31 Temmuz 2014 Perşembe

Algı Operasyonu Olarak Seçim Anketleri

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde arka arkaya anketler yayınlanmaya devam ediyor. Bu anketlerin tamamı Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya taşımak için çaba harcayan karanlık ellerin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Anket sonuçlarını manipüle etmek son derece kolaydır. Bunun en güzel örneğini yerel seçimler öncesinde Habertürk gazetesinde gördük. Fatih Altaylı MHP’nin yükselişi AKP’yi rahatsız ettiği için masa başında MHP’nin oy oranını düşürmüştü. Basın ahlakının ayaklar altına alındığını gösteren bu olay anketlere hiçbir zaman güvenilmemesi gerektiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Seçimlerden önce yapılan anketler aslında sandıktan çıkacak sonucun habercisidir. Fakat bu ifadeden anket sonuçlarının milli iradeyi gösterdiği anlamı çıkartılmamalıdır. Tam tersine anket sonuçları milli iradeyi hiçe saymak için bir araç olarak kullanılmaktadır.

Aslında seçimlerden önce sandıktan çıkacak sonuç karanlık eller tarafından belirlenmektedir. Mükerrer oy kullanımı ve oy hırsızlığı ile milli irade hiçe sayılmaktadır. Milli irade ifadesini ağızlarına sakız yapan karanlık eller hile sonucu iktidarlarını korumaktadır. İşte bu noktada anketlerin önemi ortaya çıkıyor. Seçimlerden önce manipüle edilmiş anketler ile zihinleri bulanan halk, sandıktan çıkan hileli sonucu kanıksamaktadır. Biz bu durumu 30 Mart yerel seçimlerinde gördük. YSK’nın resmi seçim sonuçlarını inceleyerek 2014 yerel seçimlerinde yaşanan oy hırsızlığını ortaya koymuştuk.

Anketlerde ortalama 2000-3000 kişinin oy tercihleri sorgulanmaktadır. Bu küçük kümeden, genelleme yapılmakta bütün Türkiye’yi kapsayan bir sonuca ulaşılmaktadır. Elimizde küçük bir araştırma kümesi ile sınırlı olmayan çok önemli bir veri vardır. Yerel seçimlerin üzerinden sadece 4 ay geçti. Yerel seçim sonuçları, en titiz anket sonucundan bile daha güvenilirdir. Çünkü 2000-3000 kişinin değil bütün Türkiye’nin oy tercihi karşımızda durmaktadır.

2014 yerel seçimlerinde CHP ve MHP’nin oy toplamı 2011 genel seçimlerine göre 3 milyon artmıştır. AKP’nin ise oyları 2.5 milyon düşmüştür! Üstelik bu seçim sonuçları YSK’nın resmi açıklamalarına göre hilelidir. Yani AKP onca hileye rağmen 2.5 milyon oy kaybetmiştir. Bundan daha da önemlisi Ekmel Bey’i destekleyen partiler toplam 20.699.460 oy alırken, AKP’nin aldığı oy sayısı ise 19.469.840’tır.

Ekmel Bey’i destekleyen muhalif cephenin oy potansiyeli AKP’ye göre 1 milyon daha fazla iken; anket sonuçlarına baktığımız zaman Tayyip Erdoğan’ın %54 Ekmel Bey’in ise %38 oy alacağı iddia ediliyor. Bu sonuç istatistik bilimine ihanet etmek, milli iradeyi ise hiçe saymak, Türk milletini ise aptal yerine koymaktır!

Ayakkabı kutularına para saklamayı akıl eden hırsız zihniyet, Çankaya’ya da oy hırsızlığı ile çıkma planları yapmaktadır. Yayınlanan anketler ile algı operasyonuna tabi tutulan Türk milletinin şimdiden seçimi Tayyip Erdoğan’ı kazanacağına inanması sağlanmaktadır. En yandaş anket firması bile ilk turda Tayyip Erdoğan’ın kazanamayacağını biliyor. Seçimin ikinci tura kalması ise PKK’nın desteği ile Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması demek olacaktır. Anketlerde yapılan algı operasyonunun amacı seçime katılım oranını düşürmek ve Ekmel Bey’in ilk turda zafer elde etmesine engel olmaktır.

10 Ağustos’ta Ekmel Bey’in oy oranı %50’yi geçecektir! 

Anketlere aldanmayın, oyuna gelmeyin, oyunuzu kullanın!

Murat KAYA

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Organik ürünleri sertifikasını görmeden almayın

Son zamanlarda organik pazarların sayısı arttı. Artık daha çok şehirde kuruluyor. Birçok çiftçi de bilinçlendi, kimyasal ilaçlar ve genetiğiyle oynanmış tohumlar kullanmıyor. Fakat organik diye satılan her ürün öyle mi?İstanbul Bakırköy’deki organik pazarın müdavimlerinden Dudu Çeber, “Nerede o eski semt pazarları?” diyenlerden. Eskiden pazara gitmenin düğüne gitmek kadar önemli olduğunu anlatıyor Dudu teyze. Özel kıyafetleri varmış. “Bizim için bir nevi stres atmak demekti.” diyor. Pazar nostaljisini hasretle anlatan Dudu teyzenin eski pazarları özlemini dile getirirken kullandığı şu sözler aslında çok önemli bir soruna parmak basıyor: “O pazarların en çok buram buram kokan meyve ve sebzesini özledim.” Yıllardır semt pazarına gelmeyen Dudu Çeber, organik pazar açılınca yeniden başlamış.Dudu Çeber gibi yediğini, içtiğini sorgulayan pek çok kişi son yıllarda organik pazarlara rağbet gösteriyor. İstanbul’da sayısı 15’e yaklaşan pazarların, Türkiye’deki ağı ise gittikçe genişliyor. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Ekolojik Pazarlar Koordinatörü Leyla Ünlübay, organik pazarların rağbet görmesini üretici ile tüketiciyi buluşturan samimi bir ortamı olmasına bağlıyor. Doğallığına yani.‘Kimyasal ilaç kullanmadığım için seramı kaybettim’Organik pazarlara gelenler memnun olduklarını söylüyor peki, organik üreticileri satışlardan memnun mu? Kartal organik pazarında satış yapan Doka Tarım’dan Meral Doğan cevaplıyor: “Biz üreticiler, bu pazarlara mallarımızı getirene kadar çok büyük emekler harcıyoruz. Halkın yoğun ilgisini görmek ve emeklerimizin karşılığını almak bizi çok memnun ediyor.” Doğan, ‘organik pazarlarda organik ürün satılmıyor, tüketici kandırılıyor’ diyenlere de sitem ediyor: “Toprağımda ve ürünlerimde hiçbir kimyasal girdi kullanmıyorum. Konvansiyonel tarım yapan çiftçiler toprakta çıkan yabani otları ve pire gibi hayvanları 10 liralık bir ilaçla temizleyebiliyor ama biz Arap sabunu ve ısırgan otu suyu gibi eski usul yöntemlerle bunlardan kurtulmaya çalışıyoruz. Altı yüz kökten oluşan salatalık seramı bitler basmıştı sırf ilaç kullanmadığım için koca salatalık seramı kaybettim.” 17 Ağustos depreminden sonra köye yerleşen ODTÜ Ekonomi mezunu Meral ve makine mühendisi eşi Veysel Doğan çifti çocuklarına organik sebze meyve yedirmek için tarım yapmaya başlar. Eşin dostun yoğun baskısıyla işi büyütür. Doğan çifti şimdi organik çiftçilik yapıyor.Yoğun baskı üzerine başladıkDoğan’ın organik tarım üreticiliğine başlamasının ise ilginç bir hikâyesi varmış. 17 Ağustos depremini yaşayan Meral-Veysel Doğan çifti, doğayla iç içe olmak için Pendik Kurtdoğmuş köyüne yerleşmiş. Meral Hanım ODTÜ Ekonomi mezunu, eşi ise makine mühendisi. Kendi sebze meyvesini yetiştirmek için küçük bir arazi alan çift, ilk başlarda yetiştirdikleri ürünleri eşe dosta dağıtmış. Çiftin mahsullerinin ünü köy dışına taşınca, Doğan çifti gelen talebi karşılayamamış. Arkadaşları kendi aralarında bir heyet kurarak, çiftin organik tarım yapmasını istemiş. Teklifi ilk başta çok düşündüklerini söyleyen Meral Doğan, “Ben çocuğuma içinde ne olduğunu bilmediğim bir şey yedirmiyorum. Benim gibi bir sürü anne var.” düşüncesiyle işe başladıklarını söylüyor. Araziyi aldıkları günden beri topraklarına hiçbir kimyasal madde ve ilaç uygulamayan çiftin, organik tarım yapabilmek için Tarım Bakanlığı’ndan ve gerekli kuruluşlardan izin almaları da böylelikle kolaylaşmış.Ürünler sofraya gelinceye kadar denetleniyorDoğan, organik ürünlerin hangi aşamalardan geçerek halkın sofrasına geldiğini ise şöyle anlatıyor: “Her tarlası olan organik tarım yapamıyor. Organik tarım yapabilmek için Tarım Bakanlığı’nın prosedürlerine uymak gerekiyor. Sonrasında Tarım Bakanlığı onaylı bağımsız sertifikasyon kuruluşlarına başvuruyorsunuz. Sertifikasyon görevlileri araziyi ve çevresini inceliyor. Araziniz uygunsa toprağınızdan numune alınıp, incelemeye götürülüyor.” İnceleme sonucunda organik tarım yapma hakkı çiftçiye veriliyormuş. Eğer daha önce toprakta kimyasal madde ya da ilaç kullanıldıysa 2 ile 4 sene arasında bir bekleme süresi oluyormuş. Bu sürede toprak kimyasallardan arınıp, organik tarıma hazır hale geliyor. Sertifikasyon kuruluşu bir plan hazırlıyor, bu planda arazinin büyüklüğü, ne ekildiği, kaç ton ekildiği ve ne kadar ürün alındığı aşama aşama planda belirtiliyor. Bütün arazinin fotoğrafları çekiliyor ve senede 3-4 kez incelemelerde bulunuyor. Sertifikasyon kuruluşunun denetiminde olan çiftçilerin hile yapma gibi bir durumlarının olmayacağını belirten Doğan, buna rağmen hile ile karşılaşıldığında üreticinin organik tarım yapma hakkının elinden alınacağını söylüyor.Belediye talep ediyor, organik pazar kuruluyorHalkı organik konusunda doğru bilgilendirmek ve küçük ölçekli organik tarım yapan çiftçileri desteklemek amacıyla kurulan organik pazarlarda, sebze meyveden, kozmetik ve şarküteriye kadar çeşitli ürünler satılıyor. Belediyelerin isteğiyle kurulan pazarlarda, sertifikasız hiçbir ürün yer almıyor. Buğday Derneği Ziraat Mühendisi Özlem Çarkçıoğlu, “Her sabah pazara giren ürünleri belirliyoruz, sayıyoruz ve kayıt altına alıyoruz. Akşam da kim, ne kadar satmış her şeyin kaydını alıyoruz ve sertifikasyon kuruluşuna bildiriyoruz. Tarım Bakanlığı ve sertifikasyon kuruluşları da bizi sürekli denetliyor ve pazardan numuneler alıp analiz yapıyor. Dolayısıyla her şeyimiz kontrol altında, güven içinde alışveriş yapabilirsiniz.” diyor.Organik ürün nedir?Organik, tohumdan sofraya ulaşana kadar hiçbir kimyasal girdinin kullanılmadığı, insan, çevre ve toprağa zararlı atık bırakmayan bir üretim şekli. Organik ürünler ise sebze, meyve, süt ve et gibi şarküteri ürünleri olabileceği gibi giyim de olabiliyor.Nerede satılır?Sertifikalı organik ürünler kesinlikle semt pazarında satılmıyor. Çünkü konvansiyonel tarım ürünleriyle organik tarım ürünlerinin bir arada bulundurulması yasak. Önceden organik ürünlerin hale bile girişi yasaktı. Yeni kanun ile değişti. Sadece organik pazarlarda satışı yapılabiliyor ve genellikle hafta sonu açılıyorlar. Buğday Derneği’nin denetlediği pazarlar Şişli, Kartal, Beylikdüzü, Bakırköy, K.Çekmece; Türkiye genelinde ise Konya, İzmir, Kayseri ve Balıkesir’de bulunuyor. Ekolojik Üreticiler Derneği’nin Kadıköy, Merkezefendi, Maltepe ve Eyüp’te, Yeryüzü Derneği’nin ise Üsküdar’da pazarı bulunuyor.Bir ürünün organik olduğu nasıl anlaşılır?Buğday Derneği Ziraat Mühendisi Özlem Çarkçıoğlu, “Bir ürünün organik olduğunu anlamak için satıcıdan sertifikasını ve faturasını istemek yeterli.” diyor. Çarkçıoğlu, “Organik ürün satan birinin sertifikasında sattığı ürünlerin listesi olur. Bu sertifikada Tarım Bakanlığı ve sertifikasyon kuruluşunun logosu bulunur. Sertifikalar ürünlerin olduğu tezgâhta bulunur ve tüketici sertifikasyon kuruluşunu Tarım Bakanlığı’nı arayarak soruşturabilir.” diye konuşuyor.Neden pahalı?Çarkçıoğlu, “Organik ürünler lüksmüş gibi gösteriliyor fakat meşakkatli bir üretim süreci var. Kimyasal ilaç kullanılmadığı için insan gücü kullanılıyor. Çiftçi her yıl sertifikasyon kuruluşuna para ödüyor. Pazarlara Zonguldak, Mersin gibi yerlerden üreticiler geliyor. Bunların benzin parası, pazar tezgâh parası gibi masrafları oluyor, bunlar da fiyata yansıyor.” diyor.

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Enerjimin sırrı kötülük ve dedikodu yapmamak

Onun sesini çoğumuz ilk kez Eurovision yarışmasını izlerken duyduk. Üslubu ve düzgün Türkçe’siyle hepimizin sevgisini kazandı Bülend Özveren. Son olarak Türkçe Olimpiyatları’nı sunan Özveren şimdilerde İstanbul’un gürültüsünden uzakta sakin bir hayat yaşıyor. Sunucuyla Tekirdağ Saray’daki evinde görüştük.Türkiye, iki yıldır Eurovision’a katılmıyor. Sizin sesinizi de duyamıyor. Bu zaman zarfına neler yaptınız?Son bir yıl benim için çok yoğun geçti. TRT’nin 50. yılı için belgesel hazırladım. TRT, 50 yıllık bir kurum. Ben 49 yıllık TRT’ciyim. Meslek hayatım onunla aynı yaşta. Kurumu benim kadar iyi tanıyan olduğunu sanmıyorum. İstanbul, İzmir, Ankara radyo ve televizyonlarında, haber merkezinde ve yurtdışı bölümünde çalıştım. 16 bölümlük bir belgeseldi ve benim müthiş zamanımı aldı. Metinlerini de ben yazdım, sunumlarını da ben yaptım. Arkadaşım Temel ile birlikte bu evde haftanın dört günü çalıştık. Bunların dışında bir bilgi yarışmasında jüri üyeliği yaptım ve Türkçe Olimpiyatları’nı sundum.Bülent Özveren deyince akla ilk Eurovision geliyor. Yarışma olmayınca bir boşluk hissettiniz mi hayatınızda?Lütfen gelmesin ne olur. (Gülüyor) Katiyen hissetmedim. Eurovision benim TRT’de yaptığım işlerden sadece biriydi. Türk halkı bu yarışmanın adını duymadığı zamanlarda ben radyodan naklen dinliyordum. Niye biz buna katılmıyoruz, dedim. Katılma önerisini TRT’ye veren benim. Kabul edildi. Prodüktörü de, sunucusu da ben oldum. Yani ihale benim üzerime kaldı. Bunda bir sıkıntı yok ama beni üzen şey, sadece Eurovision ile anılıyor olmak. TRT’de yaptığım onca şey var.Eurovision’a katılmayınca Bülend Özveren işsiz kaldı gibi yorumlar yapıldı.Tek yaptığım iş bu olmadığı için işsiz de kalmadım elbet. Sanırım böyle düşünülmesinde benim de payım var ve bu konuda belki hata yaptım. Çünkü kurumdan ayrıldıktan sonra Eurovision konusunu profesyonel düşünmedim. Biraz duygusal davrandım. Kurumdayken işim gereği ve görevli olarak bunu yapıyordum ama dışarıda olduğum vakit para isteyebilirdim. Aklıma bile gelmedi bunu söylemek. Buradan benim para kazanmam gibi bir durum söz konusu değil. Bu, tavrıma aykırı.Yarışmaya katılmama kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?Katıldığım yerler var. Oylama sistemine ve beş üyenin direkt olarak finallere gitmesine itiraz haklı. Haklı olduğun halde kulis yapmadan, gündem oluşturmadan, arkana bir güç almadan tek başına böyle bir çıkış yaparsan onlar da ‘kusura bakma abi’ der. ‘Katılsanız iyi olur’ diyorlar ama hadi kural değiştirelim diyen yok. Nasıl Dünya Kupası’nda FIFA’nın kuralları geçerliyse burada da kurallar var. Giriyorsan kurallara uyacaksın.Oyunda kalmalı mıydık?Her şeye rağmen evet. Öte yandan şöyle bir sorun da var. Tamam, katılmıyoruz ama neden yayınlamıyoruz? Ben seyredemedim mesela bu yıl. Benden bunu mahrum etme. Türk halkı bunu seviyor. Bir de TRT’nin yıl boyu reytingde bir numara olduğu bir gün var; o da Eurovision şarkı yarışması finali. Bunu da kaybettin. Son zamanlarda bir gay muhabbeti çıkardılar. Ben oraya yirmi beş defa gittim. Sokakta ne kadar gay görüyorsam o kadar ya da biraz fazla gay görüyorum orada. Hem bundan bize ne.Sizce Eurovision’a gider miyiz?Eurovision’un Türkiye için artık bittiğini düşünüyorum. Eğer TRT bir gün ben bu işte yokum derse ya da sayın genel müdürün yerine yeni biri ya da yeni bir anlayış gelirse belki.Yaklaşık yedi yıldır Türkçe Olimpiyatları’nı sunuyorsunuz. En son Düsseldorf’taki finalde yaptığınız yorumlar izleyiciyi çok etkiledi. Türk okulları ve Türkçe Olimpiyatları’nı bu kadar desteklemenizin sebebi nedir?Ortaokulu Saint Benoit, liseyi Galatasaray Lisesi’nde okudum. Dolayısıyla Türk kimliğimin dışında en yakın olduğum kültür Fransız kültürü. Türk okulunu bitiren çocuklar da otomatik olarak kendi kimlikleri dışında en yakın olarak Türkiye ve Türk kültürünü hissediyorlar, hissedecekler. Beş kıtada, 160 ülkede çocuklar benim dilimi ve kültürümü öğreniyor, Türkiye dostu olarak yetişiyorlar. Daha sonra ülkelerinde çok iyi yerlerde görev alıyor, Türkiye’nin gönüllü kültür elçileri oluyorlar. Bunda ne tuhaflık var? Sonuna kadar destekliyorum.Bu yıl Türkiye’de yapılmasına izin verilmemesi üzdü mü sizi?Çok üzüldüm. Çünkü sadece İstanbul’da yapılmıyor ki bu etkinlik. Birçok ilde yapılıyor. Bu çocuklar bizim kültürümüzü yakından tanıma imkânı buluyor. Bundan mahrum kaldık. Umarım bu işler düzelir ve yine bu organizasyon burada yapılır. Yedi yıldır bu organizasyonlara katılıyorum. Çok iyi gözlemlediğim bir şey var. Bu organizasyonun içinde bulunanların hiçbirinde bir liralık menfaat yok. Bütün dertleri sevginin ve ülkemizin adını yüceltmek.Peki Türk okullarının kapatılma gayretlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?Buna nasıl karşı çıkılıyor, işin siyasi boyutu nedir bilmiyorum. Fakat gördüğüm bir şey var. Bu okulların Türkiye ve kültürümüze çok büyük faydası var. Türk bayrağı dalgalanıyor, Türkçe konuşuluyor, Türkiye sevdalısı insanlar yetişiyor. Bunun ne kötülüğü olabilir? Onları görünce gözyaşlarımı tutamıyorum. Bir defa o öğrencileri yetiştiren öğretmenleri tebrik etmek gerek. Onlar isimsiz kahramanlar. Bir de bu okullar bulundukları ülkelerin en iyi okulları. O çocukların aileleri onları o okullara sokabilmek için gayret sarf ediyor. Bunun neresinde tuhaflık var, soruyorum. Bu sadece alkışlanacak bir olay. Siyaset bambaşka bir şey, ben işin o tarafında değilim.Türk okullarından gelen çocukların Türkçelerini nasıl buluyorsunuz?Programlar için gittiğim vakit çocuklarla sohbet ediyorum. Geçen yıl benden, farklı illerde yapılacak programları sunacak çocuklara eğitim vermem istendi. Bazen konuşurken Arapça ya da Farsça kökenli kelimeler çıkıyordu, çocuklar onu bile anlıyordu. Çok güzel Türkçe konuşuyorlar. Sokaktaki insanlar gibi 300 kelimeyle Türkçe konuşmuyorlar. Müthiş bir olay bu kardeşim.Benim kültürüm bana yeter, artanı birkaç kişiye yeterHukuk fakültesini yarıda bırakıp TRT’ye girmişsiniz. Nereden geliyor bu radyo-televizyon aşkı?Rahmetli babam radyolara meraklıydı. Ben Saint Benoit’ya girip dil öğrenmeye de başlayınca yabancı radyoları dinledim. Merakım giderek arttı. 1964’te TRT kuruldu. İstanbul ve Ankara radyolarında görevlendirilmek üzere spiker, metin yazarı, prodüktör arandığını öğrendim. Kendime ve genel kültürüme eskiden beri güvenirim. Hep söylerim, benim kültürüm bana yeter, artanı birkaç kişiye yeter. Çok okuyan biriydim. Rahatlıkla kazandım. Hangi bölümde çalışmak istediğimi sadece bana sordular. Ben de radyo tiyatrosunu seçtim. 49 yıl kurumda farklı görevlerde birçok iş yaptım ve birçok ilke imza attım.Televizyondaki sunuculardan beğendiniz ya da rahatsız olduğunuz isimler var mı?Sürekli değişiyorlar. Kim, nerede artık takip bile edemiyorum. Ama TRT’nin spikerlerinin bir mecburiyeti var. Türk halkına doğru ve güzel Türkçe ile hitap etmek zorundalar. Geçen sene arabada giderken haberleri açtım. Genelde TRT’den dinlerim haberleri. Tanımadığım bir ses 15 dakikalık haber bülteninde 47 kez hata yaptı. Yine başka bir spikerde 36 hata saydım. Bizim gençliğimizde böyle değildi. Hataları anlayan, bilen, takip edenler vardı. Spikerler de hemen hatasını düzeltirdi. Maalesef TRT’de de bir vurdumduymazlık var. Zaten özellerin böyle bir derdi hiç yok.Ne gibi?Mesela kimse bana NTV’ye entivi dedirtemez. Çünkü N nergisi temsil ediyor. Kimse bana TV’ye tivi dedirtemez. Mesele vtr (vetere) lafına deliriyorum. Öğrencilere soruyorum ‘bu ne’ diye, bilmiyorlar. İngilizce video tape recorder’dan geliyor. İngilizler v’ye ve mi diyor yoksa vi mi? Neden vetere diyoruz çünkü Kadırgalı Aysel, yani Seda Sayan vetere dedi, ben hariç herkes de böyle devam etti.Siyasilerin konuşmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?Grup toplantılarını kaçırmadan takip etmeye çalışıyorum. Başbakan’ın hitabeti çok iyi. Ona diyecek bir şey yok. Promterdan gürül gürül konuşmasını yapıyor. Bahçeli, çok çatık kaşlı ve kesik kesik okuyor. Kemal Bey’in hitabeti giderek düzeliyor.Peki, Ekmeleddin İhsanoğlu?İsmi açıklandığında müspet anlamda bunu nasıl akıl ettiler diye düşündüm. Objektif baktığımda çok düzgün bir insan. Entelektüel birikimi de çok iyi. Duruşu beyefendi. Normal konuşurken hitabeti iyi ama tanıtım toplantısındaki metinden okuyuşu etkileyici değildi.Kim Milyoner Olmak İster? bilgi yarışması değilTürkçeyi güzel ve düzgün konuşma konusunda çok hassassınız. Sanırım bu konuda bir de çalışmanız oldu…Türkçede genel anlamda bir yozlaşma var. Bundan 7-8 yıl önce TRT kökenli yakın arkadaşım Attila Sarıkayalı bana, ‘Özveren, durum kötüye gidiyor, gel bir şeyler yapalım.’ dedi. Gülgün Feyman ile oturduk, çok ciddi çalışma yaptık. ‘Türkçenin gittiği istikamet iyi değil, tedbir almamız gerekiyor.’ diye dosyalar hazırladık. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere gitmesi gereken her yere gitti. Sonuç ne oldu? Birkaç küçük haberi çıktı o kadar. Geçen sene Attila, ‘Hadi bir kere daha deneyelim.’ dedi. Yok dedim. Biz umursadık ama umursanmadık. Üzerimize düşeni yaptık.Bunca yıl sesiniz hiç değişmedi. Nasıl koruyorsunuz, var mı bunun bir reçetesi?Aslında hiçbir şey yapmıyorum. Çayı kahveyi kaynar, limonatayı üç buzlu içerim. Belki bunun üzerine kafayı takmadığım için böyle. Bir şeyi dert ettiğinde mutlaka problem çıkıyor. Bunları hiç dert etmiyorum. 1978’de bağırsaklarımdan ameliyat oldum. O günden sonra bir defa daha kontrole gitmedim. Asla kötü şeyler getirmedim aklıma çünkü yaşayamazsın öyle. Öte yandan sesimle değil, yaptığım işlerden para kazandım.Yıllarca Ben Bilirim, Banko ve Joker adında bilgi yarışmaları sundunuz. Günümüzdeki bilgi yarışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?ATV’de Kim Milyoner Olmak İster? diye bir yarışma var, izlerken çok sinirleniyorum. ‘Genel kültür ve bilgi yarışması’ deniyor. Ama sorularına bakıyorum ‘Halk arasında söylendiğine göre...’ şeklinde sorular geliyor. Bilgi yarışmasında böyle sorular olmaz. Bir tane genel kültür ve bilgi sorusu yok. Malum Kenan Işık rahatsızlanınca bu yarışmayı başkası sunmaya başladı. Beni de çağırdılar. Gitmeme sebeplerimden biri buydu. İkincisi de sunuculara bir para ödenmiyor. Bu para yapımcıya kalıyor. Ben profesyonelim, sen bana para ödersin, ben onu alır Kenan’ın hastane masraflarına veririm. Ya da LÖSEV’e bağışlayacağız dersin, ona da varım. Ama bu şekilde olmaz. Bu benim çizgime uymayan bir şey.Neden İstanbul dışında yaşıyorsunuz?20 yıl önce bir arkadaş vasıtasıyla burayı gelip gördüm ve havasını çok beğendim. 1992 yılında ilk kez burada oturanlardanım. Sonra Çatalca’ya gittim. Ancak yeniden dönüp geldim. Şehrin gürültüsünden, boğucu havasından uzakta çok sakin bir yer olduğu için geçen aydan itibaren tamamen burada yaşamaya karar verdim. Bundan sonra sadece iş için İstanbul’a gitmeyi düşünüyorum. Geçenlerde İstanbul’a gittim, çok sıcaktı, ben burada yatarken üzerime yorgan çekiyorum.Türkiye gelişiyor, keşke demokrasi ve özgürlük de gelişseBugünlerde neler yapıyorsunuz?Şu an sudan çıkmış balık gibiyim. Çok yoğundum. Hepsi birden bitti. Son zamanların en boş zamanlarını yaşıyorum. Sanırım yakın bir zamanda bazı programlar başlayacak. Başkent Üniversitesi’nde ders vermeye devam ediyorum. Hâlâ elim ayağım tutuyor. Yapamam gibi bir derdim yok. Bu bana moral veriyor.Bu hayat enerjisinin kaynağı ne?Stresle yaşamıyorum. Hiçbir şey kazandırmıyor. Eğer bir sorunum varsa ve kendim içinden çıkamıyorsam, güvendiğim bir arkadaşımı arar fikir alırım. Ona göre hareket ederim. Kötülük ve dedikodu yapmamak da sizi enerjik kılıyor. Dedikodularla ilgilenmiyorum.Peki aile hayatınız nasıl? Baba ve dede olarak Bülend Özveren nasıl biri?Bir oğlum var. 42 yaşında. Çok şeker de bir torunum var, 9 yaşında. Benim şansıma, akıllı ve zeki bir torun. Bu çok önemli benim için. Aptallığa tahammülüm yok. Onunla oturup konuşmak, ders çalışmak çok keyifli.Hayatınızda ‘keşke’leriniz oldu mu?İşe dönük hayır. Çünkü işimi iyi yaptım, başarılı oldum ve çoğunlukla da beğenildim. Bu da bir insan için yeterli değil mi? Vicdanen rahatım. Çünkü bilerek ve isteyerek kimsenin aleyhinde konuşmadım ve kimseye kötülük yapmadım. Kalp kırmadım. Yardımsever bir insanım. Bu anlamda düzgün bir insanım. Kötülük, gıybet ve başkası hakkında tezvirat yapmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Onun için kimse bana b.ka bakar gibi bakmadı sokakta. Hep sempati ve saygıyla bakıyorlar. Demek ki bu sana yansıyor. Çok şükür halimden memnunum. Moral dünyam ve ilişkiler yönünden evet, bir dönem yanlış bir ilişkiye girdim, keşke girmeseydim. Yanlıştı.İyi bir müzik dinleyicisi olduğunuzu biliyorum. Kimleri dinlersiniz?Yenilerden biraz kopuğum. Kaliteli Türk sanat müziği ve klasik Batı müziği sevenlerdenim. Çaykovski hayranıyım.Sürekli okuyan ve gündeme kafa yorun birisiniz. Ülkenin geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?Türkiye çok büyüdü. Bu bir gerçek. Gönül, demokrasi ve özgürlüklerin de aynı oranda büyüyüp gelişmesini istiyor. Keşke demokrasi, insan hakları, sevgi, saygı da yükselse. Ama bir gün torunumun AB pasaportu taşıyacağından eminim.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Belki şurada 'yeni dünyalar' vardır

Sabah kalkar, bütün ritüelleri yerine getirip mesainize yetişirsiniz. Sahip olmak için yıllarınızı verdiğiniz ünvanlarınızla bir yığın iş yapar eve dönersiniz. Bütün bu döngüde az mutlu olur, çok üzülürsünüz. Bir yazar, bir senarist bu döngüden sizi tutup çıkarmak için yeni bir sistem, yeni bir dünya vaadeder... Hepsinin kaynağı hayaldir ama yazan da izleyen de sessiz bir anlaşma yapmışçasına bu dünyalara inanır.Yüzüklerin Efendisi serisi, Eski Yunan’daki ‘doğa üstü’ güçlerden tutun da 3 bin yıllık ‘İbrahimî dinlere’ kadar izler barındıran bir fantastik sinema filmi. Bu film gösterime girdiği dönemde çok sayıda insanı peşinden sürükledi. Hatta sadece bu seri için oluşturulan hiç kullanılmayacak bir dili bile öğrenenler oldu.Bu dil o kadar yoktu ki, ne bir yazıt vardı ne konuşan birileri. İnsanların hiçbir yerde kullanamayacağı bu dili öğrenmesinin sebebi, gerçeklikten kaçma isteği olabilirdi.Dünya üzerinde yaşanan tüm olumsuzlukları, savaşları, katliamları artık gerçek bir kahramanın, toplumun ya da orduların çözeceği umudunu yitiren birey bu fantastik dünyaya sığındı. İyi ve kötüyü birbirinden ayıran, süper güçleri olan Batman ve Süperman gibi kahramanlar bile izleyiciyi tatmin etmez oldu. Artık bireyler daha mistik ve doğaüstü güçlere ihtiyaç duyuyor. Yeniden dirilen zombiler, bin yıl yaşayan vampirler, Eski Yunan’daki tüm efsaneler, gerçeklikten sıkılan modern insanın yeni kahramanları. Bu kahramanların hikâyelerinde sanki dört kutsal kitaptan menkıbe okur gibi ya da mitolojiden bir hikâye dinler gibi...Aylarca bu hikâyelerin peşinde sürüklenen modern insan bir başka dünyanın mümkün olduğu inancının sınırlarını zorluyor. Bu tür fantezi hikâyeleri bazen ‘kendine hizmet eden bir güç’ olan şeytanı, bazen de yeni dünyalar kuran tek yönetici Allah’ı göstermekte ve bu insanoğlunun bildiği en eski hikâye ‘Tanrı ve Şeytan’ kurgusunun ta kendisi. Bu kurguyu günümüzde en çok ‘Game of Thrones’ sırtlanmış. The Walking Dead, American Horror Story, Supernatural, Dracula, Doctor Who gibi diziler de bu türün çok izlenen diğer örnekleri.Sinemada kaçış Antik Çağ’aSinema eleştirmeni Atilla Dorsay, dizilere sıçrayan bu akımı sağlıksız buluyor. ‘Ölülerin günün birinde kalkıp yürümesi’ durumunun bir fantezi olarak hoş gelebileceğini söyleyen Dorsay, “Ama artık bunlarda bir sömürüye kaçılıyor.” diyor. Dorsay’a göre bir dizinin izleyiciyi haftalar, aylar boyu her akşam tutması çok sağlıksız. Bu durumu şu kıyaslamayla açıklıyor: “Bir filme girersiniz ve iki saat sonra o dünyadan çıkarsınız. Ama bu, sonu gelmeyen dizilerde mümkün değil.”Süper güçlerin Antik Yunan edebiyatının temeli olduğunu hatırlatan sinema eleştirmeni, “Natüralizm gerçekçilik gibi başka akımlar da çıktı. Bu üstün adam mitosu 18. ve 19. yüzyılda yoktu. 20. yüzyıldan itibaren sinemanın içine girdi.” diyor.İnsanoğluna direkt eski çağların hikâyeleri anlatılarak ‘yarı tanrı yarı insan’ modelinin yeniden gündeme getirildiğini anlatan Dorsay, “Bu önce Amerika’da başladı. Avrupa sineması daha aklı başındaydı, bunlara rağbet etmedi, yine etmiyor. Amerikan halkı daha çocuksu, daha naif olduğu için bu tür onlara daha uygun.” diye ifade ediyor. Neticede Dorsay’a göre çizgi roman denilen tür de naif gençlere seslenen bir edebiyat türü. Antik Çağ’da dünyanın zor ve karanlık dönemlerinde insanların kötüleri cezalandırdığı, hatta bazen tanrının gönderdiği insan modeli olduğunu hatırlatan Dorsay, sinema ve dizilerdeki bu yeni gelişmeyi ‘Antik Çağ’lara dönüş’e benzetiyor. “Allah’a şükür Türk sinemasında bu akım yok.” diyor. Bu yeni türün hiçbir açıdan onayladığı bir akım olmadığını söylerken, “Ancak fantastik türü seviyorum, okyanusların ötesine hayal ve rüyalar alemine götürmesini seviyorum.” demeyi ihmal etmiyor.Sanılanın aksine sosyalleştiriyorİlk bilimkurgu romanı Mary Shelley’ın Frankenstein’ının yayınlanma tarihi 1818 aslında çok eski bir tarih olsa da son 30 yılda bu türde ciddi bir artış söz konusu. Boxofficemojo.com da bu artışı gözler önüne seriyor. Hollywood yapımlarında 30 yıl önce ilk 10 filme 2 bilim kurgu&fantastik türden film girerken, 2014’te sekiz film listede.Bu artışı araştırmalar; büyüdükçe karşılaştığımız ihanet ve hayal kırıklığı, başarısızlık, sevdiğimiz insanları kaybetme korkusunu yenme adına bilinçaltımızın alegorik bir hikâye bir metafor oluşturma eğilimine bağlıyor. Çocukluktan gelen korkuları adlandırma alışkanlığı fantezi dünyasında da canavarları adlandırıp, sevinçleri kutlayıp ve sonunda net bir bakış açısı kazanmış olarak hayata geri dönmeyi sağlıyor. İşte aylarımızı verdiğimiz bu gerçek dışı kitaplar, filmler ve diziler bir nevi hayatta kalabilme çabası...Buffalo Üniversitesi’nden araştırmacılar 140 deneğe, Stephenie Meyer’ın yazdığı Alacakaranlık, JK Rowling’in Harry Potter ve Felsefe Taşı hikâyelerinden alınmış pasajlar vererek deneye başladı. Adaylar daha sonra tabi tutuldukları bir dizi test sırasında seçilmiş kelimelerle ilgili gösterdikleri tepki ve psikolojik durumlarını ölçtü. Dr. Shira Gabriel ve Ariana Young deneyin sonuçlarını daha sonra Psychological Science adlı dergide yayınladılar. Sonuçlar, bu türün okurları ya da izleyicilerinin gerçek hayatta bu türle tanışmamış insanlardan psikolojik açıdan daha sağlıklı, sosyal bağlarının daha kuvvetli olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka araştırma da Toronto Üniversitesi’nden. Uygulamalı psikoloji alanında faaliyet gösteren Keith Oatley ise kendi bulgularını OnFiction dergisinde yayımladı.2008 yılında 166 katılımcının katıldığı bir deney. İlk denek grubuna Chekhov’un yazdığı Küçük Köpekli Lady hikâyesinin tamamı, diğer yarısına ise yeniden deney için kurgulanmış hali veriliyor. Denekler okumadan önce ve sonra yoğun psikolojik testlere tabi tutuluyor. Sonuçlar şaşırtıcı. Orijinal hikâyeyi okuyanlarda psikolojik değişimler gözükmezken, kurgulanmış hikâyeyle karşılaşan okuyucuların empati yeteneklerinin değiştiği ve geliştiği gözlemleniyor: “Kurguyla düşünmeye zorlandığımız bir dünyaya adım atıyoruz. Eğer ben kurgu/fantezi okursam bu anlamda sosyal yeteneklerim gelişecektir, daha çok astronomi ya da genetik bilimleri okursam bu alanda daha iyi hale geleceğim kesin. Kurgu fantezi dünyasından okuduğumuz ya da seyrettiğimiz karakterlerin düşüncelerine girmeye, onları anlamaya ve her yönden olayların bakış açılarını anlamaya zorlanıyoruz, gerçek hayatta tam tersini yapmamıza rağmen. Bu nedenle kurgu fantezi okuyucularının empati yeteneği geliştiriyor.”Kaçış’ın görsel-işitsel ifadesi fantastik sinemaUğur Vardan (Sinema Eleştirmeni): Aslına bakılırsa fantastik edebiyat ve türevi olarak bunun sinemaya yansıması, uzun süredir modern hayattan ‘Kaçış’ın görsel-işitsel ifadesi… Üstelik her kuşağın kendine özgü sevdaları var; bizim kuşağınki ‘Star Wars’tu mesela…Son dönemde ise miniklere yönelik ‘Harry Potter’, bir üst yaş dilimine yönelik de ‘Yüzüklerin Efendisi’ serisine şahit olmuştuk. Lakin daha sert, daha güncel politikaya göndermeler içeren, cinsellikle daha içli dışlı bir tavrın eseri olarak da ‘Game of Thrones’a rastlıyoruz. Söz konusu dizi sanki ‘Yüzüklerin Efendisi’nin çizgilerini birkaç adım daha öteye taşıyor ve daha geniş bir yaş kitlesini yakalamaya çalışıyor gibi. Sonuç olarak elbette modern, hatta ‘post-modern’ insan sıkılıyor, yer yer çareyi bu türden tarihsel referanslar içinde sunulan hayali ve yer yer spiritüel dünyalarda buluyor ama dediğim gibi bu yeni bir şey değil, yenilik ‘Game of Thrones’un kendine özgü dozajında olabilir.NEDEN İZLİYORLAR?Bu türün başlangıcı animelerAres Babrak: Hani çocukken hayali arkadaşlarımız vardır ve bunlar bizi psikolojik olarak sabit bir noktada korur. Fantasy Role Playing ya da ‘sadece seyirci olarak katılma ve hayal etme durumu’ da buna benzer. Her şey, insanın gündelik yalnızlığından ve kırılganlığından uzaklaşma hatta bu kırılganlık ve yalnızlığı aynı duyguları yaşayan insanlarla paylaşıp uzaklaştırma isteği. Belki de olamadıklarımızı ve olamayacaklarımızı hayalen de olsa gerçekleştirebilme isteği. Fantezi ve bilimkurgu aslında üç akımdan oluşur; klasik akım, Japon akımı ve Amerikan akımı. Avrupa ve Amerikan toplumları bu kavramlae ilk kez ciddi anlamda son 30 yıldır içli dışlıyken Japon toplumu bunun ilk örneklerini 1940’lı yılların (İkinci Dünya Savaşı öncesi ve devamında) vermeye başladı. Mesela Matrix filmi bile bu türü bilip bu türe aşina olan insanları etkilemedi. Benim için bu bahsedilen diziler hiçbir anlam taşımıyor, zira ben ve benim gibi insanlar bu dizilerden daha çok miktarda anime seyretmekteyiz. 12 senedir devam eden ve halen her hafta yayınlanan yaklaşık izleyici sayısı 30 milyonun üzerinde olan bir animeyi takip ediyorum.Aşk filmleri daha ütopikBurak Atay: Fantastik ya da bilimkurgu olmayan diğer türler benim için daha gerçek dışı. Ben ne o filmlerdeki kadar zenginim ne de o kadar yakışıklı. Ve o filmlerdeki kurguda olamayacak kadar başka bir hayatın içindeyim. Gerçek hayat kesitlerinden esinlenerek yapılan filmler daha ütopik ve can sıkıcı. Ben de bu yüzden iki ütopya arasında bilimkurgu ve fantastik türü tercih edip orada kaybolmayı yeğliyorum. Tamamen imkânsız bir dünyada kahramanlarla yepyeni bir bakış açısıyla unutmak istediklerimizi unutup, hatırlamamak istediklerimizi terk edip modern bir uyuşturucu gibi kullanıyoruz bu türü.Boş vakitlerin ‘kaçış’ edebiyatıMelis Şekerci: Bu kaçma edebiyatının birkaç sebebi var bence. İnsanların eskiden beden gücüyle yapmak zorunda oldukları bir dizi işleri ve bir yerden bir yere gidebilmeleri için aylara ihtiyaçları vardı. Gelişen teknoloji onlara boş zaman da getirdi. Fazladan zamanlarını bu edebiyat türünün sürükleyiciliğine bırakmaları ilk nedeni. Yani bir nevi amaçsızlık.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Gerçek hayattan fantastik bir kaçış mı?

Sabah kalkar, bütün ritüelleri yerine getirip mesainize yetişirsiniz. Sahip olmak için yıllarınızı verdiğiniz ünvanlarınızla bir yığın iş yapar eve dönersiniz. Bütün bu döngüde az mutlu olur, çok üzülürsünüz. Bir yazar, bir senarist bu döngüden sizi tutup çıkarmak için yeni bir sistem, yeni bir dünya vaadeder... Hepsinin kaynağı hayaldir ama yazan da izleyen de sessiz bir anlaşma yapmışçasına bu dünyalara inanır.Yüzüklerin Efendisi serisi, Eski Yunan’daki ‘doğa üstü’ güçlerden tutun da 3 bin yıllık ‘İbrahimî dinlere’ kadar izler barındıran bir fantastik sinema filmi. Bu film gösterime girdiği dönemde çok sayıda insanı peşinden sürükledi. Hatta sadece bu seri için oluşturulan hiç kullanılmayacak bir dili bile öğrenenler oldu.Bu dil o kadar yoktu ki, ne bir yazıt vardı ne konuşan birileri. İnsanların hiçbir yerde kullanamayacağı bu dili öğrenmesinin sebebi, gerçeklikten kaçma isteği olabilirdi.Dünya üzerinde yaşanan tüm olumsuzlukları, savaşları, katliamları artık gerçek bir kahramanın, toplumun ya da orduların çözeceği umudunu yitiren birey bu fantastik dünyaya sığındı. İyi ve kötüyü birbirinden ayıran, süper güçleri olan Batman ve Süperman gibi kahramanlar bile izleyiciyi tatmin etmez oldu. Artık bireyler daha mistik ve doğaüstü güçlere ihtiyaç duyuyor. Yeniden dirilen zombiler, bin yıl yaşayan vampirler, Eski Yunan’daki tüm efsaneler, gerçeklikten sıkılan modern insanın yeni kahramanları. Bu kahramanların hikâyelerinde sanki dört kutsal kitaptan menkıbe okur gibi ya da mitolojiden bir hikâye dinler gibi...Aylarca bu hikâyelerin peşinde sürüklenen modern insan bir başka dünyanın mümkün olduğu inancının sınırlarını zorluyor. Bu tür fantezi hikâyeleri bazen ‘kendine hizmet eden bir güç’ olan şeytanı, bazen de yeni dünyalar kuran tek yönetici Allah’ı göstermekte ve bu insanoğlunun bildiği en eski hikâye ‘Tanrı ve Şeytan’ kurgusunun ta kendisi. Bu kurguyu günümüzde en çok ‘Game of Thrones’ sırtlanmış. The Walking Dead, American Horror Story, Supernatural, Dracula, Doctor Who gibi diziler de bu türün çok izlenen diğer örnekleri.Sinemada kaçış Antik Çağ’aSinema eleştirmeni Atilla Dorsay, dizilere sıçrayan bu akımı sağlıksız buluyor. ‘Ölülerin günün birinde kalkıp yürümesi’ durumunun bir fantezi olarak hoş gelebileceğini söyleyen Dorsay, “Ama artık bunlarda bir sömürüye kaçılıyor.” diyor. Dorsay’a göre bir dizinin izleyiciyi haftalar, aylar boyu her akşam tutması çok sağlıksız. Bu durumu şu kıyaslamayla açıklıyor: “Bir filme girersiniz ve iki saat sonra o dünyadan çıkarsınız. Ama bu, sonu gelmeyen dizilerde mümkün değil.”Süper güçlerin Antik Yunan edebiyatının temeli olduğunu hatırlatan sinema eleştirmeni, “Natüralizm gerçekçilik gibi başka akımlar da çıktı. Bu üstün adam mitosu 18. ve 19. yüzyılda yoktu. 20. yüzyıldan itibaren sinemanın içine girdi.” diyor.İnsanoğluna direkt eski çağların hikâyeleri anlatılarak ‘yarı tanrı yarı insan’ modelinin yeniden gündeme getirildiğini anlatan Dorsay, “Bu önce Amerika’da başladı. Avrupa sineması daha aklı başındaydı, bunlara rağbet etmedi, yine etmiyor. Amerikan halkı daha çocuksu, daha naif olduğu için bu tür onlara daha uygun.” diye ifade ediyor. Neticede Dorsay’a göre çizgi roman denilen tür de naif gençlere seslenen bir edebiyat türü. Antik Çağ’da dünyanın zor ve karanlık dönemlerinde insanların kötüleri cezalandırdığı, hatta bazen tanrının gönderdiği insan modeli olduğunu hatırlatan Dorsay, sinema ve dizilerdeki bu yeni gelişmeyi ‘Antik Çağ’lara dönüş’e benzetiyor. “Allah’a şükür Türk sinemasında bu akım yok.” diyor. Bu yeni türün hiçbir açıdan onayladığı bir akım olmadığını söylerken, “Ancak fantastik türü seviyorum, okyanusların ötesine hayal ve rüyalar alemine götürmesini seviyorum.” demeyi ihmal etmiyor.Sanılanın aksine sosyalleştiriyorİlk bilimkurgu romanı Mary Shelley’ın Frankenstein’ının yayınlanma tarihi 1818 aslında çok eski bir tarih olsa da son 30 yılda bu türde ciddi bir artış söz konusu. Boxofficemojo.com da bu artışı gözler önüne seriyor. Hollywood yapımlarında 30 yıl önce ilk 10 filme 2 bilim kurgu&fantastik türden film girerken, 2014’te sekiz film listede.Bu artışı araştırmalar; büyüdükçe karşılaştığımız ihanet ve hayal kırıklığı, başarısızlık, sevdiğimiz insanları kaybetme korkusunu yenme adına bilinçaltımızın alegorik bir hikâye bir metafor oluşturma eğilimine bağlıyor. Çocukluktan gelen korkuları adlandırma alışkanlığı fantezi dünyasında da canavarları adlandırıp, sevinçleri kutlayıp ve sonunda net bir bakış açısı kazanmış olarak hayata geri dönmeyi sağlıyor. İşte aylarımızı verdiğimiz bu gerçek dışı kitaplar, filmler ve diziler bir nevi hayatta kalabilme çabası...Buffalo Üniversitesi’nden araştırmacılar 140 deneğe, Stephenie Meyer’ın yazdığı Alacakaranlık, JK Rowling’in Harry Potter ve Felsefe Taşı hikâyelerinden alınmış pasajlar vererek deneye başladı. Adaylar daha sonra tabi tutuldukları bir dizi test sırasında seçilmiş kelimelerle ilgili gösterdikleri tepki ve psikolojik durumlarını ölçtü. Dr. Shira Gabriel ve Ariana Young deneyin sonuçlarını daha sonra Psychological Science adlı dergide yayınladılar. Sonuçlar, bu türün okurları ya da izleyicilerinin gerçek hayatta bu türle tanışmamış insanlardan psikolojik açıdan daha sağlıklı, sosyal bağlarının daha kuvvetli olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka araştırma da Toronto Üniversitesi’nden. Uygulamalı psikoloji alanında faaliyet gösteren Keith Oatley ise kendi bulgularını OnFiction dergisinde yayımladı.2008 yılında 166 katılımcının katıldığı bir deney. İlk denek grubuna Chekhov’un yazdığı Küçük Köpekli Lady hikâyesinin tamamı, diğer yarısına ise yeniden deney için kurgulanmış hali veriliyor. Denekler okumadan önce ve sonra yoğun psikolojik testlere tabi tutuluyor. Sonuçlar şaşırtıcı. Orijinal hikâyeyi okuyanlarda psikolojik değişimler gözükmezken, kurgulanmış hikâyeyle karşılaşan okuyucuların empati yeteneklerinin değiştiği ve geliştiği gözlemleniyor: “Kurguyla düşünmeye zorlandığımız bir dünyaya adım atıyoruz. Eğer ben kurgu/fantezi okursam bu anlamda sosyal yeteneklerim gelişecektir, daha çok astronomi ya da genetik bilimleri okursam bu alanda daha iyi hale geleceğim kesin. Kurgu fantezi dünyasından okuduğumuz ya da seyrettiğimiz karakterlerin düşüncelerine girmeye, onları anlamaya ve her yönden olayların bakış açılarını anlamaya zorlanıyoruz, gerçek hayatta tam tersini yapmamıza rağmen. Bu nedenle kurgu fantezi okuyucularının empati yeteneği geliştiriyor.”Kaçış’ın görsel-işitsel ifadesi fantastik sinemaUğur Vardan (Sinema Eleştirmeni): Aslına bakılırsa fantastik edebiyat ve türevi olarak bunun sinemaya yansıması, uzun süredir modern hayattan ‘Kaçış’ın görsel-işitsel ifadesi… Üstelik her kuşağın kendine özgü sevdaları var; bizim kuşağınki ‘Star Wars’tu mesela…Son dönemde ise miniklere yönelik ‘Harry Potter’, bir üst yaş dilimine yönelik de ‘Yüzüklerin Efendisi’ serisine şahit olmuştuk. Lakin daha sert, daha güncel politikaya göndermeler içeren, cinsellikle daha içli dışlı bir tavrın eseri olarak da ‘Game of Thrones’a rastlıyoruz. Söz konusu dizi sanki ‘Yüzüklerin Efendisi’nin çizgilerini birkaç adım daha öteye taşıyor ve daha geniş bir yaş kitlesini yakalamaya çalışıyor gibi. Sonuç olarak elbette modern, hatta ‘post-modern’ insan sıkılıyor, yer yer çareyi bu türden tarihsel referanslar içinde sunulan hayali ve yer yer spiritüel dünyalarda buluyor ama dediğim gibi bu yeni bir şey değil, yenilik ‘Game of Thrones’un kendine özgü dozajında olabilir.NEDEN İZLİYORLAR?Bu türün başlangıcı animelerAres Babrak: Hani çocukken hayali arkadaşlarımız vardır ve bunlar bizi psikolojik olarak sabit bir noktada korur. Fantasy Role Playing ya da ‘sadece seyirci olarak katılma ve hayal etme durumu’ da buna benzer. Her şey, insanın gündelik yalnızlığından ve kırılganlığından uzaklaşma hatta bu kırılganlık ve yalnızlığı aynı duyguları yaşayan insanlarla paylaşıp uzaklaştırma isteği. Belki de olamadıklarımızı ve olamayacaklarımızı hayalen de olsa gerçekleştirebilme isteği. Fantezi ve bilimkurgu aslında üç akımdan oluşur; klasik akım, Japon akımı ve Amerikan akımı. Avrupa ve Amerikan toplumları bu kavramlae ilk kez ciddi anlamda son 30 yıldır içli dışlıyken Japon toplumu bunun ilk örneklerini 1940’lı yılların (İkinci Dünya Savaşı öncesi ve devamında) vermeye başladı. Mesela Matrix filmi bile bu türü bilip bu türe aşina olan insanları etkilemedi. Benim için bu bahsedilen diziler hiçbir anlam taşımıyor, zira ben ve benim gibi insanlar bu dizilerden daha çok miktarda anime seyretmekteyiz. 12 senedir devam eden ve halen her hafta yayınlanan yaklaşık izleyici sayısı 30 milyonun üzerinde olan bir animeyi takip ediyorum.Aşk filmleri daha ütopikBurak Atay: Fantastik ya da bilimkurgu olmayan diğer türler benim için daha gerçek dışı. Ben ne o filmlerdeki kadar zenginim ne de o kadar yakışıklı. Ve o filmlerdeki kurguda olamayacak kadar başka bir hayatın içindeyim. Gerçek hayat kesitlerinden esinlenerek yapılan filmler daha ütopik ve can sıkıcı. Ben de bu yüzden iki ütopya arasında bilimkurgu ve fantastik türü tercih edip orada kaybolmayı yeğliyorum. Tamamen imkânsız bir dünyada kahramanlarla yepyeni bir bakış açısıyla unutmak istediklerimizi unutup, hatırlamamak istediklerimizi terk edip modern bir uyuşturucu gibi kullanıyoruz bu türü.Boş vakitlerin ‘kaçış’ edebiyatıMelis Şekerci: Bu kaçma edebiyatının birkaç sebebi var bence. İnsanların eskiden beden gücüyle yapmak zorunda oldukları bir dizi işleri ve bir yerden bir yere gidebilmeleri için aylara ihtiyaçları vardı. Gelişen teknoloji onlara boş zaman da getirdi. Fazladan zamanlarını bu edebiyat türünün sürükleyiciliğine bırakmaları ilk nedeni. Yani bir nevi amaçsızlık.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Girne Amerikan Üniversitesi ile Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de oku!

Girne Amerikan Üniversitesi, "Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de Oku" sloganı ile bütünleşen ve yurtdışı kampüsleriyle de öğrencilerine üç farklı kıtada eğitim fırsatı sunan öncü bir üniversite.

Eğitimde mobiliteye verdiği önem ve uluslararasılaşma sürecinin bir göstergesi olarak Girne Amerikan Üniversitesi; İngiltere, ABD ve Hong Kong’dan sonra küresel kampüslerine bir yenisini ekleyerek Türkiye’de İstanbul yerleşkesini hizmete açmıştır. Bu süreçte Girne Amerikan Üniversitesi, öğrencilerine 3 farklı kıtada eğitim imkânı sunmakta ve "Üç Kıta Tek Üniversite" sloganı ile de bir dünya üniversitesi olma noktasında bir hareketlilik içerisinde olduğunu kanıtlamaktadır.

Kazandıkları ÖSYM bursları ile GAÜ’ye yerleşen öğrenciler, Girne Amerikan Üniversitesi’nin yurtdışı yerleşkelerinde aynı burslarla ve ek ücret ödemeden programlarıyla uyumlu dersler yada ELA’da (English Language Academy) İngilizce dil eğitimi alıyor; geri döndüklerinde ise yurtdışında aldıkları dersleri GAÜ programlarındaki ders yükümlülükleri yerine saydırarak eğitimlerine devam edebiliyorlar.

Eğitimde 30 Yıl...

Geçtiğimiz günlerde görkemli bir törenle 30. Onur Yılı’nı kutlayan Girne Amerikan Üniversitesi için bu sene oldukça özel bir yıl. GAÜ, 2014-2015 Akademik Yılında tam 2260 yeni öğrencisine 7 yıl boyunca kesintisiz ÖSYM Bursu verecek.

GAÜ sosyal ağlarda da çok aktif; bu sene tercih dönemi boyunca facebook.com/girneamerican üzerinden tüm kampüsler ve öğrenci hayatı ile ilgili herşeyi paylaşıyorlar ve tüm sorulara resmi sayfa üzerinden cevap veriyorlar. Twitter takipcilerini de unutmamışlar @girneamerican üzerinden en güncel paylaşımları takip edebilirsiniz.

GAÜ, şu anda küresel dünyanın yükselen meslekleri Denizcilik, Havacılık, Sahne Sanatları, Hukuk, İleri Mühendislik Disiplinleri, Güzel Sanatlar, Mimarlık, İç Mimarlık, Uluslararası İşletme, Uluslararası İlişkiler, Psikoloji, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, Türkçe Hukuk, Çin Dili ve Edebiyatı, Gastronomi ve Mutfak Sanatları, Sınıf Öğretmenliği, Sağlık Yönetimi, Ergoterapi, Enerji Sistemleri Mühendisliği, Ebelik, İnşaat Mühendisliği ve Sivil Havacılık Ulaştırma İşletmeciliği, Pilotaj gibi programları barındıran; 9 Fakülte, 6 Yüksekokul, 2 Enstitü ve  2 Meslek Yüksekokulu’nda olmak üzere , 69 Lisans 21 Önlisans 48 Yükseklisans ve 17 Doktora programı sunmakta.

GAÜ’den saygın dünya üniversiteleri ile akademik işbirliği ve değişim programları fırsatı!

Girne Amerikan Üniversitesi, kampüsleri ve 200’ü aşkın dünya üniversitesiyle sürdürdüğü öğrenci değişim programları kapsamında, öğrencilerine yaşam boyu hatırlayacakları deneyimlerin kapılarını açmakta.

Uluslararası Denklik ve Tanınma

Girne Amerikan Üniversitesi sağladığı eğitimin kalitesini sürekli olarak geliştirmek için akreditasyonlarını ve üyeliklerini yenilemektedir. GAÜ yerel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordınasyon Kurulu YÖDAK ve Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından tanınmaktadır. Ayrıca dünyanın bir çok saygın denklik kurullarından akredite olan GAÜ’nün bir çok uluslararası üyeliği de bulunmaktadır.

Girne Amerikan Üniversitesi Eduniversal’ın En İyi Üniversiteler sıralamasında yer almaktadır. Avrupa Birliği Yükseköğretim Sistemi içerisinde üniversite eğitimini denetleyen uluslararası eğitim kuruluşu Eduniversal, 153 ülkeden 12 bin yükseklisans programının incelenmesi ve 100 bin öğrenci ile yaptığı “En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren Üniversiteler” araştırmasının sonuç raporuna göre GAÜ "En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren İlk 100 Üniversite" arasında gösterilmektedir.

GAÜ, YÖK onaylı programlarıyla geleceğin pilotlarını yetiştiriyor

4 yıllık Pilotaj eğitimi alan öğrenciler, GAÜ İstanbul Yerleşkesi Uluslararası Havacılık Akademisi’nde similatör ve uçuş derslerini tamamlayarak Pilot olma hakkını kazanıyorlar. GAÜ’nün, uluslararası standartlarda verdiği eğitimle yetiştirdiği öğrenciler, önümüzdeki 20 yılın en gözde mesleklerinden biri olan havacılık sektöründe kolaylıkla iş bulabilecekler.

Kıbrıs, dünyanın en güzel adalarından biri!

Kıbrıs Dünya’nın en güzel adalarındandır ve iklimi sayesinde bir tatil ülkesinde eğitim alma şansınız var, üniversite kampüsü plajlara çok yakın mesafede bulunmakta ve kampüse çok renkli bir yaşam hakim. GAÜ, adanın en turistik sahil kenti olan Girne’de kendisine özel plaj ve uygulamalı 5 yıldızlı oteli ile öğrencilerine eşi benzeri olmayan bir eğitim fırsatı sunmaktadır.

Peki kampüste hayat mı nasıl? Tanıtım filmleri için youtube.com/girneamerican ve vimeo.com/girneamerican

Bir boomads advertorial içeriğidir.boomads_offer_client = "0eb4605d464443a1a3d9d362c8d039d2";boomads_offer_id ="519";

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Kaderleri meslekleri oldu

Yaramazlık yaptığınızda size kızan bir baba sesi, karanlık odada bir ‘Anne!’ sesi. Herkesin benzer çocukluk anıları vardır. İşitme engelli ailelerin çocuklarının böyle anıları yok. Onların anıları, işaret dilleri. Hatta bazen de meslekleri...İşitme ve görme engelli bir kızın hikâyesinin anlatıldığı ‘Benim Dünyam’ filminde baş karakter Ela’nın dış dünyayla iletişim kur-ama-ması hemen hemen herkesin aklındadır. Filmde duyamayan, konuşamayan ve göremeyen Elâ, yalnızca işaret dilini kullanabiliyordur. Annesi ve kız kardeşi de bu dilin tercümanlığını yapar. Bunlar film kareleri tabii ama gerçek hayatta da işitme engellilerin iletişim kurmasında aile bireylerine büyük rol düşüyor. Duyamayan ve konuşamayan anne-babaların çocukları onlara tercümanlık yapıyor. Önce ebeveynlerine, ardından yakınlarına, konu komşuya tercüman oluyorlar. Bir de bakıyorlar ki iş büyümüş, “Bari bunu profesyonel meslek olarak icra edelim.” diyerek işaret dili tercümanlığı yapıyorlar. İşte hayatlarındaki bu zor durumu avantaja dönüştürenlerin hikayeleri...Arkadaşlarımın yüzde ellisi işitme engelliİşaret dili tercümanı ve eğitmeni Hakan Albay’ın da anne, baba, amca ve dayısı işitme engelli. Arkadaşlarının yüzde ellisinin işitme engelli olduğunu söyleyen Albay, “İşitme engelli arkadaşımın iki yaşında bir çocuğu var. Çocuk konuşabiliyor. Ağlamak istediğinde bile annesini dürtüyor, annesi dönüyor, ondan sonra ağlıyor. Çünkü annesinin duymadığının farkında. Biz de bu şekilde büyüdük.” diyerek çok küçük yaşlarda bu dile alıştığını ifade ediyor. Onun da tercümanlık tecrübesi oldukça erken başlamış. Dokuz yaşındayken Mersin’den ev aldıklarında babasına, hastanede de annesine tercümanlık yapmış. Asıl mesleği muhasebecilik olan Hakan Albay, özel bir eğitim kurumunda işaret dili eğitimi veriyor. Beş yıldır tercümanlık ve eğitmenlik yapan Albay, konferans, sempozyum, AKP-CHP-MHP kurultaylarında tercümanlık yapmış. Kamu kurumları ve özel kurumlarda eğitimler veren Hakan Albay, TRT Okul’da Günlük Rehber programında canlı yayında çeviri yapıyor. Albay ablasıyla da meslektaş.Türkçeden önce işaret dilini öğrendimAnne ve babası doğuştan işitme engelli olan Türk işaret dili tercümanı ve eğitmeni Başak Türkuğur bunlardan biri. İşaret Dili Tercümanları Derneği başkan yardımcısı olan Türkuğur’un ebeveynlerinin yanı sıra amcası, dayısı, kayınvalidesi ve kayınpederi de sağır ve dilsiz. Türkuğur, işaret dilini ilk ne zaman öğrendiğini hatırlamıyor. Anne-babasının anlattığına göre Türkçeden önce Türk işaret dilini öğrenmiş. Ailesinin bu durumundan dolayı konuşarak değil, işaretlerle iletişim kurmaya başlamışlar. Türkçe konuşmayı öğrenmesi ise komşular, anneanne ve teyze yardımıyla olmuş. Tercümanlığa başladığında ise daha beş yaşındaymış. Dikimevi’nde çalışan babasıyla üstleri arasında aracı olmuş. İlerleyen yıllarda alaylı olarak öğrendiği bu dili meslek olarak yapmaya karar vermiş. Türkuğur, “Türkiye Sağırlar Milli Federasyonu’ndan kurs aldım. Tercümanlık için stajlar yaptım. Amatör olarak tiyatro oyunculuğu yaparken işitme engellilerle birlikte çalıştım. Onlarla tiyatro çıkararak, onların oyunlarını tercüme ederek staj yaptım.” diyerek aldığı eğitimleri anlatıyor. Konferans, seminerlerde tercümanlık yapıyor. Yedi yıldır bu mesleği icra eden Türkuğur, TRT Okul’da güncel konuları içeren tüm programlarda tercüman. Başak Türkuğur, “Bir süre sonra otomatiğe bağlanıyoruz. Yayında ben ben olmaktan çıkıyorum. Tamamen beynim o yönde çalışıyor.” diyor. Bunun dışında ise talep üzerine tercümanlığa gidiyor. Noter, adliye, tapu ve karakolların yanı sıra özel kurum ve kuruluşlardan da talep geliyor. Türkuğur, tercümanlığın dışında eğitmenlik de yapıyor. Ona göre eğitmenlik daha keyifli ve son yıllarda oldukça revaçta.Mesaimiz eve gelince bitmiyorGülçin Yılmaz, YENİMEK’te (Yenimahalle Belediyesi Meslek Edindirme Kursları) beş yıldır işaret dili eğitmenliği yapıyor. Öğrencileri kamu personeli olduğu gibi işaret dili meraklıları da olabiliyor. Üniversitelere, bakanlıklara, doktorlara, polislere vs. ders vermiş. Yılmaz’ın ailesinde ebeveynleri ve teyzesi olmak üzere üç kişi duyamıyor ve konuşamıyor. Ablası da İŞKUR kurslarında tercümanlık yapıyor. Gülçin Yılmaz, “Onların normal bireylerle iletişim kurmasında köprü olduğumuz için üzerimizde çok fazla sorumluluk var. Bu bizim yaşam şeklimiz oldu. Mesaimiz eve gelince bitmiyor, evde de devam ediyoruz.” diyor.İşaret dilinin kadrosu yokUzun yıllardır işaret dili tercümanlığı yapan Banu Türkuğur Şahin’in ailesinde dört kişi sağır ve dilsiz. İşaret Dili Tercümanları Derneği Başkanı, aynı zamanda Türkiye Sağırlar Milli Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi olan Şahin, “Bizde dil gelişimi işaret diliyle başlıyor. Çünkü annemiz işitme engelli. Doğal olarak dünyaya seslerle değil, işaretlerle açılıyoruz.” diyor. Şahin’e göre anne ve babası işitme engelli olduğu için tercümanlık doğuştan verilmiş bir özellik gibi. Esasen bir kamu kurumunda görevli Şahin’in tercümanlık ikinci mesleği. “Türkiye’de bir meslek olarak daha yeni kabul görüyor. Mesleki Yeterlilik Kurumu’nda bile son iki yıldır çalışmalara yeni yeni başlandı. Tercümanlığı meslek olarak hayatımızı idame ettirebilmek için kullanamıyoruz çoğu zaman. Çünkü hiçbir kurum tercüman gerekliliğine aldırmıyor ve işaret dilinin kadrosu bulunmuyor. Bazı televizyon kanallarında belli saatlerde haberlere çıkan tercümanlarımız var.” diyor.