25 Temmuz 2015 Cumartesi

Ayşe teyzelerde süt sağdım, ot topladım, tatil yaptım

Doğallık hayatımızdan, gıdalardan, hatta soluduğumuz havadan hızla çekiliyor. Böyle olunca yılın birkaç günü bile olsa köy ortamını tecrübe etmek nimetten sayılır hale geldi. İşte bu ihtiyacı fark ederek kolları sıvayan köy kadınları şimdi misafirlerini bekliyor.

Tatil sezonu çoktan açıldı. Rezervasyon için arayışlar devam ediyor. Otel havalimanına uzak mı? Şehir merkezine kaç kilometre? Tam mı yoksa yarım pansiyon mu? Yemek servisi nasıl? Odalar konforlu mu, değil mi? Bir yanda bu soruların cevaplarının önemli olduğu ve genel kabul gören bir tatil anlayışı var. Diğer tarafta ise “Bir ihtimal daha var” dedirten bir tatil sektörü filizleniyor. Sizi deniz, kum, güneş üçgeninden çıkararak bambaşka tecrübelere davet ediyor. Vaatleri arasında havalimanına yakınlık ya da servis hizmeti yok. Yemeklerinizi harıl harıl yanan ateşin başında kendiniz yapacaksınız, kaz tüyü yastıklarda değil pamuk şiltede uyuyacaksınız, odanızın konforu el dokuması kilim ve bir gaz lambasından ibaret. Kalacağınız mekânda sizi tek örnek giyinmiş personel değil köyün Ayşe teyzesi karşılayacak. Ve siz bütün bunları severek yaşayacaksınız.

Bilecik- Kurşunlu köyü

Doğal ortamda tatil

Meraklıları ekoturizmden bahsettiğimizi hemen anlayacaktır. Gelişmiş ülkelerde çoktan alternatif tatil planları arasına giren köy turizmi Türkiye'de yeni yeni büyüyor. Bu işin ilk temsilcisi köy kadınları ise canla başla çalışarak köylerini turistler için cazibe merkezi haline getirmeye çabalıyor. Evlerinin bir odasını misafirleri için tertemiz yapıp düzenliyor. Ve evlerini dört mevsim turist ağırlayabilecek hale getiriyor. Bahçelerinden topladıkları meyve ve sebzelerle hazırladıkları salçalar, reçeller güzelce kavanozlara doldurulup turistlere sunuluyor. Günün sonunda ise herkes halinden memnun… Köyün emekçi kadınları ekonomik gelir sağlarken, şehirden bunalanlar birkaç gün de olsa doğal hayatın güzelliklerini tatmış oluyor. Biz de hem alternatif tatil güzergâhı arayanlara hem de köylerindeki işsizlikten yakınanlara ilham olması adına bu köylerden birkaçını derledik.

‘Gelen turist boş oturmaz, bizimle birlikte çalışır'

Bilecik'in Kurşunlu köyünde ekoturizmi başlatan Bedriye Engin, ilk misafirlerini kayınvalidesinin boş evinde ağırladığını söylüyor. Doğal hayatı tatmak isteyenler için turizmcilik yapma fikri bir yıl öncesine dayanıyor. Projeleri henüz çok yeni olmasına rağmen büyük ilgi gören Kurşunlu köyü büyük takımların kalecilerinden Türkiye'den sanatçılara kadar birçok ünlü ismi misafir etmiş. İlk misafirlerin memnun ayrılmasıyla cesaretlenen köy halkından giderek daha çok kadın evinin bir odasını turistler için ayırıyor.

Burada gelen misafirlere tereyağı, peynir, ekmek yapma eğitimi veren ev sahibi kadınlar, ortaya çıkan ürünleri de yine onlara ikram ediyor. “Bize gelen misafirler oteldeki gibi hazır masaya oturmaz. Erkekler dışarda odun toplayıp ateş yakar, kadınlar mutfakta ocak başında bize yardım eder.” diyen Bedriye Hanım, turistlerin bu durumdan oldukça memnun kaldıklarını söylüyor.

Yemek yapımı, süt sağma, yumurtaları kümesten almak gibi işlerden arta kalan vakitlerde ise dağlara çıkılıp yenilebilir otlar keşfediliyor. Bu sırada onlara ev sahipliği yapan köylü kadınlar da yanlarında oluyor. Akşam olduğunda ise Kurşunlu'nun bütün misafirleri köy meydanında toplanıyor. Burada yakılan ateşin etrafında çaylar demleniyor, közde mısırlar pişiriliyor. Çocuklara ıhlamur, büyüklere siyah çay veriliyor.

Bulgaristan göçmeni köyün kendine has güzelliklerinin olduğunu anlatan Bedriye Hanım şöyle devam ediyor köyünü anlatmaya: “Çok talep de var. Gruplar gelmek istediklerini bize bildiriyorlar, hazır olduğumuzda onları çağırıyoruz. Çok da memnun kalıyorlar. Burada tüketilen her şey doğal ve bizim ürettiğimiz şeyler. Bizde ilaçlı tarım yok. Bu faaliyeti birkaç dalda götürüyoruz. Hem kırsal turizm hem de ekolojik tarımı beraber götürmeye çalışıyoruz. Burada Bulgaristan'dan gelen bir gelenek var. Her evde bir çiçek bahçemiz var. Sokaklarda çiçek var zaten. Her evde kapıyı açtığın zaman mutlaka bir çiçek bahçesiyle karşılaşıyorsun. İnsanlarla hayvanların çıkış yerleri farklı. Bu köyde erkeklerin bile çok fazla iş sahası yoktu. Şimdiyse kadınlar para kazanıyor, kendilerine güvenleri geldi.”

Elbirliği ile köylerini turizme açtılar

Yeşil ve doğa denilince akla gelen ilk bölge Karadeniz. Ancak son yıllarda o kadar çok tahribata uğradı ki artık burada da doğalı bulmak zor. Bu kaybın önüne geçmek ve doğallığını korumak için ciddi adımlar da atılmıyor değil. Giresun'a bağlı İnece köyü ekoturizm projesi de bunlardan biri. Bölgenin ekoturizm alanındaki ilk örneği yine köy kadınlarının elbirliğiyle meydana çıkmış. Gelen turistler köylüyle aynı evleri paylaşıyor. Yemeklerini birlikte yapıyor, yöresel tatları köyün kadınlarının elinden öğreniyor. Manzarada sadece kadınlar yok elbette. Erkek misafirler de köyün erkekleri ile birlikte tarlaya gidiyor. Hep birlikte kına gecelerine katılıyor ve bölgenin yöresel oyunlarını oynuyorlar. Buradaki ekoturizm potansiyelini büyütmek için Marka Kent Giresun ekibi bile kurulmuş. Ekoturizmin gelişmesine önemli katkıları olan sayılı isimlerden Yrd. Doç. Metin Çelik, köydeki kadınlara girişimcilik dersi verilmesinde ve turist ağırlama konusunda onları bilinçlendirmede önemli çalışmalar üstlenmiş. Köylülerin de katılımıyla büyük bir özveri ile sürdürülen çalışmalar neticesinde İnece köyü turist karşılayabilecek bir mekan haline gelmiş.

Ordu- Kabaklı köyü

‘Dedelerimizin evini tamir ettik'

Köy turizmiyle mutlu olan yerlerden biri de Ordu'ya bağlı Kabaklı köyü. Organik tarımla birlikte turizm faaliyetlerine de başlayan köyde misafirler 137 yıllık eski konak evlerde ağırlanıyor. Dedelerden kalma, terk edilmiş evler turistler için elden geçirilerek konaklamaya hazır hale geliyor. Misafirlerin ihtiyaçları ise yine köyün kadınları tarafından karşılanıyor. Kendi ürettikleri bahçe ürünlerini, konserveleri ve reçelleri de burada değerlendirme imkânı bulan kadınlar adına konuşan Meryem Keskin, “Ürünlerimizi henüz istediğimiz ölçüde değerlendiremiyoruz ama yine de birlik olarak emeklerimizin karşılığını alacak güzel bir mecra oluşturduk.” diyor.

Ev sahipleri köylerine gelen turistlere ormanda fındık ve meyve toplama, odun kesme gibi her türlü etkinliği sunuyor. Keskin köyündeki ayrıcalıkları şöyle sıralıyor: “Kabakdağı'nda Ordu Walking-River boyutlu oksijen parkurumuz var. Her şeyi ile organik özelliğini koruyan bir köyümüz var. Yemek kültürü ile yaşam kültürü ile doğası ve kararında oksijen ile gelenlere huzur ve mutluluk veriyor.”

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Mona Lisa'yı çizmek hiç bu kadar kolay olmamıştı

Yetişkinlere yönelik boyama kitaplarının satışı almış başını giderken, çocukluktan devşirme yeni bir hobimiz daha oldu: Noktaları birleştirme. Çocukken yaptıklarımızdan tek farkı noktaları birleştirince karşımıza kedi, köpek, ağaç değil Marilyn Monroe, Einstein, Picasso ve Gandhi gibi dünyaca ünlü isimlerin portresinin çıkması.

Çocuk dergilerinde ya da etkinlik kitaplarındaki bütün bulmacaları çözemesek de yapmadan geçmediğimiz bir faaliyet vardı: Noktaları birleştir! Daha kolay olduğu için mi eğlenceliydi yoksa eğlenceli olduğu için mi kolaydı bilinmez ama ortaya çıkan şekilden çok mutlu olduğumuz kesindi. Peki büyüdük diye bu zevkten mahrum mu kalacaktık? Yetişkinler için boyama kitaplarının çok satanlar listesinin ilk sıralarda yer aldığı bir dünyada cevabımız ‘hayır'. Henüz biz çok dahil olmasak da dünyanın birçok ülkesinde yetişkinler için yeni bir trend başlamak üzere: Noktaları birleştir, şekli bul! Çocukken yaptıklarımızdan tek farkı noktaları birleştirince karşımıza ördek, ağaç, ev gibi figürler değil, Marilyn Monroe, Einstein, Picasso ve Gandhi gibi dünyaca ünlü isimlerin portresinin çıkması. Dünya çapında büyük ilgi gören akımın arkasındaki isim Thomas Pavitte adlı bir tasarımcı. Yeni Zelandalı sanatçının ilginç olduğu kadar büyük sabır gerektiren portrelerinin noktalar halinde yer aldığı kitabın adı 1000 Dots. 18 dile çevrilip dünyada ufaktan bir akım haline gelmeye başlayan kitap ‘1000 Nokta, İkonlar' adıyla şimdi de Türkiye'de. Domingo Yayınları'ndan çıkan kitabın arkasındaki öyküyü internet üzerinden ulaştığımız Thomas Pavitte'den dinledik.

Pavitte, 30 yaşında bir grafik tasarımcı. 2010 yılında Yeni Zelanda'dan Avustralya'ya taşınınca bir süre iş aramış ve dolayısıyla bu dönemde yaratıcı işler tasarlamak adına epeyce vakti olmuş. Bu süre zarfında çocuklara yönelik nokta birleştirme etkinliğinin yetişkinlere nasıl uyarlanabileceği konusunda kendince deneysel bir çalışma yapmış. Leonardo da Vinci'nin meşhur Mona Lisa tablosunun dev bir ‘nokta birleştirme' versiyonu üzerine kafa yoran Pavitte, önce tek bir çizgiden ilerleyen portreyi çizmiş. Ardından da tam bir hafta boyunca bunu bilgisayar üzerinde 6239 noktayla numaralandırmış. Bu sürecin hızlandırılmış çekimini internette paylaşan sanatçı, çalışmasıyla büyük ilgi görmüş ve son olarak Thames&Hudson Yayınevi kendisine bu tür çizimlerden oluşan bir kitap çıkarmayı önermiş. Çıkış o çıkış...

Pavitte, geçmişe dönüp bakınca o günlerde ‘kitabının yeni bir akım başlatacağına' dair en ufak bir tahmini olmadığını anlatıyor: “Bu sadece benim kişisel bir projemdi. Benim o günkü deneysel çalışmalarımın gördüğü ilgi karşısında hayret ediyorum.”

Sanat eseri ortaya koymanın hazzı...

Pavitte'nin ilk deneysel çalışması 6239 noktadan oluşsa da kitapta yer alan çalışmaları 1000 noktadan oluşuyor. Kitabın adı da buradan geliyor zaten. Bir çizimi tamamlamak iki gün sürüyormuş. “Ne yazık ki bunun daha kolay bir yolu yok. Her bir noktayı bilgisayara manuel giriyorum.” diyor. Noktaları birleştirmek ise 40 ilâ 60 dakika sürüyormuş.

Pavitte'nin kişisel bir proje olarak başlattığı ‘noktaları birleştir' deneyi nasıl oldu da bu kadar ilgi gördü? Cevabı Pavitte'de: “Noktalar birleştirilip eser ortaya çıkınca ‘bir sanat eseri' gibi görünüyor. Kişi bunu bitirip duvarına asınca kendini o sanatsal sürecin bir parçası gibi hissediyor. Her yaştan insandan çok fazla sayıda mail alıyorum. Kitabın kendilerini çok rahatlattığını ve streslerini azalttığını söylüyorlar.”

Eyfel'li, Star Wars'lu versiyonları da çıktı

Yetişkinleri çocukluğuna indiren bir başka isim de David Woodroffe. Onun noktalarını birleştirince ortaya çıkan şeyler ise Gladyatör, Star Wars, Frankenstein, Alice Harikalar Diyarı'nda, Gulliver gibi ünlü hikâye ve filmlerden unutulmaz sahne ve karakterler. Woodroffe'nin ‘Noktadan Noktaya' adlı kitabında yer alan 120 portre arasında tıpkı Pavitte'nin çalışmalarında olduğu gibi Elvis Presley, Pavarotti, Charlie Chaplin gibi ünlülerin portreleri de var. Hatta noktaları birleştirince karşınıza Eyfel Kulesi, Beyaz Saray, Niagara Şelalesi bile çıkabilir. Birçok ülkede yayımlanıp, 250 binden fazla satmış olan kitap, Affectum Libris Yayınevi tarafından Türkiye'de de satışa çıkarıldı.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Alışverişte hipnoz etkisi!

Kadınların depresif dönemlerinde alışverişe gittiği söylentiden ibaret mi bilinmez. Ancak mağazacıların psikoloji biliminden yardım aldığı bir gerçek. Böylece müşteriyi bir psikolog gibi gözlemlerken kurdukları hipnotik cümleler, kadın-erkek demeden herkesi mutlu eder. Öyle ki aldıkça alasımız gelir…

Siz de sadece bakmak için girdiğiniz mağazadan elinizde paketlerle çıkanlardan mısınız? O halde vitrine göz ucuyla bakarken kendinizi kasada ödeme yaparken bulmak da pek yabancı gelmeyecektir size. Ama bütün bunlar için kendinizi suçlamayın. Zira karşınızda satın alma güdünüzü harekete geçirmek için kullanılan bir psikoloji bilimi var. Daha çok satış yapabilmek için insan ruhunun derinliklerini çözmeye karar veren satıcılar size karşı gizli hipnotik dil kalıplarını bile kullanıyor olabilir. Ve siz farkında olmadan kendinizi bir çantayı ya da elbiseyi hatta mobilyayı satın alırken buluyorsunuz. Peki, nedir gizli hipnotik dil kalıpları? Satın alma eğiliminizi ne ölçüde değiştirebilir? Kişisel gelişim uzmanı Aslı Funda Erişken bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Konuştuğumuz dilde, birtakım genellemelerden ve çarpıtmalardan faydalanarak dili ustaca kullanma sanatıdır gizli hipnotik kalıplar. İnsanlardaki mutluluk hormonlarını harekete geçirir ve sizi ikna olmaya hazır hale getirir.” diyor. Kendisi de satış pazarlama çalışanlarına yönelik ‘Satışın hipnoz etkisi' seminerleri veren Erişken, buradaki hedefin müşteriyi evet düşünce kalıbına sokmak olduğunu söylüyor. Bunu yapmanın en iyi yolu da satış sorumlusunun ses tonundan üslubuna kadar bütün davranışlarında olumlu, sıcak, samimi hissi vermesi. Öte yandan yüzü asık, gülümsemeyen, başını yukarıya doğru kaldıranlar karşı tarafa olumsuz sinyaller verir. Bu kişiler gizli hipnotik dil kalıplarını ne kadar kullanırsa kullansın bir etkisi olmaz. Aslı Erişken, hipnotik dil kalıplarını kısaca dili ustaca kullanma sanatı şeklinde tanımlıyor. Bunu yaparken kullandığı kelimeler ise alışveriş yapan herkesin aşina olduğu ifadeler. Örneğin, ‘Paranızı çöpe atmak istemezsiniz değil mi?' diyen bir elektronik eşya satıcısına kim hayır diyebilir ki. Ya da kıyafet mağazasında ‘Siz şimdi güzel bir şey almak istiyorsunuz değil mi?' sorusundan sonra gösterilen ürün birçok alıcıya cazip gelir. İşte bütün bu kelime oyunları aslında sizin satın alma iştahınızı açan gizli hipnotik dil kalıpları.

İŞİN SIRRI MÜŞTERİYİ ÖZEL HİSSETTİRMEK

Psikoloji biliminin Türkiye'de satış pazarlama alanında bilinçli ve profesyonel anlamda kullanımının son on yıla dayandığını anlatan Aslı Erişken, “Burada işin sırrı müşteriye kendini mutlu ve özel hissettirmek.” diyor. Alışveriş ve mutluluk denilince akla hep kadınlar gelse de söz konusu teknikler erkek müşteriler için de geçerli. Hatta iyi ikna edildiklerinde ve kendilerini özel hissettiklerinde kadınlardan çok daha yüklü ve pahada ağır alışverişler yapabiliyorlar. Erkeklerin kadınlara nisbeten alışverişte daha az vakit geçirmeyi tercih ettiklerini anlatan Erişken, “Bu yüzden daha hızlı karar verip satın alma sürecine girebiliyorlar.” diyor. Bu durumda erkeklere karşı kullanılacak hipnotik dil kalıpları da değişiyor haliyle. Örneğin, ‘Sizi hiç uğraştırmadan elimdeki tam size göre olan modeli çıkaracağım.' ya da ‘Abi ben sizi anladım, fonksyonel ve hesaplı bir şey olsun istiyorsunuz değil mi?' cümlelerinin ardından göstereceği ürün otomotiv bile olsa müşterinin o anda satın alması mümkün. Hipnotik dil kalıpları olumlu cümleler kurmayı ve bu hissi muhataplara bulaştırmayı hedefliyor. Psikoloji ile insan davranışlarını çözümlemenin çok daha kolaylaştığından bahseden Erişken'e göre buna yönelik eğitim alan satıcılar kısa bir gözlem ile hangi müşteriye nasıl davranacağını belirleyebiliyor.

SATICI SİZİ ÇÖZERSE KAÇIŞINIZ YOK

Son dönemde satış personeline yönelik eğitimlerde nasıl satış yapılacağından ziyade kime-nasıl satış yapılacağının anlatıldığını kaydeden Aslı Erişken şöyle devam ediyor: “Örneğin zor karar veren birini nasıl anlarız? Hangi soruları sorarız? Anladığımızda satış stratejimiz ne olmalı? gibi sorulara cevap arıyoruz. Buna göre eğer bu eğitimleri almış biri ürününü size satmaya çalışırken, ‘Sizin de bildiğiniz gibi…' tarzında cümleler kuruyorsa sizin iç referanslı yani kendi fikriyle hareket eden biri olduğunuzu saptamıştır. Ama yanınızda bir arkadaşınız varsa ve satıcı, ‘Arkadaşınızın da dediği gibi size harika oldu.' gibi cümleler kuruyorsa dış referanslı yani başkasının fikriyle karar verebilen biri olduğunuzu tespit ettiği anlamına geliyor. Yani alışverişteyken siz aynı zamanda tam bir kişilik testine tabi tutuluyorsunuz. Ve bütün bunlar sizin bir parça eşya daha fazla satın almanız için yapılıyor.”

BİR MAĞAZADA EN ÇOK DUYACAĞIMIZ CÜMLELER

İlk iki ürün yüzde 50 indirimli (müşteriyi hızlıca eyleme geçirmeyi hedefler)

Sofralarınız neşeyle dolsun.

Özel tasarımı sayesinde...

Yıldızların tercihi.

Yeniliklerle dolu.

Yeni teknoloji ürünler.

Kadınların yüzde 65'i tarafından tercih ediliyor.

Paranızı çöpe atmak istemezsiniz değil mi?

Bu renk tam size göre.

İsterseniz almayın ama mutlaka deneyin.

Bu model tam sizin için.

7 Temmuz 2015 Salı

Aynı senaryodan kaç dizi çıkar?

Yaz dizisi çekmek istiyorsunuz ama “Onlarcası varken ne gerek var?” mı diyorsunuz? Bizce de öyle ancak yapımcı ve senaristler aynı fikirde değil. Neredeyse birbirinin aynı senaryo ve karakterle bezeli yaz dizisi klişelerini derledik.

Televizyon programlarının hali pek iç açıcı değil. Normal zamanda dahi hal böyleyken yaz ekranı daha bir çekilmez oluyor. Sıcakların gelmesiyle birlikte fındık kabuğunu doldurmayan diziler incir çekirdeğini dahi doldurmayanlara bırakıyor yerini. Seyirci yaz ekranı klişelerinden öyle sıkılmış ki, insanda “Adamlar tek senaryo bulmuş, yıllardır farklı ad ve oyuncularla yeniden çekiyor” bezginliğine neden oluyor. Ekran başında yapımların tekdüzeliğinden baygınlık geçiren seyircinin gözünden tekdüze bir yaz dizisi çekmek isteyenlere öneriler...

Mümkün olan en saçma ismi bulun: Kanallar en mantıksız dizi ismini bulana ikramiye veriyor galiba. Zira bu kadar tuhaf isimlerin başka bir açıklaması olamaz. Biraz da ekrandan kopya çekerek “Küçük Tatlı Budala”, “Erik Kokusu”, “Kalbim İç Anadolu'da Kaldı”, “İlişki Durumum Ortaya Karışık” filan gibi isimler makul. Birisi yapımcılara, “Söylendiğinde kulağa en garip gelen isimli diziler kesin tutuyor abi, çok büyük tüyo aldım.” demiş olabilir, bilemiyoruz.

Fragmanda deniz-kum-güneşi bolca serpiştirin: Şimdi bu yaz dizisi ya, e hangi mevsimdeyiz biz? Yaz. Yetmez. Seyirci maazallah anlamayabilir bunun bir yaz dizisi olduğunu. O zaman ne yapmak lazım? Deniz-kum-güneş klişesini fragmana yerli yersiz yerleştirin. Misal bir kavga dövüş sahnesi, ardından hoop deniz ya da havuza atlayan bir gencimiz. Kıyafetleriyle atlıyorsa daha da ilgi çeker. Hemen ardından can alıcı bir sahne daha, sonra yine deniz-kum-güneş klişesi.

Zoraki aşklar revaçta: Zengin kız-fakir oğlan, fakir oğlan-zengin kız, zengin kız-zengin oğlan, fakir kız-fakir oğlan... Biz sayarken yorulduk, bunlar out! Lakin aşkın her türlüsünü bolca tüketen dizi sektörü yeni arayışlara girmiş olacak ki, şu sıra ekranda zoraki başlayıp aşka dönüşen yürek kımıltıları pek makbul. Artık kızı nenesi zorla miras için mi evlendirir, şirketi ele geçirmek isteyen kötü akrabalar esas oğlana kiralık sevgili tutup, kendisine âşık etme görevi mi verir orasına biz karışmayız. Açın, izleyin.

Beyin yakan sahneler: Aslında biz bunlara Malkoçoğlu filmlerinden alışkınız. Ancak yaz dizileri abartı konusunda işi bir tık öteye taşımış durumda. Oldukça yüksek bir köşkün üçüncü katından atlayan hanım kızımız atladıktan neredeyse dakikalar sonra, esas oğlanımız nihayet koşmayı akıl ediyor. O da ne? Kızcağız tam da kucağına düşüveriyor. Tabii sonra ikisi birlikte havuza... Böylelikle bir klişe daha başarıyla yerine getiriliyor.

Denizci düğümü kıvamındaki ilişkiler: Aşçı hizmetçiye, hizmetçi şoföre, şoför evin hanımına, evin hanımı neredeyse hepsine âşık... Olanca karışıklığıyla ilişkiler hem sinirlerini hem sabrını yıpratıyor seyircinin. Hatta bu durumu oldukça iyi anlatan bir fragman dönüyor şu sıra. Kızlı erkekli dört genç yan yana dizilmiş, kulaktan kulağa oynar gibi en baştaki yanındakine eğilerek “Seni seviyorum” diyor. O yanındakine, diğeri de kendi yanındakine. Döngü tamamlandığında sondaki hanım kızımız da baştakine “Seni seviyorum” diyerek noktalıyor durumu.

Sürekli ‘partileyen' zengin bebeleri: Sanki hayatta hiç gri yokmuş gibi, karikatür edasıyla resmedilen karakterlerin altı yaz ekranında daha bir koyu çiziliyor. Zenginler sürekli ‘partileme' peşinde, nereye gitsek, ne yapsak modunda. O kadar holdingi, şirketi kim yönetiyor belli değil. Bir de dizideki ‘fakirler' tarafından sürekli zengin bebesi diye aşağılanmalar filan... Yapmayın, yazıktır ya. Bu arada o zengin bebelerinin içlerinde zeki, çevik ve çalışkan olanlar da yok değil. Bildiniz, kendisi esas oğlanımız.

En büyük aşklar trafik kazasıyla başlar: Bir bitmediniz demek istiyoruz ama neyse… Şimdi esas zengin oğlanımız bir gün işleriyle çok meşgul filan. Araç içinde cep telefonuyla konuşuyor. Bir anlık dalgınlıkla fakir ama gururlu kızımıza çarpmasın mı? Pastanede çalışan zavallı kızımızın elinden pasta onlarca takla ata ata düşüp suratının tam ortasına yapışmasın mı? Tabii bu pasta kısmı isteğe göre servis edilebilir, şart değil yani. Neyse sonrasında birbirlerine gıcık olan bu fakir kızla zengin oğlan memlekette başka sokak, cadde, dükkân hatta şehir kalmamışçasına milyonlarca kez karşılaşır. Sonrasında olaylar gelişir.

Tanınmamış simalardan abartılı oyunculuklar: Ünlü oyuncularımızın hepsi tatilde olacak ki, yaz dizilerinin çoğu 90'lı kuşaktan, no-name denilen tanınmamış simalardan oluşuyor. Yeni oyuncular için iyi bir fırsat gibi görünse de onlar fırsatı krize çevirmeye bayılıyor galiba. Zira bu kadar abartılı ve yapmacık oynamanın başka açıklaması olamaz. Biraz daha özen lütfen.

‘Artık erkek vücudu sergileniyor'

“Yaz dizilerinde eskiden kadınlar fizikleriyle ön plana çıkarılırdı. Şimdiyse erkekler. Oyuncunun biri katıldığı bir programda ‘Hemen her bölümde bana soyun diyorlar.' demişti. Bu başımıza kakılan yaz aşkı dayatmasıyla ilgili de olabilir, bilemiyorum. Aşk malzemesini başından sonuna tükettiler; söylenecek yeni bir şeyleri yokmuş gibi. İyi reyting almaları, bu yapımların iyi olduğuna ikna etmiyor beni. Zaten toplamda 15-20 yaz dizisini kanallara dağıtınca birer ikişer düşüyor her kanala. Seyirci alternatifsiz bırakılıyor bir anlamda. Artık, kör göze parmak misali değil ama seyirciye bir şeyler katan, kazandıran yapımlar olmalı. Sadece senaryolar ve oyunculuklar değil çekim tarzı bile birbirinin aynı neredeyse.”