babasından habersiz dershaneyi bırakmış. “Babam işçi emeklisiydi, bir kardeşim Kütahya’da üniversite okuyordu. İkimizi okutmak zor olabilirdi, aileme teklif bile edemedim.” diyen Erkişi, üniversite hayalini rafa kaldırınca Belediye Konservatuarı’na girmiş. O yıllarda klasik kemençe dersi alan Erkişi’nin yolu bir gün İTÜ’ye düşmüş, hocası kendisini kemençe yayı almak için oraya yollamış. İTÜ’nün kapısına gelen Erkişi, “Keşke burada okuyabilsem.” diye içinden geçirmiş ama nafile. O, bu hayale çoktan veda etmiş bile. Ta ki Ertuğrul Erkişi ile tanışana kadar…Ertuğrul Erkişi, Belediye Konservatuarı’na konser vermeye gelmiş. Onun adını duyan Aslıhan Erkişi, “Şu STV’de Muhabbet Bağı programını yapan, hep kahverengi takım elbise giyen adam.” deyip geçmiş. Ancak Ertuğrul Erkişi sahneye çıkıp “Türlü derde ben deva buldum elimle çok zaman” şarkısına başlayınca olduğu yerde kalmış ve az önceki yorumlarından utanmış. Ertuğrul Erkişi’nin arkasında korist olduğu o gün bir şeyler sezmiş. Zira Ertuğrul Erkişi, sahneye çıkarkan göz göze gelmişler, ikisi de kafasını çevirmiş. Hatta Ertuğrul Erkişi, şarkıların manalı yerlerinde dönüp arkaya bakmış. O gün öylece bitmiş. Bir hafta sonra koro şefi, kendisini çağırmış ve Ertuğrul Erkişi’nin evlenmek istediğini iletmiş. Duruma şaşırıp, biraz süre istemiş. Müstakbel eşini Bursa’da sorup soruşturmuşlar. TRT İstanbul Radyosu ses sanatçısı olan halası Tülay Canik de damat adayını tanıyormuş ve çok seviyormuş. Hâsılı kısa süre içinde nişanlanmışlar. Ertuğrul Erkişi nişanlısını üniversite okuması konusunda teşvik etmeye başlamış.“1995 yılında mezun olmuşum, sene olmuş 2013. Bir yandan Ertuğrul’un bu fikrini ciddiye almak istiyorum, diğer yandan kendime güvenemiyorum.” diyen Erkişi, nişanlıyken sınava girmiş ve güzel bir puan almış. Nişanlısı onu yetenek sınavlarına hazırlamış. O yıl sınava başvuran 4 bin 586 kişi içinden seçilen Erkişi, 3.lükle konservatuara girmiş.Peki, sonrasında neler oluyor? Okul arkadaşlarının ‘abla’ dediği Aslıhan Erkişi, okulla ev arasında mekik dokuyor. Arkadaşları okul çıkışı gezip tozmaya giderken o evine koşuyor. Onun evli olduğunu duyanlar “İki de çocuğu varmış.” cümlesini ekliyor. Sahiden de iki çocuğu oluyor. Son sınıfta hamile kalan Erkişi, ders çalışmaktan geri kalmıyor. Doğumdan 15 gün sonra finallere giriyor. Yüksek lisans mezuniyetine kucağında Mehrû, karnında Gülrû ile gidiyor.Aslıhan Erkişi, alt komşusunun “Kızım sen talebesin, vaktin olmuyordur.” deyip getirdiği yemeklerden, eşinin ev işlerine ne kadar yardımcı olduğundan, annesinin çocuğuna baktığından, babasının onu okula getirip götürdüğünden bahsediyor. Tüm bunları birer lütuf olarak gören Erkişi, “Yıllar önce kemençe yayı almaya geldiğim İTÜ’de hoca oldum, ders verdim. Bu bir mucize.” diyor.OKULDA SİVİL POLİS ZANNEDERLERDİ33 yaşındaki İlker Koçoğlu da evlenip çocuk sahibi olduktan sonra Mimar Sinan’da sosyoloji okumuş. Ticaret lisesi çıkışlı olduğu için sistem, sosyoloji tercih etmesine izin vermiyormuş. O, Marmara’da muhasebe okumuş, açıköğretimden işletmeyi bitirmiş, sonrasında mali müşavir olmuş. Fakat sosyoloji okuma hevesini bir kenara bırakmamış. Bu hedefine ulaşmak için zemin hazırlıyormuş bir yandan. “Kendi işim olursa vakit bulabilirim ve sosyoloji okuyabilirim. Para kazanabilirsem de bu hayali gerçekleştirmem kolay olur.” diye düşünüyormuş. 9 yıllık süreçte maddi şartları sağlamış, sonra ver elini üniversite.Koçoğlu’nun yeniden başladığı üniversite hayatı da oldukça renkli. Okulun ilk günleri onu sivil polis zannediyorlarmış mesela. Bir dönem boyunca kendisinden uzak duranlar olmuş. Sınıfın abisi olmuş sonra. Sınav dönemlerinde 12 yaş küçüklerle kafa kafaya verip ders çalışmışlar. Sınıf arkadaşları “Abi sen daha önce üniversite okudun, tecrübelisin, hocalar ne sorar?” diye etrafına toplanırmış. İlker abi, sorularla ilgili isabetli tahminlerde de bulunurmuş. Notları toplayıp İlker abiye ulaştırırlarmış, sınav günü “Abi bugün sınava geleceksin değil mi?” diye mesajlar gelirmiş. İş yoğunluğundan dolayı sadece bir vize kaçıran Koçoğlu, onu da telafi etmiş.Evden işe, işten okula bir hayat süren Koçoğlu’nun 3. sınıftayken bir kızı olmuş. İşyerinde patron, danışmanlık verdiği firmalarda işçi, okulda öğrenci olan Koçoğlu, babalık rolü kazanınca günler iyice yoğunlaşmış. Bir yandan çocuğuna bakıp bir yandan ders çalıştığı zamanları tebessüm ederek hatırlıyor. “Finallere çalışırken kitabı açar, sesli okuyarak hem çocuğun dikkatini toplar hem de dersimi çalışırdım.” diyor. 4 yıl sonunda mezuniyet gelip çatıyor ve Koçoğlu, 81 ortalamayla mezun oluyor. Mezuniyet sevincini eşiyle paylaştıkları sırada kızı “Baba ne oldu?” diye sormuş, “Mezun oldum kızım.” deyince ufaklık boş boş bakmış tabii.30’undan sonra okumaya kalkışmasına çevresinden ne gibi tepkiler gelmiş derseniz; arkadaşları “Ne zorun var?” diyormuş. Sonuçta işini gücünü eline almış, yuvasını kurmuş. Ailesi ise hep desteklemiş. Hâlâ “İyi dersler” diyor oğluna. Koçoğlu, “Anne işe gidiyorum dese de nafile. Çünkü annesi oğlunun mutlaka bir şeyler okuduğuna emin. Haksız da sayılmaz. Koçoğlu, sosyolojiyi bitirdikten sonra aile danışmanlığı sertifikasını da almış. Bu eğitimin aile yaşantısına müthiş katkısı olduğunu düşünüyor. Şimdilerde hukuk okumaya niyetlenen Koçoğlu, okumanın bir tutku olduğunu söylüyor ve bu hayali taşıyan herkesin kolları sıvaması gerektiğini düşünüyor. Ona göre okumak o kadar zor değil, hatta ikinci üniversiteyi okumak dil öğrenmek gibi. Nasıl ki bir dili öğrenen ikinci üçüncü dili kolay öğreniyorsa bir bölüm okuyan bir başka bölümü de çok rahat okuyabilir.İKİ LİSANS BİR YÜKSEK LİSANS BİTİRDİBir başka kariyer öyküsü de Hayrunnisa Gelgeç’e ait. O da evlenip iki evlat sahibi olduktan sonra üniversite okumaya başlamış. İki lisans, bir yüksek lisans bitiren Gelgeç, şimdilerde doktoraya hazırlanıyor.Annesi-babası, “Kız çocuğu okumaz.” mantığıyla ilkokuldan sonra okutmamışlar onu. Ancak o, okuma hayaline sımsıkı tutunmuş bir kere. Ailesinden habersiz açıköğretime kaydolmuş, ortaokul ve liseyi bitirmiş. Harçlıklarını biriktirir, harç parasını öyle ödermiş. İstanbul Üniversitesi’nin önünden geçerken hayran hayran okulu seyreden Gelgeç, ‘Bir gün ben de burada okuyabilir miyim?’ hayalini kurarmış.O sıralarda bir hocası vesilesiyle müstakbel eşi Mustafa Bey’le görüşmüşler. Gelgeç, görüşme sırasında ilim tahsil etmek istediğini anlatınca muhatabından olumlu bir karşılık almış, hatta ciddi destek görmüş. Öyle ki evlendiği yıl üniversite sınavına girmiş, açıköğretimden işletmeye yerleşmiş ve fakülteyi onur belgesiyle bitirmiş. Ancak onun hayal ettiği üniversite bu değilmiş.İki evladını kucağına alan Gelgeç, bir yandan çocuklarını büyütüyor, diğer yandan kendini geliştirmeye devam ediyormuş. Bir gün bir arkadaşı açıköğretimde ilahiyat açıldığını söyleyince Gelgeç’in gözleri parlamış, hemen kaydolmuş. Ön lisansı bitirir bitirmez de Dikey Geçiş Sınavı’na girmiş ve Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne yerleşmiş. Hedefi İstanbul İlahiyat olsa da formu yanlış doldurduğu için bu hayali bir süre daha ertelenmiş. Lisansı bitiren Gelgeç’i artık kim tutar? İstanbul Üniversitesi’nin kapısında almış soluğu ve yüksek lisansa başlamış.Eh, her şey anlattığımız kadar kolay değil elbette. Zira kızının çeşitli sağlık sorunları olmuş. Çok zor günler yaşadığını anlatan Hayrunnisa Gelgeç, “Ders çalışmak terapi etkisi yapıyordu. Üniversite hayalim sayesinde bunalımın eşiğinden döndüm.” diyor. Nasıl bir öğrenci olduğunu merak ediyoruz. “Derse en önce gider, hocalarımı dikkatle dinlerdim. Anlattıkları her kelime önemliydi ve çok iyi not tutardım. Fakültedeki herkes benim notlarımdan çalışırdı. Okulun koridorlarında dolaşmak bile beni müthiş mutlu ediyordu, hâlâ da öyle.” şeklinde konuşuyor. Onun nihai hedefi akademisyen olmak ve öğrenci yetiştirmek. Kendisine bu uğurda maddi manevi destek olan eşine de teşekkür ediyor. Gülerek eşinden burs istediğini anlatıyor. Mustafa Bey’in zaman zaman zorluk çektiği muhakkak ancak bunu eşine hiç hissettirmemiş. Gelgeç, insanın azmedince her hayaline kavuşabileceğini dile getiriyor ve ekliyor: “İlmin yaşı olmaz. Evlenmek, çoluk çocuğa karışmak da buna mani değil. Böyle bir hayali olan mutlaka gerçekleştirmeli.”

24 Ocak 2015 Cumartesi

Sonradan köylüler

Ceviz ve bademi yan yana görünce ‘oo piti piti’ yapacak kadar doğal yaşama uzaktı Ilgın ve Serhat Sayıcı çifti. İstanbul’dan sıkıldıkları bir vakitte köyleri dolaşmaya karar verdiler. Sayıcı çifti, şimdi köylünün satamadığı ‘tertemiz’ ürünlerini, doğal tüketmek isteyen şehirli insanlara ulaştırıyor.Ilgın ve Serhat Sayıcı için köy, ilkokulda arkadaşlarının yaz tatilinde gittiğinden haberdar oldukları uzak bir coğrafyadan ibarettir. Büyüdüklerinde de durum değişmez. Köy hayatı ile tanışmaları için önce okullar bitirilecek sonra iyi bir işe girilecek ardından evlilikle birlikte artan sorumluluğa büyük şehrin sıkıntıları eklenecek ve Sayıcı çifti için İstanbul’dan kaçmanın yolları aranacaktır. Aslında Ilgın çok eskiden beri gitmek istemektedir fakat hayat arkadaşı tam bir şehir insanıdır. Serhat, Gebze’de bir yazılım firmasında, Ilgın ise Maslak’ta bir firmada insan kaynakları yöneticiliği yapmaktadır. Her akşam gidiş dönüş dört saate yakın bir süreyi yolda geçirmeleri ve hiçbir şeye vakit yetirememeleri dananın kuyruğunun koptuğu an olur. Artık Serhat da şehir insanlığından vazgeçmiştir. Fakat nereden başlayacaklarını bilememektedirler. Sonra bir gün fikir dahil her şeyin paylaşıldığı Armağan Uçuşturma Çemberi diye bir gruptan haberleri olur. ‘Bir yol gösteren yok mu?’ çağrısına onlarca kişi cevap verir. Meğer ne çok göçebe, gezgin, seyyah varmış diyerek umutlanan çift, birçok kişinin yapmak isteyip de yapamadığı şeyi yaparak İstanbul’u terk eder.Arabalarında kendilerinden başka iki bavul ve bir de köpekleri ile yollara koyulan çiftin kafasında köyleri dolaşmak vardır. İlk durakları Buğday Derneği’nin öncülük ettiği TATUTA (Tarım Turizm Takas) çiftliklerinden biri olan Çanakkale’deki Yeniköy Çiftliği olur. Yeniköy, Muratlar köyündeki iki haneden biridir ve Sayıcı çiftinin hayatlarında gördüğü ilk köy ortamıdır aynı zamanda. Diğer hanede ise Ramazan amca ile karısı Meryem teyze vardır. Ilgın Sayıcı, ‘mucizelerin başladığı yer’ olarak anlattığı Yeniköy serüvenlerinden bakın nasıl bahsediyor: “Bize yepyeni bir hayatın kapısı açıldı. 40 gün boyunca hiç köyden çıkmadık, hiç pazara gitmedik, hiçbir şey almadık. Her şeyi kendimiz yetiştiriyorduk. Biz topluyorduk, biz pişiriyorduk. Her sabah biz sobayı yakıyorduk. Ben ilk zamanlar turist gibiydim. Her şeyin fotoğrafını çekiyordum. Ta ki bir ineğin ebeliğini yapana kadar. Ramazan amca ve Meryem teyze ineklerden birinin doğuracağını söyleyince makinemi aldım, ahıra koştum. Meryem teyzenin Ramazan amcaya ‘Sakallı oğlanın karısını da çağırdım ama işe yarar mı bilmem’ diyerek benden bahsettiğini duyunca fotoğraf için değil, yardım için çağrıldığımı anladım. Makinemi de turistliğimi de bir yana bırakıp o hayvanı doğurttum. Sonra da 40 gün boyunca bir daha makineyi elime almadım. Mucizelere makinemin ardından değil kendi gözlerimle şahit olmak istedim.”Köylü satamıyor, şehirli ulaşamıyor…Yeniköy macerasından sonra 10 ay boyunca farklı farklı çiftlikleri ve köyleri dolaşan ve benzer tecrübeler edinen çift için artık dönüş yoktur. Köyde olmasa da istediklerinde kırsala hemen ulaşabilecekleri bir mesafede yeni bir hayat kurmak ve yol boyunca gözlemledikleri bir çıkmaza çözüm olabilecek bir projeyi hayata geçirmek. Nedir bu çıkmaz ve nedir bu proje? Sayıcı çifti bahsetsin: “Gittiğimiz köylerde satamadığı için üretmeyen insanlarla tanıştık. İstanbul’a geldiğimizde ise temiz gıda bulamadığı için dövünen, pazar pazar gezdikleri halde ‘plastik yediklerinden’ şikâyet eden insanlarla görüşüyoruz. Birbirini bulamayan bu iki taraf arasında köprü olalım istedik. Çünkü tüketiciyi tanıyoruz, üreticiyle de çalıştık, nasıl üretildiğini biliyoruz.”Çanakkale’ye yerleşen Sayıcı çiftinin çok kısa bir süre önce hayata geçirdiği projenin adı Tohumdan Sofraya. İki haftada bir tüketicilerden aldıkları siparişleri arabalarının arkasına atarak İstanbul’un yolunu tutuyorlar. Geçtiğimiz hafta sonu ikinci teslimatlarını yapmışlar ve tepkiler inanılmaz güzel. ‘Soframızdasınız’ diye mesaj atanı mı ararsınız, ‘Yumurtanın tadını unutmuşuz’ diyenleri mi? Bir de çikolatayı bırakıp süt reçeline dadanan ufaklık var. ‘Süt kesildi’ diye arayan müşterisine ‘aman sakın ha dökmeyin, peynir yaparız ondan’ deyip nasıl yapılacağını tarif eden Ilgın Sayıcı, aradan 24 saat geçtikten sonra telefon açan kadının heyecanla ‘sayenizde hayatımda ilk defa peynir yaptım’ demesinin işin en şahane kısmı olduğundan bahsediyor. Zaten bütün bunlar ona uzun vadede şu an tüketici pozisyonunda olan kişileri kısmen de olsa üretim aşamasına dahil etmenin yollarını aramaya sevk etmiş. Bazı planları var: “Önümüzdeki yıl insanlara benden kaç kilo tarhana almak isteyeceklerini soracağım ve tarhanaları yapan Sevinç ablaya gidip ‘Beraber yapalım’ diyeceğim. Kendim de üretim aşamasından kopmak istemiyorum. Hatta tüketiciye de öğretecek bir sistem kurmak istiyorum. Gelin tarhanamızı beraber yapalım diyeceğim bir süre sonra.”Sayıcı çifti, bir daha kesinlikle İstanbul’da yerleşik bir hayat sürmeyi düşünmüyor. Bıraktıkları şehirde özledikleri tek şey aileleri ve arkadaşları. Ama yeni hayatlarında arkadaşlarıyla geçirdikleri vaktin çok daha kaliteli olduğunu düşünüyorlar. Bir yerlere yetişmek zorunda olmadıklarını bilerek yapılan ziyaretler çok daha verimli ve keyifli geçiyormuş. İstanbul’da turist olarak bulunmak ise sözlerle anlatılacak gibi değil... Ürünleri öğrenmek isteyenlerinfo@tohumdansofraya.com'a mail atabilir. Normal 0 21 false false false TR X-NONE X-NONE /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri",sans-serif; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-fareast-language:EN-US;}

17 Ocak 2015 Cumartesi

İtinayla yuva kurulur!

Maddiyat, güzellik, kariyer derken evlilik kriterleri aldı başını gitti. Evlenmek de zor, evlenene aracı olmak da. Her türlü zorluğa rağmen yuvaların kurulması için canla başla çalışan ‘aracılar’ da var.Evlilikle ilgili yüksek beklentiler ve boşanmanın yaygınlaşması, bekârları evlendirmeye niyetlenenlerin niyetini bozuyor! Makam, mevki, kariyer, güzellik derken kişilerin hayal ettikleri eş profili, aracıları kara kara düşündürüyor. Kimse kimsenin eş seçimine müdahale etmek istemiyor. Hal böyle olunca en çok anneleri telaş sarıyor. Eşe dosta, “Uygun birini bulamıyoruz. Kimse taşın altına elini koymuyor.” sitemlerini sıralıyor. Fakat aracılığa kabiliyeti olanlar da haklı. Evlilik iyi gittiğinde vesile olana dua etmek akla gelmiyor da kötü günler gelip çattığında, ‘Sebep olan olmaz olsun’ cümlesi ağızlardan dökülüveriyor. Her şeye rağmen hayırlı yuvalara vesile olanlar da yok değil. Rümeysa Ölmez, tam 35 çiftin evlenmesine vesile olmuş ve bu evlilikler arasında bir tek boşanma yok. Bu başarının arkasında uzman psikolog olması yatıyor belki de. Evlilik uyumu üzerine 50 çift üzerinde test ve mülakat yapıp tez hazırlayan Ölmez, aracılık edeceği kişileri mümkün olduğu kadar tahlil ediyor, bariz kişilik sorunları olanlara aracılık etmekten kaçınıyor. ‘Sizi aracılık işine mesleğiniz mi sevk etti?’ sorusuna ‘hayır’ cevabını veriyor. Zira annesi Kadriye Aydemir de birçok yuvanın kurulmasına vesile olmuş. Annesine gelen teşekkür telefonları ve aldığı hayır duaları Ölmez’i de motive etmiş olmalı ki 35 çifti nikâh masasına oturtmuş. Bunu sosyal bir rol olarak gören Ölmez, “Evlenmek isteyen, bir eşin ve evin sorumluluğunu alabilecek onlarca genç var ama bekârlar. İyi bir neslin yetişmesi için bu insanların hayırlı bir çatı altında buluşturulması gerekiyor.” diyor.Üç yıl sonra tekrar görüştüler ve...Rümeysa Ölmez’de hikâye çok. Birbirine benzer iki görüşme macerası dikkatimizi çekiyor. Erkek ile kız görüşüyor ve uygun olmadıklarına kanaat getirip meseleyi noktalıyorlar. Bu süre zarfında delikanlı başkalarıyla görüşüyor ama evlenmek nasip olmuyor. Kız, o günlerde rüyasında Ölmez’i görüyor ve kendisine, “Üzülme, bu çocuk geri gelecek.” diyor. Aradan tam üç yıl geçiyor. Günlerden bir gün kızın annesi Ölmez’i arıyor ve, “Bizim kız kimseyle görüşmüyor. O çocuk evlenmediyse tekrar arayıp sorar mısın?” diye ricada bulunuyor. Ölmez, ikiliyi yeniden buluşturuyor. Çiftimiz bu defa masadan evlilik kararıyla kalkıyor. Benzer şekilde iki yıl aradan sonra tekrar görüşüp evlenen bir çift daha var. Onlarda şimdilerde bebek bekliyor. Buradan anlaşıldığı üzere bu işler kısmetse bir şekilde oluyor ama bugün ama yarın. Ölmez, “Evlendirdiklerim çoluk çocuğa karıştı. Yarın da bir bebek mevlidine gideceğim. O çocukları torunum gibi hissediyorum.” deyip gülüyor.Kriterler absürtleştiEvlilik kriterlerinin absürtleştiği, beklentilerin yükseldiği bu zamanda birilerine aracı olmak cesaret işi. Nitekim Rümeysa Ölmez’e, ‘Bu işe nasıl cesaret ediyorsun?’ diye soran çok. O, besmele çekip halis bir niyetle yola çıkmak gerektiğini söylüyor. Birilerine kefil olmaktan şiddetle kaçındığının altını çiziyor. “Ben aracıyım, tanıştırmakla görevliyim. Siz de ailesi olarak mahallesinden, işyerinden, eşinden dostundan etraflıca araştırın.” yaklaşımını benimsiyor. Kişilerin sadece iyi yönlerini değil, zaaflarını ve çeşitli hastalıklarını da dile getirmekten çekinmiyor. Örneğin evlendikten sonra şizofreni olduğu ortaya çıkan bir sürü insan var. Evlilik uyumu üzerine çalışan Ölmez’e göre, flörtlü evliliklerde başarı oranı düşük. Nitekim eskiden akrabalar, komşular araya girer, gençleri tanıştırır ve evliliklere aracılık ederdi. Modern yaşamla beraber flörtler başladı, görücü usulü yavaş yavaş rafa kalktı. Anne-babalar başta bu durumdan rahatsız olsa da onlar da zamanla alıştı. Her şey yolunda gidiyor gibiydi. Ta ki gençler, ‘Evlenecek kimse kalmadı!’ şikâyetine başlayana kadar. Her ne kadar modası geçmiş kabul edilse de görücü sistemiyle yapılan evliliklerin daha uzun ömürlü olduğu yadsınamıyor ve belli bir kesim bu yöntemi tercih ediyor. Çünkü bu tarz evliliklerde istişare mekanizması devreye giriyor. ‘Akıl akıldan üstündür’ kaidesince ve tecrübeli aracı dolayısıyla daha güvenli adımlar atılıyor. Ölmez, bir aracı olarak süreci askıda bırakmadığını, bazen nişan alışverişlerine bile katıldığını söylüyor ve son dönemde kızlarda gördüğü bir durumdan da bahsetmeden edemiyor: “Kızlar, erkeği ailesinden koparıp kendi ailesine yakınlaştırmak istiyor. Erkeği annesinden düşünmek ve onların ilişkisinde parçalayıcı rol oynamak hiç doğru değil.” Rümeysa Ölmez’in motivasyon kaynağı Allah rızası. Kendisi, “Hayırlı yuvalara aracı olana cennette köşk vaat ediliyor. Uyanık olup ahirete yatırım yapmak lazım. Köşkün birinde oturup diğerlerini kiraya vereceğim.” diye espri yapıyor. “Tabii giriş yapabilirsek” diye ekliyor. Sonra ciddileşip, “Allah cennet bahçesi olacak yuvalara vesile ettirsin diye dua ediyorum.” diyor.İşin bereketi kaçmasınAracılık işlerinde adres gösterilen bir başka kapıyı çalıyoruz. Hanife Kurtoğlu, ‘işin bereketi kaçmasın’ diyerek kaç hayırlı yuvaya vesile olduğunu söylemiyor. Konuyu kıldan ince kılıçtan keskin gören Kurtoğlu, “İçinizdeki bekârları evlendirin.” ayeti üzerinde düşünmek gerektiğini söylüyor.Yıllar önce evlendirdiği bir kızdan bahsediyor: “Liseyi bitimiş, üniversite okumak isteyen bir kızdı. Onu kendisine üniversite okutacak bir beyle görüştürdük, evlendiler. Kızımız üniversite okumakla kalmadı, şimdilerde doktora yapıyor. Evlilikleri de çok iyi.”Evlendirme işinin eskisi kadar kolay olmadığını anlatan Kurtoğlu’na göre, evliliklerin amacı değişti. Allah rızasını gözeterek evlenenlerin sayısı azaldı. Maddi beklentiler, ihtişamlı düğünler, takı törenleri ön planda. Dolayısıyla hüsranla biten bir evliliğe de sebep olunabilir. Kurtoğlu, şahit olduğu bir vakayı aktarıyor: “Delikanlının sağlık sorunları varmış, çocuk sahibi olamıyormuş. Olabilir, Rabb’imin imtihanı. Aracı bu kadar detayını bilmeyebilir. Delikanlı da ailesi de bunu sır gibi saklıyor. Evlendikten sonra kızcağız kandırıldığını düşündü, evlilikleri sorun yumağına dönüştü.”Kurtoğlu hüsranla biten evliliklere sebep olmamak için aracı olacağı kişileri çok iyi tetkik ettiğini ve ettirdiğini dile getiriyor. Huzurlu yuvalara kavuşanlar, vefalı davranmayı ihmal etmiyor. Aracılık ettiği bir çift, çok sevdikleri Hanife teyzelerinin ismini kızlarına vermiş mesela. Kurtoğlu, hiçbir beklentisinin olmadığını söyleyip, “Sadece Allah rızası için evlenen ve evlendiren Allah’ın dostluğuna layık olur.” hadisini nazara veriyor, o dostluğun peşinde olduğunu ifade ediyor.ARACILARDAN TAVSİYELER-Vesile olacağınız kişileri iyi tanıyın. Tanımıyorsanız doğru ve güvenilir kişilerden bilgi edinmeye çalışın.-‘Ona kefilim, kızım olsa veririm, oğlum olsa alırım.’ gibi iddialı cümlelerden kaçının. ‘Görevim sizi tanıştırmak. Karar sizin.’ deyip aradan çekilin.-Eksik ve yanıltıcı bilgiler vermeyin. Örneğin erkek sadece cumalara gidiyorsa ‘Beş vakit namazını kılıyor.’ demeyin veya çiftlerden birinin sağlık sorunu varsa baştan söyleyin.-İstişare mekanizmasını iyi çalıştırın. Gençleri tanıyan ehil kişilerle fikir alışverişinde bulunun.-Sırra sadık olun, görüşen kişilerle ilgili etrafta konuşmayın.-Aracılık ettiğiniz kişilere kesinlikle baskı yapmayın.Gelenekperest bir anlayış hâkimGazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan tanıdığımız Cemal Uşak’ın hiç bilmediğimiz bir yönünü öğreniyoruz. O, birçok mutlu yuvaya vesile olmuş. “Yıllar önce çevreme baktım. Bir sürü evlenmek isteyen bey var, hanım var. ‘Nasip meselesi’ deyip geçiştirmek mümkün değil. Yahut ‘Mevla onu buna, bunu ona yazmışsa günün birinde karşılaşırlar’ deyip kenara çekilmek doğru değil. Sebepler dünyasında yaşıyoruz ve böyle bir dönemde kişilerin gayretine ihtiyaç var.” diyor. Uşak, zihninde ‘şu hanım bu beye uygun’ diye düşünüyor, sonrasında bir vesileyle tanıştırıyor. Ona göre, bu meseleyi dert edindikten sonra Allah işleri kolaylaştırıyor. Uşak, insanı hayrete düşüren bir izdivaç hikâyesi paylaşıyor: “İngiltere’de akademik çalışma yapan Cezayir kökenli Reşide isimli bir hanımefendi İstanbul’a gelmişti. Aynı dönemde İngiltere’den bazı dostlarım dolayısıyla tanıdığım Muhtedi Müslüman Abdullah da Türkiye’deydi. İkisini de ayrı ayrı tanıdım ve zihnimde çok yakıştırdım. Onlar birbirini tanımıyordu, bu fikrimden haberi yoktu. Reşide İngiltere’ye döneceği zaman uçağının çok erken saatte olduğunu, onu havaalanına götürüp götüremeyeceğimi sordu. Memnuniyetle kabul ettim. Aynı gün Abdullah da İngiltere’ye dönüyordu ve Reşide ile aynı uçakta gideceklerdi. Abdullah’ı arayıp onu havaalanına götüreceğimi söyledim. Ertesi sabah önce Reşide’yi aldım, sonra Abdullah’ı. İkisini arabada takdim ettim, yol boyu ‘Allah’ım kalplerini kaynaştır’ diye dua ettim. Onları havaalanına bıraktım. Tevafuk bu ya uçaktaki koltukları yan yanaymış. 10 gün sonra bir telefon geldi ve evlilik müjdesini verdiler. Uşak’a aracılık ederken nelere dikkat ettiğini soruyoruz. Denklik meselesini nazara veriyor. İnanç ve değerler noktasındaki birliğin en önemli unsur olduğuna dikkat çekiyor. Efendimiz bir kadının malı, güzelliği, soyu ve dininden dolayı nikâh edilebileceğini beyan ettikten sonra, “Sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun.” buyuruyor. Uşak’ın buradaki dindar kelimesinin hayata bakış ve değerler algısında beraberlik anlamını içerdiğini de söylüyor. Dünyevileşmenin tezahürü olarak bugünkü evliliklerin zorlaştırıldığını vurgulayan Uşak’a göre, kimi ailelerde gelenekperest bir anlayış hâkim. Konfor ve tören merakı evliliklere mani oluyor. Bir de anne-babalar, gençlerin evlilik iradeleri üzerine ipotek koyuyor. Bugün anneler de kızlarıyla beraber görüşmeye gidiyor. Aracılık meselesine dönüyoruz, Uşak, “Aracılar taraf olamaz, iki taraftan birine meyledemez. Bir nevi hakim gibidir, nötr olmalıdır. Kişiyi olduğu gibi vasfetmeli, meziyetleri sayarken zaafları da söylemeli. Kararları empoze etmeksizin kıza ve oğlana bırakmalı.” yorumunda bulunuyor. İmkanı olanların taşın altına elini koyması gerektiğini de ifade ediyor. Uşak, kaç çifte vesile olduğunu söylemek istemiyor ama konuşmanın ilerleyen dakikalarında 200 çifte vesile olduğunu ve nikâhını kıydığını öğreniyoruz. O, Efendimiz’in hadisi çerçevesinde hayra vesile olmaya çalıştığını anlatıyor, meseleye bakış açısını ‘Burada ve şimdi kul olarak benden ne bekleniyor?’ ifadesiyle özetliyor. Allah rızasını kazanmaktan başka niyeti olmadığını aktarıyor. Hal böyle olunca kurulmasına aracılık ettiği yuvalarda boşanma olmuyor, bir çift hariç. Uşak, “Hayırlısı olsun ama vazgeçmiş değilim.” diyor.Kösem Sultan vakıf kurmuştuCemal Uşak, Osmanlı dönemindeki vakıflardan bahsediyor. Malumunuz Osmanlı Devleti deyince bir vakıf medeniyeti geliyor akla. Borçlulara para yardımı yapan, kuşlara yem temin eden, öğrencilere burs veren, yolcuların ihtiyaçlarını karşılayan, halka sebze meyve dağıtan ve benzeri onlarca vakıf kuran Osmanlı Devleti’nde bekârlar da es geçilmiyordu elbette. Özellikle Kösem Sultan’ın kurduğu ‘Yetim Kızları Muhafaza ve Evlendirme Vakfı’ vızır vızır çalışıyordu. Sultan, hizmetinde bulunan cariyeleri iki-üç yıl sonunda eski saray görevlileri veya uygun mevkilerdeki kimselerle evlendiriyor. Evlendirdiği erkeğe geçimini sağlayacak bir dirlik, kıza da çeyizle beraber birkaç kese altın veriyordu. Özellikle evlenme çağındaki yetim kızları bulup onlara çeyizle birlikte, oturacak ev ve eşya da temin edip yuva kurmalarına vesile oluyordu. Cemal Uşak, 19 sene önce Konya’da kurulan Mehir Vakfı’nı nazara veriyor. Bu vakıf, nişanlı olup maddi imkânsızlıklar nedeniyle evlenememiş 18-40 yaş arası gençlerin düğün eşyalarını temin etmeye yardımcı oluyor.Uşak, Osmanlı’da neredeyse her şehirde bu tarz vakıfların olduğunu söylüyor.

11 Ocak 2015 Pazar

Ne zaman adam olacak bu çocuk!

Etrafınıza bir bakın. 25-30 yaşlarında lakin hâlâ ergenlikteymiş gibi sorumsuzca yaşayan bir nesil türüyor. Nedir bunun sebebi? Aile mi yoksa içinde bulunduğumuz sistem mi?Uzamış ergenlik dönemi ve büyümeyen çocuklar... Modern dünyada ergenlikten yetişkinliğe adım atamama gibi bir durum söz konusu. Yetişkin olmak ve yetişkin gibi davranmak uzun yıllar alan bir davranış şekline dönüştü. Hayat boyu ergenlik ya da bir çocuk umarsızlığında yaşamak trend olmaya başladı. Yaş ilerlemesine rağmen saatlerce oyun başında kalmak ve sürekli arkadaşlarla takılmak gibi hâlâ ergenlik dönemi alışkanlıkları devam ediyor. Bunda birçok şeyin payı var kuşkusuz. Gerek toplumsal gerek ekonomik gerekse de ailevi yapının değişmesi, çocukların ergenlikten yetişkinliğe adım atmasını zorlaştıracak sonuçlara yol açıyor. Ailelerin çocuklarına gösterdikleri aşırı ilgi ve şımartma, sürekli el üstünde tutma, ya da gençlerin geleceğe umutla bakamaması ve işsizlik gibi sebepler, onların hayata bir türlü atılamamasına, tabiri caizse sürekli ergenlik sendromunun ortaya çıkmasına neden oluyor. Peki, bu durumda ailelere nasıl bir görev düşüyor?Anne-babalık kavramı ve bu kavramın sınırları günümüzde çok farklılaştı. Aşırı koruyucu ve tüm sorumluluğu kendi üstüne alan anne-babalar, çocuklarının büyümesine izin vermiyor. Hayat boyunca çocukları yanlarında ve yakınlarında olsun istiyorlar. Özgürleşmesine ve bir yetişkin olarak bağımsızlaşmasına da engel oluyorlar. Anne-babalar, çocukları üzerindeki bu rolden vazgeçmek istemiyor. Adeta bir rol kaybı yaşamaktan korkuyor. Çocuklarının büyüyüp kendi sorumluluklarını alacak kadar bağımsızlaşmasını istemedikleri için var olan bağımlı yapıyı korumaya çalışıyorlar.Psikolog Banu Yaşar’a göre, çocuğun kendi yapabileceği sorumlulukları bile üzerine alan, bir kurstan diğer aktiviteye yetişmesi için koşuşturan, küçük yaşta hiçbir sorumluluk vermeyen ama bir o kadar da kaygılı ve endişeli bir ebeveyn profili oluşmaya başladı. Bu durum bir türlü büyüyemeyen ve hayata dair kendi sorumluluklarını alamayan ya da hep erteleyen bir neslin ortaya çıkmasına sebep oldu. Küçüklükten itibaren tüm sorumlulukları alınmış bir çocuk, büyüdüğünde var olan konforun ve hayat standardının da devam etmesini istiyor: “Aslında onları hayatın her türlü zorluğundan aşırı bir çabayla korumaya çalışırken, bencilleştirdiğimizi fark edemiyoruz. Kendine odaklı büyümüş bir çocuk ileride diğerlerini ve diğerinin acısını görmekte de zorlanıyor. Empati kurmakta güçlük çekiyor. Kendine ve kendi ihtiyaçlarına odaklı, en ufak bir zorlanmada vazgeçip anne-babasına sığınan, hayata en tepeden başlama hayalleri kuran, çıraklık ve işi öğrenme sürecine katlanamayan bir nesil yetiştirmiş oluyoruz.”Çocukların anneyle kurduğu ilişki kadar babayla aralarındaki bağ da önemli. Günümüzde ise çocuklar, genellikle babadan uzak büyüyor. Babalarını daha az görüyor, onunla daha az vakit geçiriyor. Bununla birlikte çocuk için babanın kendisi kadar emeği de yabancılaşıyor. Birçok çocuk babanın tam olarak ne iş yaptığını, ne ürettiğini bilmiyor. Sadece para üzerinden ve alım satım gücü üzerinden bir bağ kuruyor. Eskiden çocuklar, emeğe ve üretkenliğe daha çok şahit olabilirken, yaşadığımız çağda bu durum gittikçe zorlaşıyor. Çocuklar her şeyin hazır olarak geldiği algısıyla büyüyor. Hiçbir eksiği olmadan, düşmeden, üşümeden, hasta olmadan ve ağlamadan büyüsün kaygısıyla yetiştirilen çocuklar maalesef ebedi bir çocukluğa da mahkûm olarak büyüyor. Bu konuda Psikolog Yaşar’ın ise bir önerisi var: ‘Patron çocuklar’ın olduğu çocuk odaklı aileler sınırları olmayan bir özgürlükle çocuklarını yetiştiriyor. Oysa çocukların özgürlük kadar sağlıklı sınırlara da ihtiyacı var. Aynı zamanda yaşına uygun verilen sorumluluk duygusu kendine güven ve yeterlilik duygusu için de gerekli.”Çok bariz görünmese de içinde bulunduğumuz tüketim toplumunun da bu durum üzerinde etkisi oldukça fazla. Almak ve tüketmeyi devam ettirebilmek için çocuksu bir ısrarı sürekli taze tutmak gerekiyor. ‘Hemen şimdi istiyorum’ hazzını geciktirmek istemeyen bir çocuksuluk, alışveriş ve tüketme hırsını da artırıyor. Ertelemek, biriktirmek, ihtiyaç olduğunda ve yeterince almak bir yetişkin olma halini gerekli kıldığından, yaşa rağmen çocuksu kalmak teşvik ediliyor. Bu durum ise uzamış bir ergenliği giyim tarzından yaşam biçimine kadar teşvik eden sebeplerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu hali Banu Yaşar şöyle anlatıyor: “Eskiden çocuklar daha çok hayatın içinde olduğu için yetişkin olmakta zorlanmıyordu. Hatta diyebiliriz ki, belki de vaktinden önce yetişkin olmak zorunda kalıyordu. Bir ifrat ve tefrit noktası olsa da, yaşadığımız döneme oranla çocuklar yetişkin olmakta ve yetişkin sorumluluklarını almak konusunda bu kadar zorlanmıyordu.” Yetişkinliğe kolay adım atılabilmesi için sağlıklı ilişki nasıl kurulmalı? Her insan fıtri bir dengeyle yaratılmış. Bu denge bozulduğunda, hayatın içinde aksamaların olması daha kolay oluyor. Çocuğun büyüme ritmine iyi niyetle dahi olsa yapılan müdahaleler onlara faydadan çok zarar veriyor. Peki, aileler ne yapmalı? Çocukların sağlıklı bir ergenlikten zamanında bir yetişkinliğe adım atması için neleri göz önüne almalı? Psikolog Banu Yaşar, aşırı koruyucu ve kaygılı aile modelinin; yaşına uygun sorumluluklar veren, çocuğun emeğini ve çabasını destekleyen bir yapıya dönüşmesi gerektiğinin altını çiziyor. Sorunları konusunda sorumluluk almasına izin verilen çocuklar çözüm bulmak için de o oranda çaba gösteriyor. Fakat tüm sıkıntıları o daha fark etmeden ailesi tarafından çözülen çocuklar ise ileride yetişkin olmak ve yetişkin sorumluluklarını almak konusunda zorlanıyor. İşin püf noktası şurada: Ebeveyn, çocuğa büyüme yolculuğunda eşlik eden tecrübeli bir refakatçi. Onun yerine hayatı yüklenen ve tüm sorumluluğunu sırtlanan kişiler değil!

3 Ocak 2015 Cumartesi

Benim bütün kız kardeşlerim

Çok kız kardeş olmanın onlarca tatlı yanı var. Geniş ailelerde büyük kız, küçüğünü büyüterek annelik stajı yapıyor bir nevi. Birden fazla dolabınız oluyor mesela, her zaman harçlık koparabileceğiniz büyükleriniz, ihtiyacınız olduğunda yaslanıp ağlayacağınız bir omuz, küsmeye dayanamayacağınız sağlam dostlarınız da cabası. Çok kız kardeşlerin anlattığına göre, arkadaşlık bir yere kadar ama kardeşlik baki."Bu, hayata gülen gözlerle bakan bir ailenin filmidir." sloganıyla 1977 yılında seyirciyle buluşan ‘Gülen Gözler' filmini birçoğumuz hatırlarız. Münir Özkul ve Adile Naşit, erkek olacak umuduyla beş çocuk yapar ama hepsi kız olur. İsmet, Fikret, Nedret, Hikmet, Hasret adını verdikleri kızkardeşin didişmeleri ve dayanışmaları seyredenin içini ısıtır. Helikopterle evin üstünde tur atan Vecihi (Şener Şen), filmin en akılda kalan karakteri olsa da çok kız kardeşlerin öyküsünü anlatan film, yüzümüzde tebessüm bırakır. Bu senaryo bazı ailelere çok uzak değil, çok kız kardeşlerin aynı çatı altında buluştuğu geniş aileler, Gülen Gözler'i aratmıyor.8 KIZ KARDEŞSENİZ BAŞKALARINA İHTİYAÇ DUYMAZSINIZNaciye, Özgür, Hülya, Havva, Türkan, Meryem, Fatma, Arzu... Gemli ailesinin sekiz bireyi. Onların çocukluk anılarını, büyüme sancılarını dinlemek çok keyifli. Sadece geçmişleri değil, bugünkü dayanışmaları da gıpta edilecek türden. Örneğin kızlar toplanıp, eşi vefat eden ablalarına ev almışlar, okuyan çocuklara destek oluyorlar, biri hastalansa hepsi koşuyor, diğeri doğum yapsa kızlar yanı başında. Velhasıl sekiz kız kardeş olmak çok işe yarıyor.'Boncuk gibi sıra sıra dizilir öyle uyurduk'Havva Yeğen 39 yaşında, “Sekiz kızdan kaçıncısınız?” diye sorduğumuzda, cevap vermesi zaman alıyor, parmak hesabından sonra, “Dört” diyor. “Erkeği tutturmak için mi bu kadar çocuk var?” diye merak ediyor, “İlgisi yok” cevabını alıyoruz. Nitekim dört tane de ağabeyleri var. Yeğen'e çok kız kardeş olmanın tatlı yanlarını sorduğumuzda peş peşe anılarını paylaşıyor: “Çocukken hepimiz aynı odada yatar, boncuk gibi sıra sıra dizilirdik. Geceleri de gülmekten uyuyamazdık. Babam odanın duvarına vurarak ikaz ederdi ama nafile. Kalkıp bize bağırana kadar gülerdik.” Gel zaman git zaman kızlar büyüyor. Birgün Fatma'ya bir delikanlıdan mektup geliyor. Anne, “Senden yüz bulmasa bu mektubu göndermezdi.” diye kızsa da kardeşler bir olup Fatma'nın masum olduğunu ispat ediyor.Havva Yeğen, bu birlik olma durumunu en çok dayaktan kaçarken hissettiğini anlatıyor. Örneğin iki numaralı ablası nişanlıyken onu kandırıyorlar. Nişan çarşısına çıkılacak ama zamanı belli değil, kızlar bir olup ‘kayınvalidenler geliyor’ diye haber uçuruyor ablaya. Gelin kız, iki dirhem bir çekirdek hazırlanıyor, bekle babam bekle! İki saat, üç saat derken kızların kıkırdamasından yalan söyledikleri anlaşılıyor. Anne, kızları bir posta silkeliyor. Ama asıl korku baba gelince başlıyor. Sert bir ses tonuyla, “Havva ile Özgül çabuk gelsin.” diyor. Kızlar, “Eyvahlar olsun” diye diye babanın yanına gidiyor ki, Meryem önlerine atlıyor ve “Baba onların bir suçu yok.” diyor. Sonra ne mi oluyor? Baba hepsini yaptıklarının yanlış olduğuna ikna ediyor. Kızlar o günü gülerek hatırlıyor.Havva Yeğen, son olarak Hülya ablasının fedakârlığını anlatıyor: “Bir gün kulağım öyle ağrıyor ki uyuyamıyorum. Maddi durumumuz parlak değil, he deyince doktora gidilmiyor. Hülya ablam halime çok üzüldü, el emeği göz nuru dantelleri babama götürdü ve ‘Bunları satsan da kardeşimi doktora götürsek' dedi. Babam bize çok düşkündü, ablamın dantellerine kıyamadı. Başkasından borç aldı ve beni doktora götürdü.”‘Biri dayak yiyecekse hepimiz kalkan olurduk'Meryem Öner, evin yedi numaralı kızı. O da evin küçüğü olmanın avantajlı olduğunu düşünenlerden. Nitekim büyük ablalar varken ona çok iş düşmezmiş. Yine de işin ucundan tutmaya çalışırmış gücü yettiğince. Meryem, “Hiç yeni önlük giymedim.” diyor. Herkes kıyafetlerini temiz kullanır, kendinden sonra o elbiseleri giyecek kardeşini düşünürmüş mesela. Hiçbiri bu durumdan şikâyetçi değil. “Hiç kavga etmez miydiniz?” diyoruz, “Ederdik ama kardeşe kin tutulur mu, ablaya küsülür mü?” şeklinde bir soruyla mukabele ediyor. Hemen akabinde bir anısını paylaşıyor: “1'e, 2'ye, 3'e giden üç kız kardeş okula gidiyoruz. Ablam beni bir sebepten yolda hırpaladı, ben de beni dövmesin diye bayılma numarası yaptım. Ona hâlâ gülerler. Bir keresinde de annem kardeşimi kovalıyor. Onu döver korkusuyla kapıyı kapattım, bu sefer ‘sen niye kapıyı kapattın' diye ben dayak yedim. Biri dayak yiyecek olsa hepimiz kalkan olurduk.” Meryem'e göre insanın arkadaşıyla paylaşacakları sınırlı ama abla öyle mi? Hastalığında, sağlığında, düğününde, doğumunda her an yanında ve ne olursa olsun senin bir parçan.En küçük kız, herkesten harçlık topluyorSekiz kızın en küçüğü Arzu Gemli Nedirli. “En büyükle aranızda kaç yaş var?” diyecek oluyoruz, hesabı şaşıyor. Gülerek, “Kalabalık olunca doğum yılları da karışıyor işte canım.” deyiveriyor. Arzu, sekiz kızın en şanslısı olduğunu düşünüyor. Öğrenciyken herkes ona harçlık verirmiş, üniversitede eve eli kolu boş gelirmiş ama bir araba dolusu erzakla dönermiş yurduna. Ablaların cömertliğiyle övünen Arzu, vaktinde yapılan iyilikleri unutmuyor tabii. O da yeğenlerine katkıda bulunmaya çalışıyor. Yeğen demişken; Arzu'nun kendiyle yaşıt yeğenleri de var ve o, ablalarından ziyade yeğenleriyle büyümüş aslında. Ablaları da anneden farksızmış.BEŞ KIZ KARDEŞ BİRBİRİNİN EN İYİ DOSTUKübra, Esra, Nesibe, Betül, Rümeysa… Engin ailesinin kafadar beş kızı. Henüz hiçbiri çoluk çocuğa karışmamış, hâlâ bir aradalar. Kübra başka şehirde. Kızların hepsi birbirinden eğlenceli, enerjileri bile keyif veriyor. Tabii bir de bu hali evin büyük kızı Kübra’ya sormak gerek. Kardeşlerine toz kondurmayan Kübra, eve gittiğinde mutlaka şu diyaloğun geçtiğini anlatıyor: “Abla 5 liran var mı? Evet var, cüzdanımdan alabilirsin. Peki, 10 lira alabilir miyim? Alabilirsin. Peki, ben arkadaşlarımla gezmeye gidiyorum, 20 lira aldım.” Kübra gülüp geçiyor bunlara. Ara sıra barış elçiliği yaptığı da oluyor. Kızlar bir problemi anne-babayla çözemeyince sorunu halletmek büyük ablaya düşüyor, bir pürüz çıktığında İstanbul’dan Malatya’ya son sorun bükücü olarak gittiği de oluyor, hem de günübirlik. Ebeveyni, “Sen büyüksün, gençlerin dilinden anlarsın.” deyip kızlarla Kübra’yı muhatap ediyor. Bir de abla gelince kızlarda bir rahatlama oluyor, yemekmiş, bulaşıkmış, hepsi Kübra’nın sırtında. Ama o bundan hiç şikâyetçi değil, kızların sevimli hallerine tav oluyor.Esra söze girip, “Ablam gelince Ramazan çok daha güzel oluyor. İşleri ona yıkıp keyfimize bakıyoruz.” esprisini patlatıyor. Nesibe evin ortancası olmaktan duyduğu memnuniyeti paylaşıyor. Ne ağır sorumluluğu var ne de çok sorumsuz, tam bir ortanca olarak durumu dengede tutuyor. Üniversiteyi kazanıp evden ayrılınca kardeş kıymetini daha iyi bildiğini söylemeden edemiyor. “Ne zaman istersem başımı omuzlarına koyup ağlayabileceğim, koşulsuz bana sarılan iki ablam ve sınırsızca kavga edip beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar konuşacağım iki kardeşim var. Ne mutlu bana.” diyor. Betül de Nesibe ile hem fikir. En iyi dostlarının kız kardeşleri olduğunu anlatıyor. Fazla duygusallığa kapılmadan, “Annem birimize seslenecekse şaşırıp hepimizin adını birden sayıyor.” diyor, gülüyorlar. Evin en küçüğü, nazenini Rümeysa da ablalarından ayrı ayrı harçlık alabildiği için pek mutlu. Onu mutlu eden başka olay da küçüklük anılarını ablalarından dinlemek. Bir araya geldiklerinde çocukluk anılarını anlatıp gülüyor ve bol bol fotoğraf biriktiriyorlar ki ileride bakıp bugünleri de yâd edebilsinler.ONLAR DA 6 KIZ KARDEŞEsin, Gönül, Gülşen, Hatice, Elif, Eda… Şişik ailesinin altı gözbebeği. Onlar çok kız kardeş olmaktan çok mutlu. Konuşmalar esnasında hangisi kaçıncı kız karıştırsak da bozuntuya vermiyoruz. Kızlardan Gülşen Cebiroğlu, “Ablalık benim için annelik provasıydı.” diyerek söze başlıyor. Zira en küçük kardeşi Eda’yı o büyütmüş. Eda, Gülşen ablasına ‘küçük anne’ diyor. İki kardeşin arasındaki muhabbet o kadar güçlü ki Gülşen, kendi kızına da Eda ismini vermiş. O, diğer kardeşleriyle ilgili de maceralar anlatıyor fakat bizim aklımızda Esin’in kardeşleri için karıştığı kavgalar kalıyor. Birgün okulda kavga çıkıyor, Esin kardeşlerini korumak için kavgaya dalıyor ve oğlanları haklıyor! “Esin ablam bizim için dünyayı yakar.” diyen Gülşen, hiç arkadaş ihtiyacı hissetmemiş mesela. “Birine küssen diğeri var. Düşünsene her odadan bir kız çıkıyor.” diye espri yapıyor ve ekliyor: “Kardeşlerim yaşama sevincim. Sırdaşım, yoldaşım, dostum. Allah yokluklarını göstermesin.”‘Beş abla, beş anne daha demek’Altı kızın en küçüğü Eda Şişik. Ablalar onu ‘evin en nazlısı’ diye nitelendiriyor. Zira elini sıcak sudan soğuk suya sokturmamışlar. Eda da, “Benim yerimde kim olsa şımarık olur. Beş abla var, bu beş anne demek.” diyor. Eda şımarmakta haksız sayılmaz. Onun üzerinde hepsinin emeği var, Gülşen abla bakmış büyütmüş, Elif abla okula getirip götürmüş, Esin abla Eda ile beraber kalkmış Erzurum’a yerleşmiş, sırf kardeşi üniversite rahat okusun diye. Eda onlarca hatıra paylaşabilir ama dikkatimizi oyunlara yansıyan yaş farkı çekiyor. Eda 10 yaşındayken ablalarıyla adam asmaca oynuyor, neredeyse tüm harfler çıkıyor ama Eda bir türlü o sanatçıyı bulamıyor. “Beni asın ama artık bu sanatçı kim?” diye yalvarmaya başlayınca ablalar kahkahayı patlatıyor. Meğerse Metin Milli diye bir sanatçı sormuşlar ve bu isim, ablaların jenerasyona hitap ediyor. Ev halkı o gün bugündür Eda’nın taklidini yapıp gülüyor. Sadece keyifli anlar değil, hüzünler de misafir oluyor kardeşlere. Eda 24 yaşındayken tiroid kanserine yakalanıyor ve meşakkatli bir tedavi süreci başlıyor. Bulunduğu odaya kimse giremiyor, ablaların hepsi odanın kapısında sabahlıyor. Hatta bir gün içeriye rengârenk balonlar yolluyorlar. Eda, “Kardeşlerim olmasa ölmüştüm herhalde.” diyor.Üniversiteyi kazandı, ablası da onunla taşındıElif de söze Esin ablasıyla başlıyor. En fedakâr diye nitelendirdikleri o. Öyle ki Elif, Konya’da üniversiteyi kazandığında ablası tası tarağı toplayıp Konya’ya yerleşmiş. İki yıl boyunca Elif daha iyi ders çalışsın diye ona hizmet etmiş. Yıllar sonra Eda Erzurum’da üniversiteyi kazanınca Esin bu sefer o şehre yerleşmiş. “Kardeş söz konusuysa bırakın şehri, gezegen değiştirir.” diyorlar. Elif, çocukken aynı semtte oturma hayali taşıdıklarını da dile getiriyor. Ablaların üçü evlendikten sonra çeşitli yerlere dağılmış ama en ufak hadise de ışık hızıyla geliyorlar. Yahut biri mi evlenecek, hepsi biriktirdiği çeyizi ortaya döküveriyor, aynı gün çeyiz hazır.Yıllardır aynı muhabbet:‘O bebek benim’“Evimizi en kalp kırmayanı, en masumu Gönül ablamız” diyorlar ama Hatice Sevencan da kızların en yufka yüreklisi olarak nam salmış ailede. Nitekim kızlardan biri hasta olsa oturup ağlarmış günlerce. Ama gelin görün ki çikolata söz konusuysa kardeşliği unutuverir, masanın altına girdiği gibi çikolata kutusunun dibini getirirmiş, Elif ile ikiz gibi giyinmek çok hoşuna gidermiş, Esin ablası evlenip Rize’ye yerleştiğinde dünyası başına yıkılmış. Bunları paylaştıktan sonra aile içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir bebek tartışmasından bahsediyor: “Benim bir bebeğim vardı, Elif o bebeği istiyordu. Vapurda kavga etmeye başladık, annem de kızdı ve bebeği denize attı. Elif’e sorsanız ‘o bebek benimdi’ der ama o bebek benimdi. Aile içinde ise o bebeğin kime ait olduğu hâlâ çözülemedi. Tüm kızların ‘Esin ablam şöyle, Esin ablam böyle’ dediği büyük ablayla da müşerref oluyoruz. Rize’de yaşayan Esin Bayrak, kardeşlerinden kilometrelerce uzakta olsa da gönlü hep İstanbul’da. Biri hastalansa üç çocuğunu da peşine takıp soluğu İstanbul’da alıyor. Üniversiteyi kazanan iki kardeşiyle beraber şehir değiştirmesinden dem vurunca, “Hiç tereddüt etmeden taşındım. Yeter ki onlar okusun, başarılı olsunlar. Onlara iş yaptırmadım hiç. Bir anne evladını nasıl beklerse onları öyle bekledim evde.” şeklinde anlatıyor. Kardeşlerini korumak için karıştığı kavgaları sorunca, “Erkek gibiydim, onlardan güçlüydüm, tabii ki koruyacaktım.” diyor. Kızlardan biri mi evleniyor, Esin abla kızına yaptığı çeyizleri toplar getirir. Biri doğum mu yaptı, Esin abla uçar gelir. Birinin başı mı sıkıştı, Esin ablasına bir ‘alo’ desin yeter. Gençlik dönemlerinde de evin ihtiyacını o görürmüş hep. Mutfağa girer, yemek yapar, evin işlerine koşar, anneyi rahat ettirir. Kızların dediği gibi böyle abla her eve lazım değil mi?