26 Aralık 2015 Cumartesi

Sanatçı Kudsi Erguner: Müzik değil insanlarımızın zevki yozlaştı

Kudsi Erguner, tasavvuf müziğinin önemli temsilcilerinden. Müzisyenliğinin yanı sıra tasavvufu ve Mevlânâ'yı dünyaya anlatmaya çalışıyor. Uzun yıllardır Paris'te yaşayan Erguner, Avrupa Mevlânâ Enstitüsü'nün de kurucusu. Sanatçı ile son yıllarda değişen Mevlânâ algısını, Paris saldırısını ve müziği konuştuk.

Mevlânâ'nın adı bu kadar anılmazken siz Avrupa'da Mevlânâ Enstitüsü'nü kurdunuz. Temel düşünceniz neydi?

Bu bir ihtiyaç idi. Konserlerimin sonrasında etrafımda bir halka oluştu ve bu kalabalığı kurumlaştırmak gereği ortaya çıktı. Bu çerçevede Mesnevi dersleri ve müzik dersleri yıllardır devam etmekte. Bu arada altını çizmek isterim; son yıllara kadar hiçbir Türk bu çalışmalara ilgi duymadı.

Son dönemde Mevlânâ ve Mevlevî;lik oldukça popülerleşti. Popülerleşince özden uzaklaşıldı mı?

Daha önceki günlerde bir devlet adamımızın verdiği yemekli davette masalar arasında dönen semazenler vardı. Bu manzarayı görüp de üzülmemek elde değil. Televizyonlarda seyrettiklerimiz, ney üfleyen, dönen herkesin Mevlevî; olma iddiasında bulunduğu veya zannedildiği bir devirde yaşadığımızın göstergesidir. Mevlevî;lik tarikat olarak ortadan kalkalı neredeyse bir asır oldu. Kendini Mevlevî; zanneden herkesi ortalıkta döndürerek, devlet eliyle Mevlevî;liğe, Mevlânâ Hazretleri'ne, tasavvufa, evliyaya büyük saygısızlık yapılmakta. Popülerleşince özden uzaklaşma değil, özü olmadığı için popülerleşme söz konusudur.

Özellikle Ramazan ayında ‘tasavvuf müziği' adı altında yapılan müziği de eleştiriyorsunuz. Dinî; müzik ne oldu da bu kadar yozlaştırıldı?

Dinî; hayat ve sosyal yapının değişimiyle birlikte müziğin de değişmesi normal. Din ve sanat birbirine bağlıdır ve tümü bir ‘zevk' unsurudur. Osmanlı toplumunun elitinin ürettiği bir müzik ve edebiyat mirası var, bundan da günümüz insanının zevk alabilmesi olanaksız. Oysa toplumumuzun seçkin insanları belki de Tanzimat'tan bu yana Batı müziği ile daha fazla ilgili. Tasavvuf müziği, tasavvuf ehlinin zevk alarak dinlediği müziktir; yani müzik, dinleyenin zevkiyle yücelir. Eski eserler bile bugünün zevksizliğiyle icra edildiğinde ilahiden çok oyun havasına veya Türk sanat müziği şarkılarını andıran bir müziğe dönüşüyor. Kısacası yozlaşan müzik değil, insanlarımızın zevkidir.

Son dönemde Mevlânâ'nın sadece hümanist tarafının ön plana çıkarılması, İslamî; yönünün arka planda bırakılmaya çalışılması bilinçli bir tercih mi?

Mevlânâ kelimesi artık her türlü fikir, heves veya niyetin teyit olunmasına alet edilmekte. Kimi, Mevlânâ'da; serbest pazar ekonomisini ilk düşünen adam, kimi atomu keşfeden adam, kimi filozof, kimi katı bir dindar, kimi bâtınî; bir zındık, kimi ahlaksız bir adam görüyor. Velhasıl söylenenler çok. 16. yüzyılda İtalya'da ortaya çıkan bir fikir hareketinin yani ‘hümanizma'nın 13. yüzyılda yaşamış olan Mevlânâ Hazretleri ile ne ilgisi olabilir, anlamak zor. İslâm dünyasının tasavvufu ile Rönesans'ı ve hümanizm hareketini oluşturan şartlar aynı değildir.

“Mevlânâ şimdi gelse sopayla herkesi kovalar.” diyorsunuz. Ona ve düşüncelerine, onu temsil ettiğini söyleyenler de büyük zarar veriyor değil mi?

Hoşgörü sloganlarıyla Mevlânâ Hazretleri'ni her şeye eyvallah diyen, içine kapanık bir adam gibi gösterenler, onun hayatını anlatan, Menakıbü'l-Arifî;n, Sipehsâlâr veya İbtidâ-Nâme'yi okusalardı hayallerindeki Mevlânâ'nın bambaşka olduğunu anlarlardı. Mevlânâ'nın sözlerinde Allah'ın gazabından da haber vardır, rahmetinden de. Elbette Mevlevî;lik yoluna hatta genelde tasavvuf yoluna en büyük zararı kendinden menkul şeyhler, kendilerini kemâl ehli, hikmet sahibi zanneden cahiller veya sahtekârlar vermektedir.

Batı'nın tasavvuf ve Mevlânâ algısı nasıl?

Her şeyde olduğu gibi bu konuda da farklı faktörler ve çalışmalar var. Önemli bir akademik çevre birçok araştırma yapmakta, eserler ortaya koymakta. Derviş olmaya niyetlenen birçok insan ise oluşan farklı grupların mensubu olmakta ve hemen kendilerini otantik derviş ilan edivermekteler. Kısacası her talip kendi nasibini bir yerlerde buluyor. Üzücü olan bu grupların liderleri, ülkemizdeki yeni tasavvuf hareketini bir şeylerin devamı zannedip kendilerine misal kabul etmesi. Elbette bu arayışlarında ciddi ve samimi olanların sayısı gittikçe artmakta. Lakin, sufi terapi, sufi meditasyon, sufi enternasyonal ve benzeri akımlar ve onları besleyen kitapların çoğunun ne Mevlevî;lik'le, ne Mevlânâ ile bir ilgisi vardır. Siyasal açıdan bakıldığında ise Afganistan savaşından bu yana icat edilen İslamî; teröre sanki bir panzehir olarak da kullanılan ve İslâm'dan uzak bir Mevlânâ görüntüsü sergilenmekte. Bunun ise hiçbir maksada faydası olmayacağı inancındayım.

Kudsi Erguner'in tasavvuf düşüncesi nasıldır ve nelere odaklanır?

Tasavvuf bir haldir ve hallerin devamlılığından oluşan bir makamdır. Ben halimin kemâle ermesi için dua ve ibadet ediyorum.

Tasavvuf musikisini caz, blues gibi farklı tarzlarla bir araya getirip farklı bir kulvara taşımanızdaki temel amaç neydi?

Tasavvuf musikisini ben başka şeylerle bir araya getirdiğimi zannetmiyorum. Bu tip çalışmalarımda eski eserlere ve bestekârlarına saygımdan dolayı, geleneksel eserler yerine kendi bestelerimi kullanmayı hep tercih ettim. Mesnevi'nin beşinci beytinde Mevlânâ Hazretleri, “Men beher cemiyyetî; nâlân şudem/ Cüft-i bedhâlân ü hoş hâlân şudem” Yani; “Ben ki her cemiyetin feryadıyım / İyinin de kötünün de yoldaşıyım.” buyuruyor. Ben de neyimle her davete icabet ettim ve bunda hiçbir mahzur görmedim. Ama nerede olursa olsun neyi ney gibi üflemeye gayret ettim.

Biraz da kendimizi tanısak

Bugüne kadar cazdan çağdaş müziğe kadar birbirinden çok farklı sanatçılarla çalıştınız. Bu çalışmaları yapmanızın özünde hangi düşünce vardı? Bu kadar farklı kulvarlarda çalışmanız ve sürekli arayış içinde olmanız, size ve müziğinize neler katıyor?

Her fırsatta müziğin bir dil olduğu söylenir, bir Türk, İngilizce veya Fransızca öğrenince İngiliz veya Fransız olmaz. Ama bu dilleri öğrenmek insana yepyeni ufuklar açabilir. Ben Hint, Arap, Japon müziklerini araştırdım, anlamaya çalıştım. Caz ile Batı müziğinin çeşitli dönemleriyle de ilgilendim ve bu çalışmalarımın bana çok faydalı olduğuna inanıyorum.

Çok büyük bir musiki birikimimiz var. Ancak bu birikimin müzisyenler bile farkında değil. Bu durum nasıl tersine dönecek?

Kültür hayatımız büyük bir çöküntü içinde. Müzik, bir medeniyetin en yüce ifadesidir; medeniyet olmayınca müzik vazodaki çiçek gibi kısa zamanda solar gider. Mesele sadece müziği değil, müziğin ve edebiyatın oluştuğu medeniyet enkazını da tekrar diriltmektir. Bunun da ancak bu bilinçteki sanatkârlar ile oluşabileceği kanaatindeyim.

İnsaniyet tek bir beden gibidir

Paris'te yaşayan Müslüman bir müzisyen olarak Fransa'daki saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gizli servislerin yetiştirip ortaya saldıkları bu vahşi profesyonel milisler İslâm ve Müslümanlar adına cinayetler işlemektedir. En acısı İslâmiyet'in bir cinayet şebekesi gibi algılanmasına çalışan bu milislerin maalesef Batı emperyalizminin hizmetkârı Müslüman ülkeler tarafından da finanse edilmesidir. İslâmiyet artık selamete vesile olacak bir hikmet kaynağı olarak değil insanlara dünyayı zehreden bir din olarak bilinmekte.

Saldırılar sizce Avrupa'daki İslâmofobiyi körükler mi?

İki dünya savaşında Batı ülkeleri birbirlerini katletmişlerdi. Ancak 60'lı yıllardan beri komünizm, İslam, demokrasi gibi mazeretlerle dünyanın başka yerlerinde savaş etmeyi tercih ediyorlar. İnsaniyet artık tek bir beden gibidir, yara vücudun neresinde olursa olsun azap bütün bedeni saracaktır. Bir medeniyet devamlı kendisine bir düşman yaratmakla güç buluyorsa, bu medeniyet hastalıklıdır ve bu hastalık bulaşıcıdır. Yarım asır önceki komünist düşmanlığı bugün İslâmofobiye dönüşüyor ama yarın da bir başka düşman bulunacaktır.

Bu süreçte sanat ve tasavvufun etkisi ne olabilir?

İslâm ve tasavvuf, bize büyük cihadı tavsiye ediyor yani insanın içinde gizli olan ve insan suretine hiç yakışmayan bu vahşi hayvanlığın kaynağını yani nefsimizi terbiye etmemizi öneriyor. Batı medeniyeti, hep iyi ve kötüyü savaştırmakla meşgul… Kimin iyi kimin kötü olduğunun ölçüsünü de kendisi icat ediyor. İnsanın düşmanı kendi içindedir ve ancak bununla mücadele etmek dünyaya huzur getirecektir. Allah ölenlere rahmet, kalanlara da akıl fikir ve sabır ihsan etsin.

19 Aralık 2015 Cumartesi

Fıstık kabuğundan sanat yapmak

Nilay Gündüz, Antep fıstığını yeyip kabuklarını atmak yerine onlardan sanat yapıyor. Bazen vazo, bazen sabunluk, bazen de araba... ‘Nilayen' sanatının tescilini alan Gündüz'ün şimdiki hayali, Antep fıstığı ağacından anıt yapmak.

Antep baklavası dediğimizde hemen hepimizin aklına gelen enfes lezzetin adıdır; Antep fıstığı. Hem göze hem mideye hitap eden ve birçok faydası olduğu kanıtlanan bu lezzetin kabukları artık ‘sanatsal bir gıda' olarak kullanılıyor. Bu farklı sanatın icracısı Nilay Gündüz, 2007 yılından bu yana Antep fıstığı kabuklarıyla ilginç eserler ortaya çıkarıyor. Adıyla özdeşleşen ve tescillenen ‘Nilayen' sanatının kurucusu Gündüz, yaptığı çalışmalar sonrasında çevresinin de tavsiyesiyle sanatına kendi ismini verdi. Tescilli ismi sınırsızlık manasını taşıyan ‘Nilayen'.

Gündüz'ün sanatla uğraşı dokuz yaşında başlamış. Dans, müzik ve tiyatro eğitimi alıp bunu sahnede sergileme imkânı bulmuş. Kendini resim dalında daha iyi ifade edeceğini düşününce bu alana yönelmiş. 12 yıl önce de atık malzemelerden sanat eserleri yapmaya başlamış. Geri dönüşümü sanatla bütünleştirerek, bulgurcuya bulgurdan, makarnacıya makarnadan tablolar yapmış. 2007 yılında da yörenin geçim kaynağı olan Antep fıstığı kabuğundan yaptığı Atatürk tablosu, bu işe dört elle sarılması için öncü bir çalışma olmuş. Şimdi ise kendine ait otantik bir Antep evinde fıstık kabuklarıyla şaheserler ortaya koyuyor. Atölyede fıstıklarla kaplı bir Antep Kalesi'nden sabunluğa kadar birçok obje bulunuyor.

Gaziantepli sanatcının çıktığı yolun virajlarını kendisinden dinleyelim: “Fıstık kabuklarıyla çalışmak göründüğü kadar kolay değildi. İlk çalışmam dokuz ay sürdü. Boya tekniklerini çözmek zaman aldı. Fıstık kabuğuyla sanat ortaya koymak meşakkatli. Üzerinde ciddi araştırma ve geliştirme çalışmaları yapmak gerekiyordu. Antep fıstığı üzerinde yoğunlaştım. Estetik görüntüsü o kadar şık duruyor ki... Yaptığımız çalışmalarda ne anlatırsak anlatalım bunun Gaziantep'ten gelen bir mesaj olduğunu her şekilde belirtiyor. Güzel tepkiler alınca çalışma alanımı genişletmeye başladım. Sadece tablolarla yetinmeyip günlük hayatın kullanım alanlarını da yansıtmaya başladım.”

Antep fıstığı ağacından anıt yapmak istiyor

Nihal Gündüz, hedeflerini anlatırken bir sanatçı olarak gereken sosyal sorumluluğu üstlendiğini anlatıyor: “Kentime sağlayacağım en büyük katkının, kentin en kıymetli mahsulü, simgesi, gelir kaynağı olan fıstıkların kabuklarını sanata ve ekonomiye kazandırmak olduğunu düşünüyorum. Bu işe başladığımda enteresan tepkilerle karşılaştım. Atıklarla yapılan hiçbir şeyi insanların evinin duvarına asmayacağını, farklı çalışmalara yönelmem gerektiğini söylediler. Bense bir geri dönüşümcü olarak bu mesajı verebileceğime inandım. Vazgeçmedim, vazgeçmeyi de düşünmüyorum. Çağımız, geri dönüşüm çağı. Yerel halk biraz daha bilinçlendi, sahiplendi. Şimdi ise resmi kurumların, belediyelerin daha yüksek ses çıkarmamız için bizleri sahiplenmeleri gerekiyor. Elimde şehre fıstıkla ilgili bir anıt kurulması noktasında çok sayıda doküman var. Bunları projelendirdim. Antep fıstığı ağacından ve bu işe verilen emeğin resmedildiği argümanlardan bir anıt oluşturma düşüncesindeyim.”

Fıstıkla kaplı araba da var şekerlik de

Tabloyla başlayan sanat daha sonra antik bir Vosvos aracın fıstıkla giydirilmesine kadar uzanmış. Fikrin ortaya nasıl çıktığını şöyle anlatıyor Nilay Gündüz: “Önümden geçen bir aracı o kadar çok sevdim ki fıstıkla kaplamayı düşündüm. Tabii öncesinde birçok materyal üzerinde deneme yaptım. Mutfak araç gereçleri, tekstil malzemeleri, ayakkabı, çanta ve aklınıza gelebilecek her şey üzerinde uygulama gerçekleştirdim. Kullanım açısından hiçbir sorun çıkarmadı. İlginç bir görüntüye sahip olduğu için de ilgi topladı. Ardından araçta bu sanatı uygulamaya çalıştım ve altı aylık bir sürede tamamladım.”

Sanatın boyama ve verniklemeden ibaret olmadığını anlatan Gündüz, fıstıkların teknik detayının çok fazla olduğunu söylüyor: “Göründüğü gibi değil. Beş ayrı aşamadan geçiyor. Önce tasarım boyutu var. Ardından fıstıkların yerleştirilmesine başlanıyor. Yerleştirildikten sonra da boyayı kabul etmesi için özel bir kimyasal kullanıyoruz. Daha sonra vernikleme aşamasına geçiyoruz.”

12 Aralık 2015 Cumartesi

10 adımda çok izlenecek film yapmanın yöntemleri

Gösterime girdiği salon sayısı, yıldız oyuncusu, türü, kullandığı komedi matematiği, seyirciye sunuş biçimi... Bir filmin en çok izlenen listesine girmesi için başvurulan yöntemler benzer. Gösterimdeki ‘Düğün Dernek 2: Sünnet' özelinde neler yapıldığına bakalım.

1-Mizah varsa gerisi teferruat

İlk şart, filmin türünün komedi olması. Ülkemiz sinemasında tüm zamanların en çok izlenen filmleri listesinde ilk beşin, dördünün komedi olması tesadüf değil. Seyirci komedi istiyor, izliyor. Zirvede 7 milyon 219 bin izleyiciyle ‘Recep İvedik' 4 var, onu takip eden 6 milyon 961 bin ile ‘Düğün Dernek', 6 milyon 572 bin ile ‘Fetih 1453'… Diğer iki film de İvedik'in. Güçlü sinematografi, hikâye, oyuncu performansından ziyade asıl olan mizah.

2-Sırtını zekaya değil sokağa yaslıyor

Ama nasıl bir mizah? Anadolu'dan karakterlerin başrole soyunduğu, onların gündelik hayat içindeki absürt, sıra dışı maceralarına yer verildiği hikâyeler (Dört kafadarın imece usulü düğün yapma süreci, bir karakterin toplumun farklı katmanlarında dolaşarak yaşadığı tuhaflıklar vb.) seyirciden ilgi görüyor. Sırtını zekâdan ziyade sokağa yaslayan bir mizah anlayışı hâkim. Dile gelen hikâye, kullanılan dil yılda bir sinemaya giden sadık televizyon izleyicisini salona çekecek kadar hayatın içinden. Sokaktaki argonun köpürtülmüş hali perdede. Cem Yılmaz'ın 4 milyon bandını aşamamasının; hitap ettiği kitlenin eğitim seviyesinden kullandığı mizahın derinliğine kadar birçok sebebi yok mu?

3-Vitrine popüler oyuncu yakışır!

Ana akım sinemada filmlerin ilk aranan özelliklerden biri vitrine konan isimlerin popülerliğidir. Şahan Gökbakar, İvedik serisinde bütün hikâyeyi kendi üzerine kuruyor, kendisinden ‘rol çalmayacak' yeni yüzlerle kadrosunu besliyor. Popüler kimliğinden dolayı yıldız bir isme gereksinim duymuyor. Düğün Dernek 2'de ana rolde sinemamızın yeni Zeki-Metin'i olmaya aday Ahmet Kural-Murat Cemcir var. Onlara ilkinde olduğu gibi Şinasi Yurtsever, Rasim Öztekin, Barış Yıldız eşlik ediyor. Futbolda olduğu gibi kazanan kadro değiştirilmiyor. ‘Çalgı Çengi ile sektöre ürkek adımlarla giren çift, ‘İşler Güçler' dizisinden büyük bir izleyiciye sahip. Televizyondaki kitle onları sinemada da takip ediyor. İşçiliği iyi yapılmış senaryo, değindikleri meselelerden dolayı Y ve Z kuşağıyla da güçlü bir bağa sahipler. Sinemaya giden çoğunluğun 15-30 yaş aralığında olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak bu anlamda iyi matematik oluşturdukları söylenebilir. Şüphesiz en büyük güçleri ilk filmin gişe başarısı.

4-Karaktere değil tipe gülünüyor

Her toplum farklı bir mizah algısına sahip. Zekâ yoksunu Mr. Bean'in sakarlıkları İngiltere'de, kökü sessiz sinemaya dayanan ‘kaba komedi' üzerine mizahını inşa eden Peter Sellers Amerika'da daha çok ilgi görüyor. Bizdeki komedilerin ana karakterleri Karagöz, ortaoyunu gibi geleneksel oyunlardaki tiplerin karması. Giyinişi, tavırları, konuşma tarzlarıyla özel-yerel tipler… Yanlış anlaşılmalar, kelime oyunları, olaydan ziyade durum komedisi baskın. Ekibin baştan sona derli toplu bir hikâye anlatma telaşı olmayınca ortaya mizah geçidi çıkıyor. Seyirci 90 dakika boyunca bir espri bombardımanına tabi tutuluyor. Kim ne kadar çok güldürürse o kadar iyi! Yüzüklerin Efendisi, Avatar gibi yeni dünyalar inşa edip seyirciyi farklı atmosferlere çekecek yapımlara imza atacak altyapımız olmadığı için komedi matematiği uzun yıllar işletilir gibi…

5-Gündemden kaçıp mizaha sığınıyoruz

Filmin seyirciyle buluştuğu dönem gişesi büyük oranda artıyor. Bunun iki değişkeni var. 1-Mevsim. 2-Ülke gündemi. Yaz ayları, güneşli bir günde insanlar dört duvar arasına girip karanlık bir odada film izlemeyi tercih etmedikleri için ölü sezondur. Bu nedenle gişe canavarı filmler çoğunlukla kış aylarında gösterime girer ve uzun süre kalır. Memlekette politik gündemin boğucu derecede yoğun olduğu dönemlerde (depresif atmosferden uzak durduğumuz gün sayısı hayli az ne yazık ki) gösterime giren komediler daha çok izleyici buluyor. Seyirci gündemi unutup nefes almak için mizaha sığınıyor. Düğün Dernek'in ilki 17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarının açığa çıktığı dönemde vizyondaydı. Bugünlerdeyse terör, Rusya krizi, medya özgürlüğü… Boğazımızı nasırlı bir el sıkmaya devam ediyor. Yüzümüzü kim güldürecek?

6-Ne kadar salon o kadar izleyici

Düz mantık: Nitelikli bir film ne kadar çok sinemada gösterilirse o kadar çok seyirciye ulaşma şansı bulur. Düğün Dernek'in ilki 229 kopyayla gösterime girmişti, ilk üç günde 572 bin izleyiciye ulaşmıştı. Sonra fısıltı gazetesiyle seyirci sayısı katlandı. Birkaç ay sonra yayınlanmamış bölümlerle yeniden montajlanıp piyasaya sürülünce 40 haftada 7 milyon seyirciye ulaşıldı. En çok izlenen film olan ‘İvedik 4'ün gösterime girdiği salon sayısı: 338. İlk üç günde ulaştığı seyirci: 1 milyon 641 bin. ‘Düğün Dernek 2: Sünnet'in ikincisi İvedik'in açılış rekorunu kıramadı ama salon sayısında dörde katladı. Gösterimde olduğu salon sayısı: 1400. İlk üç gün izleyen seyirci sayısı: 1 milyon 375 bin. Görünen o ki yeni bir rekor yolda.

7-Devam filminde seyirci garanti

Tutan bir filmin devamı mutlaka çekilir. Sadece bizde değil dünya sinemasında değişmeyen bir kural. Mesela Star Wars tutmasaydı yedincisi bu ay gösterime girer miydi? Recep İvedik'in ilki beğenilince dördüncüsü çekildi, muhtemelen devamı da gelecek. Düğün Dernek de keza öyle... Devam filmlerinde ilkinde yakalanan seyircinin üzerine çıkılıyor ama çoğunlukla nitelik daha düşük oluyor.

8-Gazete başlıkları bile belli!

Filmin geniş kitlelere ulaşması için iyi PR stratejisi takip edilmek durumunda. Bunun için günlerce özel toplantılar yapılır, gazetelere verilecek başlıklar dahi önceden planlanır. Mesela Gökbakar sadece filmlerinden önce -yayın çizgisi ayırmaksızın her gazeteye- röportaj verir. Asıl olan her kesimden izleyiciye ulaşmak. Düğün Dernek'in tanıtımını yapan yapımcı şirket BKM'nin farklı bir yöntemi var. Onlar ilk hafta oyuncularını sadece seçkin televizyon programlarına çıkarıyor, ikinci haftasında gazetelere röportaj verdiriyor. Bu sayede ikinci haftasında film yeni gösterime girmiş gibi sunuluyor. Bir filmin ne kadar izleyiciye ulaşacağını belirlemek için ilk hafta izleyici sayısına bakmak yeterli. Açılışı iyi olan bir film zirveye tırmanır. Düğün Dernek'in önü açık. Not: İstisnalar kaideyi bozmaz.

9-Kırmızı halı gitti halk galaları geldi

Yazılı ve görsel medya üzerinden seyirciyi salona çekmek geleneksel bir yöntem. Son dönemde seyirciyi filmle kaynaştıracak yeni yöntemler uygulanıyor. Seçilmiş kişilerin davetli olduğu kırmızı halılı, smokinli galalar yerini, halkın ekiple beraber filmi izlediği gösterimler aldı. Buluşmalar İstanbul dışında İzmir, Ankara, Antalya, Diyarbakır gibi büyük şehirlerde, Anadolu izleyicisinin yoğun olduğu Avrupa başkentlerinde yapılıyor. Bu birliktelik seyircinin filmi daha fazla sahiplenmesini sağladığı gibi hikâyenin ana karakterlerini de halk kahramanına dönüştürüyor. İşin tanıtıma bakan diğer yönü sosyal medya kullanımı. Katılımcıların çektirdiği fotoğraflar sosyal medya üzerinden paylaşılınca bir etkinlikle bir gecede yüz binlerce kişiye ulaşılmış oluyor. Bir oyuncunun dört yüz kişiyle çektirdiği selfieler boşa değil.

10-Fısıltı gazetesi en büyük referans

Ne kadar güçlü bir tanıtım ağına, yıldız oyuncuya sahip olursa olsun asıl önemli olan ‘fısıltı gazetesi'nin nasıl manşetler attığı. Eğer hikâyedeki espriler gündelik hayata taşınıyorsa aşı tutmuş demektir. Seyirci filmden yüzü gülerek çıkarsa yakın çevresinden en az iki kişinin daha filmi izleyeceği garantidir. Bu da izleyici sayısının zamanla artacağının habercisi. Mesela gösterimde olan Cem Yılmaz'ın ‘Ali Baba ve 7 Cüceler' filmi fısıltı gazetesinde çok eleştirildi. Filmi gösterime gireli bir ay oldu ve 2 milyona henüz yaklaşmadı. Bu demek oluyor ki Yılmaz'ın en az ilgi gören filmlerinden biri olacak. ‘Düğün Dernek'in ilki izleyici referanslarıyla zirveye çıktı. İkincisinde seyirci büyük beğeniyle salondan çıkmasa da referans oluyor. Bakalım bir ay sonra en çok izlenenler listesi nasıl şekillenecek?

5 Aralık 2015 Cumartesi

Sinemada engelleri kaldırdılar

Sesli betimleme, bir filmde konuşmaların olmadığı kısımların üçüncü kişi tarafından anlatılması. Bir diğer tarifle görme engellilerin filmileri daha keyifli izlemesini sağlayan araç. İlk defa bir sinema salonu, görme engellilerin herkesle birlikte film izlemesine imkan sağlayan bir altyapı kurdu.

“Görme engelli bireyler olarak bizler zaten yıllardır filmleri takip eden insanlarız. Ben yaklaşık 20 yıldır düzenli olarak sinemaya giderim. Ama ne oluyor? Mesela konuşma olmaksızın bir anda film bitebiliyor. Muhtemelen orada ne olduğunu gösteren bir görüntü var ama konuşma yok. O yüzden filmin nasıl bittiğini sonradan birilerinden öğrenmek durumunda kalıyorsun.” Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Laboratuvarı (GETEM) Direktörü Engin Yılmaz, sinemada sesli betimlemenin önemini bu sözlerle anlatıyor. Sesli betimleme yokken film izlemenin bir başka zorluğunu ise şöyle belirtiyor: “Film tercihlerini de ona göre yapıyorsun. Daha çok romantik komedileri tercih ediyorsun da aksiyon filmlerini ister istemez daha az tercih ediyorsun. Çünkü bir şey anlamıyorsun. Çoğu sahnede konuşma olmadan aksiyon görüntüleri oluyor.” Engin Yılmaz, aynı zamanda Sesli Betimleme Derneği Başkanı. İlk defa duyanlar için sesli betimlemenin ne olduğunu Yılmaz anlatsın: “Sesli betimleme bir filmde ya da görsel herhangi bir şeyde konuşmaların olmadığı zamanlardaki görüntünün üçüncü bir ses tarafından izleyiciye aktarılması. Orada bir müzik olabilir, ses yükselebilir ya da bir aksiyon olabilir. ‘Orada ne oluyor' sorusunun cevabını veriyor aslında sesli betimleme süreci.”

Kulaklık ile film izleme …

Engin Yılmaz, sesli betimlemenin dünyada 80'li yıllarda başlayan bir süreç olduğunu anlatıyor ve hemen ardından Türkiye'de 2006 yılında ilk çalışmaların yapıldığını ekliyor. İlk sesli betimleme çalışmasını Boğaziçi Üniversitesi'nde Çarpışma adlı kısa filmle yaptıklarını söyleyen Yılmaz, “Sonra sesli betimleme kendi içinde aldı yürüdü, kuralları oluştu.” diyor. Sesli Betimleme Derneği bu zamana kadar 400'ün üzerinde filmin ve ayrıca TV'de yayınlanan birçok dizinin betimlemesini yapmış mesela. Birçok farklı salonda da görme engelliler için sesli betimlemeli film gösterimi yapılıyor.

Ancak Boğaziçi Üniversitesi bir ilke imza atarak bu hizmeti bir adım daha ileriye taşıdı. O da şu: Görme engelli izleyiciler, engeli olmayan izleyicilerle birlikte aynı salonda filmi seyredebilecek. Yani kendileri için ayrı bir gösterim yapılmasını beklemek zorunda kalmadan... Nasıl derseniz, Engin Yılmaz anlatsın: “Bu salon Türkiye'de bir ilk. Bundan önce görme engelliler için ayrı bir gösterim yapmak zorundaydınız. Çünkü diğer türlü sinema salonunda sesli betimlemeyi herkes duyuyordu. Ve bu durum öyle izlemek istemeyenler için rahatsız edici olabiliyordu. Bugün yaptığımız çalışmada artık sinema salonunda herkesle aynı anda izlemek mümkün. Görme engelli kulaklığını takıyor, sesli betimlemeyi kulaklıktan, filmi salondan duyuyor. Böylelikle kimse kimseyi rahatsız etmeden, her farklılığın isteğine cevap verilmiş olunuyor.”

Engin Yılmaz, bunun kendileri açısından faydasını şöyle anlatıyor: “Bizim derdimiz körlere ayrı bir gösterim yapılması değil. Aynı anda izlemek. Buradaki amaç gösterilen her filmi ne zaman gösteriliyorsa o zaman izleyebilmek. Görmeyen de geliyor herkes gibi biletini alıyor bir de ona kulaklık veriyorlar. Hepsi bu.”

Bu sistemin dünyada 2008'den sonra yaygınlaştığını anlatan Yılmaz, “Türkiye'de ise ilk kez Boğaziçi Üniversitesi sinema salonunda gerçekleşti. Zaten bu salon yapılırken bu yapıya uygun şekilde yapıldı. Sistem sesli betimleme sesini kulaklıklara vermek üzere tasarlandı.” Bu arada salonda görme engellilere göre tasarlanan tek şey ses sistemi değil. Kapılar otomatik, yerler özel kabartmalarla dolu ayrıca koltuk numaralarının yanında da kabartma işaretleri mevcut.

İlk sesli betimlemeli film gösterimine geçtiğimiz ay Abluka filmi ile başlayan SineBU (Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü) her ay en az bir filmi görme engellilerin de izleyebilmesine imkan verecek. Aralık ayında sesli betimlemeli olarak gösterilecek film, Sarmaşık. Bu arada SineBU sadece Boğaziçi öğrencilerine açık değil. Öğrenci kartını gösteren herkes üniversiteye gelip biletini alarak filmleri izleyebiliyor.

Nuri Bilge Ceylan filmi düşünün…

Peki geri dönüşler nasıl? Yılmaz'a göre bunu ölçmek için henüz çok erken. Engin Yılmaz, Sesli Betimleme Derneği'nin betimlediği filmler sayesinde film izlemenin görme engelliler tarafından bilinen bir şey olduğunu vurguluyor. Ve ardından ekliyor: “Ama bir sinema salonunda bu şekilde izlemenin keyfini insanlar yeni yeni öğreniyor. İzleyenler çok memnun kaldı. Sonuçta herkesle aynı anda izleme keyfi başka. Neticede sinema sosyal bir şey. Çıkışında film hakkında konuşulur, sahneler yorumlanır.”

Yılmaz'dan sesli betimlemenin etkisini örnekle anlatmasını istiyoruz. “Düşünün ki bazı filmlerde 5 dakika boyunca hiçbir konuşma olmuyor. Sadece bir müzik akıyor. Mesela bir Nuri Bilge Ceylan filmini düşünün. Kamera bir yeri gösteriyor. Sonra başka bir yeri gösteriyor hiçbir konuşma olmaksızın.” diyerek anlatmaya başlıyor Yılmaz. Ve betimleme olmasa sadece müziğin duyulduğunu anlatıyor. Betimleme işte o anı hayata geçiriyor. SineBU'da gösterilecek filmlerin daha çok festival filmleri olmasının nedenlerinden biri de bu. Bir diğer neden de bu filmlerin betimleme yapmak için çok tercih edilmemesi.

Sanat eserleri de betimlenecek

Engin Yılmaz, yine gönüllülerin dahil olacağı bir başka projeden bahsediyor: Sanat eserlerinin betimlenmesi. Yılmaz anlatsın: “Diyelim Özgürlük Heykeli ya da Anıtkabir. Mesela bunların betimlemesini yapmak istiyoruz. Onlarda zaman sınırı yok. Böyle bir arşiv de oluşturmak istiyoruz. Her türlü resim, heykel, müze gibi şeyler. Hatta sağlık araçları mesela. Betimleme her yerde olabilecek bir şey aslında.”

İşaret dili var...

Engin Yılmaz'dan betimlemeyi yapan ekibi anlatmasını istiyoruz biraz da. Yılmaz'ın başkanlığını yaptığı Sesli Betimleme Derneği yaklaşık 50 kişilik bir ekipmiş. Bir filmin betimlemesinde 5-6 kişi çalışıyor ve yaklaşık bir hafta sürüyormuş. Bu arada filmler sadece görme engelliler için betimlenmiyor. Aynı zamanda işitme engelliler için de altyazı ve işaret dili hazırlanıyor. Betimleme için önce bir metin yazılıyor ardından bir kişi bunu seslendiriyor bir başka kişi alt yazısını yazıyor, daha sonra bir başkası işaret dili ile çekiyor. Ve sonunda bütün bunlar montaj grubuna gidiyor.

Engin Yılmaz, görme engellilerin hayatını kolaylaştıracak birçok projenin içinde yer alan bir isim. Direktörlüğünü yaptığı GETEM'in adını en çok duyurduğu proje ise sesli kütüphane. Görme engelliler için hazırlanan sesli kitapların sayısı 10 bine yaklaşmış durumda. Kitapların çok büyük kısmı ise gönüllüler tarafından seslendiriliyor. Aynı durumun sesli betimleme için de yapılıp yapılmayacağını sorduğumuz Yılmaz şöyle cevap veriyor: “Betimleme için daha uzun bir eğitim gerekiyor. Bir betimlemecinin yetişmesi için en az 6 ay lazım. Çünkü ona aksiyon filmi, gerilim filmi, korku filmi, komedi filmi, romantik film, tarihi film gibi birçok türden örnekler yaptırılıyor 20'şer dakikalık. Ve hepsinin ayrı püf noktaları var dikkat etmesi gereken. Sadece görmek değil gördüğünü anlatmak ayrı bir sanat bence.”

28 Kasım 2015 Cumartesi

‘Sen yeter ki hayal kur biz gerçekleştiririz'

Yaklaşık üç yıldır öğrencilerin hayallerini dinleyip bazılarını gerçekleştiren bir ekip var. Akademisyen Semih Yalman'ın kurduğu Dreamstalk, üniversite öğrencilerine yönelik projelerini yetişkinlere de yaymak istiyor. En büyük hayalleri ise Kapadokya'da uluslararası bir hayal forumu düzenlemek.

Einstein'dan daha iyi bilecek halimiz yok. Ne demiş üstad? Fizik sizi bir yerden bir yere götürür, hayal ise her yere! Tabii bu sözün hayal kurmanın o kadar da iyi bir şey sayılmadığı bizim gibi ülkelerde pek bir hükmü olmadığı kesin. Hatta bir araştırmaya göre Türkiye'de çocukken yüzde 98 olan hayal gücü kapasitesi, üniversiteye gelindiğinde yüzde 2'ye düşüyor. Bu bilgiyi veren kişi Koç Üniversitesi akademisyenlerinden Semih Yalman, nam-ı diğer ‘Hayal Avcısı'. Kendisi yaklaşık 3 yıldır Türkiye'deki çeşitli üniversiteleri gezerek öğrencilerin hayallerini dinliyor ve içlerinden bazılarını gerçekleştiriyor. Bu zamana kadar 21 öğrencinin hayali gerçekleştirilmiş. Hatta görüştüğümüz günden bir gün önce yine bir hayalin peşindelermiş. Hayali gerçekleştirilen gencin isteği bir film setinde bulunmak. Ekip olarak Reha Erdem'in çektiği bir filmin setine katılmışlar. Öğrencis 2 gün boyunca sette bulunmuş, Reha Erdem ile konuşmuş.

Onları en çok etkileyen hayallerin başında ise Sivaslı Süheyla adlı öğrencinin isteği geliyor. Süheyla'nın hayali İstanbul Boğazı'nı yüzerek geçmekmiş. Semih Yalman, Süheyla'yı ‘zayıf ufak tefek bir öğrenciydi' diye anlatıyor. Gerekli izinler alınmış, antrenör tutulmuş, özel beslenme programı uygulanmış ve Süheyla gerçekten Boğaz'ı yüzerek geçmiş. Hayal gerçekleştikten sonraki süreç ekibi şaşırtmaya devam etmiş. Bir yıl sonra aynı üniversitede Süheyla yeniden sahneye çıkmış. Bu kez müthiş bir özgüvenle. Hatta annesi ‘kızımı hayal kurmaktan durduramıyorum' diyormuş.

Peki karşılaştıkları en uçuk hayal ne olmuş? Yalman ‘Biz hiçbir hayale kötü hayal demiyoruz ve dinliyoruz' deyip ekliyor: “Bir çocuğumuz uzaya gidip meteor taşlarından enerji üretmek istiyordu. Birisi Özgürlük Anıtı'nın altında mangal yapmak istedi.” Geçekleştirilecek hayalleri neye göre seçtiklerinin cevabı da Yalman'da: “Eskiden daha spontane bir şekilde seçerdik. Şimdi bir komite karar veriyor. Birkaç kriterimiz var. Hayalin bir rol model olması, hikâye ediliyor olması, hayalin etkisinin o kişiye ve topluma fayda sağlaması ve bu hayalin kendi içindeki özgünlüğü gibi.”

Yalman herkesin hayal kurma kapasitesi olduğunu ancak bunun çocukluktan beri çok ezildiğini fark ettiklerini anlatıyor. Bu noktada kendilerine iletilen çok naif bir hayalden bahsediyor: “Bir üniversitede çocuklardan biri ‘Benim hayalim yokmuş meğer. Seneye geldiğinizde hayalimi çıkıp burada anlatmak da benim hayalim olsun' dedi. Bu en basit ama belki de en zor hayaldi.”

Çocuklarımızı bir serbest bırakabilsek...

‘Peki neden böyle?' sorusuna Yalman'ın cevabı net: “Eğitim sistemimiz çocuğu şekillendirmek üzerine kurulu. Toplum olarak çocukları kalıpların dışına çıkarıp kelepçelemeyi bırakırsak çocuklar hayal de kurar, plan da yapar. İleri ülkelerin ya da adını duyurmuş markaların gerisinde hep hayalperest insanlar olduğunu görürsünüz. Bizim tarihimizde Atatürk de Fatih Sultan Mehmet de Piri Reis de hep hayallerinin peşinde giden şahsiyetlermiş.”

Dreamstalk'un hayal ile ilgili yaptıkları sadece üniversiteleri gezip hayal seçmek değil. Önümüzdeki yıl Harran Üniversitesi'nde bir Hayal Akademisi kurmak, yetişkinlere yönelik Dreamsnight (Hayal Geceleri) düzenlemek, üniversitelerde hayal kulüplerini artırmak, çalışmalarından birkaçı. Bu arada liselerden de davetler geliyormuş. 23 Nisan'da Hayal Konferansı düzenlemişler. Işın Makinesi adlı bir hikâye yazan çocuğun hayalini gerçekleştirmişler. National Geographic ile birlikte bastıkları kitap 30 bin adet dağıtılmış. Öte yandan bankadan kredi çekerek başladığı bu sosyal girişime sponsorların desteğinin gün geçtikçe arttığını anlatıyor Yalman. Doğuş Grubu ana sponsor. Başka firmalar da var.

Onların da büyük bir hayali var bu arada. Ekipten Günsu Sarı anlatsın: “2018'de Kapadokya'da Uluslararası Hayal Forumu düzenleyeceğiz. Çalışmalarımız başladı. Dünyadan hayalperestler gelip dünya meselelerine çözüm arayacaklar. Çünkü dertlerimiz ekonomi vs. ile çözülecek gibi durmuyor.”

Sualtı fotoğrafçılığı tamam, şimdi safari zamanı

Emine Biyan: Dreamstalk benim yüreğime dokunup hayal kıvılcımımı körükleyen ekip. Dalış yapıp fotoğraf çekmek gibi bir hayalim vardı. Aynı zamanda Atlas dergisinin foto muhabiri Ali Ethem Keskin ile tanışmak istiyordum. Bunların gerçekleşmesi gerçekten özgüven veriyor insana. Hayal kurmaya devam ediyorum. Safari yapmayı hayal ediyorum bu kez. Aslanları, ceylanları görüp doğanın zincirine yakından dahil olmayı hayal ediyorum. Dreamstalk'tan sonra hayata bakışım değişti. Bir sürü olumsuzluklar içinde hayal kurmak her bakımdan iyi geliyor insana.

Artık daha uçuk hayaller kuruyorum

Kaan Çivici: Dreamstalk bana hiçbir hayalin imkansız olmadığını ve gerçekleşmesi için yapılacak ilk şeyin hayal kurmak olduğunu hatırlattı. Hayal kurmak insanları hayata bağlıyor. Gününü mutlu geçiriyor, bir amaca yönelmeyi sağlıyor. Benim hayalim seslendirme yapmaktı. Dreamstalk bir reklamda seslendirme yapmamı sağladı. Bu hayalimin gerçekleşmesinin ardından daha uçuk hayaller kurmaya başladım. Seslendirme ile ilgili hayallerim de devam ediyor. Fakat bir gün bu işe devam edersem bunu hobi olarak değil iş olarak yapacağım.

Her hayale olur gözüyle bakıyorum

Süheyla Tan: İstanbul Boğazı'nı yüzerek geçme hayalim 2 yıl önce gerçek oldu. İlk olarak kendime güvenim geldi. Dreamstalk'ın sunumuna katıldığımda hayalimi söylemek için salonun tamamı dolu olan sahneye çıkmıştım. Yüzlerce gözün önünde olmak beni çok utandırmıştı ama hayalimi korkusuzca söylemiştim. Bu da tabii benim için güzel başlangıç olmuştu. Şimdi daha fazla hayal kuruyorum. Dreamstalk ekibi benim imkansız dediğim hayalimin gerçekleşmesini sağladıktan sonra her şeye olur gözüyle bakıyorum. Örneğin, Lösemili çocuklar ya da kanserli diğer hastalar için elimden bir şey gelmiyor. Onlara hep hayallerimde yardımcı oluyorum. Ama eminim bir gün bu hayallerim de gerçek olacak. Ben çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Hayalim gerçekleştiği için değil, hayal kurabildiğim için, hayalimi destekleyen ailem olduğu için, hayalimi gerçekleştirmek için hiç tanımadığım kişilerin bir araya gelip hayalimi gerçekleştirmeye çalıştığı için çok şanslıyım.

24 Kasım 2015 Salı

'Misafir odası kilitlenince değil kirlenince güzel'

“Bir gün işe yarar” diye alınan minderler, her odaya ayrı masa, yıllar sonra daha da yaşanmaz hale gelen minicik odalar... İç mimar-tasarımcı Leyla Yücel'e göre ‘az çoktur' kuralını kabul etmeden evleri genişletmek mümkün değil.

Göğü delecek gibi binalar dikiliyor şehrin her yerine. Yüksek binalar geniş alanlar değil; daha fazla kat ve daha çok kâr vaat ediyor. Gitgide küçülüyor meskenlerimiz. Kentleşmenin doğasını değiştirmek de elimizde değil. Öyleyse F. Kafka'nın, “Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.” sözüne kulak vermenin tam zamanı. İç mimar Leyla Yücel, sade ve yalın çizgisiyle ‘geniş ve ferah' mekanlara dair ipuçları veriyor. Ev, işyeri, bahçe ya da kütüphanede yaşam alanlarımızı rahatlatırsak bir nebze huzur bulacağımızı müjdeliyor.

Leyla Yücel'in sunduğu mimarlık tarzında özgünlük fazlalıklardan çok eksiklerde göze çarpıyor. Tasarladığı her yapıda dinginliği bulmamız ondan. Her duvarı, her boşluğu gerekli gereksiz eşyalarla doldurmak yerine nefes almaya yer bırakmasıyla ünlü. Yücel'e “Yaşam alanlarımızı nasıl genişleteceğiz?” diye sorduğumuzda kişilikli sadelik diye bir kavram ortaya atıyor. Bu karmaşadan kurtulmak ama bize ait olan bazı değerlerden de vazgeçmemek anlamına geliyor. Bir başka ifadeyle sanatta yükselen minimalizmin her insana göre farklı yorumlanması gerekiyor.

Atmaktan korkmamak ilk kuralımız. Gereksiz, kullanılmayan her şeyi öncelikle ihtiyacı olana hediye etmeliyiz. Eğer öyle birini bulamazsak, “Atacağıma gözümün önünde dursun.” demek yok. Yücel kararlı bir ifadeyle “Ne yapıp edip kurtuluyoruz.” diyor. Ardından odalarda nefes alacak yeni alanlar açıyoruz. Sandalye sayısı azalınca dünyanın sonu gelmiyor Yücel'e göre. Bilakis boşluklar arttıkça daha mutlu hissediyorsunuz kendinizi. Mekanda kullandığımız boya ve kaplama malzemelerinin seçimi de oldukça önemli. Bazı döşemeler odayı daha da daraltıyor örneğin. Hareketli eşyalardan uzak durmakta fayda var. Sadece ihtiyaç olduğu kadarıyla yetinmek, yalın seçimler yapmak evi de yaşayanları da ferahlatıyor.

Eşyalar sahibinin kimliğini aksettirir

Ev stili dergilerinden kopya çekildiğinde ev yuva olmaktan çıkıyor. Ya da mobilyacıdaki teşhir salonunu odaya taşımış oluyorsunuz. Böyle olunca da bir evin kime ait olduğunu anlatan detayları atlıyoruz. Yücel'e göre işin sırrı eskimiş levhada: “Koltuğu, perdesi, halısı veyahut köşede duran küçük bir obje. Yerin malzemesi. Bunlar yaşam alanını oluşturan biricik yapan unsurlar. Seçtiğiniz eşyalara özellikle dikkat edin. Onlar sizin hakkınızda malumat veriyor. Kişilerin kimlik, kişiliklerine, zevk ve hobilerine, sosyal hayatlarına ve dünya görüşlerine dair izler taşır her şey.” Kimilerimizin ömrü eşyaya hizmet etmekle geçiyor. Temizliği bakımı, saatleri tüketmekten başka işe yaramıyor. Leyla Yücel, mobilya korumaya çalışarak yaşlanmamak için tercihleri doğru yapmayı öneriyor. Herkes alıyor diye konsol, komodin, on iki kişilik yemek masasına servet harcayanlar bir daha düşünmeli. Eskimesin, kirlenmesin diye misafir odasını kilitleyenler kendi hayatlarından çalıyor farkında olmadan. Çünkü her mekan içinde yaşandığında eskidiğinde, kirlendiğinde güzelleşiyor.

Maneviyatımız rezidanslara ‘dur' diyecek!

İç mimar Leyla Yücel, insanı merkeze almayan çok katlı yapıların bizi özümüzden uzaklaştırdığını savunuyor. Her dönem sanatta modada olduğu gibi mimaride de trendler değişiyor. Toplum hemen yenilikleri benimsiyor. O akım belli bir süre popülerliğini koruyor. Şimdi rezidanslar, 1+0 daireler ilgi görüyor olabilir. Yücel, asla şehirden ümidini kesmiyor. Er ya da geç eskiden olduğu gibi evlerimiz ruhumuza uygun hale gelecek diyen Yücel şöyle konuşuyor: “Hiçbir yeni akım sonsuza kadar popülaritesini koruyamıyor… Sebep? Hümanist olmayan ve duygularımıza hitap etmeyen hiçbir şey kalıcı olamaz. Bir gün gelecek o çok yüksek binalardan rezidanslardan sıkılıp daha hümanist, az katlı balkonunda çiçek saksılı apartmanlara ve bahçeli evlerimize geri dönmek isteyeceğiz. Bu emri veren duygularımız maneviyatımız olacak. ‘Dur' diyecek.”

Mahallede büyümek zenginlik

Başarılı iç mimar, çocukluğunun geçtiği yerlerin mesleğine olumlu etkisi olduğunu düşünüyor. Balkonsuz, bahçesiz, komşusuz evlerde saadetin eksik kaldığını söylüyor. Yücel'e göre mahallede iç içe yaşamanın aile hayatımıza, başarımıza kattıkları saymakla bitmez: “Sıcak samimi evlerde büyüdüm. Çocukluğum çok güzel bir mahallede geçti. Mahallede Boşnak, Arnavut, Türk, Müslüman ve gayrimüslim hepsi bir arada yaşadığı bir mahallede çocukluğum geçti. Farklı hayat tercihlerine saygıyı öğrendik. Kültür alışverişi, yardımlaşma üst seviyedeydi. Öylesi bir ortam sizin bakış açınızı genişletiyor. Hoşgörüyü öğrenmek mesleğinize katkı sağlıyor.” Değişen hayat algımız sebebiyle daha büyük evlere ihtiyacımız kalmadı. Daha acısı büyük evlerimiz var ancak eski iletişim yöntemleri de silinip gitti Yücel'in kanaatince: “Bir şeylere yetişme telaşı, globalleşen dünya, hayatımızın her anında yer alan teknoloji aynı zamanda insanoğlunu mekanikleştirmeye doğru götürüyor.”

15 Kasım 2015 Pazar

Bülent İnal, ZAMAN'a anlattı: Babalık, çok şey değiştirdi

Ekranlardaki ‘ağır abi' karakterlerinden tanıdığımız Bülent İnal, aslında tiyatro kökenli bir oyuncu. Dizi projeleri yüzünden 15 yıl tiyatrodan uzak kalan İnal ile sahneye dönüşünü vesile ederek görüştük.

Bülent İnal'ı reytingi yüksek dizilerdeki ‘karizmatik, ağır abi' karakteri ile tanıyoruz. Halbuki bundan çok daha fazlası var. Sahne deneyimi çok olmasa da kendisi tiyatro kökenli. Ve bu sezon Köprüden Görünüş adlı oyunda ‘inşallah sahnede daha sık görürüz' dedirten bir performans sergiliyor. Tiyatro mezunu olmasına rağmen aralıksız sürdürdüğü dizi projeleri 15 yıl sahneden uzak kalmasına yol açmış İnal'ın. Mezun olduktan sonra profesyonel anlamda sahneye çıkmadan dizilerde bulmuş kendisini ünlü oyuncu. Sonrası çoğu uzun soluklu olan diziler ve filmlerle dolu bir kariyer. Kariyerinde eksik kalan parçayı ise Oyun Atölyesi kurucusu Haluk Bilginer kendisine şu teklifi götürerek tamamlamış: “Arthur Miller'ın Köprüden Görünüş'ünü sahneye koyuyoruz. Eddie'yi sen oyna.” İnal “Bir cesaretle girdim.” diyor ve ekliyor: “İyi ki de yaptım. Çok mutluyum.” Oyun öncesinde çok heyecanlanmış, yok yere sesinin kısıldığını düşünmüş... Ama sonuçta seyrine doyum olmayan bir performans çıkmış. İnal'ın sahneye dönüşünü vesile kılarak kendisiyle bir röportaj yaptık. Bu arada Köprüden Görünüş'ü merak edenler için adres Kadıköy'deki Oyun Atölyesi. En yakın oyun tarihleri ise 19-20-21-22 Kasım.

Tiyatro okurken hayalinizde televizyon dizilerinde rol almak var mıydı?

Okul bittikten sonra İstanbul'a geldim. Devlet Tiyatrosu'nda bir yıl çalıştım. Sonra devlet tiyatroları sınavına girdim ama kazanamadım. Amacım Devlet ya da Şehir Tiyatrosu'nda kadrolu olarak çalışmaktı. Hayalimde televizyonla ilgili herhangi bir şey yoktu. Zaten o zamanlar televizyon böyle bir mecra değildi. Biraz daha yavaş gidiyordu. Hepimizin hayali tiyatro yapmaktı. Ama Devlet Tiyatrosu'nda çalıştığımız süreçte biz yeni mezunlar çok küçük paralar alıyorduk ve bu para İstanbul'da yaşamak için yetmiyordu. Ben de dizilerde ufak ufak roller oynamaya başladım. Tomris Giritlioğlu o zamanlar TRT'nin drama bölümünün başındaydı. O bir projede izlemiş beni. Çağırdılar, TRT'ye gittim. Bana o zaman ‘Sana bir başrol vereceğiz' dediler. O şekilde başladı serüven.

Tiyatroya dönüşünüz neden bu kadar uzun zaman aldı?

Dizi projeleri başlayınca 2-3 yıl hep şehir dışında çalıştım, dolayısıyla tiyatrodan ayrı kaldım. Projeler iyi gidince haftanın 6-7 günü setlerde oluyordum. Herkesin yazın prova yaptığı dönemde biz dizi çektiğimiz için yıllar uzadı. 3 yıl oldu, 5 yıl oldu, 10 yıl oldu… Bir süre sonra ‘Yıllardır sahneye çıkmıyorum, acaba o performansı, o kondisyonu kaybetmiş olabilir miyim?' korkusu başladı. O korku başlayınca daha da çektim kendimi. Sonra kendimiz tiyatro yapalım diye arkadaşlarla yola çıktık. Ya mekan bulamadık ya konsept anlaşılamadı. Öyle böyle yıllar geçti. Baktım 15 yıl oldu. Sonunda Haluk abi sağolsun teklifte bulundu. Benim de tam çalışmadığım bir dönemdi ve bir cesaretle girdim. İyi ki de yaptım. Çok mutluyum. Tiyatro mezunu olmama rağmen benim için serüven yeni başladı diyebiliriz.

SAHNEYE ÇIKACAĞIM DİYE ÇOK HEYECANLANDIM

İlk sahneye çıktığınızda, alkış aldığınızda filan neler hissettiniz?

Çok heyecanlı. Tabii biz okurken de oyunlar oynuyorduk. O zaman da çok heyecanlıydı. Devlet Tiyatrosu'nda çalışırken de küçücük bir rol bile oynasan sahneye çıkmak, seyirci karşısına çıkmak her zaman heyecan verici bir şey. Zaten oyuncuyu ayakta tutan kısmı da bu. O heyecan olmadığı zaman hiçbir anlamı yok. Seyirci yoksa, heyecan yoksa, tiyatro yapmanızın bir anlamı yok. Ben çok heyecanlıydım. Son bir hafta özellikle çok stresli geçti benim için. ‘Yok ben hastayım', ‘O gün kesin hasta olacağım' gibi kaygılar başladı. Sesimin kısık olduğunu düşünüp sürekli ilaç almaya başladım. Halbuki hiçbir şey yok. Sadece stresten böyle şeyler yaşadım. Ama çok eğlenceliydi, çok heyecanlıydı ve çok güzeldi. O heyecan hâlâ devam ediyor.

Tanınmış simalar sahnede olunca dikkat ister istemez onlar üzerinde yoğunlaşıyor. Sizin bunun baskısını hissettiğiniz oldu mu?

‘Ben çok tanınmış biriyim, herkes bana bakıyor' gibi bir duygum yok. Zaten onu bırakıp sahneye geliyoruz. Tiyatronun farkı biraz da bu. Kimse öyle şeylerle ilgilenmiyor. Tiyatro seyircisinde de -belki bir kısmında olabilir- öyle bir durum yok. ‘Ben gideyim sadece falanca kişiyi izleyeyim' diyen bir kitle yok. Gelip izliyorlar, eleştiriyorlar. İyi eleştiriler de oluyor kötü eleştiriler de. Böyle bir duyguya kapılmadım. Ama dediğiniz şeyi anlıyorum. ‘Bakalım ne yapmış sahnede diye izlemeye gelecekler' mi duygusuna biraz kapıldım ama çok da üzerinde durmadım. Perde açıldıktan sonra sadece oyunla ilgilendiğiniz zaman hiç öyle bir şey kalmıyor.

Tanınmış simaların sahnelerde olması tiyatroya giden kişi sayısını artırır mı?

Ondan çok emin değilim. Tabii ki reyting alan bir dizide sevilen bir karakterin oynayacağı bir oyunu seyirci izlemek ister. Hayranı olduğu oyuncuyu canlı canlı izlemek isteyenler olacaktır. Tabii ki bu etkiliyordur. Ama sadece o kişi oynuyor diye o oyun tıklım tıklım olmaz.

Dizilerle tiyatroyu kıyaslamanızı istesek? Dizilerin şu tarafı iyi, tiyatronun falanca tarafı daha zor diyebileceğiniz durumlar var mı?

Tiyatro mezunuyum ama 15 yıl dizi yaptığınız için yıllar içinde şu duruma alışıyorsunuz; 15 saat sette geçtiyse onun fiilî; olarak 2 saatinde çalışıyorsunuz. Gerisinde bir şey okuyorsunuz, bir şey izliyorsunuz, muhabbet ediyorsunuz. Ama tiyatroda prova sürecinde özellikle, günde 12 saat prova yapıyorsanız o 12 saatin sadece yarım saatinde oturuyorsunuz ve 11,5 saat fiilî; olarak çalışıyorsunuz.

Nasıl alıştınız bu tempoya?

Biraz sinirlerim bozuldu açıkçası ama yavaş yavaş o sisteme alıştık. Bir farkı da sahnede tabii. Montaj yok, kurgu yok. Sizi kurtaracak bir şey yok. O gün neyseniz o. Televizyonda sizi kurtarabiliyorlar. Kötü oynadığınız bir anı yönetmen farklı bir açıdan kullanıp sizi biraz tolere edebiliyor. Ama sahnede öyle bir şey yok.

‘URFALIYIM EZELDEN'E ÇOK ÜZÜLDÜM

Reyting sisteminden dolayı zamanından önce biten birçok dizi var. Bunlar arasında sizin de rol aldığınız diziler var. Hepsine üzülmüşsünüzdür bir şekilde ama aralarında özel olarak çok üzüldüğünüz bir dizi var mıydı?

Tabii hepsine çok üzülüyoruz. En son Urfalıyım Ezelden vardı. Onun fikri Sinan Tuzcu ile birlikte benden çıktığından bizim için ayrı bir önem taşıyordu. Çok da iyi tepkiler almasına, sevilmesine, reyting olarak da ilk beşte ilk üçte olduğumuz zamanlar olmasına rağmen ilginç bir kararla kaldırıldı. Benim en çok üzüldüğüm proje oydu. Diğerleri arasında da üzüldüklerim var. Hakkaniyetli baktığım zaman bazılarının bitmesini ben de anlayabiliyorum. Senaryo kötü olabiliyor, biz kötü olabiliyoruz vs. Ama Urfalıyam Ezelden'e baktığımızda tabii ki de her şey dört dörtlük değildi ama çok başarısız da değildi.

Bu dizilerin pat diye yayından kaldırılması oyunculara ne hissettiriyor?

Kanallarla yapımcıların verdiği kararlar bunlar. Bütçe vs. bir sürü unsur var. Ama bunları çok da bize anlatmıyorlar. Bize bir sabah ‘bitti' diyorlar. Hem oyuncular hem teknik ekip için çok yıkıcı bir şey. Sonuçta oyuncular ya da teknik ekip bu işi sadece eğlence olsun diye yapmıyor. Neticede ekmek parası herkesin. Kendinizi bir yıl programlıyorsunuz ve bu bir yılın ikinci ayında herkes işsiz kalıyor. Ve büyük ihtimalle o bir yılı işsiz olarak geçirecekler. Birikimi de yoksa sıkıntılı bir süreç olacak onlar için. Böyle sıkıntıları var. Ve maalesef bu da pek düzelmiyor bu ülkede.

Babalık duygusunu çok seviyorum

Şu aralar sizi en mutlu eden şeyi sorsak?..

Kısa bir cevap olacak ama tabii ki çocuğum ve ailem. Onun üstüne koyacağım başka bir şey yok.

Üzen şeyler var mı?

Dünyada olup biten birçok şey, savaşlar vs. herkes gibi beni de üzüyor. Ülkemizde birçok şey de aynı şekilde. Her an her dakika bir olumsuzlukla karşılaşıyoruz. Ama mümkün olduğu kadar pozitif bakmaya çalışıyorum. Bunların geçici olduğunu, hayatın bir gerçeği olduğunu kendi kendimi ikna ederek yaşamaya çalışıyorum. Yoksa hayat çekilmez olur.

Nasıl başarıyorsunuz bunu?

Bir kere bir çocuğunuz varsa biraz daha umutlu bakmak zorundasınız.

Sizin ‘aile babası' imajınız vardı hep. Yani insanlar sizi öyle görüyordu. Hakikaten öyle miymiş?

Evet öyleymişim hakikaten. Ben çok seviyorum aile kavramını, baba olmayı. Kendinizi daha güvende daha mutlu, daha huzurlu hissediyorsunuz. En azından hedefleriniz oluyor hayatta. Sizi hayata bağlayan, sorumluluklarınızı artıran, daha enerjik olmanızı ve hayata daha pozitif bakmanızı sağlayan bir tarafı var. Onun da biraz aile kavramından ve çocuktan kaynaklandığını düşünüyorum. Kendi iç dünyamda çok şeyi değiştirdi çocuk. Çok daha iyi hissediyorum eskiye nazaran.

7 Kasım 2015 Cumartesi

Çocuğunuzun hayalî arkadaşından korkmayın

Çocuğunuz görünmeyen biriyle arkadaşlık ediyor. Onunla birlikte yemek yiyor, evcilik oynuyor, çizgi film izleyip kıkır kıkır gülüyor. Manzara dışarıdan bakıldığında ürkütücü görünüyor. “Bu çocuk iyice delirdi!” diye düşünüyorsunuz. Ancak uzmanlar bu davranışın olağan olduğunu söylüyor.

Birdenbire ailenize yeni biri dâhil oldu. Üstelik onu göremiyorsunuz bile. Size göre ismi-cismi belli değil, fakat çocuğunuz onu detaylı tarif edebiliyor. Arkadaşının elbise dolabında yaşayan kıvırcık saçlı bir kız olduğunu anlatıyor mesela. Onunla evcilik oynuyor, karşılıklı yemek yiyor, beraber çizgi film izleyip kıkır kıkır gülüyor. Bazen de “Vazo'yu ben kırmadım, dolabımda yaşayan kız kırdı!” deyip çeşitli suçları ona atıyor. Böyle bir çocuğa sahip olan ebeveyn “Bu çocuk iyice delirdi!” deyip hayali arkadaşı buhar etmeye girişse de minik, hayali arkadaşlarıyla oynamayı sürdürüyor.

Psikolojik danışman Hanife Okutan, hayali arkadaşlara 3-6 yaş arasındaki çocuklarda çok sık rastlandığını dile getiriyor. Zira bu dönemde çocuk, hayal ile gerçeğin farkına çok net bir şekilde varamayabilir. Zamanla bunu ayırt etmeyi öğrenir. Bu gizemli dünya, ebeveyni endişelendirse de çocuğun gelişimi için tabii bir akış ve çocuk dış dünyadan tamamen kopmadığı sürece endişelenecek bir durum söz konusu değil.

Okutan, hayali arkadaşın bir oyuncak, bir hayvan veya çok fantastik bir varlık olabileceğine dikkat çekiyor ve ekliyor: “Hayali arkadaş, çocuğun oyunlarına eşlik eden, her zaman yanında olan, güven duyduğu ve sırrını anlattığı son derece gerçek bir arkadaştır. Sembolik oyunla ortaya çıkar ve sembolik oyunun (miş gibi) bir parçasıdır. Çocuğunuzun hayali arkadaşıyla kurduğu iletişim biçimi, davranış şekli, konuşması, onu anlayabilmeniz açısından önemli bir anahtar görevi görür. Çocuklar hayalinde oluşturduğu arkadaşın söylediklerini ciddiye alır, görüş ve düşüncelerine önem verirler ve onlar için hayali arkadaşlarıyla olan ilişkileri bir ifade ve iletişim dilidir. Dolayısıyla bu süreç içerisinde çocuğun hayal dünyasında oluşturduğu hayali arkadaşı, onun dünyayı tanımasına ve insan ilişkilerini kavramasına yardımcı olacak, sosyal ve duygusal gelişimine katkıda bulunacaktır.”

Neden hayali arkadaş edinir?

Psikolojik danışman Hanife Okutan'ın ifadesiyle hayali arkadaş, çoğu çocuk için hayata dair bir prova. Çocuk oyuncakları ona yetmediğinde, yakın bir arkadaşı olmadığında, aile içi geçimsizlik, boşanma, ölüm, yeni kardeş gibi durumlarda duygularını ifade edemediğinde (endişe-korku-yalnızlık vb.) hayali arkadaş kanalıyla rahatlar. Çocuklar anne-babalarına tam ifade edemediklerini bu yolla rahatça ifade edebilir. Bu anlamda hayali arkadaşla kurulan ilişkinin niteliği aileye çocukla ilgili önemli mesajlar verebilir. Hayali arkadaş sayesinde aile, çocuğunun sorununu keşfedebilir.

Gerçek arkadaşların önüne geçiyorsa dikkat!

Peki, çocuk bu hayali arkadaş olayını abartıyorsa? Okutan, çocukta davranış bozukluğu olup olmadığına dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor. Hayali arkadaş çocuğun gerçek arkadaşlıklar kurmasını engelliyorsa ve bu arkadaş onu hep kötü davranışlara teşvik ediyorsa aman! Örneğin “Kaptan” isimli hayali bir arkadaşı olan çocuk, Kaptan'ın tüm ailesini öldürdüğünü, büyüyünce kendisinin de ailesini öldüreceğini anlatıyor bir yerde. Dolayısıyla bu patolojik boyuta da varabilir.

Okutan, hayali arkadaşların genellikle destekleyici sırdaşlar olduğunu ifade ediyor. Fakat bu arkadaşlar çocuğa kötü şeyler yaptıran onu saldırgan davranışlara teşvik eden arkadaşlarsa acilen bir yardım alınmalı.

Veda etme yaşı 6

Okutan'a göre 6 yaşından sonra çocukların okul yaşantısına başlaması ile hayali arkadaşlarıyla vedalaşması beklenir. Zira çocuk artık hayal ile gerçeği ayırt etmeye başlamış, okulun başlamasıyla birlikte yeni arkadaşlıklar edinmiştir. 6 yaşından sonra hayali arkadaşlığı devam ediyorsa, arada başka davranış sorunları devreye girmiş demektir. Bir uzmandan destek almak ise en isabetli davranış olur.

ÇOCUĞU TANIMAK İÇİN FIRSATTIR

“Hayali arkadaş çocuğun kimliğinin farkına varması için güvenli bir yoldur.” diyor Hanife Okutan. Ona göre hayali arkadaşlar çocuğun farklı rolleri deneyimlemesi için bir fırsat. Miniğin otorite, kontrol ve güç gibi kavramları anlamasına yardımcı olur. Çocuk hayali arkadaşını kontrol ederek ona hükmedebilir. Bu vasıtayla sorun yaşadığı çocuklarla ilişkisinde baş etme becerileri geliştirebilir. Korkuları nı yenmeyi ve öfkesinin üstesinden gelmeyi öğrenir. Hayali arkadaş ailelere oldukça önemli ipuçları verir. Çocuk kendi iç dünyasının şifrelerini ailesine hayali arkadaş üzerinden anlatabilir.

AİLELER NASIL YAKLAŞMALI?

Hayali arkadaşla ilk karşılaştığınızda şaşkınlık yaşayabilirsiniz. Psikolojik danışman Hanife Okutan, “Aile, arkadaşın varlığını kabul etmeli, onu reddetmemeli. Hatta ona saygı duymalı, oyunlarına izin vermeli.” diyor. Zira çocuğun gözünde hayali arkadaşın bir kişiliği var ve çocuk arkadaşıyla arasında ciddi bir bağ oluşturur. Saygı duymak ise hayali arkadaşlığın gerçekliğini onaylamak anlamına gelmiyor. Çocuğun baş etmekte güçlük çektiği durumları fark etmek manasını taşıyor. Tabii saygı duyarken de ölçüyü tutturmak gerekiyor. Okutan, “Gereğinden fazla ciddiye alırsanız çocuğun kafası fantezi ve gerçekle ilgili karışabilir. Çocuk aileyi oyuna dahil ettiğinde oyuna dahil olmalı, onu anladığını ve kabul ettiğini hissettirmeli, yalnız bunun da sınırları olduğunu çocuğa hatırlatmalı, gerektiğinde kırmadan gerçek dünyaya dönmesini sağlamalı. Bunun yanı sıra oyuna çocuk liderlik etmelidir.” şeklinde konuşuyor. Çocuğun hatalarını hayali arkadaşına yüklemesine de izin vermemek gerekiyor. Örneğin odasında yere attığı eşyaları için “Onu minnoş attı” diye bir söylemde bulunduğunda “Minnoş'un patronu sensin ona bu eşyaların nasıl toplanacağını gösterir misin?” diyebilirsiniz.

ÇOCUK YALNIZLIK MI ÇEKİYOR?

Psikolojik danışman Hanife Okutan'a göre kendisini yalnız hisseden, oyun arkadaşına ihtiyaç duyan, yakın ilişki kurabileceği bir arkadaşı olmayan, ailesi tarafından anlaşılmadığını düşünen çocuklar hayali arkadaşına sığınabilir. Genellikle ailenin ilk ve tek çocuğunda görülebilir. Hayali arkadaşlar çoğunlukla, çocukların baş etmekte güçlük çektikleri problemleri çözmek, zorluk yaşadıkları durumların üstesinden gelebilmek için var edilir. Bunun yanı sıra hayali arkadaşların çoğunlukla normal insanın yapabileceklerinden çok daha üstün niteliklere sahip olduğu gözlemlenebilir. Normalden çok daha güçlü, uçan, yükseğe tırmanan, özel güçleri olan hayali arkadaşlar karşımıza çıkabilir. Bu yanıyla da hayali arkadaşlar çocuğun yapmak istediklerini ya da olmak istediği kişiliği açığa çıkarır.

31 Ekim 2015 Cumartesi

‘Ne giysem?' diyen hamileler için alternatifler

Hamilelik oldukça zorlu bir süreç. Bir de buna artan kilolarla birlikte ne giysem derdi ekleniyor. Ancak anne adayları için hem şık hem rahat parçalar bulmak o kadar da zor değil. Hamilelik alışverişinin püf noktaları…

Kadınların giyimine ne kadar özen gösterdiği hepimizin malumu. Hamilelik sürecinde bu özen ikiye katlanıyor. Bunun da hem anne ve bebeğin sağlığıyla hem de dinî; hassasiyetlerle ilgisi var. Ancak aradığınız hem rahat hem şık parçaları öyle her daim bulmak kolay olmuyor. Hamile giyim deyince akla gelen çuvalı andıran biçimsiz kesimler, özensiz dikişler, sağlıksız kumaşlar eskide kaldı. Hamilelik döneminde alışveriş yapılırken şıklık kadar bu detaylara da bakılıyor artık. “Çuval giymiş gibi durmasın ama dar olup beni yok yere daraltmasın.” diyen anne adayları için şık ve rahat alternatifler bulmak artık mümkün.

Hamilelikten sonra da giyilebilmeli

Hamilelik, sonucu ne kadar keyifli de olsa kimileri için pek kolay olmayan bir süreç. Her geçen gün büyüyen karın, alınan kilolar, ödemden şişen kol ve bacaklar giyebileceğiniz kıyafet alternatiflerini sınırlandırıyor. Dolayısıyla normal zamanda giydiğiniz kıyafetlere sığmanız zorlaşabiliyor. Tüm bunlara bir de ne giysem derdi eklenince anne adaylarının canı biraz sıkılabiliyor. Ancak alternatifsiz değilsiniz. Zira muhafazakar ve ölçülü giyimi tercih eden hamileler için elinizin altında onlarca marka mevcut. Bilenler bilir eskiden hamile kıyafetleri yalnızca hamilelik döneminde kullanılıp sonrasında dolaba kaldırılacak, doğum sonrası bedeninize uymayacağı için biçimsiz duracak parçalardan oluşuyordu. Artık devir değişti, hamile kıyafetleri de… Ayarlanabilir bel ölçüsüyle pantolonlarınızı doğum sonrası da kullanabilir, bol kesim tuniklerinizi gönül rahatlığıyla giyebilirsiniz. Böylelikle hem bütçenizi hem de severek giydiğiniz parçaları korumuş olursunuz.

Buz mavisi, nar çiçeği ve pudra tonları

Mullet kesim denilen önü kısa arkası uzun tuniklerin modası hiç geçmeyecek gibi. Diz altına kadar uzanan bu tunikleri ister dar ister bol kesim denim pantolonlarınızla kombinleyebilirsiniz. Bu sezon sıkça gördüğümüz sarı ve yağ yeşili vazgeçilmez renklerden. Gömleğinden taviz vermeyenlerin salaş modelleri tercih etmesinde yarar var. Buz mavisi, nar çiçeği ve pudra tonlarındaki uzun gömlekleri koyu renkli pantolonlarınızla kullanabilirsiniz. Asimetrik kesim sevmeyenler için düz modeller de mevcut. Bir de bu yılın cankurtaran parçalarından uzun penye tişörtleri unutmamak gerekiyor. Bunları spor ceket veya hırkalarınızın içine giyebilirsiniz. Bu kış ekose desenler de revaçta özellikle de gri tonları. Pançolar sayesinde aldığınız kiloları kapatabilirsiniz. Önden pileli bebe yaka modelleri de tek başına ya da üstüne bir ceketle kombinleyebilirsiniz. Hamile kıyafetlerinin vazgeçilmezi salopetlerin pantolon versiyonuna alışmıştık. Artık etekli modelleri de mevcut. Tek parça şıklığından ödün vermeyenler için uzun elbise modelleri de sınırsız.

Hamile kıyafeti alırken…

* Yalnızca o anda giyebileceğiniz şeylerden uzak durun. Hamileliğin son dönemlerinde hızla kilo alacağınızı düşünerek iki bedene kadar büyük alabilirsiniz.

* Bebeğinizin sağlığı ve rahatınız için vücudu saran dar kıyafetlerden kaçının.

* Mümkün olduğunca doğum sonrası da giyebileceğiniz salaş modellere yönelin. Böylece hem bütçenizi korur hem de severek aldığınız parçaları dolaba kaldırmak zorunda kalmazsınız.

* Elbise ve tuniklerinizi hırka ya da yelek gibi parçalarla tamamlayarak şık bir görüntü elde edip aynı zamanda aldığınız kiloları kamufle etmek mümkün.

* Alacağınız hamile pantolonunun bel kısmını özellikle inceleyin. Belde bulunan ve karnı saran bandın esnekliği çok önemli.

* Fazla karışık desenler büyüyen karnınızı daha iri gösterir. Mümkün olduğunca tek renk tercih edin.

* Gardırobunuzun tamamını ilk alışverişte doldurmayın. Alacağınız kilolar doğrultusunda bedeniniz şekillendikçe daha rahat karar verebilirsiniz.

* Doğum sonrası da kullanabileceğiniz göğüs altından bollaşan elbiseler ve tunikler tam bir kurtarıcı olacaktır.

* Alacağınız parçaları gardırobunuzdakilerle nasıl kombinleyeceğinizi düşünüp öyle karar verin.

* Düz tabanlı ayakkabılar tercih etmenizde fayda var. Eğilip kalkmanız zor olacağından bağcıklı ayakkabılardan uzak durmanız da yararınıza.

m.tuncel@zaman.com.tr

24 Ekim 2015 Cumartesi

Feridun Düzağaç: Bu ülkede herkes kendi işkencesini yaşıyor

Feridun Düzağaç, ‘Başka' isimli yeni albümüyle karşımızda. Duygusallığı ve hassas karakteriyle tanınan müzisyen ile albümden yola çıkıp ülkenin haline uzanan geniş bir sohbet yaptık. Konuşurken çoğu zaman gözleri yaşardı Düzağaç'ın. Toplumun içindeki bölünmüşlüğü ve sağlıksız ruh halini, bir kesim tarafından ‘kötü adam' ilan edilişine duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Başka'daki şarkılarınızda diğer albümlerinize oranla daha az söz var…

Evet. Başka'nın diğer albümlerden iki önemli farkı var. İlki sizin de söylediğiniz gibi şarkıların daha az söze sahip olması. Efkarı biraz daha enstrümanlara yükledik. Bu anlamda bir önceki albümüm Flu'nun bir devamı diyebiliriz.

Başka, müzikalitesi yüksek bir albüm. Feridun Düzağaç hep bir şair ve söz yazarı olarak öne çıkarılıyor ama bu şarkıların müziği de size ait. Bu yönünüz biraz ıskalanıyor sanki değil mi?

Bu tespit çok doğru. Sözler ön plana çıktığı için müzik kısmı çok ıskalandı. Sanki ben yazıp birine besteletiyormuşum gibi bir algı var. Müzik konusunda çok kibirli olacak bir durumum yok. Çünkü dört başı mamur bir müzik eğitimim yok. Temel armoniği ve matematiğini bilirim ama dahası yoktur. Benim en büyük mutluluğum “Feridun abi yine bir hit yazmış” denmesi. Zaten şarkı yazarlarının ortak bir kaderi var. En sevilen şarkıları onların tek eseriymiş gibi algılanabiliyor. Benim için de öyle bir durum var. Başka, bunun kırılması adına bana bir mutluluk yaşattı. Bu anlamda müsterihim. Yeni albümden sonra siz heyecanla yeni şarkılarınızı söylemek isterken eski hitlerin istenmesi sahnede gönül kırıcı oluyor. Bana göre hit şarkılar Flu'da da FD 7'de vardı. Ama ülkenin durumu, zaman, hayat, her şey bunda etkili oluyor.

SİTELERDEKİ KATOLOG ÜRÜNÜ GİBİYİZ

Ülkenin durumu ne kadar etkiliyor?

Bana şu anda bu albümü anlatmak zül geliyor. Eminim benim kaygılarım herkeste var. Yeniden başlayan terör olayları ile birlikte hem çok sakat bir ruh haline büründük hem de şöyle bir yanlışlık yapılıyor. Müzik ve şarkı tamamen günah keçisi haline getirildi. Bir seçime gidiyoruz ama siyasi parti liderleri mitinglerinde yasakmış, ayıpmış, günahmış gibi hiçbir şey çalmıyorlar. Oysa klasik müziğin, tasavvuf müziğinin en büyük omurgası matemdir. Onları anlıyorum çünkü bu çok pragmatik bir kaygı. Yaptıkları çok sakat ve sağlıksız. Müzik eğlence demek değil.

Buna karşı çıkan sanatçı ya da müzisyenler de hemen farklı şekilde etiketleniyor. Siz de bu durumu en ağır yaşayan müzisyenlerden birisiniz…

Bu konuda yaşadığımız eziyetin haddi hesabı yok. Sosyal medya hesaplarımı kapatmaya götüren bir süreç yaşadım. Ben sadece çok büyük acı çekiyorum ve susuyorum. Sahne dışında ölü taklidi yapıyorum. Çünkü bizler bilinen insanlar olarak internette her şey satan sitelerdeki katalog ürünleri gibiyiz. Feridun Düzağaç “Ateist, komünist, vatan haini, Allah'sız, solcu, terörist…” Nerden biliyorsun? Bir karar verin bir kere, hangisiyim? Akvaryum balığı gibiyiz. Çok büyük acı çekiyorum gerçekten.

BERKİN'E DE ÜZÜLÜRÜM YASİN'E DE

Bu acının sebebi sadece kişisel değil sanırım…

Bu ülkede insanlar bazı kavram kargaşalarının ve tartışmalarının altında günah keçisi ilan edildiler. Benim kişisel kederimin burada bir kıymeti yok. Varsınlar saldırsınlar önemli değil. Ama bir akıl ve vicdan olmalı. Ölümler insanları nasıl ayrıştırabilir? Bu nasıl bir vicdan ve izanla açıklanabilir? Berkin'le ilgili bir şey yazınca ‘Yasin'e neden üzülmüyorsun?' demek nasıl bir şeydir? Gezi'de ölen çocuklara üzülüp Adana'da ölen komisere de üzüldüğünü söyleyince ‘Yalan söyleme' demek nasıl bir şeydir? Nerden biliyorsun ona da üzülmediğimi? Gazeteciler, sanatçılar, herkes kodlandı. Bu ülkede medya bile sıfatlarla anılıyor. Bu nefret dili ile geleceğimiz nokta budur.

Son dönemde sizinle ilgili farklı bir imaj da çiziliyor. Bunun da etkisi oldu mu acaba?

Ben bir vatandaşım. Son dönemde sanki bir ideologmuşum, siyasi bir fikir babasıymışım gibi gösteriliyorum. Yok öyle bir durumum. Siyasete bizim gibi ülkelerde hiç inanmadım. Ama bir vatandaş olarak sorumluluk duygusu ile gidip oy kullanıyorum. Ben çözüm istiyorum, çözümsüzlük istemiyorum. Beni siyasilerin kişisel ikballeri değil bu ülkenin ikbali ilgilendiriyor. Bir toplumu birlikte tutacak her ne varsa alaşağı edilmedi mi? Adalet, ahlak, vicdan alaşağı edilmedi mi? Bunları dillendirince sana işkence yapıyorlar. Benim yaşadığım bir işkence. Herkes kendi işkencesini yaşıyor bu ülkede.

Bir daha doğum günümü kutlamayacağım

Sizinle aslında daha önce bir araya gelip albümü konuşacaktık. Ama 10 Ekim'de hepimizi üzen katliamdan dolayı çok üzgün olduğunuz için konuşamadınız. Bir de milyonların bildiği gibi o gün sizin doğum gününüzdü…

10 Ekim hepimiz için kara ve kötü bir gün. Çoğumuz bunu fark etmiyor olabilir ama hepimizin başına gelebilecek bir şey. Ellerinde barış pankartı ile teröre kurban olmuş insanların acısı nasıl yaşanmaz? Ben fazla duygusal olmakla birlikte olayları kişiselleştirmekte uzmanım. Bu sağlıklı bir durum değil ama evet ben artık doğum günümü artık kutlayamayacağım. Şarkısını yazdığım bir şey bu. Onuncu ayın onuncu günü saat on buçuk. Herkesin bildiği bir şey. Ben bu kadar üzülmüşken beni daha çok üzen şeyler oldu. Yahu arkadaş espri bile olsa Twitter'da ‘Bu iş Feridun Düzağaç'ın işi' diye yazılır mı? 102 insan hayatını kaybetmiş böyle bir espriyi nasıl yapabilirsin? 102 kişi ölmüş ve sen ‘Zaten şarkısını yapmıştı' diye nasıl yazabilirsin? Geldiğimiz ruh hali budur. Ben bu albümü anlatsam ne anlatmasam ne? Dört yaşında bir çocuğu babasının kucağında ağlatacak hale gelindi. Biz nasıl birlikte olacağız?

Evet nasıl birlikte olacak ve nasıl normale döneceğiz?

Benim inanmadığım siyaset çözecek bunu. Ben 12 Eylül döneminde sağcıların mahallesinde yaşıyordum. Ama beni solcular mahalleme kadar bırakıyordu. Hep derim ben fasulyeden solcuyum. Ama inandığım değerleri sol dile getirmiştir. Ben hep eşitlik, özgürlük ve adaleti savunmuş bir insanım. Böyle bir insanı, bu insanın siyaseti bugün birçok insanın nefret ettiği bir sanatçı haline getirdi. Beş altı yıl önce insanlarla sokakta karşılaşınca insanlar sevgi ile bakardı. Şimdi sağ olsunlar sayelerinde tam tersini yaşıyorum. Siyasete iftira, yalan bulaştı bulaşalı bunu aynı adamlar çözecekse biz de sandık başına gideceğiz.

Futbol üzerinden bile siyasi kutuplara ayrıldık

Sizi mutlu eden hiç mi bir şey yok bu dünyada?

Şarkılardan süzülüp gelen adam karanlık bir adam. İç dünyası öyle. Ben normalde mizaha, inceliğe, güzel söze inanmış ve bunları anlamlı kılmış bir insanım. Bunlar beni mutlu eden şeyler. Özellikle bugünün dünyasında en küçük naiflik bile beni mutlu ediyor. Trafikte yol verdiğim birinin bana teşekkür etmesi, aynı şeyi sevmesek de aynı şeye inanmasak da aynı masada konuşabilmek durumu beni mutlu ediyor. Bir de yazmak durumu söz konusu olduğunda beni besleyen şey bu yoksulluk ve bardağı boş görme hali. Bu bir tercih ve sevdiğim tüm edebiyatçıların çoğu benim gibi. Mutluluğun şarkısını da yazanlar var ama bu beni harekete geçiren bir şey değil.

Sizin Beşiktaş aşkınız herkesin malumu. Eskiden futbol yazardınız. Neden artık yazmıyorsunuz?

Gerçekten çok seviyorum ama onu da yaşayamaz ve paylaşamaz oldum. Çok teklif geliyor ama futbol üzerinden bile siyasi kutuplara ayrıldık. İki büyük kulübümüzün siyaseten ceza çektirildiği bir dönemde, dört yaşındaki bir çocuğun formasından dolayı ağlatıldığı bir ülkede futbolun içinde olmak duygusu da beni rahatsız ediyor. Yazdığım dönemler öyle değildi. Her şey daha normaldi. Beş altı yıl önce televizyon izleyip Twitter'da eleştirmen gibi geyik yapıyorduk. Siyaset o zamanlar ortalama müşterekin kıyısında geziniyordu. Yalan iftira yokmuş, yolsuzluk yokmuş, varsa da patlamamıştı.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Kışa en çok yakışan desen ‘Kazayağı' geri döndü

1960'lı yılların modası, pöti kare olarak da bilinen kazayağı deseni geri döndü. Üstelik sadece kıyafetlere değil çantadan kolyeye, ayakkabıdan saate kadar hemen tüm aksesuarlara damgasını vurdu. Ancak dozunu iyi ayarlamazsanız rüküş görünme riski de var.

Yaşlanmanın belirtilerindendir göz kenarlarında oluşan kazayakları. Bu yüzden de kadınların onlarla yıldızı pek barışmamıştır şimdiye dek. Lakin sezon modası, kadınlara en büyük korkusunu dahi sevdirecek gibi. Ama estetik değil de moda alanında. Zira geçmiş yıllardan oldukça aşina olduğumuz pöti kare de denilen kazayağı deseni bu yılın trendleri arasında. Hatırlayın, aile albümlerinde anne veya teyzelerimizin üzerinde mutlaka görmüşsünüzdür bu deseni. En çok siyah ve beyaz ikilisini buluşturan çeşidi kullanılsa da zevkinize uygun farklı renkleri de bulmanız mümkün. Kaz ayağı deseni nasıl kullanılır, nelerle kombinlenir bir göz atalım.

Siyah-beyaz kombini tercih ediliyor

Kazayağı, enerjisini renklerin zıtlığından alan bir desen. Bu sebeple siyah-beyaz kombinasyonu en çok tercih edilenler arasında. Oldukça sade tasarımlı bir kıyafeti bile bir anda sofistike bir havaya sokabiliyor. Siyah-beyaz kaz ayağı desenleri en çok fuşya, kırmızı ve saks mavisi tonlarıyla kombinleniyor. Dikkat etmeniz gereken bütün kombini baştan aşağı kazayağına boğmamak. Zira hiçbirimiz çiftlikten kaçmış gibi görünmeyi istemeyiz. Şaka bir yana, kaz ayağı insanı vezir de rezil de edebilen riskli bir seçim. Lakin dozunu iyi ayarlarsanız son derece şık olmanız işten bile değil. Mümkünse kıyafetinizin üst ya da alt parçasını bu desenden seçin. Eteğiniz kaz ayağı desenliyse gömleğiniz asla aynı motiften olmasın. Siyah ya da beyaz olsun renk tercihiniz. Yahut hırka, kap ya da uzun ceketinizde bu motif varsa pantolon veya eteğiniz sade ve göz yormayan bir renk olsun. Eşarp ya da şal tercihinizi saks mavi, hardal, kırmızı veya fuşya tonlarından seçebilirsiniz. Tek parça elbiseniz kazayağı desenine sahipse eşarbınıza uygun renkte kemer asortisini seçebilir ya da risk almayarak tercihinizi yine siyahtan yana kullanabilirsiniz. Online alışveriş sitesi Modanisa'da görsellerdeki kaz ayağı desenli etekten tuniğe, ayakkabıdan cekete trend parçalar bulmanız mümkün. Üstelik Zaman okurlarına özel ‘ZMNTR25' koduyla 100 lira ve üzeri alışverişlerinizde 25 lira indirim mevcut.

Kışa en çok yakışan desen

Kazayağını bize bu kadar sevdiren, kışın ufaktan gelişi belki de. Geçtiğimiz yıllarda yazın da gömlek, tunik vs. gibi parçalarda sıkça görsek de kazayağı en çok kışa yakışıyor. Kalın ve sıcacık tutan kumaşları kışın soğuk yüzünden kurtardığı için bu kadar seviyoruzdur kendisini belki de. Kışlık pardesülerden kaplara, paltolara kadar dış giyimde de oldukça tercih ediliyor. Kazayağının standart bir ölçüsü yok, irili ufaklı versiyonları mevcut. Geniş desenlerin kullanımı iddialı bir tarz ortaya koyarken soft renklerle sofistike bir havaya bürünmeniz mümkün. Ayakkabıdan çantaya, kolyeden gözlüğe kadar birçok aksesuar da bu sene kazayağı modasına ayak uydurmuş durumda.

Aksesuarlar kazayağı modasına uydu

Kombini baştan aşağı kazayağına boğmamak gerekiyor, mümkünse ya alt ya da üst parçayı bu desenden seçmeli. “Bu riske giremem ama kazayağından da vazgeçmem.” diyorsanız da alternatifleriniz yok değil. Ayakkabı, çanta, şal, gözlük, kolye ve daha birçok aksesuarda da bu moda hakimiyetini ilan etmiş durumda. Çorap ve şemsiyeler de bundan nasibini almış. Baştan ayağa ‘kazayağı' görünmek istemeyenler, kombinlerini bu aksesuarlarla zenginleştirebilir. Böylelikle hem risk almamış hem de modadan geri kalmamış olursunuz. Ancak hem alt hem üst giysiniz kazayağı desenliyse bir de aynı desenden aksesuar işine hiç girişmeyin, ortaya inanılmaz göz yorucu bir moda faciası çıkabilir. Genel olarak klas bir tarzı olsa da spor kombinlerinizde de bu aksesuarlardan yararlanabilirsiniz.

Kaz ayağı sevenlerin dikkatine

-Kazayağı desenli bir çanta kullanmak düz renklerdeki kıyafetleri renklendirmek için yerinde bir tercih olur.

-Kazayağı elbiseler, tek parça şıklık ararken retro bir görünüm elde etmek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.

-Elbisenizi mavi veya bordo portföy bir çantayla kombinleyebilirsiniz.

-Kazayağını alışılagelmiş siyah-beyaz ikilisinin dışında sarı, yeşil, mavi gibi renklerle işlenmiş modellerde de görebilirsiniz. Bu alternatif renklerle tarzınıza dinamik bir hava katabilirsiniz.

-Kazayağı desenli bir tunik ve siyah bir pantolonla oldukça pratik bir şıklık elde etmeniz mümkün.

-Farklı renklerle oluşturacağınız kombinleri kaz ayağı desenli ayakkabı, çanta, şal, gözlük gibi aksesuarlarla tamamlayarak monotonluktan kurtarabilirsiniz.

-Baştan ayağa, kazayağı desenine bürünmek sizi rüküş gösterir. Bu kadarı Lady Gaga için bile fazlaydı.

-Genelde klas bir tarz oluştursa da bu desen spor giyimde de tercih edilebilir. Bu durumda kol saati, çanta, kaşkol gibi aksesuarlardan yararlanın.

Sementa

Ürün kodu: 153575

144,90 tl

Refka

Ürün kodu: 119789

34,50 tl

10 Ekim 2015 Cumartesi

Bebek bakımına erkek eli değdi

Günümüz şartlarında özellikle çalışan annelerin çocuk bakımında eşlerinden yardım istemeleri kaçınılmaz. Ses sanatçısı Ümit Coşkun, tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı kitapta, bu konuda pratik bilgiler veriyor.

“Hayatım bulaşık makinesini boşaltır mısın?” dendiğinde makinenin rafını bütün olarak sökmeye meyyal, karısına yardım ettiği görülmesin diye kapı çaldığında süpürgeyi nereye saklayacağını bilemeyen, yıllarca yalnız yaşadığı halde konu ev işlerine gelince hafızasını kaybetmiş numarası yapan erkekler, erkeklerimiz… Oysa çalışan kadınlar haliyle ev işlerinin hepsine birden yetemeyebiliyor. Hele bir de bebek varsa... Eşlerinden yardım istemeleri kaçınılmaz. Ancak çoğu erkek, “kadın işi” olarak baktıkları ev ve bebek bakımına mesafeli. Ses sanatçısı Ümit Coşkun ise bu duruma tepki olarak “Bebek ve Çocuk Bakımının Erkekçesi” isimli bir kitap yazmış. Baba adayları ve babalar için başucu kitabı olacak çalışmada hamilelik döneminde eşe nasıl davranılması gerektiğinden bebek beslenmesine, banyosundan tatiline kadar hemen her konuda kendi deneyimlerinden yola çıkmış.

Coşkun, en küçüğü üç buçuk yaşında olan üç evladını büyütürken eşine yardımını hiç esirgememiş. Tüm erkekleri “kılıbık” vs. yaftalarından korkmadan bu konuda elini taşın altına koymaya davet ediyor.

Doğuma giderken acil durum çantasını unutmayın

Bebek alışverişi konusunda anneler hayli hevesli. Babalarsa mümkün olduğunca ertelemenin derdinde. Oysa son dakikaya bırakmak hayli riskli. Olası bir erken doğum anında hazırlıksız yakalanmamak için acil ihtiyaçları el altında tutmak gerekiyor.

Çantada anne için önü düğmeli gecelik, emzirme sütyeni, iç çamaşırı ve terlik olmalı. Yenidoğan seti hastane tarafından verilse de mutlaka yedeği olmalı. Bebeğin tenini incitmeyen ve poposunu saran kaliteli bezlerden alınmalı. Prematüreler için özel bezler de mevcut. Islak mendillerde yenidoğana özel ve alkolsüz olanlar tercih edilmeli. Bebeklik çağında büyük sıkıntı yaratan pişiklerle mücadelede en büyük silahınız pişik kremleri de çantada bulunmalı. Araca monte edilen 0-6 aya uygun pusetinizi de unutmayın, zira hastane dönüşü çok işinize yarayacak. Elektrikli ya da manuel süt pompanızı da unutmayın. Bebek için gerekli bazı malzemeleri daha önce çocuk sahibi olmuş eş dostunuzdan da temin etmeniz mantıklı olacaktır.

Bebeği nasıl beslemeli?

Bebeğiniz ilk aylarda 25–40 dakika arayla anne sütüyle az az ve sık sık beslenir. Anne sütü yetmeyince doktor kontrolünde mama önerilebiliyor. Bu mamaların hazırlanış tarifleri ürünlerde yazıyor. Ancak dikkat etmeniz gereken, biberonların camdan ve her kullanımdan önce steril hale getirilmiş olması. Uygun sıcaklık için biberonu bileğinize damlatarak yakıp yakmadığını kontrol edebilirsiniz.

İlk 5-6 ay genelde anne sütü yeterli oluyor ve kesinlikle su verilmiyor çocuğa. 6 aydan sonra kahvaltı, sebze çorbası ve katı besinlere yavaş yavaş geçebilirsiniz. Bu dönemde bebeği mama sandalyesinde sizinle oturtabilir, ona özel kaşık çatalları eline verebilirsiniz. Döke saça yemeleri normal. Sinirlenmeyin ve sabırlı olun. Yemek verirken korkmayın ama yine de tedbiri elden bırakmayın. Boğazına kaçabilecek ya da yutmakta zorlanacağı şeyleri önünde tutmayın ki istemesin. Eline ekmek vs. gibi nispeten yumuşak şeyler verin başlarda. Sonrasında yavaş yavaş katı gıdalara alıştırın.

Erkeklerin dikkatine…

-Hamileyken eşinize ne kadar kilo aldığı hakkında espri yapmayın. İnanın hiç gülmüyorlar.

-Siz cipsleri götürürken eşinizin önüne meyve tabağı vermek yerine yeme alışkanlıklarınızı birlikte değiştirin. Sebze-meyve ağırlıklı beslenin.

-Ev işlerinde mutlaka yardımcı olun. Sürekli eğilip kalkması, yahut ağır taşıması hem anne hem bebek için tehlikeli.

-Sabahları birazcık erken uyanıp eşinizi işe bırakabilirsiniz. Zira hamileyken araç kullanmak özellikle son aylarda riskli olabiliyor.

-Doğumun ne zaman geleceği belli değil. Anne ve bebek için gerekli acil ihtiyaç çantanızı önceden hazır edin.

-Aşermeyi hafife alıp alay etmeyin. Buzdolabınızın üzerinde hem doktorunuzun hem de enteresan aşerme durumları için geç saatlerde açık olan manavların telefonu olsun.

-Eşiniz bazen aşırı duygusallaşabilir, durduk yere ağlayabilir. Alay etmek yerine sabırla yanında olun.

-Muayenelerde onu yalnız bırakmayın.

-Mümkünse doğuma girin. Hiç değilse elini tutarak ona destek olun.

-Unutmayın kimse doğuştan ebeveyn değil. Anne de en az sizin kadar acemi. “Bilmiyorum.” demek yerine bebek bakımı hakkında bilgi alıp eşinize yardım edin.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Altı üstü az yiyecektik!

Fazla kilolarla baş etmede diyetisyenler, yağ yakan ilaçlar, sağlıklı beslenme koçları artık herkesin malumu... Popüler diyet listelerini takip edenler ise şimdilerde market market kinoa, chia tohumu ve bilimum ‘mucize gıda' aramakla meşgul. Oysa zayıflamanın esası az yemek değil miydi?

Bizi her durumda ‘daha fazla tüketmeye' şartlayan popüler kültür, özünde az tüketmeyi gerektiren diyeti bile lükse çevirdi. Öyle ki diyetisyenlerin, sağlıklı yaşam dergilerinin ve ünlülerin yemek listeleri kinoa, chia tohumu, avakado ve ananas menülerinden geçilmiyor. Bunların yanında kırmızı meyveleri, badem unu ve sütünü de unutmamak gerek tabii. Alternatifleri bile sunulmayan menü önerileri öyle bir rahatlıkla veriliyor ki sanırsınız Türkiye'nin bütün marketleri ve hatta bakkalları bu ürünlerle dolu. Kahvaltıda zeytinyağlı salata yerine avakado, ara öğünde yoğurda chia tohumu, tatlılara badem sütü… Yağ yakmak için ise ananas. Peki, fiyatı gözden çıkarsak bile bulunması zor bu ürünler diyet yapanlar için ne kadar gerekli?

Diyetisyen Canan Aksoy, sağlıklı beslenmede önemli olanın ana besin öğelerini bir şekilde edinmek olduğunu söylüyor. Bunlar ise karbonhidrat, protein ve yağ. Sağlıklı beslenmenin illa zor bulunan, pahalı gıdalarla beslenmek anlamına gelmediğini hatırlatan Aksoy, “Karbonhidratı bulgurdan da sağlayabilirsiniz pastadan da veya proteini havyardan da sağlayabilirsiniz hamsiden de.” diyor. Hiçbir besinin tek başına kilo verdirici özelliği bulunmadığı gibi tek başına süper güç de olamaz. Bu yüzden diyet sürecinin olmazsa olmazı diye bir gıdadan söz etmek mümkün değil. Ancak su, alternatifi olmayan ve hayatta kalmamızı sağlayan tek öğe. Diyet yaparken de bir numaralı olmazsa olmazımız. Bunun dışında gıda tüketimi besin öğelerine göre çeşitlilik gösterebilir.

Kinoa arayacağınıza bulgur yiyin

Örneğin sağlıklı beslenme listelerinin yükselen yıldızı kinoa. Tahıl olarak tüketilen ve ithal edilen kinoa gerçekten market market aramaya değecek kadar vazgeçilmez mi? Yanıtı Sağlıklı Beslenme Uzmanı Diyetisyen Canan Aksoy'dan öğreniyoruz: “100 gramı 368 kalori, 14,12 gram protein, 7 gram lif içerir. 100 gram bulgur ise 342 kalori, 12,29 gram protein, 12,5 gram lif içerir.” Yani lif açısından bulgur daha kıymetli. Protein açısından ise kinoa ve bulgur arasında çok fark yok. Üstelik bir kilo kinoa yaklaşık 80 lira iken, bir kilo bulgur 2 buçuk lira. Kuru baklagiller konusunda zengin bir coğrafyaya sahip ülkemizde protein kaynaklarına ulaşmak çok da zor değil. Aksoy, kuru baklagiller pişirildiğinde yanında bulgur pilavı ve yoğurt tüketilirse çok sağlıklı bir öğün olacağını hatırlatıyor. Böylece kolay erişilebilir ve sağlıklı bir menüyü yakalamış oluyoruz.

Ananas şart değil, mevsim meyvesi de iyidir

“Diyet listelerinin olmazsa olmazları” başlığıyla hazırlanan listelerde ananas hep vardır. Ancak yeşil elma da en az ananas kadar kilo vermeye yardımcı bir meyve. Hatta şeker oranına dikkat edildiği sürece bütün meyveler diyete yardımcı gıdalardan sayılabilir. Ve ara öğünler en ideal tercihlerdendir. Zira günlük vitaminleri almamız açısından en doğru adres meyveler. Yanımızda taşımak zor olduğunda taze meyve yerine kuru meyve tüketebiliriz. Sağlıklı yağlar içerdikleri için, fındık, ceviz, yerfıstığı ara öğün olarak tercih edilebilir. Leblebi yine taşıması kolay bir ara öğün olarak tasarlanabilir. Süt, yoğurt, ayran ara öğünlerde rahatlıkla tüketilebilir. Evde yapılmış az yağlı, kuru meyveli kekler, peynirle veya sebzeyle yapılmış az yağlı börekler, gözlemeler, çocuklar veya enerji harcaması yüksek bireyler için sağlıklı ara öğün tercihi olabilir.

Bu gıdalar her gün tüketilmeli

Diyetisyen Canan Aksoy, her gün tüketilmesi gereken gıdalar konusunda şu uyarıları yapıyor: “Yumurta kaliteli bir protein kaynağıdır; anne sütünden sonra insanın en iyi kullanabildiği örnek protein. Her gün bir yumurta herkes tüketebilir, ama fazlasını değil. Her gün 2 su bardağı süt veya yoğurt, ayran, cacık gibi kalsiyum içeren ürünleri hepimizin tüketmesi gerekir. Meyve, sezonundaki meyveler olmak kaydıyla her gün tüketilmelidir. Sebze yemekleri günün bir ana öğününde mutlaka yer almalı.”

Balık buğulama, kuruyemiş işlenmemiş olmalı

Et fiyatları almış başını giderken hem daha sağlıklı hem daha ekonomik bir gıda da balık. Hazır mevsimi açılmışken bu kıymetli protein kaynağına sofralarda en azından haftada bir kez yer verilmesi öneriliyor. Türkiye'de balığın yaygın tüketimi tavada kızartma şeklinde. Bu alışkanlığı değiştirmekte fayda var çünkü kızartmadan, buğulama veya ızgara olacak şekilde pişirmek çok daha sağlıklı. Bu şekilde içindeki kaliteli yağları daha fazla kullanmış oluyoruz. Değiştirilmesi gereken diğer alışkanlık ise tuzlu kuruyemiş tüketimi. Uzmanlar çerez seçiminde işlenmemiş kuruyemişleri öneriyor. Çünkü tıpkı balık gibi kuruyemişlerde de kıymetli yağlar kavrulunca azalıyor. O yüzden kavrulmamış çiğ fındık veya yerfıstığı, kavrulmuşundan daha iyi. Ayrıca kavrulma sırasındaki tuz ilavesi de tuzun ihtiyaçtan fazla miktarda alınmasına neden olabiliyor.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Dar alanda mini tarım

Murat Doğan, balkon bahçeciliğine merak salan birçok kişi gibi kesik pet şişelere nane, marul ekerek başladı işe. Fakat bununla kalmadı. Son üç senedir üç metrekarelik balkonunda biz diyelim ekosistem, siz diyin mini bir çiftlik kurmuş durumda. Balkonunda beslediği kuşların, balıkların, solucanların, kurtçukların, bitkilerin hepsinin bir görevi var…

İstanbul Ümraniye'de çok yüksek olmasalar da yeşili işgal eden onlarca beton binadan birinin beşinci katı. Oturma odasında kulağımıza çalınan kuş sesleri ve varlığı hissedilen temiz havanın camdan dışarıya baktığımızda gördüklerimizle pek ilgisi yok gibi. ‘Peki nereden geliyor olabilir?' diye soranlara “Murat Doğan'ın üç metrekarelik balkonunda oluşturduğu mini çiftlikten” cevabı yeter de artar bile. Evet Murat Doğan, evinde kendisinin çok az müdahalesiyle döngüsünü devam ettiren bir eko sistem kurdu. Onu bu noktaya götüren sürecin başı balkon bahçeciliği alanında düzenlenen bir seminere katılması. Ardından İSMEK'te düzenlenen balkon bahçeciliği kursuna devam eden Doğan, önceleri bulduğu pet şişelere nane, fesleğen dikerken şimdi balkonunda bir nevi tarım yapıyor. Nasıl başladığını kendisi anlatsın: “Aslında her şey ihtiyaçla ilgili. Önce normal bir saksı ile başladım. İçinde kaktüs, nane vs. vardı. Bir süre sonra şu ihtiyaç doğdu: Ben bunlara suyu veriyorum ama bunlar iyi büyümüyorlar, demek ki iyi bir su değil.” Klasik balkon bahçeciliğinden balkonda mini tarıma uzanan sürecin başı Doğan'ın bu sözlerine dayanıyor. Şehirde hepimizin kullandığı suyun ölü olduğunu anlatan Doğan, devam ediyor: “Filtrelerden geçen, içine klor katılan, içinde balık gezmemiş, bitki büyümemiş su ölü su ve şehirde biz canlı suya kolay ulaşamayız. Yağan yağmura kolay ulaşamıyoruz, sağımızdan solumuzdan dereler akmıyor ki, o dereleri bahçemize kanalize edelim vs...”

Akvaryum suyu ile toprağı suluyor

‘Bu suyu nasıl canlandırabilirim?' diye düşünen Doğan, aynı balkonda akvaryum içinde balık yetiştirmeye başlamış. Ve akvaryum suyu ile sulamış toprağını. Sonuç gayet başarılı. Naneleri köklendirirken ufak çaplı bir deney de yapmış. Üç bardaktan birine normal su, diğerine bitkileri güçlendirsin diye özel gübrelerin suyunu, sonuncuya da akvaryum suyu koymuş. Aralarında en verimlisi akvaryum çıkmış.

Hayvanların sürece dahil olmaya başlaması balıklarla gerçekleşmiş anlayacağınız. Doğan, suyun ölü su olduğunu fark ettikten sonra bu kez sıra toprağa gelmiş. Piyasada satılan toprakların gerçekten çok kötü olduğunu fark ettiği zaman ise ‘daha iyi toprak nasıl elde ederiz' diye düşünmeye başlamış. Sorunun cevabının Aristoteles'in dünyanın bağırsakları olarak tanımladığı solucanlar olduğunu söyleyen Murat Doğan, solucanın özellikle gübresi dolayısıyla toprak için çok kıymetli olduğunu söyleyip bilmeyenler için mantığını anlatıyor: “Hayvan ne kadar büyükse bağırsakları o kadar uzun oluyor ve o kadar uzun bağırsaktan çıkan şeyden fazla bir şey kalmıyor, posa kalıyor. Hayvan ne kadar küçülürse de bağırsağının gübresi o kadar kıymetli.” "Solucanları nasıl besliyorsunuz?" sorusuna cevabı ise şöyle oluyor Doğan'ın: “Mutfaktan ne çıkarsa o gün onu yiyorlar. Diyelim patates kızarttım. Kabuğunu atıyorum, menemen yaparken domatesin kabuğunu atıyorum, onu yiyorlar. Muz kabuğunu çok severler.” Dedik ya balkondaki her canlının bir görevi var diye, solucanlarınki de toprağı beslemekmiş.

Solucanlar toprağı yeniliyor, kuşlar gübre veriyor…

Gelelim sesleriyle evde her daim bir bahar havası yaşanıyormuş hissi veren kuşlara. “Sadece solucanın gübresi ile olmuyordu.” diye söze başlıyor Murat Doğan ve devam ediyor: “Solucan aslında toprak oluşturuyor. Gübre başka, toprak başka. Solucan toprak oluşturuyor, toprağı yeniliyor. Gübre ise direkt azot, potasyum vb. içeriyor. Yanmış hayvan gübresi bulmak şehirde kolay değil. Köy yerlerinde kolay. Ya yakın yerlere gidip toplayacaksınız ya da kendiniz yapmak zorundasınız. Toprağı biraz almıştım. Hem kuşun gübresi ile hem de solucanın oluşturduğu iyi toprakla karıştırarak iyi bir toprağa dönüştürüyorum kendimce.” Doğan'ın 10'dan fazla kuşu var. Bir de bıldırcını var ki, yine en kıymetli gübre ondan çıkıyormuş. Kendisinden dinleyelim: “Gördüğünüz kafese bırakıyorum hem toprağın içinde oluştuysa böceği yiyor hem oluştuysa ayrık otlarını yiyor hem şöyle bir karıştırıyor. Kuş burada dolaştığı zaman üç tarafın faydası var. Hem bana hem toprağa hem kendisine faydası var. Bunların hepsini benim yaptığımı düşünün, bir kere ayrık otlarını toplamaya uğraşacağım hem ilaç vereceğim ki, bunun maliyeti var ve toprağa zarar veriyor. Böcek börtü oluştuğu zaman bir de onlarla uğraşacağım. Bunlara gerek yok, doğru canlıyı doğru kaynakla buluşturuyorum, kendi kendine döngü kuruluyor.”

Eski bir öğretmen olan Murat Doğan, şu anda ise kostüm tasarımı yapıyor. Bu işlerle ilgili olmasını ve doğadan kopmamasını ise küçüklüğünün Adalar'da geçmesine bağlıyor. Tavuk besleyen babası dahil adadaki birçok kişi hayvancılıkla uğraşan, ekip biçen insanlarmış ve dolayısıyla hiçbir zaman tamamen kopuk olmamış doğadan. Doğan, elbette küçük çaplı da olsa nane, domates, marul, salatalık ekmeye devam ediyor ama onu asıl ilgilendiren, ufak müdahalelerle kurduğu sistemin şimdi ona çok fazla ihtiyaç duymadan devam ediyor olması. Fakat yine de bu üç metrekarelik alanda yetişen ürünün şehir insanının parasıyla dahi alamayacağı kadar faydalı ve lezzetli olduğunu söylüyor. Ona göre ortamdaki hava kalitesi yüksek çünkü çok fazla klorofil var. Buğday Derneği'nin Kadıköy'deki ofisinde balkon bahçeciliği üzerine bir eğitim veren Doğan, hem bu eğitimler hem de Facebook'taki paylaşımları sayesinde birçok kişiye ilham vermiş.

Değişimi gözlemlemek müthiş bir duygu

Murat Doğan, balkonundaki küçük dünyada gözlemlediklerinin kendisine ne kadar iyi geldiğini öyle güzel anlatıyor ki, buyurun siz de dinleyin: “Her gün okula ya da işe giderken yaptığımız şeyler o kadar rutinleşiyor ki, sabah kalkıp ilk balkona bakmak aslında bir şeylerin değiştiğini gösteriyor. Bu yüzden sıkılmıyorsunuz. Mesela işe giderken kat ettiğiniz yol hiç değişmiyor. Sabah kalkar kalkmaz yaptığınız işler de hiç değişmiyor. En fazla farklı bir kıyafet giyerek ufak değişiklikler yapabiliyorsunuz. Aynı yoldan geçip aynı otobüse binip işyerinde aynı saatlerde bilgisayarımızı açıyoruz. Ama burası farklı. Açıp bakıyorum, kurtçuklar büyümüş ya da kurtçuklar azalmış, demek ki balıklara çok kurtçuk verdim, biraz da dafnia vereyim diyorum. Bu arada dafnia da mucizevi varlıklar. Görünmeyecek kadar küçük olduğuna bakmayın, onlara hiç gıda vermiyorum, tamamen suya değen ışığın oluşturduğu yosunumsu şeyi yiyorlar. Müthiş bir bereket. Hava da güneş de bol bol var, su da nispeten var. Sonra bitkilerime bakıyorum hava soğuduğu zaman geri çekiliyorlar, ısındığı zaman canlanıyorlar. Bir gün bakıyorum, kuşlar yumurtlamış, bir bakıyorum bir gün bir yavru yumurtadan çıkmış vik vik bağırıyor. Başka bir gün bakıyorum, iki erkek kuş dişi için kavga ediyor. Hayatın ta kendisi yaşanıyor. Onları ayırmak için diplomasi kullanıyorum, ya ayrı bir kafese koyuyorum ya oyalamak için yem topları veriyorum. Canlıların birbirleri ile olan ilişkisini gözlemliyorum, hayatta bir yenilen bir yiyen olduğunu görüyorum vs.”

Dar alanda mini tarım

Murat Doğan, balkon bahçeciliğine merak salan birçok kişi gibi kesik pet şişelere nane, marul ekerek başladı işe. Fakat bununla kalmadı. Son üç senedir üç metrekarelik balkonunda biz diyelim ekosistem, siz diyin mini bir çiftlik kurmuş durumda. Balkonunda beslediği kuşların, balıkların, solucanların, kurtçukların, bitkilerin hepsinin bir görevi var…

İstanbul Ümraniye'de çok yüksek olmasalar da yeşili işgal eden onlarca beton binadan birinin beşinci katı. Oturma odasında kulağımıza çalınan kuş sesleri ve varlığı hissedilen temiz havanın camdan dışarıya baktığımızda gördüklerimizle pek ilgisi yok gibi. ‘Peki nereden geliyor olabilir?' diye soranlara “Murat Doğan'ın üç metrekarelik balkonunda oluşturduğu mini çiftlikten” cevabı yeter de artar bile. Evet Murat Doğan, evinde kendisinin çok az müdahalesiyle döngüsünü devam ettiren bir eko sistem kurdu. Onu bu noktaya götüren sürecin başı balkon bahçeciliği alanında düzenlenen bir seminere katılması. Ardından İSMEK'te düzenlenen balkon bahçeciliği kursuna devam eden Doğan, önceleri bulduğu pet şişelere nane, fesleğen dikerken şimdi balkonunda bir nevi tarım yapıyor. Nasıl başladığını kendisi anlatsın: “Aslında her şey ihtiyaçla ilgili. Önce normal bir saksı ile başladım. İçinde kaktüs, nane vs. vardı. Bir süre sonra şu ihtiyaç doğdu: Ben bunlara suyu veriyorum ama bunlar iyi büyümüyorlar, demek ki iyi bir su değil.” Klasik balkon bahçeciliğinden balkonda mini tarıma uzanan sürecin başı Doğan'ın bu sözlerine dayanıyor. Şehirde hepimizin kullandığı suyun ölü olduğunu anlatan Doğan, devam ediyor: “Filtrelerden geçen, içine klor katılan, içinde balık gezmemiş, bitki büyümemiş su ölü su ve şehirde biz canlı suya kolay ulaşamayız. Yağan yağmura kolay ulaşamıyoruz, sağımızdan solumuzdan dereler akmıyor ki, o dereleri bahçemize kanalize edelim vs...”

Akvaryum suyu ile toprağı suluyor

‘Bu suyu nasıl canlandırabilirim?' diye düşünen Doğan, aynı balkonda akvaryum içinde balık yetiştirmeye başlamış. Ve akvaryum suyu ile sulamış toprağını. Sonuç gayet başarılı. Naneleri köklendirirken ufak çaplı bir deney de yapmış. Üç bardaktan birine normal su, diğerine bitkileri güçlendirsin diye özel gübrelerin suyunu, sonuncuya da akvaryum suyu koymuş. Aralarında en verimlisi akvaryum çıkmış.

Hayvanların sürece dahil olmaya başlaması balıklarla gerçekleşmiş anlayacağınız. Doğan, suyun ölü su olduğunu fark ettikten sonra bu kez sıra toprağa gelmiş. Piyasada satılan toprakların gerçekten çok kötü olduğunu fark ettiği zaman ise ‘daha iyi toprak nasıl elde ederiz' diye düşünmeye başlamış. Sorunun cevabının Aristoteles'in dünyanın bağırsakları olarak tanımladığı solucanlar olduğunu söyleyen Murat Doğan, solucanın özellikle gübresi dolayısıyla toprak için çok kıymetli olduğunu söyleyip bilmeyenler için mantığını anlatıyor: “Hayvan ne kadar büyükse bağırsakları o kadar uzun oluyor ve o kadar uzun bağırsaktan çıkan şeyden fazla bir şey kalmıyor, posa kalıyor. Hayvan ne kadar küçülürse de bağırsağının gübresi o kadar kıymetli.” "Solucanları nasıl besliyorsunuz?" sorusuna cevabı ise şöyle oluyor Doğan'ın: “Mutfaktan ne çıkarsa o gün onu yiyorlar. Diyelim patates kızarttım. Kabuğunu atıyorum, menemen yaparken domatesin kabuğunu atıyorum, onu yiyorlar. Muz kabuğunu çok severler.” Dedik ya balkondaki her canlının bir görevi var diye, solucanlarınki de toprağı beslemekmiş.

Solucanlar toprağı yeniliyor, kuşlar gübre veriyor…

Gelelim sesleriyle evde her daim bir bahar havası yaşanıyormuş hissi veren kuşlara. “Sadece solucanın gübresi ile olmuyordu.” diye söze başlıyor Murat Doğan ve devam ediyor: “Solucan aslında toprak oluşturuyor. Gübre başka, toprak başka. Solucan toprak oluşturuyor, toprağı yeniliyor. Gübre ise direkt azot, potasyum vb. içeriyor. Yanmış hayvan gübresi bulmak şehirde kolay değil. Köy yerlerinde kolay. Ya yakın yerlere gidip toplayacaksınız ya da kendiniz yapmak zorundasınız. Toprağı biraz almıştım. Hem kuşun gübresi ile hem de solucanın oluşturduğu iyi toprakla karıştırarak iyi bir toprağa dönüştürüyorum kendimce.” Doğan'ın 10'dan fazla kuşu var. Bir de bıldırcını var ki, yine en kıymetli gübre ondan çıkıyormuş. Kendisinden dinleyelim: “Gördüğünüz kafese bırakıyorum hem toprağın içinde oluştuysa böceği yiyor hem oluştuysa ayrık otlarını yiyor hem şöyle bir karıştırıyor. Kuş burada dolaştığı zaman üç tarafın faydası var. Hem bana hem toprağa hem kendisine faydası var. Bunların hepsini benim yaptığımı düşünün, bir kere ayrık otlarını toplamaya uğraşacağım hem ilaç vereceğim ki, bunun maliyeti var ve toprağa zarar veriyor. Böcek börtü oluştuğu zaman bir de onlarla uğraşacağım. Bunlara gerek yok, doğru canlıyı doğru kaynakla buluşturuyorum, kendi kendine döngü kuruluyor.”

Eski bir öğretmen olan Murat Doğan, şu anda ise kostüm tasarımı yapıyor. Bu işlerle ilgili olmasını ve doğadan kopmamasını ise küçüklüğünün Adalar'da geçmesine bağlıyor. Tavuk besleyen babası dahil adadaki birçok kişi hayvancılıkla uğraşan, ekip biçen insanlarmış ve dolayısıyla hiçbir zaman tamamen kopuk olmamış doğadan. Doğan, elbette küçük çaplı da olsa nane, domates, marul, salatalık ekmeye devam ediyor ama onu asıl ilgilendiren, ufak müdahalelerle kurduğu sistemin şimdi ona çok fazla ihtiyaç duymadan devam ediyor olması. Fakat yine de bu üç metrekarelik alanda yetişen ürünün şehir insanının parasıyla dahi alamayacağı kadar faydalı ve lezzetli olduğunu söylüyor. Ona göre ortamdaki hava kalitesi yüksek çünkü çok fazla klorofil var. Buğday Derneği'nin Kadıköy'deki ofisinde balkon bahçeciliği üzerine bir eğitim veren Doğan, hem bu eğitimler hem de Facebook'taki paylaşımları sayesinde birçok kişiye ilham vermiş.

Değişimi gözlemlemek müthiş bir duygu

Murat Doğan, balkonundaki küçük dünyada gözlemlediklerinin kendisine ne kadar iyi geldiğini öyle güzel anlatıyor ki, buyurun siz de dinleyin: “Her gün okula ya da işe giderken yaptığımız şeyler o kadar rutinleşiyor ki, sabah kalkıp ilk balkona bakmak aslında bir şeylerin değiştiğini gösteriyor. Bu yüzden sıkılmıyorsunuz. Mesela işe giderken kat ettiğiniz yol hiç değişmiyor. Sabah kalkar kalkmaz yaptığınız işler de hiç değişmiyor. En fazla farklı bir kıyafet giyerek ufak değişiklikler yapabiliyorsunuz. Aynı yoldan geçip aynı otobüse binip işyerinde aynı saatlerde bilgisayarımızı açıyoruz. Ama burası farklı. Açıp bakıyorum, kurtçuklar büyümüş ya da kurtçuklar azalmış, demek ki balıklara çok kurtçuk verdim, biraz da dafnia vereyim diyorum. Bu arada dafnia da mucizevi varlıklar. Görünmeyecek kadar küçük olduğuna bakmayın, onlara hiç gıda vermiyorum, tamamen suya değen ışığın oluşturduğu yosunumsu şeyi yiyorlar. Müthiş bir bereket. Hava da güneş de bol bol var, su da nispeten var. Sonra bitkilerime bakıyorum hava soğuduğu zaman geri çekiliyorlar, ısındığı zaman canlanıyorlar. Bir gün bakıyorum, kuşlar yumurtlamış, bir bakıyorum bir gün bir yavru yumurtadan çıkmış vik vik bağırıyor. Başka bir gün bakıyorum, iki erkek kuş dişi için kavga ediyor. Hayatın ta kendisi yaşanıyor. Onları ayırmak için diplomasi kullanıyorum, ya ayrı bir kafese koyuyorum ya oyalamak için yem topları veriyorum. Canlıların birbirleri ile olan ilişkisini gözlemliyorum, hayatta bir yenilen bir yiyen olduğunu görüyorum vs.”

19 Eylül 2015 Cumartesi

Bayramda kime, neyi nereden almalı?

Bayram alışverişi çocukluğumuzdan kalan bir heyecan. Ancak indirim furyasına kapılıp paranızı çocukça harcamayın. Meraklısına bayram alışverişi için bazı öneriler...

Bayram yaklaştıkça alışveriş merkezlerinde hareketlilik arttı. Temizliği çoktan halleden kadınların kafasındaysa alışveriş paniği. Kime, neyi, nereden almalı konusunda kafalar karışık. Oysa ufak ipuçlarını takip ederek bu sorunu hem bütçenize hem zevkinize uygun şekilde tereyağından kıl çeker gibi halletmeniz mümkün. Hanımları olduğu kadar beyleri de sevindirecek bayram alışverişi için püf noktaları.

Listesiz çıkmam abi: Alışverişe çıkmadan liste yapmak hepimizin bildiği ancak ihmal ettiği bir püf noktası. Market alışverişinde almayı unuttuğunuz yumurtayı, sütü mahalle bakkalından halletmeniz kolay da aynı şey giyim için geçerli değil. Yeni aldığınız eteğinizle mükemmel uyacak üstelik yüzde elli indirimli bir bluzu kaçırmayı kim ister? Ya da tersi tam da ihtiyacınız olacak şeyi bulmuşken sepetiniz rastgele aldığınız parçalarla öyle dolmuştur ki ona sıra gelmez. Siz siz olun alışverişe çıkmadan önce liste yapmayı unutmayın.

İhtiyaçlarınızı belirlerken: Dedik ya alışveriş listesi önemli. Peki, bu listeyi oluştururken nelere dikkat etmeli? İlk işiniz dolabınızı şöyle bir yoklayıp nelere ihtiyacınız olduğunu yazmak olsun. Bu, dolabınızdaki kıyafetleri de daha verimli kullanmanızı sağlar. Tek bir etek, pantolon ya da bluzu nelerle kombinleyebileceğinizi düşünüp alışverişinizi buna göre yapın. Bu arada hem eksiklerinizi tamamlamış hem de dolabınızdaki kullanmadığınız parçaları değerlendirmiş olursunuz.

Dolaba kaldıracağınız “bayramlık” almayın: Devir tasarruf devri. Emrah'ın kardeşi Gülcan'ın kırmızı pabuç sevdası gibi sadece bayramda seyranda giyilecek şeyleri ne kendiniz ne de aileniz için almayın. Bunun yerine en azından bir ya da birkaç parçasını başka kıyafetlerinizle de kullanabileceğiniz ürünleri tercih edin. Aksi takdirde kıyafeti kendinize değil dolabınıza almış olursunuz.

Abartıdan uzak durun: Sade ve çabasız şıklık her zaman tercihiniz olsun. Bayramlık adı altında eliniz pullu payetli şeylere, sert neon renklere gitmesin. Bu kıyafetler hem uzun süren akraba ziyaretlerinde rahat hareket etmenizi engeller hem de sizi adeta düğüne giden ‘gelinin kız kardeşi'ne döndürerek avam bir görüntü oluşturur. Sonbaharın şanına yakışacak şekilde sarı ve toprak tonlarında, şık ama rahat kıyafetler tercih edin.

Sezon sonu indirimi sizi kandırmasın: Bayram alışverişlerine normal zamandakinden daha çok bütçe ayrıldığı malum. Gözünüzü dört açmazsanız bu paranın alışveriş merkezine adım attığınız ilk yarım saat içinde nasıl buharlaşıp uçtuğuna şahit olursunuz. Şans mı diyelim, şanssızlık mı bilmiyoruz ama bayram alışverişi sonbahar indirimleri zamanına denk geliyor son yıllarda. Bu indirimleri bilinçli değerlendirmezseniz bayramlıklarınızı alamadan elinizde onlarca yazlık ürünle kalakalmanız mümkün. Bu yüzden mümkünse bayramlık olarak alacağınız ceket, pantolon, etek vs. parçalarla kombinleyebileceğiniz sezon sonu ürünleri tercih edin. Sırf ucuz diye sepetinizi gereksiz parçalarla doldurmayın. Kısaca, sezon sonu indirimi insanı vezir de eder rezil de…

Geç kalmak pişmanlıktır: Devlet dairesinde bile işimizi cuma gününün son mesai saatlerine bırakmaya bayılan bir milletiz. Üşengeçliğimiz tartışılmaz yani. Bu tavsiyeyi vermek için geciktik mi bilmiyoruz ama siz siz olun bayram alışverişinizi son güne bırakmayın. Hem Halk Ekmek kuyruğu gibi uzayan kabin sıralarında ömrünüzü çürütmemiş hem de fırsatçılar yüzünden bayram haftası el yakan fiyatlara değmemiş olursunuz. Bilenler bilir, her elinizi attığınız ürünün sadece 46 bedeninin kaldığını öğrenmek dramdır.

Şıklık ayrıntıda gizlidir

Devir tasarruf devri demiştik. Her bayram baştan aşağı yeni kıyafetler almaya bütçeniz yetmeyebilir. Bu durum sizi üzmesin. Zira dolabınızda duran özel günlerde giydiğiniz kıyafetleri, sezon sonu indiriminden alacağınız farklı ayakkabı, çanta, kemer, eşarp ya da şal gibi parçalarla kombinleyerek yeniden kullanabilirsiniz. Yahut uzun elbisenizi kestirip tunik olarak pantolon üzerine giyebilir, tuniklerinizi kısaltıp etek üzerine gömlek olarak kullanabilirsiniz. Kıyafetlerinizi farklı detaylarla tekrar yorumlayarak yeni hissi vermiş olursunuz.

Çocukları, bayram şekerine çevirmeyin

Hem bayramlarda hem de düğünlerde yapılan ölümcül hatadır, çocukları küçük bir prens ya da prensese çevirmek. Hiçbir masraftan kaçınmadan alınan boyundan büyük takım elbiseler, kızları töre mağduru ‘küçük gelin'e benzeten kabarık kıyafetler… Çocuklar her haliyle tatlı zaten. Fazla çaba harcayıp onları büyümüş de küçülmüş pozlarına sokmaya lüzum yok. Hem bu kıyafetler çoğunlukla nefes almayan kumaşlardan üretildiği için çocukların hareketlerini kısıtlıyor, oyun keyfine mani oluyor. Bırakın diledikleri gibi koşuştursunlar. Kaliteli, pamuk kıyafetler alın. Bir kez giyip dolaba kaldıracağınız kıyafetler çocuklar hızlı büyüdüğü için bir daha işe yaramaz. Gereğinden fazla pahalı bu ürünlere verdiğinizi parayı çöpe atmış olursunuz.