26 Aralık 2015 Cumartesi

Sanatçı Kudsi Erguner: Müzik değil insanlarımızın zevki yozlaştı

Kudsi Erguner, tasavvuf müziğinin önemli temsilcilerinden. Müzisyenliğinin yanı sıra tasavvufu ve Mevlânâ'yı dünyaya anlatmaya çalışıyor. Uzun yıllardır Paris'te yaşayan Erguner, Avrupa Mevlânâ Enstitüsü'nün de kurucusu. Sanatçı ile son yıllarda değişen Mevlânâ algısını, Paris saldırısını ve müziği konuştuk.

Mevlânâ'nın adı bu kadar anılmazken siz Avrupa'da Mevlânâ Enstitüsü'nü kurdunuz. Temel düşünceniz neydi?

Bu bir ihtiyaç idi. Konserlerimin sonrasında etrafımda bir halka oluştu ve bu kalabalığı kurumlaştırmak gereği ortaya çıktı. Bu çerçevede Mesnevi dersleri ve müzik dersleri yıllardır devam etmekte. Bu arada altını çizmek isterim; son yıllara kadar hiçbir Türk bu çalışmalara ilgi duymadı.

Son dönemde Mevlânâ ve Mevlevî;lik oldukça popülerleşti. Popülerleşince özden uzaklaşıldı mı?

Daha önceki günlerde bir devlet adamımızın verdiği yemekli davette masalar arasında dönen semazenler vardı. Bu manzarayı görüp de üzülmemek elde değil. Televizyonlarda seyrettiklerimiz, ney üfleyen, dönen herkesin Mevlevî; olma iddiasında bulunduğu veya zannedildiği bir devirde yaşadığımızın göstergesidir. Mevlevî;lik tarikat olarak ortadan kalkalı neredeyse bir asır oldu. Kendini Mevlevî; zanneden herkesi ortalıkta döndürerek, devlet eliyle Mevlevî;liğe, Mevlânâ Hazretleri'ne, tasavvufa, evliyaya büyük saygısızlık yapılmakta. Popülerleşince özden uzaklaşma değil, özü olmadığı için popülerleşme söz konusudur.

Özellikle Ramazan ayında ‘tasavvuf müziği' adı altında yapılan müziği de eleştiriyorsunuz. Dinî; müzik ne oldu da bu kadar yozlaştırıldı?

Dinî; hayat ve sosyal yapının değişimiyle birlikte müziğin de değişmesi normal. Din ve sanat birbirine bağlıdır ve tümü bir ‘zevk' unsurudur. Osmanlı toplumunun elitinin ürettiği bir müzik ve edebiyat mirası var, bundan da günümüz insanının zevk alabilmesi olanaksız. Oysa toplumumuzun seçkin insanları belki de Tanzimat'tan bu yana Batı müziği ile daha fazla ilgili. Tasavvuf müziği, tasavvuf ehlinin zevk alarak dinlediği müziktir; yani müzik, dinleyenin zevkiyle yücelir. Eski eserler bile bugünün zevksizliğiyle icra edildiğinde ilahiden çok oyun havasına veya Türk sanat müziği şarkılarını andıran bir müziğe dönüşüyor. Kısacası yozlaşan müzik değil, insanlarımızın zevkidir.

Son dönemde Mevlânâ'nın sadece hümanist tarafının ön plana çıkarılması, İslamî; yönünün arka planda bırakılmaya çalışılması bilinçli bir tercih mi?

Mevlânâ kelimesi artık her türlü fikir, heves veya niyetin teyit olunmasına alet edilmekte. Kimi, Mevlânâ'da; serbest pazar ekonomisini ilk düşünen adam, kimi atomu keşfeden adam, kimi filozof, kimi katı bir dindar, kimi bâtınî; bir zındık, kimi ahlaksız bir adam görüyor. Velhasıl söylenenler çok. 16. yüzyılda İtalya'da ortaya çıkan bir fikir hareketinin yani ‘hümanizma'nın 13. yüzyılda yaşamış olan Mevlânâ Hazretleri ile ne ilgisi olabilir, anlamak zor. İslâm dünyasının tasavvufu ile Rönesans'ı ve hümanizm hareketini oluşturan şartlar aynı değildir.

“Mevlânâ şimdi gelse sopayla herkesi kovalar.” diyorsunuz. Ona ve düşüncelerine, onu temsil ettiğini söyleyenler de büyük zarar veriyor değil mi?

Hoşgörü sloganlarıyla Mevlânâ Hazretleri'ni her şeye eyvallah diyen, içine kapanık bir adam gibi gösterenler, onun hayatını anlatan, Menakıbü'l-Arifî;n, Sipehsâlâr veya İbtidâ-Nâme'yi okusalardı hayallerindeki Mevlânâ'nın bambaşka olduğunu anlarlardı. Mevlânâ'nın sözlerinde Allah'ın gazabından da haber vardır, rahmetinden de. Elbette Mevlevî;lik yoluna hatta genelde tasavvuf yoluna en büyük zararı kendinden menkul şeyhler, kendilerini kemâl ehli, hikmet sahibi zanneden cahiller veya sahtekârlar vermektedir.

Batı'nın tasavvuf ve Mevlânâ algısı nasıl?

Her şeyde olduğu gibi bu konuda da farklı faktörler ve çalışmalar var. Önemli bir akademik çevre birçok araştırma yapmakta, eserler ortaya koymakta. Derviş olmaya niyetlenen birçok insan ise oluşan farklı grupların mensubu olmakta ve hemen kendilerini otantik derviş ilan edivermekteler. Kısacası her talip kendi nasibini bir yerlerde buluyor. Üzücü olan bu grupların liderleri, ülkemizdeki yeni tasavvuf hareketini bir şeylerin devamı zannedip kendilerine misal kabul etmesi. Elbette bu arayışlarında ciddi ve samimi olanların sayısı gittikçe artmakta. Lakin, sufi terapi, sufi meditasyon, sufi enternasyonal ve benzeri akımlar ve onları besleyen kitapların çoğunun ne Mevlevî;lik'le, ne Mevlânâ ile bir ilgisi vardır. Siyasal açıdan bakıldığında ise Afganistan savaşından bu yana icat edilen İslamî; teröre sanki bir panzehir olarak da kullanılan ve İslâm'dan uzak bir Mevlânâ görüntüsü sergilenmekte. Bunun ise hiçbir maksada faydası olmayacağı inancındayım.

Kudsi Erguner'in tasavvuf düşüncesi nasıldır ve nelere odaklanır?

Tasavvuf bir haldir ve hallerin devamlılığından oluşan bir makamdır. Ben halimin kemâle ermesi için dua ve ibadet ediyorum.

Tasavvuf musikisini caz, blues gibi farklı tarzlarla bir araya getirip farklı bir kulvara taşımanızdaki temel amaç neydi?

Tasavvuf musikisini ben başka şeylerle bir araya getirdiğimi zannetmiyorum. Bu tip çalışmalarımda eski eserlere ve bestekârlarına saygımdan dolayı, geleneksel eserler yerine kendi bestelerimi kullanmayı hep tercih ettim. Mesnevi'nin beşinci beytinde Mevlânâ Hazretleri, “Men beher cemiyyetî; nâlân şudem/ Cüft-i bedhâlân ü hoş hâlân şudem” Yani; “Ben ki her cemiyetin feryadıyım / İyinin de kötünün de yoldaşıyım.” buyuruyor. Ben de neyimle her davete icabet ettim ve bunda hiçbir mahzur görmedim. Ama nerede olursa olsun neyi ney gibi üflemeye gayret ettim.

Biraz da kendimizi tanısak

Bugüne kadar cazdan çağdaş müziğe kadar birbirinden çok farklı sanatçılarla çalıştınız. Bu çalışmaları yapmanızın özünde hangi düşünce vardı? Bu kadar farklı kulvarlarda çalışmanız ve sürekli arayış içinde olmanız, size ve müziğinize neler katıyor?

Her fırsatta müziğin bir dil olduğu söylenir, bir Türk, İngilizce veya Fransızca öğrenince İngiliz veya Fransız olmaz. Ama bu dilleri öğrenmek insana yepyeni ufuklar açabilir. Ben Hint, Arap, Japon müziklerini araştırdım, anlamaya çalıştım. Caz ile Batı müziğinin çeşitli dönemleriyle de ilgilendim ve bu çalışmalarımın bana çok faydalı olduğuna inanıyorum.

Çok büyük bir musiki birikimimiz var. Ancak bu birikimin müzisyenler bile farkında değil. Bu durum nasıl tersine dönecek?

Kültür hayatımız büyük bir çöküntü içinde. Müzik, bir medeniyetin en yüce ifadesidir; medeniyet olmayınca müzik vazodaki çiçek gibi kısa zamanda solar gider. Mesele sadece müziği değil, müziğin ve edebiyatın oluştuğu medeniyet enkazını da tekrar diriltmektir. Bunun da ancak bu bilinçteki sanatkârlar ile oluşabileceği kanaatindeyim.

İnsaniyet tek bir beden gibidir

Paris'te yaşayan Müslüman bir müzisyen olarak Fransa'daki saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gizli servislerin yetiştirip ortaya saldıkları bu vahşi profesyonel milisler İslâm ve Müslümanlar adına cinayetler işlemektedir. En acısı İslâmiyet'in bir cinayet şebekesi gibi algılanmasına çalışan bu milislerin maalesef Batı emperyalizminin hizmetkârı Müslüman ülkeler tarafından da finanse edilmesidir. İslâmiyet artık selamete vesile olacak bir hikmet kaynağı olarak değil insanlara dünyayı zehreden bir din olarak bilinmekte.

Saldırılar sizce Avrupa'daki İslâmofobiyi körükler mi?

İki dünya savaşında Batı ülkeleri birbirlerini katletmişlerdi. Ancak 60'lı yıllardan beri komünizm, İslam, demokrasi gibi mazeretlerle dünyanın başka yerlerinde savaş etmeyi tercih ediyorlar. İnsaniyet artık tek bir beden gibidir, yara vücudun neresinde olursa olsun azap bütün bedeni saracaktır. Bir medeniyet devamlı kendisine bir düşman yaratmakla güç buluyorsa, bu medeniyet hastalıklıdır ve bu hastalık bulaşıcıdır. Yarım asır önceki komünist düşmanlığı bugün İslâmofobiye dönüşüyor ama yarın da bir başka düşman bulunacaktır.

Bu süreçte sanat ve tasavvufun etkisi ne olabilir?

İslâm ve tasavvuf, bize büyük cihadı tavsiye ediyor yani insanın içinde gizli olan ve insan suretine hiç yakışmayan bu vahşi hayvanlığın kaynağını yani nefsimizi terbiye etmemizi öneriyor. Batı medeniyeti, hep iyi ve kötüyü savaştırmakla meşgul… Kimin iyi kimin kötü olduğunun ölçüsünü de kendisi icat ediyor. İnsanın düşmanı kendi içindedir ve ancak bununla mücadele etmek dünyaya huzur getirecektir. Allah ölenlere rahmet, kalanlara da akıl fikir ve sabır ihsan etsin.

19 Aralık 2015 Cumartesi

Fıstık kabuğundan sanat yapmak

Nilay Gündüz, Antep fıstığını yeyip kabuklarını atmak yerine onlardan sanat yapıyor. Bazen vazo, bazen sabunluk, bazen de araba... ‘Nilayen' sanatının tescilini alan Gündüz'ün şimdiki hayali, Antep fıstığı ağacından anıt yapmak.

Antep baklavası dediğimizde hemen hepimizin aklına gelen enfes lezzetin adıdır; Antep fıstığı. Hem göze hem mideye hitap eden ve birçok faydası olduğu kanıtlanan bu lezzetin kabukları artık ‘sanatsal bir gıda' olarak kullanılıyor. Bu farklı sanatın icracısı Nilay Gündüz, 2007 yılından bu yana Antep fıstığı kabuklarıyla ilginç eserler ortaya çıkarıyor. Adıyla özdeşleşen ve tescillenen ‘Nilayen' sanatının kurucusu Gündüz, yaptığı çalışmalar sonrasında çevresinin de tavsiyesiyle sanatına kendi ismini verdi. Tescilli ismi sınırsızlık manasını taşıyan ‘Nilayen'.

Gündüz'ün sanatla uğraşı dokuz yaşında başlamış. Dans, müzik ve tiyatro eğitimi alıp bunu sahnede sergileme imkânı bulmuş. Kendini resim dalında daha iyi ifade edeceğini düşününce bu alana yönelmiş. 12 yıl önce de atık malzemelerden sanat eserleri yapmaya başlamış. Geri dönüşümü sanatla bütünleştirerek, bulgurcuya bulgurdan, makarnacıya makarnadan tablolar yapmış. 2007 yılında da yörenin geçim kaynağı olan Antep fıstığı kabuğundan yaptığı Atatürk tablosu, bu işe dört elle sarılması için öncü bir çalışma olmuş. Şimdi ise kendine ait otantik bir Antep evinde fıstık kabuklarıyla şaheserler ortaya koyuyor. Atölyede fıstıklarla kaplı bir Antep Kalesi'nden sabunluğa kadar birçok obje bulunuyor.

Gaziantepli sanatcının çıktığı yolun virajlarını kendisinden dinleyelim: “Fıstık kabuklarıyla çalışmak göründüğü kadar kolay değildi. İlk çalışmam dokuz ay sürdü. Boya tekniklerini çözmek zaman aldı. Fıstık kabuğuyla sanat ortaya koymak meşakkatli. Üzerinde ciddi araştırma ve geliştirme çalışmaları yapmak gerekiyordu. Antep fıstığı üzerinde yoğunlaştım. Estetik görüntüsü o kadar şık duruyor ki... Yaptığımız çalışmalarda ne anlatırsak anlatalım bunun Gaziantep'ten gelen bir mesaj olduğunu her şekilde belirtiyor. Güzel tepkiler alınca çalışma alanımı genişletmeye başladım. Sadece tablolarla yetinmeyip günlük hayatın kullanım alanlarını da yansıtmaya başladım.”

Antep fıstığı ağacından anıt yapmak istiyor

Nihal Gündüz, hedeflerini anlatırken bir sanatçı olarak gereken sosyal sorumluluğu üstlendiğini anlatıyor: “Kentime sağlayacağım en büyük katkının, kentin en kıymetli mahsulü, simgesi, gelir kaynağı olan fıstıkların kabuklarını sanata ve ekonomiye kazandırmak olduğunu düşünüyorum. Bu işe başladığımda enteresan tepkilerle karşılaştım. Atıklarla yapılan hiçbir şeyi insanların evinin duvarına asmayacağını, farklı çalışmalara yönelmem gerektiğini söylediler. Bense bir geri dönüşümcü olarak bu mesajı verebileceğime inandım. Vazgeçmedim, vazgeçmeyi de düşünmüyorum. Çağımız, geri dönüşüm çağı. Yerel halk biraz daha bilinçlendi, sahiplendi. Şimdi ise resmi kurumların, belediyelerin daha yüksek ses çıkarmamız için bizleri sahiplenmeleri gerekiyor. Elimde şehre fıstıkla ilgili bir anıt kurulması noktasında çok sayıda doküman var. Bunları projelendirdim. Antep fıstığı ağacından ve bu işe verilen emeğin resmedildiği argümanlardan bir anıt oluşturma düşüncesindeyim.”

Fıstıkla kaplı araba da var şekerlik de

Tabloyla başlayan sanat daha sonra antik bir Vosvos aracın fıstıkla giydirilmesine kadar uzanmış. Fikrin ortaya nasıl çıktığını şöyle anlatıyor Nilay Gündüz: “Önümden geçen bir aracı o kadar çok sevdim ki fıstıkla kaplamayı düşündüm. Tabii öncesinde birçok materyal üzerinde deneme yaptım. Mutfak araç gereçleri, tekstil malzemeleri, ayakkabı, çanta ve aklınıza gelebilecek her şey üzerinde uygulama gerçekleştirdim. Kullanım açısından hiçbir sorun çıkarmadı. İlginç bir görüntüye sahip olduğu için de ilgi topladı. Ardından araçta bu sanatı uygulamaya çalıştım ve altı aylık bir sürede tamamladım.”

Sanatın boyama ve verniklemeden ibaret olmadığını anlatan Gündüz, fıstıkların teknik detayının çok fazla olduğunu söylüyor: “Göründüğü gibi değil. Beş ayrı aşamadan geçiyor. Önce tasarım boyutu var. Ardından fıstıkların yerleştirilmesine başlanıyor. Yerleştirildikten sonra da boyayı kabul etmesi için özel bir kimyasal kullanıyoruz. Daha sonra vernikleme aşamasına geçiyoruz.”

12 Aralık 2015 Cumartesi

10 adımda çok izlenecek film yapmanın yöntemleri

Gösterime girdiği salon sayısı, yıldız oyuncusu, türü, kullandığı komedi matematiği, seyirciye sunuş biçimi... Bir filmin en çok izlenen listesine girmesi için başvurulan yöntemler benzer. Gösterimdeki ‘Düğün Dernek 2: Sünnet' özelinde neler yapıldığına bakalım.

1-Mizah varsa gerisi teferruat

İlk şart, filmin türünün komedi olması. Ülkemiz sinemasında tüm zamanların en çok izlenen filmleri listesinde ilk beşin, dördünün komedi olması tesadüf değil. Seyirci komedi istiyor, izliyor. Zirvede 7 milyon 219 bin izleyiciyle ‘Recep İvedik' 4 var, onu takip eden 6 milyon 961 bin ile ‘Düğün Dernek', 6 milyon 572 bin ile ‘Fetih 1453'… Diğer iki film de İvedik'in. Güçlü sinematografi, hikâye, oyuncu performansından ziyade asıl olan mizah.

2-Sırtını zekaya değil sokağa yaslıyor

Ama nasıl bir mizah? Anadolu'dan karakterlerin başrole soyunduğu, onların gündelik hayat içindeki absürt, sıra dışı maceralarına yer verildiği hikâyeler (Dört kafadarın imece usulü düğün yapma süreci, bir karakterin toplumun farklı katmanlarında dolaşarak yaşadığı tuhaflıklar vb.) seyirciden ilgi görüyor. Sırtını zekâdan ziyade sokağa yaslayan bir mizah anlayışı hâkim. Dile gelen hikâye, kullanılan dil yılda bir sinemaya giden sadık televizyon izleyicisini salona çekecek kadar hayatın içinden. Sokaktaki argonun köpürtülmüş hali perdede. Cem Yılmaz'ın 4 milyon bandını aşamamasının; hitap ettiği kitlenin eğitim seviyesinden kullandığı mizahın derinliğine kadar birçok sebebi yok mu?

3-Vitrine popüler oyuncu yakışır!

Ana akım sinemada filmlerin ilk aranan özelliklerden biri vitrine konan isimlerin popülerliğidir. Şahan Gökbakar, İvedik serisinde bütün hikâyeyi kendi üzerine kuruyor, kendisinden ‘rol çalmayacak' yeni yüzlerle kadrosunu besliyor. Popüler kimliğinden dolayı yıldız bir isme gereksinim duymuyor. Düğün Dernek 2'de ana rolde sinemamızın yeni Zeki-Metin'i olmaya aday Ahmet Kural-Murat Cemcir var. Onlara ilkinde olduğu gibi Şinasi Yurtsever, Rasim Öztekin, Barış Yıldız eşlik ediyor. Futbolda olduğu gibi kazanan kadro değiştirilmiyor. ‘Çalgı Çengi ile sektöre ürkek adımlarla giren çift, ‘İşler Güçler' dizisinden büyük bir izleyiciye sahip. Televizyondaki kitle onları sinemada da takip ediyor. İşçiliği iyi yapılmış senaryo, değindikleri meselelerden dolayı Y ve Z kuşağıyla da güçlü bir bağa sahipler. Sinemaya giden çoğunluğun 15-30 yaş aralığında olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak bu anlamda iyi matematik oluşturdukları söylenebilir. Şüphesiz en büyük güçleri ilk filmin gişe başarısı.

4-Karaktere değil tipe gülünüyor

Her toplum farklı bir mizah algısına sahip. Zekâ yoksunu Mr. Bean'in sakarlıkları İngiltere'de, kökü sessiz sinemaya dayanan ‘kaba komedi' üzerine mizahını inşa eden Peter Sellers Amerika'da daha çok ilgi görüyor. Bizdeki komedilerin ana karakterleri Karagöz, ortaoyunu gibi geleneksel oyunlardaki tiplerin karması. Giyinişi, tavırları, konuşma tarzlarıyla özel-yerel tipler… Yanlış anlaşılmalar, kelime oyunları, olaydan ziyade durum komedisi baskın. Ekibin baştan sona derli toplu bir hikâye anlatma telaşı olmayınca ortaya mizah geçidi çıkıyor. Seyirci 90 dakika boyunca bir espri bombardımanına tabi tutuluyor. Kim ne kadar çok güldürürse o kadar iyi! Yüzüklerin Efendisi, Avatar gibi yeni dünyalar inşa edip seyirciyi farklı atmosferlere çekecek yapımlara imza atacak altyapımız olmadığı için komedi matematiği uzun yıllar işletilir gibi…

5-Gündemden kaçıp mizaha sığınıyoruz

Filmin seyirciyle buluştuğu dönem gişesi büyük oranda artıyor. Bunun iki değişkeni var. 1-Mevsim. 2-Ülke gündemi. Yaz ayları, güneşli bir günde insanlar dört duvar arasına girip karanlık bir odada film izlemeyi tercih etmedikleri için ölü sezondur. Bu nedenle gişe canavarı filmler çoğunlukla kış aylarında gösterime girer ve uzun süre kalır. Memlekette politik gündemin boğucu derecede yoğun olduğu dönemlerde (depresif atmosferden uzak durduğumuz gün sayısı hayli az ne yazık ki) gösterime giren komediler daha çok izleyici buluyor. Seyirci gündemi unutup nefes almak için mizaha sığınıyor. Düğün Dernek'in ilki 17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarının açığa çıktığı dönemde vizyondaydı. Bugünlerdeyse terör, Rusya krizi, medya özgürlüğü… Boğazımızı nasırlı bir el sıkmaya devam ediyor. Yüzümüzü kim güldürecek?

6-Ne kadar salon o kadar izleyici

Düz mantık: Nitelikli bir film ne kadar çok sinemada gösterilirse o kadar çok seyirciye ulaşma şansı bulur. Düğün Dernek'in ilki 229 kopyayla gösterime girmişti, ilk üç günde 572 bin izleyiciye ulaşmıştı. Sonra fısıltı gazetesiyle seyirci sayısı katlandı. Birkaç ay sonra yayınlanmamış bölümlerle yeniden montajlanıp piyasaya sürülünce 40 haftada 7 milyon seyirciye ulaşıldı. En çok izlenen film olan ‘İvedik 4'ün gösterime girdiği salon sayısı: 338. İlk üç günde ulaştığı seyirci: 1 milyon 641 bin. ‘Düğün Dernek 2: Sünnet'in ikincisi İvedik'in açılış rekorunu kıramadı ama salon sayısında dörde katladı. Gösterimde olduğu salon sayısı: 1400. İlk üç gün izleyen seyirci sayısı: 1 milyon 375 bin. Görünen o ki yeni bir rekor yolda.

7-Devam filminde seyirci garanti

Tutan bir filmin devamı mutlaka çekilir. Sadece bizde değil dünya sinemasında değişmeyen bir kural. Mesela Star Wars tutmasaydı yedincisi bu ay gösterime girer miydi? Recep İvedik'in ilki beğenilince dördüncüsü çekildi, muhtemelen devamı da gelecek. Düğün Dernek de keza öyle... Devam filmlerinde ilkinde yakalanan seyircinin üzerine çıkılıyor ama çoğunlukla nitelik daha düşük oluyor.

8-Gazete başlıkları bile belli!

Filmin geniş kitlelere ulaşması için iyi PR stratejisi takip edilmek durumunda. Bunun için günlerce özel toplantılar yapılır, gazetelere verilecek başlıklar dahi önceden planlanır. Mesela Gökbakar sadece filmlerinden önce -yayın çizgisi ayırmaksızın her gazeteye- röportaj verir. Asıl olan her kesimden izleyiciye ulaşmak. Düğün Dernek'in tanıtımını yapan yapımcı şirket BKM'nin farklı bir yöntemi var. Onlar ilk hafta oyuncularını sadece seçkin televizyon programlarına çıkarıyor, ikinci haftasında gazetelere röportaj verdiriyor. Bu sayede ikinci haftasında film yeni gösterime girmiş gibi sunuluyor. Bir filmin ne kadar izleyiciye ulaşacağını belirlemek için ilk hafta izleyici sayısına bakmak yeterli. Açılışı iyi olan bir film zirveye tırmanır. Düğün Dernek'in önü açık. Not: İstisnalar kaideyi bozmaz.

9-Kırmızı halı gitti halk galaları geldi

Yazılı ve görsel medya üzerinden seyirciyi salona çekmek geleneksel bir yöntem. Son dönemde seyirciyi filmle kaynaştıracak yeni yöntemler uygulanıyor. Seçilmiş kişilerin davetli olduğu kırmızı halılı, smokinli galalar yerini, halkın ekiple beraber filmi izlediği gösterimler aldı. Buluşmalar İstanbul dışında İzmir, Ankara, Antalya, Diyarbakır gibi büyük şehirlerde, Anadolu izleyicisinin yoğun olduğu Avrupa başkentlerinde yapılıyor. Bu birliktelik seyircinin filmi daha fazla sahiplenmesini sağladığı gibi hikâyenin ana karakterlerini de halk kahramanına dönüştürüyor. İşin tanıtıma bakan diğer yönü sosyal medya kullanımı. Katılımcıların çektirdiği fotoğraflar sosyal medya üzerinden paylaşılınca bir etkinlikle bir gecede yüz binlerce kişiye ulaşılmış oluyor. Bir oyuncunun dört yüz kişiyle çektirdiği selfieler boşa değil.

10-Fısıltı gazetesi en büyük referans

Ne kadar güçlü bir tanıtım ağına, yıldız oyuncuya sahip olursa olsun asıl önemli olan ‘fısıltı gazetesi'nin nasıl manşetler attığı. Eğer hikâyedeki espriler gündelik hayata taşınıyorsa aşı tutmuş demektir. Seyirci filmden yüzü gülerek çıkarsa yakın çevresinden en az iki kişinin daha filmi izleyeceği garantidir. Bu da izleyici sayısının zamanla artacağının habercisi. Mesela gösterimde olan Cem Yılmaz'ın ‘Ali Baba ve 7 Cüceler' filmi fısıltı gazetesinde çok eleştirildi. Filmi gösterime gireli bir ay oldu ve 2 milyona henüz yaklaşmadı. Bu demek oluyor ki Yılmaz'ın en az ilgi gören filmlerinden biri olacak. ‘Düğün Dernek'in ilki izleyici referanslarıyla zirveye çıktı. İkincisinde seyirci büyük beğeniyle salondan çıkmasa da referans oluyor. Bakalım bir ay sonra en çok izlenenler listesi nasıl şekillenecek?

5 Aralık 2015 Cumartesi

Sinemada engelleri kaldırdılar

Sesli betimleme, bir filmde konuşmaların olmadığı kısımların üçüncü kişi tarafından anlatılması. Bir diğer tarifle görme engellilerin filmileri daha keyifli izlemesini sağlayan araç. İlk defa bir sinema salonu, görme engellilerin herkesle birlikte film izlemesine imkan sağlayan bir altyapı kurdu.

“Görme engelli bireyler olarak bizler zaten yıllardır filmleri takip eden insanlarız. Ben yaklaşık 20 yıldır düzenli olarak sinemaya giderim. Ama ne oluyor? Mesela konuşma olmaksızın bir anda film bitebiliyor. Muhtemelen orada ne olduğunu gösteren bir görüntü var ama konuşma yok. O yüzden filmin nasıl bittiğini sonradan birilerinden öğrenmek durumunda kalıyorsun.” Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Laboratuvarı (GETEM) Direktörü Engin Yılmaz, sinemada sesli betimlemenin önemini bu sözlerle anlatıyor. Sesli betimleme yokken film izlemenin bir başka zorluğunu ise şöyle belirtiyor: “Film tercihlerini de ona göre yapıyorsun. Daha çok romantik komedileri tercih ediyorsun da aksiyon filmlerini ister istemez daha az tercih ediyorsun. Çünkü bir şey anlamıyorsun. Çoğu sahnede konuşma olmadan aksiyon görüntüleri oluyor.” Engin Yılmaz, aynı zamanda Sesli Betimleme Derneği Başkanı. İlk defa duyanlar için sesli betimlemenin ne olduğunu Yılmaz anlatsın: “Sesli betimleme bir filmde ya da görsel herhangi bir şeyde konuşmaların olmadığı zamanlardaki görüntünün üçüncü bir ses tarafından izleyiciye aktarılması. Orada bir müzik olabilir, ses yükselebilir ya da bir aksiyon olabilir. ‘Orada ne oluyor' sorusunun cevabını veriyor aslında sesli betimleme süreci.”

Kulaklık ile film izleme …

Engin Yılmaz, sesli betimlemenin dünyada 80'li yıllarda başlayan bir süreç olduğunu anlatıyor ve hemen ardından Türkiye'de 2006 yılında ilk çalışmaların yapıldığını ekliyor. İlk sesli betimleme çalışmasını Boğaziçi Üniversitesi'nde Çarpışma adlı kısa filmle yaptıklarını söyleyen Yılmaz, “Sonra sesli betimleme kendi içinde aldı yürüdü, kuralları oluştu.” diyor. Sesli Betimleme Derneği bu zamana kadar 400'ün üzerinde filmin ve ayrıca TV'de yayınlanan birçok dizinin betimlemesini yapmış mesela. Birçok farklı salonda da görme engelliler için sesli betimlemeli film gösterimi yapılıyor.

Ancak Boğaziçi Üniversitesi bir ilke imza atarak bu hizmeti bir adım daha ileriye taşıdı. O da şu: Görme engelli izleyiciler, engeli olmayan izleyicilerle birlikte aynı salonda filmi seyredebilecek. Yani kendileri için ayrı bir gösterim yapılmasını beklemek zorunda kalmadan... Nasıl derseniz, Engin Yılmaz anlatsın: “Bu salon Türkiye'de bir ilk. Bundan önce görme engelliler için ayrı bir gösterim yapmak zorundaydınız. Çünkü diğer türlü sinema salonunda sesli betimlemeyi herkes duyuyordu. Ve bu durum öyle izlemek istemeyenler için rahatsız edici olabiliyordu. Bugün yaptığımız çalışmada artık sinema salonunda herkesle aynı anda izlemek mümkün. Görme engelli kulaklığını takıyor, sesli betimlemeyi kulaklıktan, filmi salondan duyuyor. Böylelikle kimse kimseyi rahatsız etmeden, her farklılığın isteğine cevap verilmiş olunuyor.”

Engin Yılmaz, bunun kendileri açısından faydasını şöyle anlatıyor: “Bizim derdimiz körlere ayrı bir gösterim yapılması değil. Aynı anda izlemek. Buradaki amaç gösterilen her filmi ne zaman gösteriliyorsa o zaman izleyebilmek. Görmeyen de geliyor herkes gibi biletini alıyor bir de ona kulaklık veriyorlar. Hepsi bu.”

Bu sistemin dünyada 2008'den sonra yaygınlaştığını anlatan Yılmaz, “Türkiye'de ise ilk kez Boğaziçi Üniversitesi sinema salonunda gerçekleşti. Zaten bu salon yapılırken bu yapıya uygun şekilde yapıldı. Sistem sesli betimleme sesini kulaklıklara vermek üzere tasarlandı.” Bu arada salonda görme engellilere göre tasarlanan tek şey ses sistemi değil. Kapılar otomatik, yerler özel kabartmalarla dolu ayrıca koltuk numaralarının yanında da kabartma işaretleri mevcut.

İlk sesli betimlemeli film gösterimine geçtiğimiz ay Abluka filmi ile başlayan SineBU (Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü) her ay en az bir filmi görme engellilerin de izleyebilmesine imkan verecek. Aralık ayında sesli betimlemeli olarak gösterilecek film, Sarmaşık. Bu arada SineBU sadece Boğaziçi öğrencilerine açık değil. Öğrenci kartını gösteren herkes üniversiteye gelip biletini alarak filmleri izleyebiliyor.

Nuri Bilge Ceylan filmi düşünün…

Peki geri dönüşler nasıl? Yılmaz'a göre bunu ölçmek için henüz çok erken. Engin Yılmaz, Sesli Betimleme Derneği'nin betimlediği filmler sayesinde film izlemenin görme engelliler tarafından bilinen bir şey olduğunu vurguluyor. Ve ardından ekliyor: “Ama bir sinema salonunda bu şekilde izlemenin keyfini insanlar yeni yeni öğreniyor. İzleyenler çok memnun kaldı. Sonuçta herkesle aynı anda izleme keyfi başka. Neticede sinema sosyal bir şey. Çıkışında film hakkında konuşulur, sahneler yorumlanır.”

Yılmaz'dan sesli betimlemenin etkisini örnekle anlatmasını istiyoruz. “Düşünün ki bazı filmlerde 5 dakika boyunca hiçbir konuşma olmuyor. Sadece bir müzik akıyor. Mesela bir Nuri Bilge Ceylan filmini düşünün. Kamera bir yeri gösteriyor. Sonra başka bir yeri gösteriyor hiçbir konuşma olmaksızın.” diyerek anlatmaya başlıyor Yılmaz. Ve betimleme olmasa sadece müziğin duyulduğunu anlatıyor. Betimleme işte o anı hayata geçiriyor. SineBU'da gösterilecek filmlerin daha çok festival filmleri olmasının nedenlerinden biri de bu. Bir diğer neden de bu filmlerin betimleme yapmak için çok tercih edilmemesi.

Sanat eserleri de betimlenecek

Engin Yılmaz, yine gönüllülerin dahil olacağı bir başka projeden bahsediyor: Sanat eserlerinin betimlenmesi. Yılmaz anlatsın: “Diyelim Özgürlük Heykeli ya da Anıtkabir. Mesela bunların betimlemesini yapmak istiyoruz. Onlarda zaman sınırı yok. Böyle bir arşiv de oluşturmak istiyoruz. Her türlü resim, heykel, müze gibi şeyler. Hatta sağlık araçları mesela. Betimleme her yerde olabilecek bir şey aslında.”

İşaret dili var...

Engin Yılmaz'dan betimlemeyi yapan ekibi anlatmasını istiyoruz biraz da. Yılmaz'ın başkanlığını yaptığı Sesli Betimleme Derneği yaklaşık 50 kişilik bir ekipmiş. Bir filmin betimlemesinde 5-6 kişi çalışıyor ve yaklaşık bir hafta sürüyormuş. Bu arada filmler sadece görme engelliler için betimlenmiyor. Aynı zamanda işitme engelliler için de altyazı ve işaret dili hazırlanıyor. Betimleme için önce bir metin yazılıyor ardından bir kişi bunu seslendiriyor bir başka kişi alt yazısını yazıyor, daha sonra bir başkası işaret dili ile çekiyor. Ve sonunda bütün bunlar montaj grubuna gidiyor.

Engin Yılmaz, görme engellilerin hayatını kolaylaştıracak birçok projenin içinde yer alan bir isim. Direktörlüğünü yaptığı GETEM'in adını en çok duyurduğu proje ise sesli kütüphane. Görme engelliler için hazırlanan sesli kitapların sayısı 10 bine yaklaşmış durumda. Kitapların çok büyük kısmı ise gönüllüler tarafından seslendiriliyor. Aynı durumun sesli betimleme için de yapılıp yapılmayacağını sorduğumuz Yılmaz şöyle cevap veriyor: “Betimleme için daha uzun bir eğitim gerekiyor. Bir betimlemecinin yetişmesi için en az 6 ay lazım. Çünkü ona aksiyon filmi, gerilim filmi, korku filmi, komedi filmi, romantik film, tarihi film gibi birçok türden örnekler yaptırılıyor 20'şer dakikalık. Ve hepsinin ayrı püf noktaları var dikkat etmesi gereken. Sadece görmek değil gördüğünü anlatmak ayrı bir sanat bence.”