30 Kasım 2014 Pazar

Oradaydım: Bursa İnsan Kaynakları ve İstihdam Buluşması

Bursa Merinos Atatürk Kültür Merkezi bugünlerde iş arayanlar, iş verenler ve tabii ki İnsan Kaynakları çalışanlarına ev sahipliği yapıyor. Firma standları, söyleşiler, eğitimler, firma sunumları ile dopdolu bir etkinlik olmuş. Üstelik tüm halkın katılımına açık ve ücretsiz. Bursa Valiliği, Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bursa Kent Konseyi, Bursa Çalışma ve İş Kurumu ve Bursa Ticaret ve Sanayi Odasının katkılarıyla düzenlenen etkinlikte emeği geçen herkesi kutluyorum. Tek eleştirim internet ortamında etkinliğin daha yaygın ve düzenli duyurulabileceği yönünde. Nitekim etkinlik programının şöyle düzgün indirilebilir bir formatına (pdf gibi) bir türlü ulaşamadım, ulaşabilen varsa uyarsın lütfen.

Etkinlik 27-28-29.11.2014 tarihlerinde 10.00-18.00 arası sürecek. Anlayacağınız hala katılmadıysanız yarın son gün. Katılma şansı bulunanların kaçırmamalarını öneririm.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Bir çanta bir hırka dünyayı geziyor

İlyas Yıldız, sırtında çantasıyla İran, Pakistan, Hindistan, Mısır, Sudan, Etiyopya, Arjantin, Şili derken beş yılda 40 ülke gezmiş. Kızıldeniz’de köpekbalıklarıyla dalış yapmış, Masai Mara’da vahşi yaşama tanık olmuş, Meis’ten Kaş’a sekiz kilometrelik parkuru yüzmüş.İlyas Yıldız, dünyada dört karayolu rotası takip etmiş, İpek ve Baharat yollarını gezmiş, Macellan gibi Ümit Burnu’nu geçmiş. Annesine göre serserilik ediyor, babasına göre ‘Ne işi var oralarda?’ arkadaşlarına göre manyak! Fakat hiçbir tepki onu durduramıyor.Beş yılda 40 ülke gezen Yıldız, bir backpackers yani sırt çantalı gezgin. ‘Sırt çantalı olmakla turist olmak arasında ne fark var?’ derseniz; sırt çantalılar tatil yapmaz, diyar diyar seyahat eder ve keşfeder. Bazen bir tren köşesinde bazen bir motor kuytusunda uyur. Gittikleri yerdeki bir çocuğun gülüşü, yaprağın yeşili, göğün mavisi onun için çok önemlidir. Harika yemeklerin yendiği, sürekli duş imkânı olan lüks otellerde kalmaz. Yıldız’a göre bir backpackers’ın en büyük sorunu turist olarak kabul edilmesi. Zira turiste şov yapılır.Peru’dan bir hafta önce gelen Yıldız, “Arkadaşım Peru’dan geldi, şöyle harika, böyle mükemmel diye anlattı durdu. Evet, Peru çok güzel ama hangi Peru? Başkent Lima’ya uçakla gidersiniz, şehre hayran kalırsınız. Tur şirketi sizi Cusco’ya götürür, inanılmaz bir meydanla karşılaşırsınız. Oradan trenle Maçi Puçi’ye gidersiniz, ki bu trenin bileti 200 dolar ve yerli halkın binmesi yasak. Lüks bir tren yolculuğundan sonra Maçi Puçi’ye gidersiniz, 50 dolar giriş ücreti verirsiniz. Siz şimdi Peru’yu mu gördünüz? Hayır, turistler için hazırlanan bir tiyatro gördünüz. Peru’daki köylere gittim, yol kenarında çöp karıştıran çocuklar da gördüm, geçim sıkıntısı çeken aileler de...” diyor. Yıldız’a göre dünya hakkında konuşuyoruz ama dünya hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Onun seyahatlere başlaması da bu fikirden doğmuş. Arkadaşlarıyla dünya siyaseti hakkında konuşurlarken o coğrafyaları yakından görmek isteğine kapılmış. İlk yolculuğunu da İran, Pakistan, Hindistan’a yapmış ve uçak kullanmamış. Çünkü Yıldız’a göre uçak bir kaçış. Uçak sizi büyükşehirlere ve turistik beldelere götürür ancak keşfetme alanı kalmaz. Karayolu sayesinde ise ülkelerin her yüzüne şahit olursunuz.Çocukluk hayalim olduğunu sonradan fark ettimİlyas Yıldız bu seyahatlerle ilgili hayaller kurmuş mu derseniz? Kurmamış. Daha doğrusu çocukken kurduğu hayalleri unutmuş. Tarih dersinde Macellan’ın Ümit Burnu’nu geçtiği anı zihninde canlandırırmış veya coğrafya dersinde kıtaları didik didik araştırırmış. Ama ‘Bir gün dünyayı gezeyim’ hedefi yokmuş. Lisedeyken bir radyo programında Güneş Karabuda’nın Uzakların Ötesinde isimli kitabını duymuş, aynı gün kitabı almış ve oradaki hikâyeler onu çok etkilemiş. Özellikle Pablo Neruda’nın evinin resimlerine kilitlenmiş, “Keşke gidebilsem.” diye düşünmüş. O kitap hayatını şekillendirmiş ve gazeteci olmaya karar vermiş. Yıllar sonra Pablo Neruda’nın evine gittiğinde fark etmiş ki yıllar önce kurduğu bir hayali yaşıyor aslında. Che’nin Güney Amerika rotası, Ümit Burnu’nu geçiş, İpek ve Baharat yollarını keşfetme… Hepsi geçmişte kurulan hayallerin hayata yansıması.Türk toplumunun seyahate ihtiyacı varYıldız’ın gözlemlerine göre Japonlar, İtalyanlar, Fransızlar dünyada en çok gezen uluslar ve tehlikeden hiç korkmuyorlar. Yıldız, Hazar Denizi’nde kamyoncularla gezen bir Fransız kıza rastlamış mesela ya da iki yıldır bisikletiyle dolaşan Kanadalı bir kızla tanışmış Pakistan’da. Yıldız, büyük risklere girmiyor. Lonely Planet isimli dergide gezginlerin notları yer alır ve gezenler hangi ülkede nerede tehlike varsa bununla ilgili uyarılarda bulunur. Kırgızistan’ın Çin sınırındaki Sultana köyüyle ilgili çok ciddi uyarıları gören Yıldız, bir başka köyde konaklamış. Ertesi gün Çin sınırına geçmiş, orada bir Japon’la tanışmış. Meğerse bu Japon, o tehlikeli köyde kalmış.Yıldız, birçok ulusun dünyayı görme amacıyla yollara düştüğünü anlatıyor ve seyahatlerin Türk toplumu için acil bir ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Oturduğumuz yerden Çin’in ekonomisini, büyümesini değerlendiriyoruz ama Çin’e gittiğinizde görüyorsunuz ki onların klasmanında bile değiliz. Kendimizi Arjantin’le hatta Hindistan’la kıyaslamalıyız belki de. Yıldız, Nil Nehri’ni geçerken Alman yol arkadaşının ‘Almanya’daki tüm faşistler seyahat etmeyen insanlardır’ sözünden bahsediyor ve “Milliyetçilik, ulusal kibir ve önyargılarımla yüzleştim. Diğer uluslar hakkında öğretilenleri sorguladım. Bireyleri ve ulusları şablonlarla değerlendirmenin yanlışlığını anladım.” diyor.Geziler ne kadara mal oluyor?Yıldız, uçakla gidildiği takdirde gezilerin çok pahalıya mal olduğunu anlatıyor ancak sırt çantasıyla geziyorsanız çok büyük paralara ihtiyacınız yok. Türkiye’den çıkıp Güney Afrika’ya gitmiş ve iki ayda sekiz ülke gezmiş. Bu gezi 3 bin liraya mal olmuş. “Pazarlardan alışveriş yapıyorum. Çantama mutlaka ton balığı stokluyorum. İran, Hindistan, Venezuela gibi ülkeler çok ucuz. 1 liraya çok güzel yemekler yiyebilirsiniz. Mükellef sofralarda keyif çatarsanız altından kalkamazsınız.” diyor. Peki sadece İngilizce bilmek dünyayı gezmek için yeterli mi? Yıldız’a göre Afrika, Pakistan, Hindistan ve Avrupa ülkelerinde yeterli. Orta Asya’da da bir süre sonra dillerini anlamaya başlıyorsunuz. Latin Amerika’da alfabeden dolayı bir nebze anlaşmak mümkün ancak Çin’de durum değişiyor. Ne alfabe ne de telaffuz benzer değil. Çin’e yolda tanıştığı Japon’la gitmek Yıldız için şans olmuş. Japon, Pakistan’a gitmek üzere Çin’den ayrıldığında Yıldız, o süreçte yabancılığı üzerinden atmış. Ayrıca telefonundaki tercüme programıyla da iletişim kurmayı kotarmış.Bir haber ajansı sahibi olan İlyas Yıldız, yılda bir veya iki ayını bu gezilere ayırıyor. “Dünyayı gezdiniz, peki Türkiye?” dediğimizde üniversitede öğrenciyken Türkiye’yi karış karış gezdiğini söylüyor: “Dünyada dört karayolu rotası takip etmiş biri olarak, Güney Amerika, en güvenli ve konforlu karayolculuğu güzergâhı. İran, Pakistan, Hindistan veya Afrika rotasıyla karşılaştırılamaz bile. Macera yaşamak isteyen Afrika kıtasını geçmeli veya Türkiye üzerinden Hindistan’a seyahat etmeli. Bazen, bütün seyahatlerim gözümün önüne geliyor ve şunu görüyorum; şayet Avrupa ile karşılaştırırsanız dünya genelde sefil bir yer. Barınak, seyahat özgürlüğü, güvenlik, temiz yiyecek ve içecek ortamları, şehir sistemi oluşturma... Ama yiyecek yemek ve temiz su kaynağı olarak duruma bakarsanız, Afrika’nın önemli bir bölümü, Asya’nın ve Güney Amerika’nın az bir kısmı felaket durumda. Bütün dünyanın aynı şartlara ulaşması ütopya gibi. Birçok geri kalmış ülkeye gittim, buna rağmen dünya tarihinde önemli rol oynayan ABD, Rusya ve İngiltere’ye gitmedim. Hindistan, Amazonlar ve Afrika kadar renkli olmadıkları için bina görmeye gitmek gibi geliyor ama belki sadece gitmiş olmak için bile gitmek gerek. Dünyada seyahat etmek için hâlâ renkli bölgeler var lakin gün geçtikçe de birbirine benziyor insanlar ve doğal kaynaklarıyla birlikte renklerini de kaybediyor. Renkleri ve ormanları olmayan bir dünya, ne kadar sıkıcı olurdu değil mi?”Darbe döneminde Mısır’a gittimMısır’daki darbe haberleri İlyas Yıldız’ın seyahat fikrini değiştirmemiş. 250 kişinin öldürüldüğü günden bir gün sonra Mısır’da almış soluğu. Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden ülkeye ulaşmış. Yıldız’ı Mısır’daki ortam çok şaşırtmış. Sokakta askerler, tanklar görmeyi beklerken halkın gayet normal bir şekilde hayatına devam ettiğine şahit olmuş. Mısırlı arkadaşı, Tahrir’e ve Adeviye Meydanı’na gitmemesi konusunda uyarmış. Ancak Yıldız’ı kim tutar, serde gazetecilik var. Tahrir’e uğramış, oradakilerle sohbet etmiş. Aynı akşam bir de caz konserine gitmiş. “Her ülkede her an risk var. Orada darbe oldu, burada insan öldürüldü derseniz seyahat etmemeniz gerekir.” diyor.Yedi saat ayakta yolculuk yaptımEn çileli yolculuğunu Hindistan’da yapmış İlyas Yıldız. Oradaki mesafelerin inanılmaz uzun olduğunu anlatan Yıldız, Rişkeş’e gitmek için tren bileti almış. Görevli bilet satmak istememiş ve “Bu trenle gidemezsin.” demiş. Yıldız’a hangi yolculuk zor gelir? Bileti almış ve trene binmiş. Bir durak iki durak derken üçüncü durakta tren tıka basa dolmuş. Öyle ki sağa sola dönebilecek alan bile kalmamış. Israrla inmek istese de yolcular vasıta bulamayacağını anlatmış. Yıldız, dokuz saatlik yolun yedi saatini ayakta yolculuk yaparak geçirmiş.Her yolculukta geri dönmek istiyorum ama...İlyas Yıldız, Çin’de yaptığı 54 saatlik yolculuğu unutamıyor. Çin’le ilgili bir belgeselde Tibet’e giden hızlı treni seyretmiş ve Çin’deki tüm trenlerin hızlı olduğunu zannetmiş. Urumçi’den bilet almış fakat Hindistan’da ağzı yandığı için bu sefer yataklı kompartıman istemiş. Gel gör ki trende yataklı vagon yok. Yine de biletini alıp koltuğuna kurulmuş. İlk gün hiç uyuyamamış, trende yere uzanıp yatmak da ne mümkün! Tuvalette bile uyuyanlar var, vagonlar arasında sigara içiliyor. İki günlük uykusuzluk canına tak edince, iki vagon arasında bir köşe bulup yere örtüsünü sermiş ve yatmış. O yolculukta, ‘Manyak mıyım? Ne işim var buralarda?’ diye sormuş kendine. Yıldız, “Hemen her yolculukta geri dönmeyi düşünüyorum.” diyor.

22 Kasım 2014 Cumartesi

Engel tanımıyoruz, o çorbalar dağıtılacak!

Engelsiz Pedal Derneği ile yeni projeleri ‘Engelsiz Çorba’ için görüşmek istediğimde, ‘tabi olur ama bir şartımız var’ dediler. Şartları şuydu: “Bizimle beraber gelip evsizlere siz de çorba dağıtacaksınız” ‘Şahane fikir’ deyip yola koyuldum. Fatih’te başlayan çorba dağıtımı Bayrampaşa Otogarı’nda bitti. En son sabaha karşı dört sularında Boğaz Köprüsü’nden bisikletle Anadolu yakasına geçiyorduk, sonrasını hatırlamıyorum. Ama öncesi gayet aklımda. Uzun süre de çıkmayacak gibi!Engelsiz Pedal Derneği’nin yaptığı işler ‘hayatta güzel şeyler de oluyor’ dedirten türden. Geniş kitleler onları, bisiklet sevincine engellileri de dahil eden ‘makam şoförü’ projesiyle tanıdı. Kasalı bisikletleriyle engelli çocukları, tandem (ikili) bisikletlerle de yetişkin engellileri bu harika ulaşım aracının sebepsiz mutlu eden’ dünyası ile tanıştıran gönüllüler bununla kalmadı yeni bir proje ile karşımıza çıktı. Gündüz çocukları misafir ettikleri o meşhur bisiklet kasası artık geceleri de boş kalmıyor. Sıcacık çorbalarını termoslarına doldurup ‘süper kahraman’ gibi yola koyulan gönüllüler, iki tekerlek üzerinde tarifsiz sevinçlere yol açıyorlar. Hem de iki taraflı bir sevinç bu. Çünkü çorba dağıtımını yapanlar arasında engelliler de var. Projenin uzun vadede amacı da bu zaten. Bisiklet üzerinde engelini unutan kişileri, yardım edilen pozisyonundan çıkarıp yardım eden pozisyonuna getirmek. Engelsiz Pedal Derneği Başkanı Samet Aksuoğlu’nun tabiri ile onları da toplumsal meselelere ‘çorba etmek’.Engelsiz Pedal gönüllüleri ile Kadıköy-Yeldeğirmeni’ndeki yerlerinde buluşuyoruz. İstikamet önce Beşiktaş İskelesi, ardından diğer gönüllülerle buluşacağımız Kabataş. Bana ayarladıkları bisiklet ile iskelede buluşacağımdan, oraya kadar gitmek için geriye tek bir yol kalıyor. Engelsiz Pedal’ın engelli çocukları bindirdikleri özel tasarım kasalı bisiklet. Makam şoförüm, bu bisikletle daha önce defalarca çocukları gezdirmiş olan Utku. ‘Ama olur mu ki? Ben yürüyerek de giderdim’ demeye kalmadan kendimi kasada bağdaş kurmuş vaziyette buluyorum. Hani şu, akşam benden boşalacak yere evsizlere dağıtılacak çorbaların olacağı kasada. İskeleye kadar meraklı bakışlar üzerimden bir saniye eksik olmuyor. Fakat hiç önemli değil. O beş dakikalık yolda şunu öğreniyorum ki bisikletten daha zevkli bir şey varsa o da Engelsiz Pedal gönüllülerinin makam şoförlüğü yaptığı kasalı bisikletmiş. Çocukların yaşadığı mutluluğu bayır aşağı giderken iliklerime kadar hissediyor ve daha sonra defalarca kuracağım şu cümleyi içimden geçiriyorum: Helal olsun size gençler!Dünyanın ilk Türkçe karakterli kahramanları!Bisikletlerle vapura binip Kabataş’ta buluşacağımız kafeye gidiyoruz. Dört kişilik masamızın kapladığı alan sürekli yeni katılan gönüllülerle genişliyor. Aslında bu Engelsiz Pedal gönüllülerinin ilk çorba etkinliği değil. Daha önce iki kere daha evsizlere çorba dağıtımında bulunmuşlar fakat bugünkü, biraz da öncesinde projelerinin detaylarının konuşulacağı özel bir etkinlik. Herkesin söyleyeceği şeyler var. Samet, arkadaşlarına sloganlarından ve logolarından bahsediyor; Fatih internet sitesinin tamamlanmak üzere olduğunu, haftaya her şeyi ile teslim edeceğini söylüyor. Projenin ilk ismi ‘Çorba Adam’ cinsiyetçi bulunduğu için eleştiriliyor, alternatif isim önerileri veriliyor... Sonunda 23 alternatif isim önerisi oylanıyor ve ‘Engelsiz Pedal’ da karar kılınıyor. Özgün, bir an önce çorba dağıtımına başlanmasından yana: “Çorbalar soğumadan çıkalım artık” Samet Aksuoğlu, ‘bıraksan sabaha kadar anlatacak’ karakterde biri. Heyecanla kafasındaki planları sunuyor arkadaşlarına. Süpermen gibi üzerinde ‘Ç’ harfinin olacağı reflektörlü "bisiklet yeleği" hazırlanacağından bahsedip devam ediyor: “Çorba dağıtıcıları, dünyanın ilk Türkçe karakterli süper kahramanları olacak.”Ancak bunun için desteğe ihtiyaçları var. Öncelikle kasalı bisiklet sayısının artması lazım. Samet’in hayali İstanbul’daki her ilçe belediyesine bir adet kasalı bisiklet aldırmak. Çünkü şimdilik bir elden yürüttükleri çorba dağıtımını yaygınlaştırmak ve bölgelere ayırmak istiyor. Gönüllü sayısında şimdilik bir sıkıntı yaşamıyorlar. Hatta bugünkü etkinliğe gelen insan sayısı fazla bile. Sayı arttıkça işleri koordine etmek zorlaşıyor. Yine aynı toplantıda bugünkü etkinliğe gelen kişileri üç ayrı gruba ayırıp çorba dağıtımını haftanın iki ya da üç günü yapmaya karar veriyorlar. Bu arada ekip sosyal medyadaki "EngelsizÇorba" grubu üzerinden iletişime geçiyor. Ayrıca Engelsiz Pedal Derneği her hafta engelliler, mülteciler veya evsizler ile nasıl iletişim kurulacağı, nelere dikkat edileceği gibi konuları tartışmak üzere "Engelsiz Perşembe" leri düzenliyor. Kadıköy Tasarım Atölyesi’nde her perşembe saat 19.30’da başlayan bu buluşmalarda konunun uzmanı psikologlar, dil ve konuşma terapistleri gibi uzmanlar eşliğinde makam şoförleri ve çorba dağıtacak gönüllüler eğitiliyor. Teknik bisiklet giysisine ihtiyaç duyuyorlarGönüllülerin ihtiyaç duyduğu tek şey bisiklet değil. Çorba temin edecek büyük ya da küçük girişimciler, gece yollarını aydınlatacak ışık gibi ekipmanlar ve en önemlisi yağmurluk gibi su geçirmeyen ama nefes alabildiği için de terletmeyen membran özellikli montlar/teknik bisiklet giysilerine ihtiyaç duyuyorlar. Şimdilik battal boy çöp poşeti ile idare ediyorlar ancak nefes alamadığı için efor sarf eden vücut terliyor, sauna eşofman etkisi oluşturuyor. Dolayısıyla nefes alabilen ama suyu da geçirmeyen teknik bisiklet giysilerine çok ihtiyaçları var. Samet’in başka hayalleri de var. İleride mültecilere ve evsizlere yasal haklarının yazılı olduğu broşür basıp çorba ile birlikte vermek ya da çorbaları arkasında bu hakların yazılı olduğu karton tabldotta dağıtmak mesela.Onlar mutlu olunca biz de mutlu oluyoruzYola çıkma zamanı geldi. Çorbayı termoslara doldurup , bisikletlerimize binip yola koyuluyoruz. Görme engelli Yunus ve Süleyman için Tandem bisikletlerin arkası boş bırakılmış durumda. Kendilerini yoldan alacağız. Mültecilerin yoğun olduğunu bildiğimiz Fatih’e doğru pedallıyoruz. Surların dibinde ikisi uykuda üç kişi yatıyor. Çorbaları dağıtması için Yunus’a sesleniyor ve uyuyanları uyandırmamaya gayret ederek çorbaları diğer arkadaşlarına teslim ediyoruz. Yunus’un çorba dağıtımına ikinci gelişi. Engelsiz Pedal’ın düzenlediği turlara ise defalarca katılmış. İlkinde o kadar çok ıslanmışlar ki ‘üzerimdeki mont abartısız üç günde kurudu’ diyor. Görme engelli Yunus, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünde okuyor. Engelsiz Pedal ile bir yıl önce tanışmış. Öncesinde kendine ait bir bisikletle, okul bahçesi gibi kamuya kapalı bir alanda ve ailesinin gözetiminde bisiklete binen biriymiş zaten. Ama şimdi tandemin arkasında ve ‘dostum’ dediğim kişilerle İzmit’e bile gidiyor olmanın sevincini ‘tarifsiz’ olarak nitelendiriyor. Çorba dağıtımına gelince, o konuda da çok istekli Yunus: “İnsanlar çok mutlu oluyor ve şaşırıyorlar. Onlar mutlu olunca biz de mutlu oluyoruz. Çorba ve bisiklet bir araya gelince sembolik olarak çok dikkat çekici oluyor ve insanlara ‘sıcacık yataklarında uyurken dışarıda zor durumda insanlar olduğunu’ hatırlatıyor. İnanın vizem vardı bugün ve dersim sekizde bitti. Akşam yemeği bile yemeden buraya geldim. Bu dostluk ortamı olmasa kimse gelmez buraya” diyor.Samet Aksuoğlu araya giriyor: “Görme engelli kişi gönül gözüyle görüyorsa ve bir işi ya da yuvası varsa evsizlerle kıyaslanınca engelli pozisyonundan çıkıyor. Bu durumda evsiz olan engelli pozisyonunda. Biz de engelli dostlarımıza ‘gelin siz de toplumsal yaralara çorba olun’ diyoruz”Tam ayrılacakken, çorba için uyananların ‘teşekkürler’ diyen sesi geliyor ve ekliyorlar ‘çay da var mı?’ Gönüllüler çayı not alıyorlar hatta uzun vadede belki başka şeyleri de. Battaniye mesela, neden olmasın?Saraçhane Parkı’nda da birkaç evsiz vatandaşa çorba dağıtımı yaptıktan sonra ‘daha fazla mülteciyi nerede bulabiliriz’ sorusu üzerinde istişare ediliyor. ‘Bayrampaşa Otogarı’ diyor biri. Kimse garipsemiyor. Dünyanın en normal şeyini yaparmışız gibi otobüs yolunu takip edip e-5’e çıkıyor, Bayrampaşa tabelalarını takip ede ede otogara varıyoruz. Gerçekten de bu çocuklar için engel yok. Etraftan gören herkes yardımcı olmak istiyor. Otobüs firmalarının birinden çıkan Şeyhmus Bey, bize evsizlerin yerini gösterebileceğini söylüyor. Tandem bisikletlerden biri üçleniyor. En arkada Şeyhmus bey, sıcak olduğu için gece olunca içeride uyuyan evsiz sayısının arttığını söylüyor. Gerçekten de içeride çok sayıda evsiz var. Bir kısmı buraya yerleşmiş gibi hatta. Büyük kısmı beton üzerine attıkları kartonların üstünde uyuyanları ‘uyandırmaya kıyamıyor’ çorbaları sessizce baş uçlarına bırakıyoruz.Son durak, otogarda içinde çok sayıda mültecinin barındığını duyduğumuz cami oluyor. Burada biraz daha hızlı ve koordineli olmamız gerek çünkü çorba bekleyen çok sayıda kişi var. Samet sesleniyor: “Süleyman termosun başına geç”, “ekmekleri bir kişi dağıtsın, bir kişi de kapakçı olsun…” “Sinem, iki çorba alıp aşağıya gel” “Ekmek bitti mi?” “Bir dahaki sefere daha fazla ekmek alalım…” Görme engelli Süleyman’ın hep gülen yüzü daha da aydınlanıyor.Çorba bitti, köprü göründüVe çorbalar bitti. Dönüş yolunu konuşuyoruz. Metrobüsle gidecekler bir tarafa Samet’e uyup köprüden bisikletle geçecekler diğer tarafa. Samet’le gidecekler iki iken beş, beş iken ona çıkıyor. Sonunda metrobüsle sadece iki kişi gitmeye karar veriyor. Gerisi çılgınlık peşinde. Çünkü biz bunu hak ettik! Her gün otobüsle geçtiğimiz yolları bisikletle kat etmek en azından benim için çok ilginç bir deneyim oluyor. Birkaç kere pes edecek olup metrobüse yanaşmaya yeltenirken vazgeçiriyorlar. Bayırlarda destek almadan yolu tamamlamam zor. Allah’tan her defasında bir el imdadıma yetişip arkadan itiyor beni. Saat sabaha karşı dört sularında Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken bütün yorgunluğumuzu unutuyoruz. Ne de olsa çorba dağıtıldı, engeller aşıldı, boğaz geçildi. Bilanço ise hiç ağır değil: Bir teker patlaması ve küçük çaplı bir kaza. Bir de onlar kibarlık yapıp kabul etmeseler de ‘hızlarını azaltan bendeniz’!Sabahın ilk ışıklarını Kadıköy’de bir çay ocağında karşılıyoruz. Mekanda bizden başka iki genç daha var ve o saatte nereden dönmüş olabileceğimizi anlamaya çalışıyorlar. Biri dayanamayıp soruyor: “Nereden geliyorsunuz, ne yapıyorsunuz” Samet ne olup bittiyse anlatıyor. Katiyyen inanmıyorlar. Hakikaten de inanılacak gibi değil. Hak veriyorum. “Evsizlere çorba dağıtıyoruz. Aramızda görme engelliler de var. Mesela bak bu arkadaş görmüyor” diyor Samet, Süleyman’ı göstererek ve soruyor: “Görüyor musun yoksa Süleyman?” Bütün yorgunluğumuzu unutturacak bir kahkaha daha kopuyor. Herkes çocuklar gibi şen. Bence tam o sırada onlar da inanıyor. Çünkü çorba sıcak, dostluklar daha da sıcak!

15 Kasım 2014 Cumartesi

Mutluluk 'paylaştıkça' azalıyor

Zaman tünelinde fotoğraflara bakınca sosyal medya sakinlerinin hepsi birer Polyanna. Oysa hayatın en özel anlarının bu şekilde paylaşılması mutsuzluk sinyali. En iyi ihtimalle teşhire odaklı bir hayatın göstergesi. Yanı başındaki eşinin aldığı çiçeğe Facebook’tan teşekkür edecek noktaya varan kişileri psikologlar daha kontrollü olmaları konusunda uyarıyor.Aslında her şey yolundayken bir anda keyfiniz kaçıyor. İçinizden geçense şu; “Herkes ne kadar mutlu? Ne mekânlar, ne kafeler geziyor. Benim hayatım neden bu kadar sıradan?” Bu bizim iddiamız değil elbette. Araştırmalara göre Facebook, Instagram gibi başkalarının hayatını teşhir eden araçlar mutsuzluğa kapı aralıyor. Bununla da kalmayıp kıskançlık hislerini kamçılıyor, hayata karşı tatminsiz kişiler haline getiriyor. Nasıl yapmasın ki. Siz evde otururken ‘tarz mekânlara’ giden, arkadaşlarıyla buluşan, misafir çağıran, misafirliğe giden, kır kahvaltısı yapan, evlenen, evlilik teklifi alan, güllere, çiçeklere boğulanların fotoğrafları birbiri ardına sıralanıyor. İşte önünüzden akıp giden bütün bu fotoğraflar psikologların tespitine göre insandaki tatminsizlik hissini artırıyor. Hatta öyle bir noktaya getiriyor ki, sırf Facebook’taki bu furyaya yetişebilme adına kişileri kendi hayatının dışında arayışlara itiyor. Güzel bir mekânda check in yapıp bol gülüşlü fotoğraf paylaşmak için ‘nerelere gidilir’ planları yapılıyor. Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan ise hayatın her anını teşhir etmeye odaklı bir yaşam şekli. Üstelik yapay.Bunun sadece Türkiye’ye özgü bir gerçeklik olmadığını da eklemek gerek. Zira uluslararası düzeyde yapılan araştırmaların hepsi aynı sonuca ulaşmış. Örneğin Amerika’daki Michigan Üniversitesi’nin araştırmasına göre Facebook’ta geçirilen vakit arttıkça insanlar mutsuzlaşıyor. “Facebook genç-yetişkinlerin tatmin hissini azaltıyor” başlıklı araştırma bu tür paylaşımların hayata dair memnuniyet duygusunu düşürüyor. Sosyal medya kullanıcılarıyla internet üzerinden anketle gerçekleştirilen araştırmanın sonucu şöyle: Facebook her ne kadar kolay yoldan sosyalleşme aracı gibi görünse de günün sonunda sebep olduğu his, yalnızlık ve mutsuzluk. Sebebi ise ağınızdaki çok mutlu, birbirini çok seven, eğlenen, sofradan sofraya gezen, mekânlar keşfeden arkadaşlarınızın paylaşımları. Peki, arkadaş listenizdeki herkes gerçekten bu kadar mutlu ve mükemmel hayatlara sahip mi? Keşke olsaydı. Ama aynı araştırmalar en özel anlarını bile sosyal medyada paylaşan kişilerin hayatında bazı şeylerin yolunda gitmediğini söylüyor. Psikologlar doğum günü, evlilik, nişan gibi günlerin paylaşımını, insanlara duyurma amaçlı, olağan paylaşımlar olarak görüyor. İnsanın yaratılışında olumlu ya da olumsuz duyguları paylaşma ihtiyacı olduğunu ekliyorlar. Sosyal medya da bu paylaşım araçlarından biri olduğundan eleştiriler arada bir yapılan paylaşımlara değil. Ancak hayatına dair her anı paylaşanlar için aynı durum geçerli değil. Psikolog Emir Erünsal, bu tip insanların bir süre sonra ‘desinler’ diye yaşamaya başladığını söylüyor. Hayat enerjisini dışarıda aramanın veya kıyaslamanın her insanda az çok bulunan bir özellik olduğunu anlatan Erünsal, “Bu hakim bir durum mudur ona bakmak gerek. Yoksa farklı duygular daha baskın geliyorsa sosyal medyadaki bu halden çok etkilenmezsin.” diyor. Örneğin gerçek hayatında takdir edildiği zaman yüzünde güller açan ama eleştirildiğinde aşırı öfkelenen insanlar, sosyal medyadaki etkileşime göre bir hayat oluşturmaya daha meyilli. Ya da bir kişi yeni aldığı evi ya da arabayı saatlerce arkadaşlarına anlatıyorsa Facebook’ta fotoğraflarını paylaşması çok da şaşırılacak bir durum değil. Yani herkes üç aşağı beş yukarı kendi karakterini yansıtıyor.Zamanla bir sosyal medya adabı oluşabilirHem araştırmaların hem de psikologların uyardığı konu, özellikle fotoğraf paylaşmaya yönelik sitelerin hayatı teşhir duygusunu ve yapmacıklığı artırdığı. Ancak teşhir duygusunun tek başına gelişemeyeceğinin altını çizen psikolog Emir Erünsal, “Birileri dikizlemek istediği için teşhir var.” diyor. Facebook’un insanlara birilerinin hayatını dikizleme imkânı sunduğunu anlatan Erünsal, şöyle konuşuyor: “Bu merak tatmin olurken kıyas başlıyor. İnsanda merak duygusu olduğu gibi teşhir etme duygusu da var. Ve sosyal medyada her ikisi de abartılı şekilde yaşanıyor.” Örneğin yeni evli bir çift, ‘bitanemle akşam yemeği’ fotoğrafı paylaşıp ardından, ‘şimdi de mehtapta gezmeler’ duyurusunu yapınca Instagram’ın diğer ucunda onların özel hayatını dikizleyen birileri hep var. Bu teşhir-merak döngüsü içinde zaman tüneli ardı arkası gelmeyen paylaşımlar; ‘kocamla sinema keyfi’, ‘eşimle yemek yapıyoruz’, ‘birinci ayımızı doldurduk, çoook mutluyuz.’… “Dünyada tek evlenebilen kendisiymişçesine çılgınca paylaşımlar yapılıyor.” yorumlarına neden olan bu halin birebir aynısı başka ülkelerde belki yoktur. Ancak teşhir modasının Türkiye’ye özgü bir durum olmadığını tekrar eden Emir Erünsal’a göre sorun biraz da sosyal medyanın nispeten yeni bir iletişim mecrası olması. Bu yüzden kabullenilmiş toplumsal kurallar burada pek işlemiyor. Kendine ait usulü erkânı da henüz netleşmedi. Zamanla burada da bir toplumsal kural oluşacağını ve insanların buna uygun davranabileceğini düşünen Erünsal, şöyle konuşuyor: “Şu an tam bir kaos ortamı. Ama bana sorarsanız süreç içinde toparlanır. Eninde sonunda bir sosyal medya görgüsü oluşacaktır.”Fotoğraflardaki bütün kitaplar okunuyorsa…Son dönemin popüler paylaşımlarından biri de şık kahve fincanı ve yanında afili bir kitap fotoğrafı. Kitaplar ki birbirinden kalın ve derin mevzulu... Elinizin altında varsa bir tane de kuru çiçek dalı. Olmasa da sorun değil. Maksat ‘okuyorum’ mesajı vermek zaten. Sözümüz okuduğu kitabın içeriğinden, yazarından bahsedenlerden, beğendiği için arkadaşlarına tavsiye edenlerden dışarı tabii ki. Zaten bu kişiler gerçek hayatında da kitapla hemhal olmalarıyla bilinir. Ancak okuma oranlarının neredeyse dibe vurduğu ülkemizde bu kadar çok kitap paylaşımına karşın insan, “Bütün bu okumalar gerçekse memleketi bir kültür patlaması bekliyor.” diye düşünmeden edemiyor. Söz konusu fotoğraflar giderek daha çok mecrada eleştirilerin hedefi oluyor. Sosyal içerik platformu Onedio’nun hazırladığı, ‘Sosyal Medyada Entelektüel Görünmek İçin 8 Altın Kural’ başlıklı yazı da bunlardan biri. Sitenin entelektüel görünmek için hazırladığı önerilerden biri de ‘sanal’ kitap okurluğu. Söz konusu fotoğraflara gönderme yapan yazar, “Okuduğunuz veya okuduğunuza inandırmak istediğiniz kitapların fotoğraflarını çekip Instagram’da paylaşmazsanız insanlar o kitapları okuduğunuzu nereden bilecek?” cümlesiyle giriş yaptığı yazıya şöyle devam ediyor: “İçtiğiniz çayı veya kahveyi de kitabın yanına iliştirin ki kitap okumak her gün yaptığınız ve keyif aldığınız doğal bir aktivite görünümü kazansın.”Bebek bahane!Giderek teşhir alanına dönen sosyal medyada bebeğiyle mutlu olanları da unutmamak gerek. Bu duyguyu göstermenin en yaygın şekli ise ‘baby shower’ fotoğrafları. Çikolata toplarına takılan pembe tüylü çubuklar, kurdeleyle çevrili bebeğin isminin yazdığı bardaklar, pembe tüylü taçlar… Bir mahalleyi doyurmaya yetecek kadar pasta-börekle süslenmiş abartılı bir sofra…Kenarda ise pasta şeklindeki bebek bezleri. Ve tabii ki ‘Aybüke’yi bekliyoruz’ yazılı pankartla fotoğraf çektiren anneler. Eğer doğumdan sonra toplanmışlarsa kucaklarında bütün bu pasta börekten ve gösterişten habersiz bebekleri var. ‘Dostlar alışverişte görsün’ tabirini ‘Dostlar doğum yaptığımda görsün’ formuna sokan bu organizasyonlar fazla abartılı bulunduğu için birçokları tarafından eleştiriliyor. Aslında baby shower diye adlandırılan gelenek Amerika’da anne adayının arkadaşları tarafından düzenlenir. Bebeğin ihtiyaçları el birliği ile belirlenip karşılanır. Türkiye’de ise ufak bir değişime uğrayarak annenin kendi kendine düzenlediği bir gün haline gelmiş. Hatta bu modayı fark edip harekete geçen organizasyon şirketleri bile var. Daha dünyaya geldiği ilk günlerde böylesi bir teşhir mantığına ve gösterişe alet olan bebeklerin büyürken nelere maruz kalacağı ise merak konusu.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Sosyal medya fotoğrafçılarına tüyolar! Gördüğünüz her şeyi çekmeyin

Mustafa Seven, Instagram’ın fenomen fotoğrafçılarından. Bir milyona yakın takipçisi olan Seven’le nasıl fenomen olduğunu, sayısı her geçen gün artan fotoğrafçıları ve sokak fotoğrafçılığını konuştuk. Instagram fotoğrafçılığına yeni başlayanlar için tüyolar almayı da unutmadık.Bir anda nasıl Instagram fenomeni oldunuz?Aslında foto muhabiriyim. 17 yıla yakın çeşitli gazete ve dergilerde foto muhabirliği, editörlüğü yaptım. Ama tatminsiz bir çalışma hali var foto muhabirliğinin. Gazetenin işleyişiyle, yapmak istediğin şeyler arasında ciddi fark var. Gazete o kadar çok vakit alıyor ki, ekstra bir şey yapamıyordum. Gazeteden ayrıldım. Dijital bir dönüşüm olduğunu fark edince oraya yöneldim ve dijital için bir şeyler yapmaya başladım. 6 ay ne olduğunu öğrenmekle geçti. İlk zamanlar ben de yediğim yemeği, içtiğim çayı, okuduğum kitabı paylaşıyordum.Bir milyona yakın takipçi nasıl oldu?Şu an 880 bin takipçim var, bir milyona yaklaştı. Bir süre sonra Instagram artık işim, işimi sunduğum bir mecra oldu. 6-7 aylık dönemden sonra profesyonel kullanmaya başladım. Paylaşım saatlerimi düzenli hale getirdim.Gecenin üçünde bile fotoğraflarınızı görüyoruz. Otomatik paylaşım mı yapıyorsunuz?Hayır, saat kuruyorum ve üç saatte bir kalkıyorum. Zaten çok fazla uyuyan bir adam değilim, uyanık olduğum zamanlara da denk gelebiliyor. Gün 24 saatse Instagram bütün gün aktif. Biz burada uyurken dünyanın öbür ucundaki birileri ayakta ve takipte. Onlara da bir şekilde ulaşmam gerekiyor.Instagram’da takipçi sayınızın bazı gazetelerin tirajından daha çok olduğunu söylemişsiniz.Bunu arkadaşlarım söyledi ama baktığınızda yalan da değil.Sosyal medya kullanışlı olduğu kadar dejenereye de açık bir yer. Takipçi satın alıyor musunuz?Fotoğraf paylaşarak takipçi sayısı artar mı diye bana da soranlar oluyor. Instagram’ı iyi kullananlar bilir ki, böyle bir şey yapıldığında orada var olamazsınız. Orada bir saygınlığınız ve size güvenen bir kitle var. Takipçi satın almak, beni takip edene ve fotoğrafını çektiğim insana saygısızlık olur.İnkılap Yayınları’ndan Sokak Fotoğrafçılığı kitabınız çıktı. Ne anlatıyorsunuz kitapta?İkinci kitabım. Sokak fotoğrafçılığı üzerine yolculuğumu anlatıp, izlenimlerimi paylaştığım, işin teknik kısımlarına da yer verdiğim, fotoğrafçılığın felsefesini anlattığım bir kitap oldu. Bu işi amatör olarak yapanlar için de bir rehber.En çok hangi şehri, nerenin sokaklarını fotoğraflamayı seviyorsunuz?İstanbul. Hem malzemesi bol hem de benim çöplüğüm. Dilini, sokaklarını, insanlarının neye nasıl tepki vereceğini biliyorum. Sokakta fotoğraf çekmek zorlu bir iştir, hele de insanları. O şehrin, sokaktakilerin kültürel kodlarını iyi bilmek lazım. İstanbul benim her şeyim, kendimi burada daha rahat hissediyorum. Mesela Paris’e entegre olmam, sokağın dilini anlamam, kültürel kodlarını kavramam zaman alıyor. İstanbul, kendisine ve duvarları arasında olup bitenlere tanıklık etmem için bana fırsatlar sunuyor. Bunun için ona her defasında minnettarım. Boğaziçi, Tarihi Yarımada, vapurlar, birbirini kesen binlerce sokak, yalılar, köprüler, martılar, seyyar satıcılar, balıkçılar, sokak sanatçıları… Fotoğraflarımda gördüğünüz hikâyeleri onlardan öğrendim. İstanbul’un hiçbir köşesi hikâyesiz değil.Ama son yıllarda İstanbul’un silüetini bozan, ucubeyi andıran binalar inşa ediliyor...Bu, İstanbul’u gerçekten seven herkesin yarası. Bir tane İstanbul var. İsteseniz İstanbul gibi ikinci bir şehir kuramazsınız. Bu sebeple herkesin çok özen göstermesi gereken bir şehir. Bu şehrin kirlenmesini içim kaldırmıyor, kızıyorum sinirleniyorum ama kızdığımla kalıyorum, elimden bir şey gelmiyor ki! İstanbul bir gün yok olursa hangi şehre giderim diye bir planım yok.Sırf fotoğraf çekmek için seyahat ettiğiniz oluyor mu?Çok. Bazı ülkelere sırf bu sebeple gidiyorum, Filipinler gibi. İş için gittiğim yerlerde de kendime özel zamanlar ayırıp o şehri, sokaklarını, insanlarını tanımaya çalışıyorum. Muz belgeseli için şu aralar Gana’ya gidip geliyorum ama iş dışında çıkan malzemeler görülmeye değer. 1 ayın bir haftası sadece İstanbul’dayım. Ama şikâyetçi değilim bu tempodan. Çünkü yaptıklarıma iş değil, hobi olarak bakıyorum. İşim sorulduğunda fotoğrafçıyım demiyorum. Çünkü ben fotoğraf çekerken kendimi kaybediyorum.Yeni bir kitap, sergi var mı?İkisi de var. Martta yine bir sergi olacak. Şu an net değil ama İstanbul’da duvarlara binaların dış cephelerine fotoğraflarımla giydirme yapmak istiyorum. Bu biraz zor, bakalım becerebilecek miyim? Projeksiyonlarla fotoğraflarımı İstanbul’un duvarlarına yansıtmak istiyorum. Kaldırım hikâyeleri olacak bu kez.‘Fotoğraflarına bakıp şiir-hikâye yazıyorum’ diyorlarTakipçileriniz en çok hangi tür fotoğraflarınızı beğeniyor?Beğeniden çok etkileşim kurulmasını önemsiyorum. Siyah beyaz hikâyesi olan dramatik fotoğraflar daha çok etkileşim alıyor. “Fotoğraflarına bakıp şiirler, hikâyeler, mektuplar yazıyorum” diyenler, resim çizip gönderenler oluyor.Fotoğraflarınızda ne buluyorlar?Samimi bulduklarını düşünüyorum. Dijital mecranın avantajları var elbet ama aynı zamanda çok da manipülatif bir yer. Ama benim fotoğraflarımda gerçek bir dünya var.Instagram’ın herkesin fotoğrafçı olduğu bir mecraya dönüştüğü yorumları için siz ne diyorsunuz?Dijital mecralar sayesinde düğün, doğum fotoğrafçılarının sayısı arttı. Makinelerin ucuzlaması, üretim sürecinin kolaylaşması ve tek tuşla fotoğraf çekiliyor olması fotoğrafın kitleselleşmesini sağladı. Bu, bence çok demokratik.Dijitalden önce kalan son film özel bir poza saklanırdı. Şimdi ‘çek-sil’ dönemindeyiz. Siz gördüğü her şeyi çeken bir fotoğrafçı mısınız?Seminerlerde “Gördüğünüz her şeyi çekmeyin” diyorum. Fotoğraf bence çok özel anların, anıların işi. Sokak fotoğrafçılığı da bundan çok uzak değil. Saldırgan bir şekilde gördüğünüz her şeyi çekiyorsanız, bu yaptığınız işin bir süre sonra savurgan olmasına sebep olur. Fotoğrafa bakan bir başka göz bu hoyratlığı hisseder.Fotoğraf çekerken dikkat ettiğiniz unsurlar neler?İnsan ve hikâye ikilisi. Benim anlattığım şeyler sokakta yok saydığımız, görmek, hayatımıza dâhil etmek istemediğimiz insanlar. Onların da bir şekilde anlatılmaya değer hayatları olduğunu düşünüyorum. Samimi olan her şey benim için güzeldir. Ambalaja, albeniye aldanmamaya çalışıyorum.Instagram fotoğrafçılarına tüyolar- Kullanılan her mecranın özel bir dili var. Bunu iyi bilmek ve iyi kullanıyor olmak lazım.- Paylaşılan fotoğrafların bir dili ve tarzı olmalı. Bugün sokak fotoğrafları çekiyor ama yarın martı fotoğrafları çekip onları paylaşıyorsanız bu bir tarzınız olmadığını, savruk olduğunuzu gösterir.- Fotoğrafik bir kimlik oluşturulmalı ki tutarlılık olsun.- İnsanların sizi takip etmesi için bir sebep olması lazım. Bu da iyi bir hikâye ve fikirdir.- Ürettikleri içerik iyi olmalı ki, insanlar görsün.- Hashtag dediğimiz etiketler, etkileşimi artıran unsurlar. Üretilen içeriği sunma şekli önemli.- Aktif kullanıcı olmak, diğer kullanıcılarla iletişim kurmak, fotoğraflarını beğenmek, yorumlar yapmak...- Efektlerle fotoğraf iyi işlenmeli.- Her fotoğraf türüne aynı efektleri kullanmamalı.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Görmeden dağa tırmanmak şehirde yürümekten daha kolay

Türkiye’nin ilk görme engelli dağcısı ve milli atleti Necdet Turhan’ın ‘Beş Kıtada Beş Tırmanış’ projesinin tamamlanmasına bir zirve kaldı. Avustralya’daki Kosciusko Zirvesi öncesi antrenmanlarına ağırlık veren Turhan, iki hafta sonra yapılacak Avrasya Maratonu’na da katılacak. Aynı zamanda profesyonel atlet olan Turhan, “Zirve için antrenmanım var ama param yok.” diyor.“Son yıllarda kontrol etmeye çalışıyorum ama ben aslında hırslı bir kişiyim.” Bu sözler, hırs olmadan yapılması mümkün olmayacak işi başarmış birine ait: Türkiye’nin ilk görme engelli dağcısı ve milli atleti Necdet Turhan. Aynı hırs, Turhan’a ODTÜ kamu yönetimi bölümünden şeref öğrencisi olarak mezun olmasına ve üniversitenin dağcılık kulübünün de onur üyesi seçilmesine yol açmış. Ancak her şeye rağmen ekliyor: “Dağlarda hırs yapmamak lazım. Dağcılık bir macera sporu değil.” Turhan, dağcılığın görme engelliler için riskli bir spor olduğunun da farkında. Hatta kendisi gibi bu işi yapmak isteyen görme engelli gençlere ‘atletizm yapın’ diyormuş. Dağcılığı görme engelliler için tehlikeli bir spor olarak nitelendirirken ‘engelliler düşünülmeden’ inşa edilmiş şehirlerin de en az dağlar kadar riskli olduğunu söylüyor. Ona göre dağda yürümek büyük şehirde yürümekten daha kolay. Everest’e çıkan ilk görme engelli dağcı Erik Weihenmayer, dağcılığa neden başladığı sorulduğunda ‘spor yapmayı çok istediğini ve dağcılığın görme engelliler için en uygun spor olduğunu düşündüğü için bu spora başladığını’ anlatmıştı. Dağcılık gerçekten görme engelliler için ‘yapılabilir’ bir spor mu?Katılmıyorum. Bir görme engelli için dağcılık riskli bir spor. Hiç görmediğinizi düşünün, basacağınız yerleri bulmanız sorun. Tırmanacağınız yerleri bulmanız sorun. Gören kişiler için bile tehlikeli. O yüzden ben çevremdekilere hep dağları anlattırdım ve onları kapasiteme göre seçmeye çalıştım. Bana ulaşan görme engelliler oluyor. ‘Dağcılığı nasıl yapabiliriz’ diye soruyorlar. Ben onlara dağcılık konusunda referans olmak istemiyorum. Çünkü öyle bir sorumluluk almak istemiyorum. Ama diyorum ki, bakın ben dağcılıkla birlikte atletizm de yapıyorum. Atletizm de yapabilirsiniz kolaylıkla. Denemeyin demem tabii ama dağcılık konusunda eğitimci olarak ortaya çıkıp sorumluluk almak istemem. Yoksa benden sonra da görme engelli dağcılar çıkacaktır. İnşallah da çıkar. Ama tehlikeyi bilsinler. Macera olarak düşünmesinler.Tırmanışta özel bir yönteminiz var mı?Ilgaz’da deneme yanılma yolu ile buldum. Çan sesi izliyorum ben dağda. İki de baton kullanıyorum. Çanı önde giden arkadaşın çantasına takıyorum ve sese yoğunlaşarak batonumla arkadan takip ediyorum. Daha sonra yine kapasiteme uygun kaya eğitimleri aldım. İki tip kaya tırmanışı var. Ben bunlardan lider tırmanış değil de yukarıya emniyet alınarak gerçekleştirileni kullanıyorum.Tırmanışta sizi en fazla zorlayan şey ne oluyor? Ciddi tehlikeler atlattığınız oldu mu?İlk ciddi zorlanmam, Ağrı Dağı’nda 2002’de yaptığımız tırmanış esnasında oldu. Çok sert bir fırtına vardı. Çan sesini takip edemiyordum. Biraz da rahatsızlığım vardı, mide bulantısı vs. Buna rağmen 5137 m’lik Ağrı zirvesine ulaştık. Çok zorlandım ve oradan aşağıya indiğimde dağcılığın çok çetin bir şey olduğunu düşündüm. Halbuki o zamana kadar değişik dağlarda tırmanışlar yapmıştım. Erciyes’te, Bey Dağları’nda, Uludağ’da zirve yapmıştım. Fakat ilk kez bu kadar fırtınalı bir ortamda tırmanış yaptım ve hadiseyi kendi kendime şöyle tercüme ettim: “Bir dağcı, ayağının tırnağından saçının teline kadar çok idmanlı olmalı.”Başka çok zorlandığınız anlar oldu mu?Kilimanjaro’da da çok zorluk yaşadım. Orada kendi tempomda yürüyemiyordum. Bir ana ekip bir de bizim küçük ekibimiz vardı. Bizim ekip dağlarda kılavuzum olan ODTÜ Dağcılık Kolu Antrenörü Nevzat Öntaş ve iki yerel rehberden oluşuyordu. Birlikte yürüyorduk ve diğer ekibi kamp yerlerinde yakalayabilmek için tempomuzu artırıyorduk. Görme engelli olduğum için biraz daha yavaş hareket ediyorum. Bu nedenle aşırı yorgun düştüm. Aynı zamanda zirve rüzgârı dediğimiz aşırı rüzgâr var. Yorgunluğa bu rüzgâr da eklenince fenalaştım ve Nevzat Öntaş, bu durumda geri dönmemiz gerektiğini söyledi. Fakat inat ettim ve riski göze aldım. Bu diğer zorlanmam. İki tırmanış da benim için çok kötü sonuçlanabilirdi. Allah’tan onları yaşamadık. Yukarı çıktık, 5895 metre. Kilimanjaro zirve panosu önünde ‘Dağa göz değil yürek tırmanır’, ‘Yaşamı sevmek için yürek, başarmak için emek gerek’ yazılı pankartlarımızı açtık.Ne gibi önlemler alıyorsunuz?Yapmam gereken şey dağlarda, beynimde herhangi bir düşünceyi hasıl etmeden elimden geldiğince yoğunlaşmak. Bu arada çevreyi çok anlattırıyorum. Kafamda zihin fotoğrafları yapıyorum. Zihin fotoğraflarım ne kadar berraksa, yaptığım işe ne kadar yoğunlaşıyorsam yürüyüşüme çan sesine o kadar başarılı oluyorum. Diğer dağcılar için de geçerli bu.Görme engelliler olarak diğer duyularınızı, çok daha etkili kullanıyorsunuz. Bu, dağda bir avantaj sağlıyor mu?Görme engelli kişi zaten öyle yapmak zorunda. Kulaklarınızı ve diğer duyu organlarınızı daha iyi kullanmak zorundasınız. Kulaklarımı daha iyi kullanmam, tenime çarpan rüzgârı daha iyi hissetmem, bunlar kendiliğinden oluyor. Bir de ben ‘dağlara konsantre olma modu’nu seviyorum. Bir doğal senfoni var dağlarda ve bu senfoniyi dinlemek benim için müthiş bir şey. Mesela ben çamların ıslık çalmasını çok seviyorum. Diğer dağcılar belki bilmiyor olabilirler. Ama hafif tatlı bir rüzgârda çamlar çok güzel ıslık çalar. Bu benim için çok özel bir şey.Bu işin en çekici tarafı ne sizce? Zirve yapmak mı, yolda olmak mı, yoksa az önce belirttiğiniz bu senfoniye yoğunlaşmak mı?Hepsi. İlla bir zirve yapacağım diye hırs yapmamak lazım. Bunların toplamı güzel. Mesela kamp yerinde oturmak da güzel. Kilimanjaro’ya gittim, başından sonuna kadar güzeldi. Kenya güzeldi, Tanzanya güzeldi. Oranın yerli insanlarıyla tanıştık. Dağda illa zirve yapılacak diye bir şey yok. Zirve yapan değil, salimen dönen dağcı usta dağcıdır.Dağcılıkta bir hedef ya da hayaliniz var mı?Erik Weihenmayer’den bahsettiniz. Onunla aramızda 10 yaştan fazla var. Benden genç ve olanakları hayli fazla. Genç olsaydım bir de olanaklar olsaydı, ben de denemek isterdim Everest’i. Ama Türkiye’nin olanakları uygun değil. Bu bahsettiğim yerlere gitmek için bile çok zor para buluyorum. Everest’e gitmek için çok büyük paralar gerekiyor. Şu anki hedefim Avustralya’nın en yüksek noktası olan Kosciusko zirvesi. 3 bin metre civarında.Avustralya etabı ne durumda? Olacak gibi mi görünüyor?Para bulmam lazım. Bu işin lojistik çalışması konusunda yalnızım. Kapıları çalıp para istemek konusunda karakterim de çok uygun değil. Bir miktar çalıştığım Nilüfer Belediyesi yardım etti. Onun dışında para bulmak hep sorunlu olmuştur.Geçmişe bakınca bu işin en güzel tarafı olarak neyi hatırlıyorsunuz?Olup bitenler beni de şaşırtıyor. Böyle bir planlama ile yola çıkmadım. ODTÜ’ye girmeden önce dağları biliyordum. O nedenle dağcılık koluna gittim. Beş kıtaya gideyim diye bir planım yoktu. Aşama aşama yaşam bu noktaya getirdi. Demek ki insan yaşamında neler görebiliyormuş. Beş kıtaya gitmiş olmak, oralardan dostlarımın olması, bunlar başlı başına güzel şeyler. Görme engelliyim ama bunların hepsi hayatımı daha renkli hale getirdi. Bu, bana mutluluk veriyor.Maraton mu, yoksa dağcılık mı zor?Şimdiye kadar 5 kez 42 kilometre koştum ve ABD hariç hepsini 4 saatin altında koştum. Maraton da zor ama dağcılık daha riskli. Kilimanjaro’da hayati bir tehlike atlattım. Aynı hayati tehlikeyi Japonya’da Körler Maratonu’nda yaşadım, sıvı tüketimim çok yetersizdi. Diğer görme engellilerle yarış olduğu için kapasitemin üzerinde hareket ettim. Orada ölebileceğimi söylediler. Kilimanjaro’da da ölümden döndüm. Ben de anlam veremiyorum, risk alıyorum. Şu anda o riski alır mıyım, almam gibi geliyor. Ama o sırada gözüm daha karaydı sanırım.Siz sık sık anlattırıyor musunuz dağları?Tabii ben hep dağları anlattırırım. Ağrı’ya iki kere gittim. 2002’deki ikinci gidişimde artık görür gibiydim. Zihin fotoğrafı var kafamda. Bunu bütün görme engellilerin yapması lazım. Zihin fotoğrafı yoksa hiçbir şey yapamazsın. Bu evde zihin fotoğrafım olmasa şuradan tuvalete gidemem. Görme engelli muhakkak beyninde görecek.Şehirler, engelliler düşünülmediğinden planlandığı için hayatı çok zorlaştıran yerler aynı zamanda. Sokaklarda, caddelerde yürürken dağların aslında daha güvenli olduğunu düşündüğünüz oluyor mu?Dağ daha kolay tabii. Bursa’daki bu evimde 15-16 senedir oturuyorum. Çevrede gezmem o kadar zorlaştı ki. Evimin önünde daracık kaldırım var, yol da daracık zaten. Yürümem çok zor. Karşıda özel hastane açtılar. Oradaki kaldırımı daha önceden kullanıyordum, şimdi rehberle gidiyorum çünkü hastanenin arabaları var orada. Dağda yürümek, buradan baktığınızda daha kolay. Maalesef kentlerimiz engellilere göre dizayn edilmiyor. Bursa gibi göçe maruz kalıp kalabalıklaşınca hepten karmaşık hale geliyor. Bunlar hep empati eksikliğinden kaynaklanıyor.Avustralya’ya gidersem bu iş tamam!‘5 Kıtada 5 Maraton 5 Zirve’ projesine 2002 yılında başladım. Önce maratonları koştum. 2002’de New York Maratonu, 2004’te Atina Maratonu, 2005’te Japonya Dünya Körler Maratonu, 2006’da Sydney Maratonu, 2007’de Mısır Luksor Maratonu’nu koştum. 2002’de Ağrı’ya çıkmıştım, onu Asya olarak saydık. Afrika olarak Kilimanjaro’ya çıktım 2009’da. Mont Blanc’a çıktım, zirve olmasa da 3 bin 500 metreye tırmandım. Onu da Avrupa’da dağ tırmanışı olarak kabul ediyoruz. Geçen ağustosta çok güzel bir etkinlik oldu. ABD Colorado’da Sherman zirvesi. 4280 metre. Böylece beş kıtada beş maraton, beş tırmanış projemde beş maraton, dört dağı bitirdim. Avustralya’ya gider tırmanış yaparsam projeyi bitirmiş olacağım. Benim hedefim bu.