31 Mayıs 2016 Salı

Bu kafede hayvanlar ve insanlar eşit haklara sahip

Son zamanlarda birbirinden ilginç kafelerin açıldığı Balat'ta dikkat çeken mekanlardan biri de Naftalin K. Farklı dönemlere ait eşyalarla dekore edilen mekanın müdavimleri birer ‘misafir' gibi ağırlanıyor.

Kapı açıldığı esnada önce bir kedi buyur ediyor sizi içeriye. Hangi masaya oturacağınızı sıcak kalorifer yanı yerine kafeyi en iyi gözlemleyeceğiniz yer belirliyor. Ortada dönen plakta Edith Piaf'tan Zeki Müren'e yerli yabancı sanatçılar çalıyor. Giyimiyle 80'li yılları andıran bir kadın sobaya birkaç odun ve kömür yerleştiriyor. Duvarlar Yunanca, Fransızca, Almanca, Türkçe eski dönem dergileri ve kitap yapraklarıyla dolu. Kitap sayfaları arasında duvarda bir kedi çizimi beliriyor. Kırmızı panjurlu sandığında kafenin sakinlerinden olan kedi ‘Hamsi' uyuyor. ‘Kınış' ise sosyal ağlarda paylaşacağı fotoğrafın konseptini düşünen misafirlerden birinin kucağında oturuyor.Bu sahneler Balat'ın dar sokaklarında saklı, ismiyle müsemma, kafe Naftalin K.'ya ait. Kafe içindeki eşyaların tümü vintage. Yani, farklı dönemlere ait. Naftalin K. Karaköy kafelerinden sonra Balat'ı tercih eden ziyaretçilerin yeni mekanı. En çok da kedi sevmek isteyenlerin uğrak yeri. Kafenin sahibi Zeynep Hakgüder, Naftalin K.'nın hikâyesinin eşiyle tanışmasıyla başladığını söylüyor. Bülent Yılmaz, Naftalin K.'nın karşısındaki vintage dükkânın sahibi. İkisi de dönem eşyalarına gönülden bağlı. Bu alanda geniş bir koleksiyona sahip olmaları onlarda konsept oluşturma kararı doğurur. Vintage konseptli mekanda ısıtma aracı olarak da soba tercih ediliyor. Kafe sahibi Hakgüder, sıcaklığın kafedeki bütün misafirlere eşit yayılmasını istedikleri için bu fikri tercih ettiklerini söylüyor. Misafir demişken, Hakgüder kafeye gelen müşterilerin kendi misafiri olduğunu belirtiyor. Sobayı bulan misafirler, yanlarında kestane de getiriyor. Sobanın üzerinde pişen kestaneler ise kafedeki herkese dağıtılıyor. Bireyselliğin üst düzey tutulduğu modern zamanda insanların başkalarını düşünerek kestane getirmesi, Zeynep Hanım'ı çok mutlu ediyor.Baş köşede kedi varKafenin asıl konseptini kedi oluşturuyor. İçerideki küçük kitaplıkta da kedilerle ilgili yazılmış neredeyse tüm kitaplar mevcut. Gündüz Vassaf'ın İstanbul'da Kedi'si bunlardan biri. Zeynep Hakgüder, kafenin hayvanlara ve insanlara eşit hak verilen bir mekan olduğunu söylüyor. İsmindek K'yı ise şu şekilde açıklıyor: “En sevdiğim edebiyatçı Kafka, kahve, kedi, kitap, kütüphane, keyif, kahvaltı, kek derken hepsi K harfinde birleşiyor. İlk harfini kullanmak istediğimizden Naftalin K. koyduk kafenin ismini. Karakter atfediyoruz biz bu mekana. Çünkü kendi kişiliği olan bir mekan. Naftalin'in yanında K. soy admış gibi oldu böylece.” Anıları kitaplaştırmayı düşünüyorlarHakgüder, kafenin misafirleriyle iç içe bir hayat yaşadıklarını anlatıyor. Kuvvetle muhtemel, karakterli bir kafe olmasından dolayı bir senedir ilginç şeyler yaşadıklarını söylüyor. İlerideki en büyük isteklerinden birinin de bunları öyküleştirerek kitap haline getirmek olduğunu belirtiyor. Birebir misafirlerle ilgilenen ve hayatlarına dokunan Hakgüder yaşadıkları ilginç anları şöyle özetliyor: “Bir keresinde şöyle bir hikâye ile karşılaştık. Burada tanışıp birbirine bağlanan iki genç, ayrılmaya karar veriyor. Burası da en çok sevdikleri mekân. Aynı gün birbirlerinden habersiz bir saat arayla kafeye geliyorlar. Birbirlerinden habersiz kafede karşılaşmalarını işaret olarak yorumluyorlar. Biz de bunlardan elbette habersiziz. Bize anlatıldıkça ne kadar ilginç hikâyeler yaşandığının farkına varıyoruz bu küçük mekanda.”

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Bu kafede hayvanlar ve insanlar eşit haklara sahip

Son zamanlarda birbirinden ilginç kafelerin açıldığı Balat'ta dikkat çeken mekanlardan biri de Naftalin K. Farklı dönemlere ait eşyalarla dekore edilen mekanın müdavimleri birer ‘misafir' gibi ağırlanıyor.

Kapı açıldığı esnada önce bir kedi buyur ediyor sizi içeriye. Hangi masaya oturacağınızı sıcak kalorifer yanı yerine kafeyi en iyi gözlemleyeceğiniz yer belirliyor. Ortada dönen plakta Edith Piaf'tan Zeki Müren'e yerli yabancı sanatçılar çalıyor. Giyimiyle 80'li yılları andıran bir kadın sobaya birkaç odun ve kömür yerleştiriyor. Duvarlar Yunanca, Fransızca, Almanca, Türkçe eski dönem dergileri ve kitap yapraklarıyla dolu. Kitap sayfaları arasında duvarda bir kedi çizimi beliriyor. Kırmızı panjurlu sandığında kafenin sakinlerinden olan kedi ‘Hamsi' uyuyor. ‘Kınış' ise sosyal ağlarda paylaşacağı fotoğrafın konseptini düşünen misafirlerden birinin kucağında oturuyor.Bu sahneler Balat'ın dar sokaklarında saklı, ismiyle müsemma, kafe Naftalin K.'ya ait. Kafe içindeki eşyaların tümü vintage. Yani, farklı dönemlere ait. Naftalin K. Karaköy kafelerinden sonra Balat'ı tercih eden ziyaretçilerin yeni mekanı. En çok da kedi sevmek isteyenlerin uğrak yeri. Kafenin sahibi Zeynep Hakgüder, Naftalin K.'nın hikâyesinin eşiyle tanışmasıyla başladığını söylüyor. Bülent Yılmaz, Naftalin K.'nın karşısındaki vintage dükkânın sahibi. İkisi de dönem eşyalarına gönülden bağlı. Bu alanda geniş bir koleksiyona sahip olmaları onlarda konsept oluşturma kararı doğurur. Vintage konseptli mekanda ısıtma aracı olarak da soba tercih ediliyor. Kafe sahibi Hakgüder, sıcaklığın kafedeki bütün misafirlere eşit yayılmasını istedikleri için bu fikri tercih ettiklerini söylüyor. Misafir demişken, Hakgüder kafeye gelen müşterilerin kendi misafiri olduğunu belirtiyor. Sobayı bulan misafirler, yanlarında kestane de getiriyor. Sobanın üzerinde pişen kestaneler ise kafedeki herkese dağıtılıyor. Bireyselliğin üst düzey tutulduğu modern zamanda insanların başkalarını düşünerek kestane getirmesi, Zeynep Hanım'ı çok mutlu ediyor.Baş köşede kedi varKafenin asıl konseptini kedi oluşturuyor. İçerideki küçük kitaplıkta da kedilerle ilgili yazılmış neredeyse tüm kitaplar mevcut. Gündüz Vassaf'ın İstanbul'da Kedi'si bunlardan biri. Zeynep Hakgüder, kafenin hayvanlara ve insanlara eşit hak verilen bir mekan olduğunu söylüyor. İsmindek K'yı ise şu şekilde açıklıyor: “En sevdiğim edebiyatçı Kafka, kahve, kedi, kitap, kütüphane, keyif, kahvaltı, kek derken hepsi K harfinde birleşiyor. İlk harfini kullanmak istediğimizden Naftalin K. koyduk kafenin ismini. Karakter atfediyoruz biz bu mekana. Çünkü kendi kişiliği olan bir mekan. Naftalin'in yanında K. soy admış gibi oldu böylece.” Anıları kitaplaştırmayı düşünüyorlarHakgüder, kafenin misafirleriyle iç içe bir hayat yaşadıklarını anlatıyor. Kuvvetle muhtemel, karakterli bir kafe olmasından dolayı bir senedir ilginç şeyler yaşadıklarını söylüyor. İlerideki en büyük isteklerinden birinin de bunları öyküleştirerek kitap haline getirmek olduğunu belirtiyor. Birebir misafirlerle ilgilenen ve hayatlarına dokunan Hakgüder yaşadıkları ilginç anları şöyle özetliyor: “Bir keresinde şöyle bir hikâye ile karşılaştık. Burada tanışıp birbirine bağlanan iki genç, ayrılmaya karar veriyor. Burası da en çok sevdikleri mekân. Aynı gün birbirlerinden habersiz bir saat arayla kafeye geliyorlar. Birbirlerinden habersiz kafede karşılaşmalarını işaret olarak yorumluyorlar. Biz de bunlardan elbette habersiziz. Bize anlatıldıkça ne kadar ilginç hikâyeler yaşandığının farkına varıyoruz bu küçük mekanda.”

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Bu kafede hayvanlar ve insanlar eşit haklara sahip

Son zamanlarda birbirinden ilginç kafelerin açıldığı Balat'ta dikkat çeken mekanlardan biri de Naftalin K. Farklı dönemlere ait eşyalarla dekore edilen mekanın müdavimleri birer ‘misafir' gibi ağırlanıyor.

Kapı açıldığı esnada önce bir kedi buyur ediyor sizi içeriye. Hangi masaya oturacağınızı sıcak kalorifer yanı yerine kafeyi en iyi gözlemleyeceğiniz yer belirliyor. Ortada dönen plakta Edith Piaf'tan Zeki Müren'e yerli yabancı sanatçılar çalıyor. Giyimiyle 80'li yılları andıran bir kadın sobaya birkaç odun ve kömür yerleştiriyor. Duvarlar Yunanca, Fransızca, Almanca, Türkçe eski dönem dergileri ve kitap yapraklarıyla dolu. Kitap sayfaları arasında duvarda bir kedi çizimi beliriyor. Kırmızı panjurlu sandığında kafenin sakinlerinden olan kedi ‘Hamsi' uyuyor. ‘Kınış' ise sosyal ağlarda paylaşacağı fotoğrafın konseptini düşünen misafirlerden birinin kucağında oturuyor.Bu sahneler Balat'ın dar sokaklarında saklı, ismiyle müsemma, kafe Naftalin K.'ya ait. Kafe içindeki eşyaların tümü vintage. Yani, farklı dönemlere ait. Naftalin K. Karaköy kafelerinden sonra Balat'ı tercih eden ziyaretçilerin yeni mekanı. En çok da kedi sevmek isteyenlerin uğrak yeri. Kafenin sahibi Zeynep Hakgüder, Naftalin K.'nın hikâyesinin eşiyle tanışmasıyla başladığını söylüyor. Bülent Yılmaz, Naftalin K.'nın karşısındaki vintage dükkânın sahibi. İkisi de dönem eşyalarına gönülden bağlı. Bu alanda geniş bir koleksiyona sahip olmaları onlarda konsept oluşturma kararı doğurur. Vintage konseptli mekanda ısıtma aracı olarak da soba tercih ediliyor. Kafe sahibi Hakgüder, sıcaklığın kafedeki bütün misafirlere eşit yayılmasını istedikleri için bu fikri tercih ettiklerini söylüyor. Misafir demişken, Hakgüder kafeye gelen müşterilerin kendi misafiri olduğunu belirtiyor. Sobayı bulan misafirler, yanlarında kestane de getiriyor. Sobanın üzerinde pişen kestaneler ise kafedeki herkese dağıtılıyor. Bireyselliğin üst düzey tutulduğu modern zamanda insanların başkalarını düşünerek kestane getirmesi, Zeynep Hanım'ı çok mutlu ediyor.Baş köşede kedi varKafenin asıl konseptini kedi oluşturuyor. İçerideki küçük kitaplıkta da kedilerle ilgili yazılmış neredeyse tüm kitaplar mevcut. Gündüz Vassaf'ın İstanbul'da Kedi'si bunlardan biri. Zeynep Hakgüder, kafenin hayvanlara ve insanlara eşit hak verilen bir mekan olduğunu söylüyor. İsmindek K'yı ise şu şekilde açıklıyor: “En sevdiğim edebiyatçı Kafka, kahve, kedi, kitap, kütüphane, keyif, kahvaltı, kek derken hepsi K harfinde birleşiyor. İlk harfini kullanmak istediğimizden Naftalin K. koyduk kafenin ismini. Karakter atfediyoruz biz bu mekana. Çünkü kendi kişiliği olan bir mekan. Naftalin'in yanında K. soy admış gibi oldu böylece.” Anıları kitaplaştırmayı düşünüyorlarHakgüder, kafenin misafirleriyle iç içe bir hayat yaşadıklarını anlatıyor. Kuvvetle muhtemel, karakterli bir kafe olmasından dolayı bir senedir ilginç şeyler yaşadıklarını söylüyor. İlerideki en büyük isteklerinden birinin de bunları öyküleştirerek kitap haline getirmek olduğunu belirtiyor. Birebir misafirlerle ilgilenen ve hayatlarına dokunan Hakgüder yaşadıkları ilginç anları şöyle özetliyor: “Bir keresinde şöyle bir hikâye ile karşılaştık. Burada tanışıp birbirine bağlanan iki genç, ayrılmaya karar veriyor. Burası da en çok sevdikleri mekân. Aynı gün birbirlerinden habersiz bir saat arayla kafeye geliyorlar. Birbirlerinden habersiz kafede karşılaşmalarını işaret olarak yorumluyorlar. Biz de bunlardan elbette habersiziz. Bize anlatıldıkça ne kadar ilginç hikâyeler yaşandığının farkına varıyoruz bu küçük mekanda.”

23 Nisan 2016 Cumartesi

Oyuncunun insanlardan kaçmasını anlamıyorum

Hakan Boyav, ‘Kış Güneşi' dizisiyle seyirci karşısında. Yine kötülerden hesap soran iyi adam rolünde…Çok sert hesapsorduğu içingerçek hayatta kötü adam olarak tanındığını söyleyen oyuncu, özel hayatında sıra dışı bir hikâyeye sahip.

Hanımın Çiftliği, Behzat Ç., Kurtlar Vadisi… Seyirci hangi rolle sokakta karşılıyor?

Dizi tarihimizin önemli dizilerinde, en önemli yan rolleri canlandıran bir oyuncuyum. Farklı roller oynadım, en çok akılda kalan karakterim ‘Barda'dan. Türkiye'nin en kötü adamlarının filmi. Bizim Funny Games'imiz… Ankara'da yaşanmış bir olayı anlatan sert, etkili bir yapım. Yarışmalarda gösterilmedi, şiddetten beslendiği söylendi, aforoz edildi, ambargo konuldu. O dönem ödül rekorları kıran film ‘Sis ve Gece'dir. Yoldan geçen 15 kişiyi çevirelim, bir tanesi tanımaz ama iddia ederim 13'ü ‘Barda'yı bilir.

Sinemada Barda. Dizilerde peki?

‘Hırsız Polis' çok önemlidir. Senaryosu doğru düzgün yazılan sayılı yapımlardan. Uğur Yücel, Rasim Öztekin, Vahide Gördüm gibi ustaların olduğu mili takım kadrosu gibi bir ekip. Senaristleri felsefe bölümü mezunu ve şahane hikâye yazmışlar. ‘Asmalı Konak' da bir o kadar değerli…

Kurtlar Vadisi'nden bahsetmediniz?

Onun da senaryosu müthiş yazılmıştır, özellikle Cüneyt Aysan ile Bahadır Özdener zamanında. Bütün dünyayı etkilemiştir. En çok oynamaktan keyif aldığın rol hangisi diye sorsan Vadi'deki ‘Kara' derim. Sokakta da en çok tanınmama sebep olan roldür, berber Reşit'ten sonra… O da çok sevilir ama Vadi'nin yeri ayrı. Hanımın Çiftliği'ni de unutmayalım. Reytinglerde haftalarca birinci sırada kalmayı başaran nadir dizilerden. Belki tanınırlığımda Kara'dan daha fazla etkisi olmuştur. Ne güzel bir iştir, ne güzel hikâye. Bütün işlerimden memnunum.

Hayli iyi adam oynadınız ama kötü olarak zihinlerdesiniz. Neden?

Çok yanlış bir algı. ‘Barda'daki Patlak hariç hiç kötü adam oynamadım. Berber Reşit komik, fırıldaktır. ‘Hırsız Polis'teki Kaporta Yakup hırsızdır ama iyi adamdır. Kara eli, bileği dehşettir ama çok vatanperver, düzgün bir abidir. Türkiye'de hep kötülerden hesap soran iyi adamı oynadım. O kadar fena hesap sordum ki beni kötü zannettiler. Hesap soran orta yaş üstü aksiyon adam rolü düştü bana. Bıraksınlar artık beni kötü zannetmekten. Oynadığım iyiler işkencelerin, dayağın sınırlarında geziyor. Bana gelen senaryoların yüzde 70'i kötü adam. Hiçbirini oynamadım, oynamıyorum.

Akılda kalan bir tipolojiye sahip olmanızın bu algıda payı olabilir…

Farklı tipolojiye sahip olmanın artıları, eksileri var. Artılar: 1-Akılda kalıyorsun. 2-Senden çok bulunmuyor. 3-Çok iş geliyor. Gelen rolleri değişik oynamak önemli olan. Berber Reşit ile Kara'yı yan yana koy, alakası yok. Öyle bir rolü üzerime yapıştırıp gitmedim. Bunu yaparsan eksi hanene yazılır. Allah'a bin şükür hiçbir rolü elime yüzüme bulaştırmadım. Bir kere bulaştırırsan unutulması zor olur.

Ankara'da yaşamak lüks

Gündelik hayatta nasıl bir ritminiz var?

Sıradan yaşıyorum. Sette değilsem evde kalmayı tercih ederim. Bakınırım, bir yerlere gider çay içerim. İnsanlardan kaçan biri değilim. Bir oyuncunun insanlarından kaçmasını anlamıyorum. Oyunculuk gözlem yapma sanatıdır. İnsanların arasında olacaksınız ki heybenizi doldurup yeri geldiğinde kullanabilesiniz.

Eskiden Ankara vardı hayatınızda. Şimdi?

Evim hâlâ Ankara'da. Orada yaşamayı seviyorum, iş için İstanbul'a geliyorum. Ya ev kiralıyorum ya da otelde kalıyorum. Burada evim yok, olmasını da istemem. Ankara sakin, ilişkilerin güzel olduğu bir yer. Burada bir arkadaşınla üç saatte buluşuyorsun, Ankara'da 10 dakikada. Bu bir lüks, güzel bir şey.

Tiyatro devam etmiyor sanırım…

Devlet tiyatrosu sanatçısıyım. Yılımızı tamamladık, ocak ayında emekli olmayı düşünüyorum. Son 10 yıldır da yönetmenlik yapıyordum, artık yorulduk. Bayrağı gençlere devretme zamanı.

Dizi ve sinemanın yoğun temposunun bu kararda payı var mı?

Hepsi birden olmuyor. Biraz daha sinema ve diziye yönelme düşüncesindeyim. Tiyatro bizim yaşama biçimimiz, her zaman yaparız. Gün gelir bir kadro bir yerde buluşur, bizi de çağırır, hemen kafayı uzatırız. Ölene kadar yapacağımız bir şey. Şimdi dizi, sinema, tiyatroyu bir arada götürecek konsantrasyonu kaybettik. Yaşlandık… Üçü-ikiye düşüyor, sonra bire inecek. Sonra da göçüp gideceğiz.

Kış Güneşi nasıl gidiyor?

Özenli çekilmiş, titiz bir dizi. Kurtlardan sonra ‘Beyaz Karanfil' diye bir iş yaptım. Uzun sürmedi maalesef. Sonra bir buçuk sene kadar dinlendim. Bir sürü senaryo geldi, hiçbirine kafayı uzatmadım. Sevmedim… Ama Kış Güneşi'nin senaryosunu beğendim. Hikâye, diyalog örgüsü, oyuncuları çok iyi. Zor tutacak bir hikâye ama tutacak. Hırsız Polis, Ezel gibi her geçen gün takipçileri artacak. İyi hikâye, iyi oyunculuklar, iyi reji…

Yine kötülerden hesap soran iyi adamsınız.

İntikam peşinde giden başroldeki adamla yürüyen, zaman zaman akıl hocalığını, yarenliğini yapan bir adam. Hikâyede intikam da var, aşk da... Yine kötülerden hesap soruyorum.

Müebbet mi yedim karıcığım?

“Eşim çocukluk aşkım. Gençken evlendik, 11 yıl kadar evli kaldık. O dönem içkiyle problemim vardı. Eşim hoşlanmadı, ayrıldı. Ama aramızda sevgisizlik hiç olmadı. Ne birbirimize kötü sözümüz oldu, ne de sorumluluktan kaçtığımız bir an… Dokuz sene önce tedavi gördüm, içkiyi, sigarayı bıraktım. Sonra gidip dedim ki, ‘Birbirimizi seviyoruz. Müebbet mi yedim? Birleşelim.' Eşim de dedi ki, “Tamam, bir daha içmeyeceğine inandım. Gel, ben de seni severim.” Bu yaz dört kişilik bir düğünde evlendik. 24 yaşındaki kızımız nikâh şahidimiz oldu.”

5 Mart 2016 Cumartesi

Oyuncunun insanlardan kaçmasını anlamıyorum

Hakan Boyav, ‘Kış Güneşi' dizisiyle seyirci karşısında. Yine kötülerden hesap soran iyi adam rolünde…Çok sert hesapsorduğu içingerçek hayatta kötü adam olarak tanındığını söyleyen oyuncu, özel hayatında sıra dışı bir hikâyeye sahip.

Hanımın Çiftliği, Behzat Ç., Kurtlar Vadisi… Seyirci hangi rolle sokakta karşılıyor?

Dizi tarihimizin önemli dizilerinde, en önemli yan rolleri canlandıran bir oyuncuyum. Farklı roller oynadım, en çok akılda kalan karakterim ‘Barda'dan. Türkiye'nin en kötü adamlarının filmi. Bizim Funny Games'imiz… Ankara'da yaşanmış bir olayı anlatan sert, etkili bir yapım. Yarışmalarda gösterilmedi, şiddetten beslendiği söylendi, aforoz edildi, ambargo konuldu. O dönem ödül rekorları kıran film ‘Sis ve Gece'dir. Yoldan geçen 15 kişiyi çevirelim, bir tanesi tanımaz ama iddia ederim 13'ü ‘Barda'yı bilir.

Sinemada Barda. Dizilerde peki?

‘Hırsız Polis' çok önemlidir. Senaryosu doğru düzgün yazılan sayılı yapımlardan. Uğur Yücel, Rasim Öztekin, Vahide Gördüm gibi ustaların olduğu mili takım kadrosu gibi bir ekip. Senaristleri felsefe bölümü mezunu ve şahane hikâye yazmışlar. ‘Asmalı Konak' da bir o kadar değerli…

Kurtlar Vadisi'nden bahsetmediniz?

Onun da senaryosu müthiş yazılmıştır, özellikle Cüneyt Aysan ile Bahadır Özdener zamanında. Bütün dünyayı etkilemiştir. En çok oynamaktan keyif aldığın rol hangisi diye sorsan Vadi'deki ‘Kara' derim. Sokakta da en çok tanınmama sebep olan roldür, berber Reşit'ten sonra… O da çok sevilir ama Vadi'nin yeri ayrı. Hanımın Çiftliği'ni de unutmayalım. Reytinglerde haftalarca birinci sırada kalmayı başaran nadir dizilerden. Belki tanınırlığımda Kara'dan daha fazla etkisi olmuştur. Ne güzel bir iştir, ne güzel hikâye. Bütün işlerimden memnunum.

Hayli iyi adam oynadınız ama kötü olarak zihinlerdesiniz. Neden?

Çok yanlış bir algı. ‘Barda'daki Patlak hariç hiç kötü adam oynamadım. Berber Reşit komik, fırıldaktır. ‘Hırsız Polis'teki Kaporta Yakup hırsızdır ama iyi adamdır. Kara eli, bileği dehşettir ama çok vatanperver, düzgün bir abidir. Türkiye'de hep kötülerden hesap soran iyi adamı oynadım. O kadar fena hesap sordum ki beni kötü zannettiler. Hesap soran orta yaş üstü aksiyon adam rolü düştü bana. Bıraksınlar artık beni kötü zannetmekten. Oynadığım iyiler işkencelerin, dayağın sınırlarında geziyor. Bana gelen senaryoların yüzde 70'i kötü adam. Hiçbirini oynamadım, oynamıyorum.

Akılda kalan bir tipolojiye sahip olmanızın bu algıda payı olabilir…

Farklı tipolojiye sahip olmanın artıları, eksileri var. Artılar: 1-Akılda kalıyorsun. 2-Senden çok bulunmuyor. 3-Çok iş geliyor. Gelen rolleri değişik oynamak önemli olan. Berber Reşit ile Kara'yı yan yana koy, alakası yok. Öyle bir rolü üzerime yapıştırıp gitmedim. Bunu yaparsan eksi hanene yazılır. Allah'a bin şükür hiçbir rolü elime yüzüme bulaştırmadım. Bir kere bulaştırırsan unutulması zor olur.

Ankara'da yaşamak lüks

Gündelik hayatta nasıl bir ritminiz var?

Sıradan yaşıyorum. Sette değilsem evde kalmayı tercih ederim. Bakınırım, bir yerlere gider çay içerim. İnsanlardan kaçan biri değilim. Bir oyuncunun insanlarından kaçmasını anlamıyorum. Oyunculuk gözlem yapma sanatıdır. İnsanların arasında olacaksınız ki heybenizi doldurup yeri geldiğinde kullanabilesiniz.

Eskiden Ankara vardı hayatınızda. Şimdi?

Evim hâlâ Ankara'da. Orada yaşamayı seviyorum, iş için İstanbul'a geliyorum. Ya ev kiralıyorum ya da otelde kalıyorum. Burada evim yok, olmasını da istemem. Ankara sakin, ilişkilerin güzel olduğu bir yer. Burada bir arkadaşınla üç saatte buluşuyorsun, Ankara'da 10 dakikada. Bu bir lüks, güzel bir şey.

Tiyatro devam etmiyor sanırım…

Devlet tiyatrosu sanatçısıyım. Yılımızı tamamladık, ocak ayında emekli olmayı düşünüyorum. Son 10 yıldır da yönetmenlik yapıyordum, artık yorulduk. Bayrağı gençlere devretme zamanı.

Dizi ve sinemanın yoğun temposunun bu kararda payı var mı?

Hepsi birden olmuyor. Biraz daha sinema ve diziye yönelme düşüncesindeyim. Tiyatro bizim yaşama biçimimiz, her zaman yaparız. Gün gelir bir kadro bir yerde buluşur, bizi de çağırır, hemen kafayı uzatırız. Ölene kadar yapacağımız bir şey. Şimdi dizi, sinema, tiyatroyu bir arada götürecek konsantrasyonu kaybettik. Yaşlandık… Üçü-ikiye düşüyor, sonra bire inecek. Sonra da göçüp gideceğiz.

Kış Güneşi nasıl gidiyor?

Özenli çekilmiş, titiz bir dizi. Kurtlardan sonra ‘Beyaz Karanfil' diye bir iş yaptım. Uzun sürmedi maalesef. Sonra bir buçuk sene kadar dinlendim. Bir sürü senaryo geldi, hiçbirine kafayı uzatmadım. Sevmedim… Ama Kış Güneşi'nin senaryosunu beğendim. Hikâye, diyalog örgüsü, oyuncuları çok iyi. Zor tutacak bir hikâye ama tutacak. Hırsız Polis, Ezel gibi her geçen gün takipçileri artacak. İyi hikâye, iyi oyunculuklar, iyi reji…

Yine kötülerden hesap soran iyi adamsınız.

İntikam peşinde giden başroldeki adamla yürüyen, zaman zaman akıl hocalığını, yarenliğini yapan bir adam. Hikâyede intikam da var, aşk da... Yine kötülerden hesap soruyorum.

Müebbet mi yedim karıcığım?

“Eşim çocukluk aşkım. Gençken evlendik, 11 yıl kadar evli kaldık. O dönem içkiyle problemim vardı. Eşim hoşlanmadı, ayrıldı. Ama aramızda sevgisizlik hiç olmadı. Ne birbirimize kötü sözümüz oldu, ne de sorumluluktan kaçtığımız bir an… Dokuz sene önce tedavi gördüm, içkiyi, sigarayı bıraktım. Sonra gidip dedim ki, ‘Birbirimizi seviyoruz. Müebbet mi yedim? Birleşelim.' Eşim de dedi ki, “Tamam, bir daha içmeyeceğine inandım. Gel, ben de seni severim.” Bu yaz dört kişilik bir düğünde evlendik. 24 yaşındaki kızımız nikâh şahidimiz oldu.”

27 Şubat 2016 Cumartesi

Hangi hastalıklar için hangi koku sürülür?

Artık her yerde parfümcü var. Beş liraya bir şişe su ve azıcık esans satın almış oluyorsunuz. Ama niyetiniz size uygun kalıcı bir kokuysa kesenin ağzını açmanız şart. Kimyager-parfümör Bihter Ergül ise size özel koku tasarlıyor. Dahası psikolojiniz düzeliyor, rahatsızlıklarınız azalıyor.

Cam şişeler rengârenk sıvıyla dolu. Gül pembesi, hardal sarısı, menekşe rengi içinizi açıyor. Ne yana baksanız sırça. Bir şeyleri kıracağım diye ödünüz kopuyor. Odanın orta yerindeki deney tüpü fokur fokur kaynıyor. Ölçekler, tüpler, formüller... Manzara laboratuvarda geçen kimya derslerini hatırlatıyor. Lakin havaya yayılan keskin rayiha, parfüm atölyesinde olduğumuzun işareti. Bizi tedirgin eden gereç kalabalığı içinde harıl harıl çalışan kişi ise Bihter Ergül. Kendisi ömrünü mis gibi kokular içinde geçirmiş hünerli kimyager. Moda tabirle parfümör.

“Hafızadan silinmeyen tek şey kokudur.” diyen Bihter Ergül, herkesin tek tipleşmesinden parfümleri sorumlu tutuyor. Haksız da sayılmaz. Avuç dolusu para ödediğiniz çiçek esansı size uygun olmayabilir. Her gün atölyesinin kapısını erkenden açıyor. Kişiye özgü kokular hazırlıyor. Dersler veriyor. Onu meslektaşlarından ayıran bir özelliği de var. Hastalık, beslenme ve giyiminizi tespit ediyor. Kaç bardak çay içtiğinizden tutun da spor yapıp yapmadığınıza kadar her şeyi dikkate alıyor. Sonra kokunuzu hazırlıyor. Onun titizliği bu zamanda tuhaf gibi görünse de Ergül, çağlar önce yaşayan meslektaşlarından güç alıyor: “Osmanlı'da kokular kişiye özel hazırlanırdı. Hatice Sultan için nar ve karanfil esansları hazırlanırdı. Her ikisi de hiperaktiviteyi teskin eden özelliğe sahip.”

Bihter Ergül'ün mesleği altı yaşındayken belli olur. Ailesi önceleri korkar. Zaman geçtikçe kokular konusundaki yeteneği herkes tarafından kabul görür: “Bardakları, insanların saçlarını, oturdukları yerleri kokluyordum. Bu durum ailemi korkuttu. Önce sağlık sorunum olduğunu düşündüler, sonra sadece burnumun hassas olduğunu öğrenip rahatladılar. Hep destektiler. Karnemi aldıktan sonra yaz tatilinde Eminönü'ndeki esansçıların yanına çalışmaya gönderdiler. Daha sonra eğitimimi tamamladım.”

Anket doldurmayana koku yok!

Amaç güzel kokmak ise birçok kozmetik firması zaten işin hakkını veriyor. Kimyager Bihter Ergül ise mis gibi kokarken psikolojik ve fizyolojik rahatsızlıklardan kurtulmayı öneriyor. Farz-ı misal, kişi “Hafıza sorunu yaşıyorum.” diyorsa kan portakalını muhakkak formüle ekliyor. Migren atakları geçiriyorsa İngiliz nanesi olmazsa olmazlardan. Kişiye özel esans için anket doldurulmasının sebebi de bu zaten. Bütün veriler göz önünde bulunduruluyor ve genelde hastalıklarda olumlu değişim görülüyor.

Yıllar içinde sadece hastalıklara şifa bulmamış parfümör. Kendisine çok ilginç taleplerle gelenler de olmuş. Birini bizimle paylaşıyor: “Bir müşterim gelip hastalıklarından çok evlenebilmesi için bir koku tasarlanmasıyla ilgilendi. ‘Bana evlenme teklif etsin.' diyordu. Kendisine böyle bir formülün olamayacağını sadece ona en yakışan içeriği hazırlayacağımızı söyledik.” Merak edenler için söyleyelim. Netice müspet. Ergül ve arkadaşları düğün davetlileri arasında yerini almış.

Erkekler risk alıyor, kadınlar garantici

İşin ehlini bulmuşken kadınlar mı erkekler mi daha iyi koku alıyor diye sual ediyoruz. Hemcinslerimiz daha iyi koku alsa da başından beri dünyaca ünlü parfümörler erkek. Çünkü cins-i latif rayiha seçerken de tasarlarken de kendi zevkine göre hareket ediyor. Beyler ise daha çok genel geçeri dikkate alıyor Ergül'ün kanaatince: "Aslında ülkemizde benim gözlemlediğim kadarıyla kadınlar daha çok birbirlerine sorarak herkesin kullandığı parfümleri tercih ediyor. Beyler ise standart dışı kokuları ve parfümleri arıyor. Bu da sanırım bayanların daha garantici, beylerin ise risk alma dürtüleri ile alâkalı."

Bel ağrısına biberiye halüsinasyona fesleğen

Koku uzmanı Bihter Ergül'ün markası Tiyrus'ta yüzlerce çeşit bulunuyor. Üstelik dudak uçuklatan fiyatlarla karşılaşacağınızı zannetseniz de bu doğru değil. Kalıcı bir kokuya ödeyeceğiniz meblağ ile başa baş. Ergül, kendi kendisini tedavi etmek isteyenlerden de yardımını esirgemiyor. Şifalı kokuların listesini bizim için hazırladı:

Havale ve felç geçirenlere nane, okaliptüs, gül, Hint defnesi.

Sıcak mizaçlılara (halüsinasyon) bergamot, misk, melisa, fesleğen, yasemin, kananga.

Sırt ve eklem ağrıları ve kuluncun şifası için mandalina, karabiber, zencefil, kayeput, adaçayı, ardıç öneriliyor.

Ateşli hastalıklara, vesvese ve kaygıya ıtır, portakal, neroli, lotus, gül kullanılabilir.

Kadın hastalıkları melisa, gül, nane, servi, papatya, adaçayı, tarçın, hatmi iyi geliyor.

Bel ve sırt sorunları için de, kuşdili, biberiye, limon, tefarik, nane ve kafuru tercih edilmeli.

23 Şubat 2016 Salı

Gündüz kuşağı, beyin yakıyor

Çeşitli mazeretlerle işe gidemeyip bütün gün evde televizyon seyretmeye mahkum olan beyaz yakalılar anında açıyor isyan bayrağını. Ya sürekli bu programlara maruz kalan ev hanımları ne yapsın? Huzurlarınızda izdivaçtan stiline, magazinden günlük dizilere beyin yakan gündüz kuşağı programları…

“Ev hanımlığı zor zanaat.” derlerdi inanmazdık. Çamaşırdı, bulaşıktı, yemekti derken kendine ayıracak zaman neredeyse yok gibi. Ufak da olsa zaman ayırabilen kadınların bu vakti ne kadar verimli kullanabildikleri meçhul. Bakınız, bir anne ata sporu olarak televizyon izlemek. İzlemeyin demiyoruz, hobi olarak yine izleyin lakin kaliteli programları tercih edin. Gitmesek de görmesek de mutlaka var olduklarına inanıyoruz o ‘kaliteli programlar'ın. Geri kalanıysa vakit ve IQ kaybı. Sabahtan akşama bunları izleyip ruh sağlığından bir şeyler kaybetmemek imkânsız. Bu kadar ev hanımı bu yayın akışına rağmen halen cinnet getirmediyse beylerin yatıp kalkıp şükretmesi gerekiyor. Neyse fazla uzatmayalım ve bir gününü baştan sona TV programlarıyla geçiren bir ev hanımının içinde bulunduğu ahval ve şeraite bakalım.

Daha çocukları yolcularken başlıyor magazin programları. Bir nefes gibi muhtaç olduğumuz ünlüler, ünlülerimiz… Bu programlara “Gıybet Forever” da diyebiliriz aslında. İncir çekirdeğinin dörtte birini doldurmayan mevzuları saatlerce tartışabiliyorlar. Skandallarıyla gündemden düşmediği için konuya hakim bir eski mankenimiz, dobralıkla paçozluğu karıştıran sarışın şarkıcılarımız, gazı kaçmış 80'li yılların oyuncuları filan hep buralarda sunuculuk yapıyor.

Arkası yarın da gelmeyen günlük diziler

Bitti mi? Tabii ki hayır. Daha yeni başlıyoruz. Sırada birbirinden kaliteli(!) senaryo ve oyuncularıyla yerli günlük dizilerimiz var. Dizideki her oyuncu sırasıyla önce zengin sonra fakir oluyor, trafik kazası geçirip hastanelere düşüyor, kör oluyor, sele kapılıyor göçük altında kalıyor, ‘yandı bitti kül oldu'lara geliyor. Ev hanımını da baydıkça bayıyor, neyse ki bu esnada ‘arkası yarın'lı sona geliyoruz.

Bu dizilerle ilgili dikkatimizi çeken diğer bir husus da farklı günlük dizilerde sürekli aynı oyuncuları görmemiz. Kendileri günlük dizileri koruma ve yaşatma derneğinin yılmaz bir neferi olarak ant içmiş olmalı. Neyse içimizin bu kadar bayıldığı yeter. Şöyle biraz aksiyonlu bir şeyler lazım, diye düşünürken karşınıza kadın programları çıkıyor. Hanımefendinin elinden bir uçan bir de kaçan kurtuluyor maşallah. Pardon kaçan ve kayıpları bulmak da onun işiydi, sözümüzü geri alıyoruz. Bu programları bir-iki saat izleyip doktora görünün, iddia ediyoruz paranoyak-şizofreni teşhisi almanız garanti. Öyle olaylar dönüyor ki, bu esnada bebeği ağlayan yan komşunuza, “Kesin çocuğun üzerinde sigara söndürüyordur bu.” diyerek baskına gitmeye niyetleniyorsunuz. Mahalle bakkalınız potansiyel sapık, sütçü çete lideri, sucu çocuk katili gibi görünmeye başlıyor gözünüze.

Amonyaklı pasta mı, siyanürlü börek mi?

Akşama ne pişirsem sorusu yavaş yavaş beynimizi kemirmeye başlamışken yemek programları yetişiyor imdadımıza. Her şehirden kadın bu programa konuk olup kendi yöresel yemeklerini pişiriyor. Bunları hem izliyor hem gıcık oluyorsunuz. Bir kere fırsat eşitsizliği söz konusu. Konuklar başlıyor: “Eveet, Antep'imizin meşhuuur kuru dolması”, “Bu da Maraş'ımızın dillere destan tarhanası, annem elleriyle yaptı”, “Bu bilmem hangi ilimizin bilmemnesi.” Tamam da ben ne yapayım? Her akrabamı farklı illere taşınmaya zorlayıp her memleketin nesi meşhursa ondan yollamaları için dil mi dökeyim? diye düşünmeden edemiyorsunuz. Her yörenin en güzel malzemesiyle siz de yaparsınız güzel yemeği canım, ne var yani! Neyse bir de yemeklerine edilen iltifatlarla fazla gazı alıp, ‘amonyaklı pasta' yapmaya filan kalkanlar da oluyor ki aman diyelim evlerine misafir olmayın. Bugün amonyaklı pasta yapan, yarın siyanürlü börek, cıvalı pilav filan da yapabilir. Oktay Usta'm geri dööööön!

Evlilik programları üzerine o kadar çok şey söylendi ki, sanıyoruz konuşulacak bir şey kalmadı bunların üzerine. Yapımcılar da bunu fark etmiş olacak ki bir üst modelini sürdüler piyasaya. Birkaç kadın ve birkaç erkek kendilerine ayrılan eve doluşuyor. Bütün gün ‘o benimdi göz koydun, bu senindi elinde tutamadın'lar, ‘bana bak, beni kızdırma hoşlandığın insanı elinden alırım'lar gırla gidiyor. Adaylar birbirini kırmızı odaya çağırıp aşağı çevirdikleri kum saati bitene kadar tanımaya çalışıyor. Bu programda olası bir evliliğin ömrü de büyük ihtimalle o kadar olur zaten. Bir de galiba bu evde atanamayan bir nüfus memuru var. Ne zaman baksak, “Sen kimsin, kim, kim?” diye başkalarının üstüne yürüyor. Neyse zaten çoğu oyuncu ajanslarından gelme diyorlar. Fazla kafa yormaya gerek yok. Başka kanala geçelim.

‘500 liralık kıyafetle temizliğe gidiyorum' kombini

Stil programları ayrı bir alem. Özetle, sen mi tarzsın, ben mi tarzım diye birbirine çemkiren kızlar ordusu ve bu kızlara ‘Çemkirmeyin!' diye çemkiren bir jüri var. Programda öyle alakasız şeyler dönüyor ki bir anda oturduğunuz koltukta hayatı sorgulamaya başlıyorsunuz. Bir tanesi çekmiş jilet gibi eşofmanları, temizliğe gidiyormuş. Kombinin toplam fiyatı neredeyse 500 lira! Galiba sarayı filan temizlemeye gidiyor. Vallahi bizim bildiğimiz temizlik alakasız renklerde, yer bezi olmaya ramak kalmış, muhtelif yerlerinde çamaşır suyu lekeleri olan ‘bicamalar'la yapılır.

Bir de yarışmada sadece tarzlar değil, acılar da yarışıyor. Birisini ailesi reddetmiş, öbürü parklarda yatmış, biri babasıyla rastlarsa konuşuyormuş, berikinin annesi rahmetli olmuş filan. Birisi de çıkıp demiyor ki, ‘Acınızı anlıyorum da bunca özel mevzunuzu stil programında milyonlarla paylaşmak neden?' Bir de çok enteresan biri ağlamaya başlamadan kesinlikle diğeri ağlamıyor. İlk ağlayan adeta koro şefi görevi üstleniyor. Değişik kafalar!

‘Valla bak böyle çok güzelsin' derken çarpılmak

Beylerin hanımlarının beğenmedikleri yerlerini değiştirebildikleri “Valla bak böyle daha güzelsin” konulu bir program var. Özetle kel ve göbekli amcalarımız geliyor, benim eşim şöyle şişman, burnu böyle büyük, aldığımda bu böyle değildi diye uzmanlara şikâyette bulunuyor. Dikkatimizi çeken şeyse bu amcalar bakımlı yahut eşinden daha genç görünen tipler değil. “Tamam, eşini güya estetikle daha genç, güzel hale getireceksin de sonrasında o kadının yanında sen nasıl görüneceksin?” sorusunun cevabı yok. Dikkatimizi çeken başka bir şey, jüri ve yarışmacıların eşleri sürekli bu adamları tebrik edip duruyor. Yahu, milyonların önünde kocası tarafından “Orasını öyle değiştirin, burasını böyle yapın.” diye aşağılanan kadın, babaanne olacak yaştayken saçı pembeye boyanan kadın, ama övgüler sürekli erkeklere. Dedik ya tüm gündüz kuşağında olduğu gibi bunda da mantık aramak yersiz.

m.tuncel@zaman.com.tr