26 Eylül 2015 Cumartesi

Dar alanda mini tarım

Murat Doğan, balkon bahçeciliğine merak salan birçok kişi gibi kesik pet şişelere nane, marul ekerek başladı işe. Fakat bununla kalmadı. Son üç senedir üç metrekarelik balkonunda biz diyelim ekosistem, siz diyin mini bir çiftlik kurmuş durumda. Balkonunda beslediği kuşların, balıkların, solucanların, kurtçukların, bitkilerin hepsinin bir görevi var…

İstanbul Ümraniye'de çok yüksek olmasalar da yeşili işgal eden onlarca beton binadan birinin beşinci katı. Oturma odasında kulağımıza çalınan kuş sesleri ve varlığı hissedilen temiz havanın camdan dışarıya baktığımızda gördüklerimizle pek ilgisi yok gibi. ‘Peki nereden geliyor olabilir?' diye soranlara “Murat Doğan'ın üç metrekarelik balkonunda oluşturduğu mini çiftlikten” cevabı yeter de artar bile. Evet Murat Doğan, evinde kendisinin çok az müdahalesiyle döngüsünü devam ettiren bir eko sistem kurdu. Onu bu noktaya götüren sürecin başı balkon bahçeciliği alanında düzenlenen bir seminere katılması. Ardından İSMEK'te düzenlenen balkon bahçeciliği kursuna devam eden Doğan, önceleri bulduğu pet şişelere nane, fesleğen dikerken şimdi balkonunda bir nevi tarım yapıyor. Nasıl başladığını kendisi anlatsın: “Aslında her şey ihtiyaçla ilgili. Önce normal bir saksı ile başladım. İçinde kaktüs, nane vs. vardı. Bir süre sonra şu ihtiyaç doğdu: Ben bunlara suyu veriyorum ama bunlar iyi büyümüyorlar, demek ki iyi bir su değil.” Klasik balkon bahçeciliğinden balkonda mini tarıma uzanan sürecin başı Doğan'ın bu sözlerine dayanıyor. Şehirde hepimizin kullandığı suyun ölü olduğunu anlatan Doğan, devam ediyor: “Filtrelerden geçen, içine klor katılan, içinde balık gezmemiş, bitki büyümemiş su ölü su ve şehirde biz canlı suya kolay ulaşamayız. Yağan yağmura kolay ulaşamıyoruz, sağımızdan solumuzdan dereler akmıyor ki, o dereleri bahçemize kanalize edelim vs...”

Akvaryum suyu ile toprağı suluyor

‘Bu suyu nasıl canlandırabilirim?' diye düşünen Doğan, aynı balkonda akvaryum içinde balık yetiştirmeye başlamış. Ve akvaryum suyu ile sulamış toprağını. Sonuç gayet başarılı. Naneleri köklendirirken ufak çaplı bir deney de yapmış. Üç bardaktan birine normal su, diğerine bitkileri güçlendirsin diye özel gübrelerin suyunu, sonuncuya da akvaryum suyu koymuş. Aralarında en verimlisi akvaryum çıkmış.

Hayvanların sürece dahil olmaya başlaması balıklarla gerçekleşmiş anlayacağınız. Doğan, suyun ölü su olduğunu fark ettikten sonra bu kez sıra toprağa gelmiş. Piyasada satılan toprakların gerçekten çok kötü olduğunu fark ettiği zaman ise ‘daha iyi toprak nasıl elde ederiz' diye düşünmeye başlamış. Sorunun cevabının Aristoteles'in dünyanın bağırsakları olarak tanımladığı solucanlar olduğunu söyleyen Murat Doğan, solucanın özellikle gübresi dolayısıyla toprak için çok kıymetli olduğunu söyleyip bilmeyenler için mantığını anlatıyor: “Hayvan ne kadar büyükse bağırsakları o kadar uzun oluyor ve o kadar uzun bağırsaktan çıkan şeyden fazla bir şey kalmıyor, posa kalıyor. Hayvan ne kadar küçülürse de bağırsağının gübresi o kadar kıymetli.” "Solucanları nasıl besliyorsunuz?" sorusuna cevabı ise şöyle oluyor Doğan'ın: “Mutfaktan ne çıkarsa o gün onu yiyorlar. Diyelim patates kızarttım. Kabuğunu atıyorum, menemen yaparken domatesin kabuğunu atıyorum, onu yiyorlar. Muz kabuğunu çok severler.” Dedik ya balkondaki her canlının bir görevi var diye, solucanlarınki de toprağı beslemekmiş.

Solucanlar toprağı yeniliyor, kuşlar gübre veriyor…

Gelelim sesleriyle evde her daim bir bahar havası yaşanıyormuş hissi veren kuşlara. “Sadece solucanın gübresi ile olmuyordu.” diye söze başlıyor Murat Doğan ve devam ediyor: “Solucan aslında toprak oluşturuyor. Gübre başka, toprak başka. Solucan toprak oluşturuyor, toprağı yeniliyor. Gübre ise direkt azot, potasyum vb. içeriyor. Yanmış hayvan gübresi bulmak şehirde kolay değil. Köy yerlerinde kolay. Ya yakın yerlere gidip toplayacaksınız ya da kendiniz yapmak zorundasınız. Toprağı biraz almıştım. Hem kuşun gübresi ile hem de solucanın oluşturduğu iyi toprakla karıştırarak iyi bir toprağa dönüştürüyorum kendimce.” Doğan'ın 10'dan fazla kuşu var. Bir de bıldırcını var ki, yine en kıymetli gübre ondan çıkıyormuş. Kendisinden dinleyelim: “Gördüğünüz kafese bırakıyorum hem toprağın içinde oluştuysa böceği yiyor hem oluştuysa ayrık otlarını yiyor hem şöyle bir karıştırıyor. Kuş burada dolaştığı zaman üç tarafın faydası var. Hem bana hem toprağa hem kendisine faydası var. Bunların hepsini benim yaptığımı düşünün, bir kere ayrık otlarını toplamaya uğraşacağım hem ilaç vereceğim ki, bunun maliyeti var ve toprağa zarar veriyor. Böcek börtü oluştuğu zaman bir de onlarla uğraşacağım. Bunlara gerek yok, doğru canlıyı doğru kaynakla buluşturuyorum, kendi kendine döngü kuruluyor.”

Eski bir öğretmen olan Murat Doğan, şu anda ise kostüm tasarımı yapıyor. Bu işlerle ilgili olmasını ve doğadan kopmamasını ise küçüklüğünün Adalar'da geçmesine bağlıyor. Tavuk besleyen babası dahil adadaki birçok kişi hayvancılıkla uğraşan, ekip biçen insanlarmış ve dolayısıyla hiçbir zaman tamamen kopuk olmamış doğadan. Doğan, elbette küçük çaplı da olsa nane, domates, marul, salatalık ekmeye devam ediyor ama onu asıl ilgilendiren, ufak müdahalelerle kurduğu sistemin şimdi ona çok fazla ihtiyaç duymadan devam ediyor olması. Fakat yine de bu üç metrekarelik alanda yetişen ürünün şehir insanının parasıyla dahi alamayacağı kadar faydalı ve lezzetli olduğunu söylüyor. Ona göre ortamdaki hava kalitesi yüksek çünkü çok fazla klorofil var. Buğday Derneği'nin Kadıköy'deki ofisinde balkon bahçeciliği üzerine bir eğitim veren Doğan, hem bu eğitimler hem de Facebook'taki paylaşımları sayesinde birçok kişiye ilham vermiş.

Değişimi gözlemlemek müthiş bir duygu

Murat Doğan, balkonundaki küçük dünyada gözlemlediklerinin kendisine ne kadar iyi geldiğini öyle güzel anlatıyor ki, buyurun siz de dinleyin: “Her gün okula ya da işe giderken yaptığımız şeyler o kadar rutinleşiyor ki, sabah kalkıp ilk balkona bakmak aslında bir şeylerin değiştiğini gösteriyor. Bu yüzden sıkılmıyorsunuz. Mesela işe giderken kat ettiğiniz yol hiç değişmiyor. Sabah kalkar kalkmaz yaptığınız işler de hiç değişmiyor. En fazla farklı bir kıyafet giyerek ufak değişiklikler yapabiliyorsunuz. Aynı yoldan geçip aynı otobüse binip işyerinde aynı saatlerde bilgisayarımızı açıyoruz. Ama burası farklı. Açıp bakıyorum, kurtçuklar büyümüş ya da kurtçuklar azalmış, demek ki balıklara çok kurtçuk verdim, biraz da dafnia vereyim diyorum. Bu arada dafnia da mucizevi varlıklar. Görünmeyecek kadar küçük olduğuna bakmayın, onlara hiç gıda vermiyorum, tamamen suya değen ışığın oluşturduğu yosunumsu şeyi yiyorlar. Müthiş bir bereket. Hava da güneş de bol bol var, su da nispeten var. Sonra bitkilerime bakıyorum hava soğuduğu zaman geri çekiliyorlar, ısındığı zaman canlanıyorlar. Bir gün bakıyorum, kuşlar yumurtlamış, bir bakıyorum bir gün bir yavru yumurtadan çıkmış vik vik bağırıyor. Başka bir gün bakıyorum, iki erkek kuş dişi için kavga ediyor. Hayatın ta kendisi yaşanıyor. Onları ayırmak için diplomasi kullanıyorum, ya ayrı bir kafese koyuyorum ya oyalamak için yem topları veriyorum. Canlıların birbirleri ile olan ilişkisini gözlemliyorum, hayatta bir yenilen bir yiyen olduğunu görüyorum vs.”

Dar alanda mini tarım

Murat Doğan, balkon bahçeciliğine merak salan birçok kişi gibi kesik pet şişelere nane, marul ekerek başladı işe. Fakat bununla kalmadı. Son üç senedir üç metrekarelik balkonunda biz diyelim ekosistem, siz diyin mini bir çiftlik kurmuş durumda. Balkonunda beslediği kuşların, balıkların, solucanların, kurtçukların, bitkilerin hepsinin bir görevi var…

İstanbul Ümraniye'de çok yüksek olmasalar da yeşili işgal eden onlarca beton binadan birinin beşinci katı. Oturma odasında kulağımıza çalınan kuş sesleri ve varlığı hissedilen temiz havanın camdan dışarıya baktığımızda gördüklerimizle pek ilgisi yok gibi. ‘Peki nereden geliyor olabilir?' diye soranlara “Murat Doğan'ın üç metrekarelik balkonunda oluşturduğu mini çiftlikten” cevabı yeter de artar bile. Evet Murat Doğan, evinde kendisinin çok az müdahalesiyle döngüsünü devam ettiren bir eko sistem kurdu. Onu bu noktaya götüren sürecin başı balkon bahçeciliği alanında düzenlenen bir seminere katılması. Ardından İSMEK'te düzenlenen balkon bahçeciliği kursuna devam eden Doğan, önceleri bulduğu pet şişelere nane, fesleğen dikerken şimdi balkonunda bir nevi tarım yapıyor. Nasıl başladığını kendisi anlatsın: “Aslında her şey ihtiyaçla ilgili. Önce normal bir saksı ile başladım. İçinde kaktüs, nane vs. vardı. Bir süre sonra şu ihtiyaç doğdu: Ben bunlara suyu veriyorum ama bunlar iyi büyümüyorlar, demek ki iyi bir su değil.” Klasik balkon bahçeciliğinden balkonda mini tarıma uzanan sürecin başı Doğan'ın bu sözlerine dayanıyor. Şehirde hepimizin kullandığı suyun ölü olduğunu anlatan Doğan, devam ediyor: “Filtrelerden geçen, içine klor katılan, içinde balık gezmemiş, bitki büyümemiş su ölü su ve şehirde biz canlı suya kolay ulaşamayız. Yağan yağmura kolay ulaşamıyoruz, sağımızdan solumuzdan dereler akmıyor ki, o dereleri bahçemize kanalize edelim vs...”

Akvaryum suyu ile toprağı suluyor

‘Bu suyu nasıl canlandırabilirim?' diye düşünen Doğan, aynı balkonda akvaryum içinde balık yetiştirmeye başlamış. Ve akvaryum suyu ile sulamış toprağını. Sonuç gayet başarılı. Naneleri köklendirirken ufak çaplı bir deney de yapmış. Üç bardaktan birine normal su, diğerine bitkileri güçlendirsin diye özel gübrelerin suyunu, sonuncuya da akvaryum suyu koymuş. Aralarında en verimlisi akvaryum çıkmış.

Hayvanların sürece dahil olmaya başlaması balıklarla gerçekleşmiş anlayacağınız. Doğan, suyun ölü su olduğunu fark ettikten sonra bu kez sıra toprağa gelmiş. Piyasada satılan toprakların gerçekten çok kötü olduğunu fark ettiği zaman ise ‘daha iyi toprak nasıl elde ederiz' diye düşünmeye başlamış. Sorunun cevabının Aristoteles'in dünyanın bağırsakları olarak tanımladığı solucanlar olduğunu söyleyen Murat Doğan, solucanın özellikle gübresi dolayısıyla toprak için çok kıymetli olduğunu söyleyip bilmeyenler için mantığını anlatıyor: “Hayvan ne kadar büyükse bağırsakları o kadar uzun oluyor ve o kadar uzun bağırsaktan çıkan şeyden fazla bir şey kalmıyor, posa kalıyor. Hayvan ne kadar küçülürse de bağırsağının gübresi o kadar kıymetli.” "Solucanları nasıl besliyorsunuz?" sorusuna cevabı ise şöyle oluyor Doğan'ın: “Mutfaktan ne çıkarsa o gün onu yiyorlar. Diyelim patates kızarttım. Kabuğunu atıyorum, menemen yaparken domatesin kabuğunu atıyorum, onu yiyorlar. Muz kabuğunu çok severler.” Dedik ya balkondaki her canlının bir görevi var diye, solucanlarınki de toprağı beslemekmiş.

Solucanlar toprağı yeniliyor, kuşlar gübre veriyor…

Gelelim sesleriyle evde her daim bir bahar havası yaşanıyormuş hissi veren kuşlara. “Sadece solucanın gübresi ile olmuyordu.” diye söze başlıyor Murat Doğan ve devam ediyor: “Solucan aslında toprak oluşturuyor. Gübre başka, toprak başka. Solucan toprak oluşturuyor, toprağı yeniliyor. Gübre ise direkt azot, potasyum vb. içeriyor. Yanmış hayvan gübresi bulmak şehirde kolay değil. Köy yerlerinde kolay. Ya yakın yerlere gidip toplayacaksınız ya da kendiniz yapmak zorundasınız. Toprağı biraz almıştım. Hem kuşun gübresi ile hem de solucanın oluşturduğu iyi toprakla karıştırarak iyi bir toprağa dönüştürüyorum kendimce.” Doğan'ın 10'dan fazla kuşu var. Bir de bıldırcını var ki, yine en kıymetli gübre ondan çıkıyormuş. Kendisinden dinleyelim: “Gördüğünüz kafese bırakıyorum hem toprağın içinde oluştuysa böceği yiyor hem oluştuysa ayrık otlarını yiyor hem şöyle bir karıştırıyor. Kuş burada dolaştığı zaman üç tarafın faydası var. Hem bana hem toprağa hem kendisine faydası var. Bunların hepsini benim yaptığımı düşünün, bir kere ayrık otlarını toplamaya uğraşacağım hem ilaç vereceğim ki, bunun maliyeti var ve toprağa zarar veriyor. Böcek börtü oluştuğu zaman bir de onlarla uğraşacağım. Bunlara gerek yok, doğru canlıyı doğru kaynakla buluşturuyorum, kendi kendine döngü kuruluyor.”

Eski bir öğretmen olan Murat Doğan, şu anda ise kostüm tasarımı yapıyor. Bu işlerle ilgili olmasını ve doğadan kopmamasını ise küçüklüğünün Adalar'da geçmesine bağlıyor. Tavuk besleyen babası dahil adadaki birçok kişi hayvancılıkla uğraşan, ekip biçen insanlarmış ve dolayısıyla hiçbir zaman tamamen kopuk olmamış doğadan. Doğan, elbette küçük çaplı da olsa nane, domates, marul, salatalık ekmeye devam ediyor ama onu asıl ilgilendiren, ufak müdahalelerle kurduğu sistemin şimdi ona çok fazla ihtiyaç duymadan devam ediyor olması. Fakat yine de bu üç metrekarelik alanda yetişen ürünün şehir insanının parasıyla dahi alamayacağı kadar faydalı ve lezzetli olduğunu söylüyor. Ona göre ortamdaki hava kalitesi yüksek çünkü çok fazla klorofil var. Buğday Derneği'nin Kadıköy'deki ofisinde balkon bahçeciliği üzerine bir eğitim veren Doğan, hem bu eğitimler hem de Facebook'taki paylaşımları sayesinde birçok kişiye ilham vermiş.

Değişimi gözlemlemek müthiş bir duygu

Murat Doğan, balkonundaki küçük dünyada gözlemlediklerinin kendisine ne kadar iyi geldiğini öyle güzel anlatıyor ki, buyurun siz de dinleyin: “Her gün okula ya da işe giderken yaptığımız şeyler o kadar rutinleşiyor ki, sabah kalkıp ilk balkona bakmak aslında bir şeylerin değiştiğini gösteriyor. Bu yüzden sıkılmıyorsunuz. Mesela işe giderken kat ettiğiniz yol hiç değişmiyor. Sabah kalkar kalkmaz yaptığınız işler de hiç değişmiyor. En fazla farklı bir kıyafet giyerek ufak değişiklikler yapabiliyorsunuz. Aynı yoldan geçip aynı otobüse binip işyerinde aynı saatlerde bilgisayarımızı açıyoruz. Ama burası farklı. Açıp bakıyorum, kurtçuklar büyümüş ya da kurtçuklar azalmış, demek ki balıklara çok kurtçuk verdim, biraz da dafnia vereyim diyorum. Bu arada dafnia da mucizevi varlıklar. Görünmeyecek kadar küçük olduğuna bakmayın, onlara hiç gıda vermiyorum, tamamen suya değen ışığın oluşturduğu yosunumsu şeyi yiyorlar. Müthiş bir bereket. Hava da güneş de bol bol var, su da nispeten var. Sonra bitkilerime bakıyorum hava soğuduğu zaman geri çekiliyorlar, ısındığı zaman canlanıyorlar. Bir gün bakıyorum, kuşlar yumurtlamış, bir bakıyorum bir gün bir yavru yumurtadan çıkmış vik vik bağırıyor. Başka bir gün bakıyorum, iki erkek kuş dişi için kavga ediyor. Hayatın ta kendisi yaşanıyor. Onları ayırmak için diplomasi kullanıyorum, ya ayrı bir kafese koyuyorum ya oyalamak için yem topları veriyorum. Canlıların birbirleri ile olan ilişkisini gözlemliyorum, hayatta bir yenilen bir yiyen olduğunu görüyorum vs.”

19 Eylül 2015 Cumartesi

Bayramda kime, neyi nereden almalı?

Bayram alışverişi çocukluğumuzdan kalan bir heyecan. Ancak indirim furyasına kapılıp paranızı çocukça harcamayın. Meraklısına bayram alışverişi için bazı öneriler...

Bayram yaklaştıkça alışveriş merkezlerinde hareketlilik arttı. Temizliği çoktan halleden kadınların kafasındaysa alışveriş paniği. Kime, neyi, nereden almalı konusunda kafalar karışık. Oysa ufak ipuçlarını takip ederek bu sorunu hem bütçenize hem zevkinize uygun şekilde tereyağından kıl çeker gibi halletmeniz mümkün. Hanımları olduğu kadar beyleri de sevindirecek bayram alışverişi için püf noktaları.

Listesiz çıkmam abi: Alışverişe çıkmadan liste yapmak hepimizin bildiği ancak ihmal ettiği bir püf noktası. Market alışverişinde almayı unuttuğunuz yumurtayı, sütü mahalle bakkalından halletmeniz kolay da aynı şey giyim için geçerli değil. Yeni aldığınız eteğinizle mükemmel uyacak üstelik yüzde elli indirimli bir bluzu kaçırmayı kim ister? Ya da tersi tam da ihtiyacınız olacak şeyi bulmuşken sepetiniz rastgele aldığınız parçalarla öyle dolmuştur ki ona sıra gelmez. Siz siz olun alışverişe çıkmadan önce liste yapmayı unutmayın.

İhtiyaçlarınızı belirlerken: Dedik ya alışveriş listesi önemli. Peki, bu listeyi oluştururken nelere dikkat etmeli? İlk işiniz dolabınızı şöyle bir yoklayıp nelere ihtiyacınız olduğunu yazmak olsun. Bu, dolabınızdaki kıyafetleri de daha verimli kullanmanızı sağlar. Tek bir etek, pantolon ya da bluzu nelerle kombinleyebileceğinizi düşünüp alışverişinizi buna göre yapın. Bu arada hem eksiklerinizi tamamlamış hem de dolabınızdaki kullanmadığınız parçaları değerlendirmiş olursunuz.

Dolaba kaldıracağınız “bayramlık” almayın: Devir tasarruf devri. Emrah'ın kardeşi Gülcan'ın kırmızı pabuç sevdası gibi sadece bayramda seyranda giyilecek şeyleri ne kendiniz ne de aileniz için almayın. Bunun yerine en azından bir ya da birkaç parçasını başka kıyafetlerinizle de kullanabileceğiniz ürünleri tercih edin. Aksi takdirde kıyafeti kendinize değil dolabınıza almış olursunuz.

Abartıdan uzak durun: Sade ve çabasız şıklık her zaman tercihiniz olsun. Bayramlık adı altında eliniz pullu payetli şeylere, sert neon renklere gitmesin. Bu kıyafetler hem uzun süren akraba ziyaretlerinde rahat hareket etmenizi engeller hem de sizi adeta düğüne giden ‘gelinin kız kardeşi'ne döndürerek avam bir görüntü oluşturur. Sonbaharın şanına yakışacak şekilde sarı ve toprak tonlarında, şık ama rahat kıyafetler tercih edin.

Sezon sonu indirimi sizi kandırmasın: Bayram alışverişlerine normal zamandakinden daha çok bütçe ayrıldığı malum. Gözünüzü dört açmazsanız bu paranın alışveriş merkezine adım attığınız ilk yarım saat içinde nasıl buharlaşıp uçtuğuna şahit olursunuz. Şans mı diyelim, şanssızlık mı bilmiyoruz ama bayram alışverişi sonbahar indirimleri zamanına denk geliyor son yıllarda. Bu indirimleri bilinçli değerlendirmezseniz bayramlıklarınızı alamadan elinizde onlarca yazlık ürünle kalakalmanız mümkün. Bu yüzden mümkünse bayramlık olarak alacağınız ceket, pantolon, etek vs. parçalarla kombinleyebileceğiniz sezon sonu ürünleri tercih edin. Sırf ucuz diye sepetinizi gereksiz parçalarla doldurmayın. Kısaca, sezon sonu indirimi insanı vezir de eder rezil de…

Geç kalmak pişmanlıktır: Devlet dairesinde bile işimizi cuma gününün son mesai saatlerine bırakmaya bayılan bir milletiz. Üşengeçliğimiz tartışılmaz yani. Bu tavsiyeyi vermek için geciktik mi bilmiyoruz ama siz siz olun bayram alışverişinizi son güne bırakmayın. Hem Halk Ekmek kuyruğu gibi uzayan kabin sıralarında ömrünüzü çürütmemiş hem de fırsatçılar yüzünden bayram haftası el yakan fiyatlara değmemiş olursunuz. Bilenler bilir, her elinizi attığınız ürünün sadece 46 bedeninin kaldığını öğrenmek dramdır.

Şıklık ayrıntıda gizlidir

Devir tasarruf devri demiştik. Her bayram baştan aşağı yeni kıyafetler almaya bütçeniz yetmeyebilir. Bu durum sizi üzmesin. Zira dolabınızda duran özel günlerde giydiğiniz kıyafetleri, sezon sonu indiriminden alacağınız farklı ayakkabı, çanta, kemer, eşarp ya da şal gibi parçalarla kombinleyerek yeniden kullanabilirsiniz. Yahut uzun elbisenizi kestirip tunik olarak pantolon üzerine giyebilir, tuniklerinizi kısaltıp etek üzerine gömlek olarak kullanabilirsiniz. Kıyafetlerinizi farklı detaylarla tekrar yorumlayarak yeni hissi vermiş olursunuz.

Çocukları, bayram şekerine çevirmeyin

Hem bayramlarda hem de düğünlerde yapılan ölümcül hatadır, çocukları küçük bir prens ya da prensese çevirmek. Hiçbir masraftan kaçınmadan alınan boyundan büyük takım elbiseler, kızları töre mağduru ‘küçük gelin'e benzeten kabarık kıyafetler… Çocuklar her haliyle tatlı zaten. Fazla çaba harcayıp onları büyümüş de küçülmüş pozlarına sokmaya lüzum yok. Hem bu kıyafetler çoğunlukla nefes almayan kumaşlardan üretildiği için çocukların hareketlerini kısıtlıyor, oyun keyfine mani oluyor. Bırakın diledikleri gibi koşuştursunlar. Kaliteli, pamuk kıyafetler alın. Bir kez giyip dolaba kaldıracağınız kıyafetler çocuklar hızlı büyüdüğü için bir daha işe yaramaz. Gereğinden fazla pahalı bu ürünlere verdiğinizi parayı çöpe atmış olursunuz.

12 Eylül 2015 Cumartesi

İki farklı pencereden 12 Eylül

‘Kafes' ve ‘Kanlı Postal', 12 Eylül askerî; darbesini konu edinen iki film. Mahmut Kaptan'ın yönettiği Kafes; ülkücü genç Mehmet Sipahi'nin yaşadıkları üzerine kurulu. Dursun Önkuzu'nun şehit edilmesinden Mustafa Pehlivanoğlu'nun idamına kadar geçen 80 kuşağının yaşadıklarına değiniyor. Kanlı Postal ise Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan işkenceleri konu ediniyor. Siyasî; görüşleri nedeniyle Yüzbaşı Esat tarafından ağır işkenceler gören mahkûmların yaşadıkları anlatılıyor. 12 Eylül darbesinin başındaki isim Kenan Evren, cuntanın tarafsızlığını göstermek için idamlarda ‘bir sağdan bir soldan' kuralına dikkat ettiklerini söylemişti. Biz de 12 Eylül'ün yıldönümünde yaşanmış hikâyelerden yola çıkarak darbeye ‘bir sağdan bir soldan' bakan iki filmin yönetmen ve oyuncusuyla konuştuk.

Kötü olan ne sağcılar ne de solcular

Nedir hikâye?

Film, Lüt­fü Şeh­su­va­roğ­lu­'nun ‘Ka­fes' isim­li eserin­den yo­la çı­kı­la­rak ya­pıl­dı. 12 Ey­lül dar­be­si ilk de­fa fark­lı bir pers­pek­tif­ten ele alı­nı­yor. Dur­sun Ön­ku­zu'nun şe­hit edil­me­sin­den Mus­ta­fa Pehli­va­noğ­lu'nun ida­mı­na ka­dar ge­çen 80 kuşa­ğının sa­ğıy­la so­luy­la dra­mına yer veriyoruz. Kafes, genç­li­ğe re­va gö­rü­len iş­ken­ce­le­ri ve darbenin ar­ka­sın­da­kile­ri fark­lı üs­lup ve si­ne­ma di­liy­le an­la­tır­ken, Elif ile Meh­met Si­pa­hi'nin derin aş­kı­nı da iş­li­yor. Bu aş­kın kay­na­ğı her ikisi­nin Ni­ya­zi Mıs­ri şi­iri­ne olan tut­ku­su.

12 Eylül'e nereden bakıyorsunuz?

Tam olarak sağcıların içinden ya da solcuların tarafından bakıyor diye bir şey söylemek çok zor. Çünkü iki tarafın da yaşadıkları birçok farklı şekilde anlatılıyor. Ama ana karakterimiz İsmail Hacıoğlu'nun oynadığı Mehmet Sipahi, ülkücü ve vatansever biri.

Diğer 12 Eylül filmlerinden farkı ne?

Birçoğu hep bir tarafı karalayarak işledi bu dönemi. Ya sağcılar kötü oldu ya solcular. Bizim hikâyemizde gençlerin aslında ideolojik olarak farklı düşünceleri olsa dahi hepsinin bir kafeste tutsak olduğu gösteriliyor. En büyük farkı, genelde hep sol düşünceli karakterler üstünden işlendi dönem. Bu filmle birlikte ilk defa ülkücülerin içinden bir hikâye anlatılacak.

İyi sağcılar, kötü solcuların hikâyesi yok yani…

Tam tersi hikâyemizde aynı mahallede büyüyen sağcılar ve solcular var. Birbirini kollayan bir gençlik var hatta karşıt görüşlü kişilerin aşkına yer veriyoruz. Dönemin gerçeğini de tabii ki göz ardı etmeden yansıtmaya çalıştık. Aslında kötü olan ne sağcılar ne solcular, kötü olanın ne olduğunun cevabını da filmi izleyenlere bırakmak isterim açıkçası.

Bugüne kadar o döneme ağırlıklı olarak sol pencereden bakıldı. Kitaplarda, filmlerde…

Neden sağcılar bu konuda yetersiz kaldı?

Buna cevap verme haddini kendimde göremem açıkçası ama yönetmen olarak elimden geldiğince bu dönemi bu perspektiften anlatmaya çalıştım. Umarım bu ve buna benzer hikâyeler yaratmak isteyen hem sağcısı hem solcusu, propagandadan uzak filmler ve edebî; eserler yapmaya devam eder.

Nasıl bir arşiv çalışması yaptınız?

Etrafımızda dönemle alakalı birçok kaynak ve halen yaşayan birçok tanık var. Daha önce bu döneme ait birçok proje yaptığım için çok da zor olmadı filmi hazırlamak. Özellikle Lütfü Şehsuvaroğlu'nu ve Ankara'da o dönemi yaşayan birçok kişinin yaşadıklarını dinleyerek hazırlandık projeye. En büyük şansımız Ulucanlar Cezaevi gibi bir müzede çekimlerimizin hapishane bölümlerini gerçekleştirmemiz oldu. Cezaevinin kapısından girince zaten her yer o döneme götürüyor insanı. Hemen solda gördüğünüz darağacını, içeride o mahkûmların yattığı koğuşları gezince neler çektikleri gözünüzün önünde canlanıyor. Atmosfer sizi içine çekiyor.

Romana ne kadar sadık kaldınız?

Lütfü Şeh­su­va­roğ­lu'nun ‘Kafes' romanı ana hikâyemizi kapsasa da tabii ki bir kurmaca drama yaptık. Dönemi anlatırken ister istemez gerçek hikâyelerden yola çıkılıyor ama seyircinin filmi izleyince ‘Acaba bu karakter bu mu, diğer karakter şu mu?' demesinden ziyade, isimlerin önemi olmadan yaşanan olayları anlatmak ilk amacımız oldu.

Yaşanmışlıklar çekim sürecinde ekibi nasıl etkiledi?

Çekimlerde yanımıza gelen, o dönemi yaşayan kişilerin anlattıkları beni ve oyuncuları çok etkiledi. Belli güçler tarafından uygulanan psikolojik ve fiziki şiddetleri dinleyince yaptığımız işin sorumluluğu daha da arttı. Ve Ulucanlar Cezaevi zaten kapıdan girince herkesi o döneme götürdüğü için filmin çekimlerini bitirene kadar hepimiz o dönemde yaşayan ve bu olaylara maruz kalan karakterler gibiydik.

O dönemi yaşayan farklı görüşte biri filmi izlediğinde ne hisseder?

Bu filmi sadece sağcılar izlesin, ülkücüler gitsin kendisini görsün diye çekmedik. Sinema evrensel bir sanattır ve her görüşten kişinin izleyebilmesi için yaptık. Kişisel olarak benim en büyük beklentim solcuların da bu filmde kendilerini görebilmeleridir. Çünkü sağcısı solcusu hepimiz bu vatan için düşüncelerimizi çarpıştırıyoruz.

Önceki filmlere bakarsak, yönetmenlerin ideolojilerden arınarak 12 Eylül'ü anlattığını düşünüyor musunuz?

Her yönetmenin yaptığı filmde söylemek istediği birkaç cümle ve izleyiciye aktarmak istediği mesajlar vardır. Birkaç propaganda filmi dışında yönetmenlerin ideolojik görüşü çok da önemli değildir aslında. Sonuçta bu bir dramadır ve bu dramayı sağcı ya da solcu diye ayırmadan yapmak gerekiyor.

Ülkücülerin gözünden 12 Eylül'e bakan, Mahmut Kaptan'ın yönettiği ‘Kafes'in başrolünde İsmail Hacıoğlu, Turgay Atalay, Nilay Duru, Murat Ercanlı oynuyor.

Tarafsız bakıyorum diyenlere inanmam

Nedir hikâye?

Türkiye'nin kara tarihinden bir parça diyebiliriz. 1980 darbesindeki o meşhur Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkenceleri konu alıyor: Esat cezaevinde yüzbaşıdır, darbeden sonra hücreye atılanları terbiye etmekle görevlidir. Cezaevindeki tutuklulara siyasî; görüşleri, inançlarından dolayı ağır işkenceler yapar. Baskılara dayanamayan Hayri intihar edince dört arkadaşı kendilerini canlı canlı yakar. Mahkemede işkencelerin durması talebinde bulunan tutukluların istekleri yerine gelmediğinden ölüm oruçları başlar ve olaylar büyüyerek devam eder.

Film, 12 Eylül'e nereden bakıyor?

Biz elimizden geldiği kadar objektif olmaya çalıştık ama konu insan hakları olunca ister istemez tarafsızlığınızı bir kenara bırakmak zorunda kalıyorsunuz. Bu darbeyle toplumumuz kalıplaştırılmak, apolitikleştirilmek istendi. İsyan edenler, karşı koyanlar çok ağır bedeller ödedi. Şiddetle, ölümle susturuldu insanlarımız. Biz filmde buna karşı koyanların hikâyesini anlattık.

Anlatılan hikâyenin ne kadarı gerçek?

Tamamına yakını gerçek diyebiliriz. Hatta bazı karakterlerin isimleri dahi aynı. Sadece görselleştirme, dramlaştırma kısmında işin sinema boyutu giriyor.

İşkenceler üzerinden ilerliyor film. Şiddet üzerine hikâye kurmak risk değil mi?

Evet, bu bir risk belki ama yaşanmışlıkları anlatmanın da başka bir dili yok. Sonuçta bunlar bizim gerçekliğimiz. Acı da olsa tarihteki tüm yanlışlarımızla yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hedeflenen, şiddetin tüm gerçekliğini gözler önüne sermek. Tüm insanların içinde şiddete eğilim olduğunu düşünüyorum. Uygun ortamı bulduğumuz zaman içimizdeki vahşi benlik ortaya çıkıyor. Tabii bunu törpülemek, şiddeti ehlileştirmek bizim elimizde. Biz burada en ufak bir farklılığa tahammülü olmayan, düşünmenin anormalleştirildiği sığ beyinlerin şiddetini izleyeceğiz aslında.

Darbe döneminde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları konu edinen, Muhammed Arslan'ın yönettiği ‘Kanlı Postal'da Cansu Fırıncı, Mesut Akusta, Barış Kocak, Turgay Tanülkü rol alıyor.

Yaşanmışlıklar çekim sürecinde ekibi nasıl etkiledi?

Ben yaş itibarıyla o günleri yaşayıp görmedim hatta çekimi de Diyarbakır'da yapmadık. Ancak hikâyeyi okuduğunuz ilk anda o duvarlardaki soğukluk, acı içinize işliyor. Amacımız yaşanan duyguları, vahşeti tüm çıplaklığıyla izleyiciye aktarabilmek. Kendi yaşamadığınız, hissetmediğiniz bir duyguyu yansıtmak zor. Daha gerçekçi olabilmek için bazı işkence sahnelerinde gerçekten şiddet uygulandığı oldu. Saatlerce boş koğuşlarda zaman geçirdik.

Diğer 12 Eylül filmlerinden farkı nedir?

Çok sert ve keskin hatlarının olması. Elimizden geldiği kadar sade ve tarafsız anlatmaya çalıştık. İşkence sahneleri konusunda uyarmak istiyorum. O kadar gerçekçi oldu ki izlediğinizde görüp şaşıracaksınız.

O dönemi yaşayan farklı görüşte biri filmi izlediğinde ne hisseder?

Bu a ya da b kişisinin ne düşündüğünü anlatan bir film değil, öncelikle onu belirteyim. Biz burada aslında insanlıkla ilgili bir şeyden bahsediyoruz. Buradaki öz insan olmakla ilgili ki, bu filmi izleyen herkesin çok duygulanacağından eminim.

Bu tarz filmlerde yönetmenin dünya görüşü, ana fikri çok etkiliyor. Genelde sol düşünceden yönetmenler sağcıları pek olumlu resmetmez. Sizde durum nasıl?

Ben buna sağ-sol diye bakamam. Genel kanı bu, doğru. Siz bir sağcı gördünüz mü solcuyu tarafsızca anlatan? Ya da tam tersi! Peki, doğrusu hangisi? Bunu bütün insanî; duyguları olan insanlara sormak lazım. Bu filmi izleyenler dönemle ilgili aslında bugünden çok farklı olmayan şeyler görecek. Yıllar geçse de Türkiye'de ne yazık ki bazı şeylerin değişmediğine tanık olacaklar. Hak-hukuk yine yerlerde, insanlık deseniz sanki hiç var olmamış gibi. Nasıl bugün onlarca insanın sebepsiz yere onuru, gururu ayaklar altına alınıyorsa, ailesinden, sevdiklerinden uzak hapislerde çürümeye mahkûm ediliyorsa geçmişte de aynı şeylerin yaşandığını göreceğiz.

Önceki filmlere bakarsak, yönetmenlerin ideolojilerden arınarak 12 Eylül'ü anlattığını düşünüyor musunuz?

Herkesin dünyaya baktığı bir pencere vardır ve olayları, durumları kendi süzgecinizden geçirerek yorumlarsınız. Ben tarafsız bakıyorum diyenler varsa bile inanmıyorum. Hele ki sizin içinizde bir yerlere dokunuyorsa tarafsız olmak çok zordur.

5 Eylül 2015 Cumartesi

Farklı kesimlere farklı tasarımlar

Moda dünyasında kıyafetler kadar onların sunumu da önemli. Geçmişte hazırlanan koleksiyonlar tamamen belli bir kesimin tercihlerine hitap ederken bugün birçok marka daha ölçülü giyinmek isteyen kesimi de dikkate alan çekimler hazırlıyor.

Moda, değişimi çağrıştıran yegâne kavramlardan biri. Malum her mevsim baştan aşağı yenileniyor. Fakat bazı değişmeyenleri de var. Mesela belli kıyafetlerin sunumu. Küreselleşen dünyada her çeşit dinî; inanca ulaşan markalar, yıllarca tek bir bakış açısıyla ele aldı tasarlanan kıyafetlerin kullanım biçimlerini. Fakat iletişim ortamları çeşitlendikçe, markaların dayattığı biçimler de değişmek mecburiyetinde kaldı.

Belli bir kesimin zamanında tamamen mecburiyetten geliştirdiği stil çözümleri, bu kış lüks markaların imaj çekimlerinin parçası olmuş durumda. Sizi bilmem ama ben bir moda dergisine bakarken gördüğüm kıyafetlerdeki stil boşluklarını kendi giyim tarzıma göre kafamda otomatik olarak doldurur olmuştum. Hatta patch work gibi hazırladığım el yapımı bir dergim bile vardı. Kestiğim uzun jile elbisenin yanına uzun kollu bir gömlek koyuyordum örneğin. Fakat artık kimsenin bu zaman alan şeylere enerjisi yok. Dahası insanlar kendi giyim tercihlerinin de görmezden gelinmemesini istiyor haklı olarak. Bu görsel çalışmalar sadece katalog çekimi olmanın ötesinde hedef kitlesi tarafından da markaya karşı duyulan bağlılığın artmasına vesile oluyor. Bir nevi pop starların farklı ülkeye gidip o ülkenin geleneksel kıyafetlerinden bir parça giymesi ve belki birkaç kelime de olsa dillerini kullanması gibi bir etkiye sahip. Önemsendiğini gören tüketici, markaya zihin kapılarını açıyor. Sadece zihin kapıları da değil, o markaya başka coğrafyaların kapıları da daha kolay açılıyor.

Moda dünyası değişimin parçası oldu

Bu kış birçok marka özellikle muhafazakâr giyimi tercih eden insanlara yönelik tasarımlar hazırladı. Öyle ki Paris'in yıllardır bilenen bir moda evinin koleksiyonu neredeyse bizdeki tesettür giyim markalarından bile daha ölçülü. Ayaklara kadar inen elbiseler, uzun pardösüler… Koleksiyonlardaki bu değişim çekimlerde de kendini belli etmeye başladı. Öne çıkan örnek, Alberta Ferretti'nin hazırladığı koleksiyon. Tasarımcı, koleksiyonda neredeyse her parçayı iki türlü düşünmüş. Örneğin, askılı elbiseyi aynı renk ve desenle, uzun kollu elbise olarak sunmuş. Diz boy ofis elbiselerini ise gömlek ve pantolonla kullanarak ülkemizdeki sokaklarda sık sık gördüğümüz bir stili uygulamış çekimlerde. Küreselleşen ve moda markalarının sınırlarının giderek azaldığı sosyal medya ortamları sayesinde, moda dünyası değişimin bir parçası olmayı seçti. Farklı giyim biçimlerini de dikkate alan çekimler artık yeni moda.

Sokak hayvanlarına duyarlı ürünler

Sosyal duyarlılığı olan markaları çok önemsiyorum. Her zaman aynı konularla ilgilenmek zorunda da değiliz. Böylesi daha güzel zira bu çeşitlilik bir açıdan zenginlik. Bir arkadaşımın çocuğuna aldığı deniz şortunun markası çok hoş bir uygulamaya imza atmış. Bees, sattığı ürünlerin geliriyle sokak hayvanlarına yardım ediyor. Ürünün etiketinde ‘Bu mayoyu alarak sokak hayvanlarının karnını doyurmaya yardım ettiniz' yazıyor. Bu konuda muhafazakâr giyim markalarını çok amatör buluyorum. Onları ilgilendiren hedef kitleleriyle iletişim yolları açabilecek, aynı zamanda sorunlara çözüm üretmeyi sağlayacak birçok proje var. Fakat yılların markaları bile yerinde sayıyor. Büyük duvarları giydirip televizyonda bant reklam vermenin ötesine geçmeyen iletişim yollarını benimsiyorlar. Yine de ümitliyim; gün gelir belki daha net bir zihinle düşünür, onlar da bu tarz projelerin hayata geçmesine vesile olur.