28 Mart 2015 Cumartesi

Atalay Demirci: Oyunculuk şizofren işi ama kanıma girdi

Pilot olmaya çalışan bir halk otobüsü şoförünün hikâyesini anlatan Güvercin Uçuverdi, gösterime girdi. İlk sinema filminde başrolü üstlenen komedyen Atalay Demirci'ye göre stand-up, oyunculuğa göre daha kolay.

Hikâye sizin için mi yazıldı, yoksa uygun bir yüz arıyorlardı da sizi mi buldular?

Benim üzerime yazıldı. Yönetmenlerle tanıştıktan sonra gösterimize gelip izlediler, mizaha bakış açımızı çözmüş oldular. Anlatmış olduğumuz otobüs ve uçak hikâyelerinden esinlenmiş olabilirler. Öncelikle bir karakter oluşturma fikri yapımcı, yönetmen hepimizde vardı. Zamanla uzun saçlı, kel, Ankara şivesiyle konuşan, biraz naif, hedefleri olan, absürt, 70'lerde kalmış bir tip ortaya çıktı: Yüksel Güvercin. Adım Yüksel, semaya yükselmeye çalışıyorum. İroniler de var ufak ufak. Bu mizah anlayışı çok hoşuma gidiyor. Açıkçası senarist, yönetmenlerle mizahi kafamız uyuştu. Bu çok önemli.

Atalay Demirci mizahıyla örülmüş bir film diyebilir miyiz?

Selami Genli ve Onur Koçal mizahıyla yapıldı. Atalay Demirci'nin Yüksel Güvercin karakterine uyum sağlamaya çalıştığı bir film diyebiliriz. Benim mizahım değil, içinde düzgün bir şekilde olmaya çalıştım. Bunun için iki ay geceli gündüzlü eğitim aldım Ümit Çırak'tan. Oyunculuk matematiğini bilmiyordum. Stand-up'ta iki saat içinde 70-80 ayrı tipe bürünüyorsun ama bunların hepsi tipleme oluyor. Filmde aynı karakteri sektirmeden devam ettirmenin pratiği bende yoktu. Bunu daha baştan itiraf ettim, eğitim almak istediğimi söyledim.

Oyunculuk yaparken stand-up'çı olmanın ne tür artılarını gördünüz?

Yapmaya çok alıştığımdan mı bilmiyorum stand-up çok daha rahat, kolay geliyor bana. Çok zor bir iş yapıyoruz sahnede, herkese ütopik gelebilir ama öyle. Bilmediğin bir alanda başarı kovalamak çok daha zor. Kamera 10 cm önünde o duyguyu istiyor senden, çok acayip kafa. Tam şizofren işi. Yapımcıyı arayıp ‘Bu deli işiymiş, nereden soktun beni.' demiştim. O da bana, ‘Bu sözlerini unutma. Çok özleyeceksin. Arayıp, bir daha ne zaman çekeceğiz diyeceksin.' dedi. Şu an onu diyorum. Virüs kana karıştı.

Güvercin Uçuverdi filminin fragmanı

Zerrin Sümer, Ayşen Gruda, Salih Kalyon… Güçlü bir kadro.

Kadro şahane. Benim için büyük bir şans, lütuf. Yapımcı, Atalay Demirci'nin belli bir kitlesi var, yanına no name isimleri alayım, skeç tarzı hikâyelerle filmi çekeyim diyebilirdi. Yapılmıyor mu? Yapılıyor. Ama öyle yapılmadı. Günün birinde deselerdi, Ayşen Gruda ile aynı sette olacaksın, film senin üzerine kurulacak. ‘Hayali bile kurulmaz, saçmalamayın.' derdim. Diğer oyuncular için de aynı durum geçerli. Ancak Gökhan Yıkılkan'ın filme katkısı çok büyük. Müthiş bir yetenek. Yönetmenler onu özgür bıraktı, istediğini yaptı. ‘Ne yapıyor bu?’ dediğim her şey için sonradan arayıp teşekkür ettim. Tam deli... Sokakta yürürken havaya tükürüp altından geçmeye çalışıyor. İnsan bunu niye yapar diyordum, meğer benim o an göremediğim birçok şey varmış. O absürtlük o kadar güzel görünüyor ki.

Usta-çırak ilişkisi var mıydı emektar oyuncularla?

Eğer nefsinizi yenip çırak olmayı kabul ederseniz, insanlar da size gönlünü, kalbini açıp yardımcı oluyor. Biz de çok şükür, film bizim üzerimize, başrolüz havası estirmedik. Mümkün olduğunca yaşı büyük olanların gönlünü hoş tutmaya çalıştık. Onlar da tavsiyeleri, konuşmalarıyla bize çok güzel yollar gösterdi. Ne kadar şükretsek azdır.

Film seyirciye neler vaat ediyor?

Baştan sona tebessüm halinde izleyecekler. Enerjisi çok yüksek. Eğlenecek, hiç sıkılmayacaklar. Başından beri içine çekiyor, sonunda aaa bitti mi diyorsun. Bu çok önemli komedide. Dakika başı kahkaha atacak demiyorum ama bütünü içinde herkesin çok güleceği yerler olacak. Genel itibarıyla Yeşilçam filmlerini andıran sıcak bir havası da var. Çok samimi…

Yüksel Güvercin, Şener Şen'in unutulmaz Vecihi karakterini andırıyor. Ne dersiniz?

Onunla birebir örtüşmüyor elbette ama bazı yerlerde onun tadı var. Bir kızı çok istiyoruz, babası vermiyor. Rakibi var. Buradan baktığınızda bir esinlenme hissedilebilinir ama ben yönetmenlerin o kafayla yazdıklarını düşünmüyorum açıkçası.

Uzun saçlı kellere sokakta çok karşılaşmıyoruz. Filmde karşımızda...

Ben de çok yok diyordum ama algıda seçicilikten sokakta bir sürü öyle adam görmeye başladım. Bana peruğu ilk taktıklarında böyle bir tip olur mu diyordum, meğer çok varmış. O tipi gören gülüyor. Hatta şöyle düşünen var: Ben saçlıyım da, kel kısmını protez yapmışlar. Yapılması, tasarlanması, bir ay boyunca o sıcakta kafada taşınması çok zordu. Ciddi bir imtihan.

Çekimler ne zaman, nerelerde yapıldı?

Geçen yıl 1 Temmuz'da başladık. Birçok mekânda çekim yaptık ama genelde İstanbul'daydık. Sıcaktı, bunaltıcıydı… Ciddi imtihanlar atlattım. Mesela sabah erken kalkmaktan hoşlanmam ama 5-6'da yollara düştüğüm oldu. Kahverengi, lacivert renklerini sevmem, giymem; film boyunca lacivert pilot kostümüyle gezdim, kahverengi ayakkabı giydim. Kafama dokunulmasından nefret ederim, her gün o peruğu takacağım diye eller dolaştı. Bir anda nefis terbiyesi de yaşadım.

Mükemmeliyetçi biriyim

Seviyeli bir mizah anlayışınız var. O seviyeyi ne kadar koruyabildiniz?

Televizyon, radyo, sahne, sinema hiç fark etmez. Hepsinde ölçümüz şu: Yedi yaşında bir kız çocuğuyla anneannesi filmi birlikte izleyebilir. Her ikisi de farklı lezzetler alıp birbirlerinden utanmadan evlerine gidebilir. Hiç kimsenin yüzünün kızarmaması, ahlâkî; bir dejenerasyona uğramaması önemli. Son dönemde böyle birkaç film çekildi, bu onlardan bir tanesi. Bundan sonra yapacağımız işte de bu ölçüyü tutturmaya çalışacağız. Sağ olsun, senarist, yönetmenler bu konuda hassas davrandı.

Bazı oyuncular eli boğazında kendilerini izler. Sizde durum nasıl?

Filmi izledim, Atalay Demirci'yi görmedim. Yüksel'i gördüğüm için hiç rahatsız olmadım, keyiflendim. Eksiklerini en iyi kendisi gördüğü için bence insan kendini izlemeli. İzleyemiyorum diyenleri anlamıyorum. Bana saçma geliyor. Tiyatrocuların anne-babası ölür, akşam oyuna çıkar ya, aynen öyle. Manyak mısın, çıkma! İnsansın, duyguların var. Çık, özür dile. Biletleriniz yanmadı, bir dahaki oyun şu zaman, beklerim de. Kimse sana yuh çekmez.

Siz kendinizi izlerken merhametli misiniz yoksa, sert mi?

Çok zor beğenen biriyim. Merhametli değilimdir. Filmde aksasaydım, yönetmenler fark ederdi. Çok şükür atılan hiç sahnem yok. Başından sonuna karakter aynı şekilde devam ediyor. Olumsuz tepki duymadım şimdiye kadar.

Tolga Çevik'e çok gülüyorum

Diğer komedyenlerle sürekli kıyaslanıyorsunuz. Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

Yaptığınız bir işi sizden önce başkaları yapmışsa kıyas kaçınılmaz. Bizde toplumsal bir refleks haline gelmiş. Daha çocukken ‘anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?' sorusundan tut da, ‘komşunun çocuğu takdir almış, sen çalışmıyorsun'a giden bir durum var. Yaşamak yerine yarışıyoruz. Bu bize de yansıyor tabii. Her mizah yapanın farklı bir tadı var. Mantı mı güzel, kuru fasulye mi? Mantı sevenine güzel, herkes onu sevecek diye bir kaide yok. Bana tebessüm etmeyen bir başkasına kahkaha atarken, ona tebessüm etmeyen bize kahkaha atabilir. Mizah, damak tadına benzer. Bu kadar kişiye özel bir şeyin yarıştırılıyor olması bana saçma geliyor. Hepsi bulunduğu yeri hak ediyor. Zaten kaç kişiyiz ki! İki yumurtayı birbirine vurursanız, biri kırılır. Vurmayın. Teker teker kırıp yiyin.

Siz kimlere gülersiniz?

Bu aralar Tolga Çevik'e çok gülüyorum. Güzel, layıkıyla çalışıyor. Mizaha yeni bir lezzet getirdi. Keyifle izliyorum. Bütün komedyenlerle bir araya gelip bir şeyler yapmayı çok isterim. İnsanların kafalarındaki ayrıştırmalara inat bir araya gelsek. Güzel olmaz mı?

Israrla Ankara'da yaşamaya devam ediyorsunuz. Ufukta İstanbul'a taşınmak yok mu?

Direniyorum. Turnelere çıktığım için Ankara daha merkezî;. Şimdiye kadar İstanbul'da yaşamamı gerektirecek bir şey olmadı. Kaos, trafik yoruyor beni. Ankara'nın sakinliği bu tempo içinde liman gibi oluyor. Şarj olup yola koyuluyorum. Bir-iki yıla kadar taşınırım belki, o kadar dayanabilirim.

Görünür olmanın avantajları kadar dezavantajları da var. Yaşam alanınız kısıtlandı mı?

Böyle olacağını az çok biliyorduk. İnsanlar samimi karşılıyor. Aileden biri gibi görüyor. Ünlüden ziyade evin oğlunu görmüş gibi davranıyorlar. Bundan şikâyet edip şımarıklık içine girecek değilim. Şu an hayatımdan son derece memnunum.

Sokakta komedyene komediyle yaklaşma durumu hiç iç açıcı olmasa gerek.

O fena, büyük bir ızdırap. Güldürene kadar zorlayanlara mecburen tebessüm ettiğin anlar oluyor. Bizde herkes komik. Çıta çok yüksek olduğu için az komedyen yetişiyor.

21 Mart 2015 Cumartesi

Ne yapsak da gerginlikten kurtulsak? diyorsanız, işte öneriler

Sürekli haber takibinden vazgeçin

Öncelikle sizi üzen, strese sokan, kaygılandıran, insanlarla ve toplumla ilişkilerinizi bozan ve sizi onlara karşı öfke duymaya yönelten tüm faktörlerin bir listesini yapmakla başlayın gerginlikle baş edebilme sürecine. Bu faktörler arasında kişiler, olaylar, siyaset vb. çok farklı değişkenler olabilir. Aile fertleri, iş arkadaşları, sınıf arkadaşları, patronumuz, amirimiz, sekreterimiz, çocuklarımız... “Hayatımızdaki kişileri, onların düşünce ve davranışlarını değiştirmeye çalışmak yerine kendinizde bu kişilerle ilgili olan algılarınızı yönetmeye, kendi duygu, düşünce ve davranış biçimlerinizi değiştirmeye çalışmak çok daha gerçekçi ve ulaşılabilir bir hedef.” diyor Keskin, bu nedenle empati şart. Karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anladığımızı, kendi duygularımızı da ifade eden ve ‘ben’ dilinin hâkim olduğu paylaşımlar, ilişkilerimizi daha sağlıklı, kendimizin ve karşımızdakinin bakış açısını da daha esnek hale getirebilir. Üçüncü olarak sizi yıpratan, duygu ve düşünce sisteminize kısa devre yaptıran olayları ele alın. Örneğin her gün haberlerde duyduğumuz, şahit olduğumuz pek çok vahşet, cinayet, tecavüz vb. gibi durumları. Bu tarz haberlere çok fazla maruz kalmak da insanın duygu ve sinir sistemini yıprattığından sürekli izlemek de doğru değil. “Tabii ki dünyadan bihaber olmayın ama yaşanan vahşeti de tekrar tekrar okumak, farklı kanallarda izlemek, internette yorumlar okumak, paylaşımlar yapmak da olayın meydana getirdiği olumsuz duygusal etkiyi çoğaltmaktan ve hem sizi hem de toplumu daha fazla germekten öteye gitmiyor. Hatta psikolojik, duygusal ve sosyal sorunları olan insanlara da olumsuz örnek oluyor.” diyor Keskin.

Memleketi kurtarmadan önce...

Siyaset de maalesef toplumsal gerginlik seviyesini en üst perdelere taşıyan faktörlerden. İki kişi bir araya gelmeyegörsün, hemen başlıyor memleketi kurtarma çabaları. Hal böyleyken tartışmalar, fanatizmin dozu kaçınca da kavgalar kaçınılmaz oluyor. ‘Ya bizdensin ya onlardan’ algısı hem ilişkileri hem toplumsal huzuru baltalıyor. Aile içinde, okulda, işte, sokakta, parkta siyasi konuşma ve tartışmalardan mümkün mertebe uzak durmak önemli. Bunun yerine kendimizden, işimizden, hafta sonu gittiğimiz filmden, yeni çıkan albümden, okuduğunuz kitaptan, hatta havadan sudan konuşmak şart. Bu tarz sohbetler hem siyasi kutuplaşmayı ve oluşan gerginliği hafifletmeye yardımcı olur hem de kendimize ait duygu ve deneyimleri paylaşma noktasında kişiyi rahatlatır.

Hızlı yürüyüş sinirleri rahatlatır

İlahiyatçı aile koçu Tuğba İnciler, kişilerin gerginlikle baş etmeyi öğrenmesinin mutlu bir aile yaşantısı için ön koşul olduğu görüşünde. Bunun da hem dini hem sosyal hayatımızı kapsayan yolları var. Öncelikle karşılaşılan kötü olay, haber vs. sonrasında lanet veya bela okumak yerine ‘La havle vela kuvvete illa billahil azim’ zikrini dilden düşürmemek gerekiyor. İnşirah, Kureyş  gibi rahatlık veren sûreleri bolca okumak da önemli. Sinirlendikçe abdest almak ve salavat çekmek ve Esmaül-Hüsna’yı bolca okumak da gerginliği azaltıyor. Sürekli kavga ortamı yaşanıyorsa Ya Kuddüs ve Ya Halim esması mutlaka çekilmeli. Gerginliği fazla olan kişiler gıda olarak patlıcan ve dana etinden uzak durmalı; elma, ayva ve muz gibi rahatlatıcı meyveleri bolca tüketmeli. Mutsuzluk hissiyle şekerli gıdalara abanılmamalı, zira bu sonrasında daha büyük mutsuzluğa sebep oluyor. İnciler, kavgaya meyyal kişilerin hacamat yaptırmaları halinde çok büyük fayda göreceklerini de ekliyor. Gerginlik anında bir saat kadar ortamdan uzaklaşarak hızlı bir yürüyüş yapmak da sinirleri rahatlatıyor. El ve ayakları, himalaya tuzu katılmış ılık suda bekletmek ve sonrasında ılık bir duş almak da faydalı olur. Evde lavanta ve yasemin yağını su dolu bir kaba damlatarak bir kap içinde peteklerin üstünde bekletmek de gergin havayı yumuşatır. Hafta sonları aileniz ya da arkadaşlarınızla kendinizi AVM’lere hapsetmek yerine mümkün olduğunca açık alan ve yeşillik yerleri buluşma mekânı olarak ayarlayın.

Neler yapılmalı?

-Mesleğiniz gereği ülke gündemini yakından takip etmek zorunda değilseniz haberlerden uzak durun.

-Mümkünse televizyonları kapatın. Onun yerine müzik dinleyin, ailenize eş ve dostlarınıza zaman ayırın.

-Çocuk nedeniyle televizyon kapatma şansınız yoksa haberleri izlemek yerine çizgi film seyretmeyi tercih edin.

-Kütüphanenize göz gezdirin, uzun zamandır okumayı düşünüp de vakitsizlikten okuyamadığınız kitapları raflardan indirip baş ucunuza koyun.

-Siyasetçilerin öfke dolu cümlelerine takılmak yerine işinize bakın, ‘Ne de olsa sandık önüme gelecek’ diyerek bu söylemleri bir tarafa not edin.

-Spor yapın, özellikle de açık havada yürüyüşe çıkın. Trekking ve doğa gezilerine katılın.

-Açık alanda spor yapma imkânınız yoksa kapalı spor salonlarında yürüyüş yapın. Bu arada kulaklıkta ister müzik, ister Kur’an, isterseniz ilahi dinleyin.

-Sinema ve tiyatroya daha çok zaman ayırın.

-İbadetlere daha fazla vakit ayırın.

-Gerginlik ve stres yüzünden geceleri uykunuz kaçtığında şikâyet etmek yerine namaz kılın, dua edin.

-İş, güç nedeniyle ihmal ettiğiniz eş dost ve akrabalara akşam oturmalarına gidin. Gittiğiniz evde de televizyonun kapalı olmasına dikkat edin. Siyasetten, ülke gündeminden konuşmayın.

]]

14 Mart 2015 Cumartesi

Nuri Alço: Sette önce işçiler sonra biz yerdik [YEMEK BAHANE]

‘Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer.’ derler. Ben bulduğumu yemeye razıydım. Lakin ne tuz ne yağ. Ama ne yapalım kaderde Nuri Alço usulü bir yumurta yemek de varmış.Takımı ‘siyah beyaz’ olsa da renkli mi renkli bir karakter Nuri Alço. “Söyleşiyi dışarıda yapalım, yemek pişirmekten anlamam ama güzel mekânlar bilirim.” dediyse de evde olması için ısrar ettim. Koca röportaj boyunca bu konuda ne kadar beceriksiz olduğunu anlattı durdu, olur ya vazgeçerim diye. “Olmadı sen yaparsın” da dedi ama “yemezler”. Bitirdik, girdik mutfağa. Gerçekten dediği gibi mutfakta yok yok. Şalgam suları, petek petek ballar, farklı yörelerden gelme zeytinyağları, pastırmalar, erzaklar ve daha neler neler. Malzeme bol, yapan yok. ‘Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer’ derler. Hem yemeğe değil, işe gelmişim. Neyse ne. Sözün özü vallahi ben ne umduysam onu buldum. İki yumurta. Buraya kadar sorun yok da yağı ve tuzu olaydı iyiydi. Hoş muhabbetine diyecek yok, yalnız Nuri Alço’nun evine aç gideceklere duyurulur kendin pişir kendin ye!Yemek yapmaktan anlamam deyip sizin kadar anlamayanını da ilk defa görüyorum.Bekâr adam yemekten ne anlasın? Böyle diyeceğim de benim gibi olup çok güzel yemek yapan sanatçı arkadaşlarım da var. Genelde yerim, pek nadirdir mutfağa girdiğim.Yağsız, tuzsuz da olsa bana pişirdiğiniz gibi yumurta kırmışlığınız da mı yok yani?Yok canım… Arkadaşlar geldiğinde cacıktı, makarnaydı yapıyorum. Mangalın başında olmayı da çok severim. Ama tek başına, durup dururken kalkıp bunu al, yemek pişir yok böyle bir durum. Böyle bir zaman harcayacağıma gidiyorum lokantaya daha ucuz, daha hesaplı yiyorum yemeğimi.Eskişehirlisiniz… Pek bilinmese de gurme turizminde önemli katkılar olabilecek bir destinasyon. Sizin spesiyalleriniz nedir?Tüm ailem orada. Bu yüzden her fırsatta giderim. Yemeklerine bayılıyorum. Balaban köftesi ve çibörek yemeden asla dönmem. Hatta Eskişehir-Beşiktaş maçının olduğu gün bile yerim. Oturduğum zaman en aşağı 20-30 tane götürürüm.20-30 çibörek?(Gülüyor) Korkma. Çok ince, kâğıt gibi. Buradakiler kalın, hamur oluyor. Bak canım çekti şimdi. En kısa zamanda inşallah…Baba tarafından da Trakyalısınız…Evet. Keşan, Uzunköprülü. Akrabaların yarısı da orada. Orada kavun, karpuz ve üzüm bağlarımız var.Keşan’ın satır köftesi ne harikadır… Ben de severim. Bu arada eskiden Trakya-Tekirdağ deyince bıldırcın sürüleri ve keklik akla gelirdi. Babam rahmetli bir ava çıktığında elli tane birden getirirdi. Ama asla silah kullanmazdı. Çalılık ya da sopalar fırlatırdı.Oturup yiyordunuz yani…Yenmez mi? Çok lezzetli olur bıldırcın eti. İstanbul’da bile yiyorum ocak başına gittiğimde.Çocukluğunuzdan hatırladığınız en lezzetli yemek bıldırcın değil, değil mi?(Gülüyor) Hayır tabii. Rahmetli annemin acılı, bol naneli tarhanası ve sarımsaklı yoğurtlu yaprak sarması. Tencereyi ekmeksiz bitirirdim. Yengemin Arnavut böreği… Bu arada çocukken yemek yemeye vaktimiz mi olurdu Allah aşkına? Bütün gün sokakta top başındayız. En fazla bir sandviç tutuşturulurdu elimize.40 yılınız setlerde geçti. Klişe olacak ama ‘sizin zamanınızda’ nasıldı setler?Vallahi şimdiki film setleri çok zengin. Yemekler özel araçlarla geliyor, hem de envaiçeşit. Uykuları gelmesin diye saat başı meyvesi, çayı, çerezi… Bizim zamanımızda sadece ekmek arası köfte ya da beyaz peynir, domates, salatalık gelirdi. Onlar da kış günü buz gibi olurdu, öylece yerdik. Kıbrıs’ta savaş filmi çekiyoruz, tepeye su çıkaramıyorduk. Bidonların içindeki su sıcaktan kaynıyordu, çaresiz onları içiyorduk. Buzlar, derin dondurucular vs. mümkün mü?‘Portakallı Pekin ördeği olmadan çalışamam’ gibi sanatçı kaprisleri olmuyor muydu?Kimse şikâyet etmezdi. Türkan Şoray olsun, Fatma Girik olsun ne gelirse onu yerdi. Yok, şu gelsin bu gelsin gibi özel istekleri yoktu hiçbir sanatçının. Hatta yemek geldiğinde önce set işçilerinin yemesi yerleşmiş bir kültürdü. Onlar yemeden biz asla yemeğe oturmazdık. Özellikle rahmetli Kadir Savun ve Fatma Girik ‘Önce çocuklara verin’ derdi. Daha iyi yemekler sipariş edebilirdik ama gizli yememiz lazımdı ki, kimse böyle bir şey yapmazdı. İşimizi çok sevdiğimizden yemek aramazdık. Eğer bir lüksümüz varsa o da ekmek arası helva ya da peynir arasında seçim yapmaktı.O dönemin yönetmenlerinin tabiri caizse ‘eli maşalı’ olduğu biliniyor. Sete gecikene yemek cezası verilir miydi?Verilmez mi? Özellikle Orhan Elmas ve Osman Seden. Onlar konuştuğunda hepimizin sesi kısılırdı. Herhangi bir ciddiyetsizlik durumunda baklava, tulumba cezası verirlerdi. Gerçi biz ortada bir ceza olmadan da getirirdik. Çekim sonunda başrol oyuncuları muhakkak set işçilerine bir gömlek, bir şey hediye ederdi. Şimdi öyle bir şey göremiyoruz maalesef. Millet birbirine selam vermiyor, bırakın yemeği, gömleği.Gazoz sayesinde birçok aile kurtulduGazoz denince akla gelen ilk isim sizsiniz. Rahatsız olmuyor muydunuz ailelerin uyardığı biri olarak anılmaktan?Aslında ilk alkolle başladı. Daha sonra onu gazoza çevirdiler. İyi ki de öyle olmuş. Gazoz sayesinde genç kızlara, ailelere çok yerinde mesajlar verdik. Aileler, küçük kızlar okul çağına geldiğinde ‘Aman tanımadığın biri sana gazoz verirse alma, içme.’ diye uyarıyordu. Bu şekilde anılmaktan rahatsız değil, bilakis çok mutluydum. Zira anne-babalar beni gördüğünde ‘Allah razı olsun. Kızımız senin vesilenle kurtuldu.’ diyordu. Çok kişinin hayatı kurtuldu gerçekten.Siz böyle diyorsunuz ama özellikle Özgecan cinayeti sonrası sizin rol aldığınız tarzda film ve diziler tecavüzü özendirdiği gerekçesiyle çok eleştirildi.Bu tür filmler birer örnektir. Özgecan cinayeti, apayrı insanlık dışı bir şey. Sinema yaşanmış olayları aktarır. Oyuncuların görevi rolünü en iyi şekilde oynamaktır. Bir filmde nasıl iyi karakterler varsa, kötüleri de olacaktır. Bu tarz bir olay binde bir olacak bir vahşet. Sinemanın, dizilerin özendirmesiyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bakın tecavüzcü Coşkun yıllarca bu şekilde anıldı ama özel hayatında bambaşka biri. Üç kızı var. Hepsini pırıl pırıl yetiştirmiş, okutmuş. Bir restorana gittiğinde ceketinin düğmeleri ilikli oturur. Bir hanımefendi gördü mü rahatsız etmesin diye başını öne eğen tam bir beyefendi. Biz rol gereği hayatta bu tarz insanların da olduğunu gösterdik. Kim ne derse desin. Sorun değil ben mutluyum. Herkesin bizim oynadıklarımızdan ders çıkarması lazım. Biz yaptığımız işlerle teşvik etmedik, insanları tedbirli olmaya sevk ettik. Bu tarz suçlamaları yersiz buluyorum.Onlarca aktör, aktrisle aynı filmde rol aldınız. Aynı sofrayı paylaştıklarınız da vardır elbet…Serdar Gökhan, Eşref Kolçak, Murat Soydan, Mahmut Hekimoğlu (neredeyse her gün görüşüyorum), Bahar Öztan, Ahu Tuğba (Amerika’dan geldiğinde görüşüyoruz) Ümit Efekan, Kuzey Vargın, Salih Güney, Yusuf Sezgin ile zaman zaman görüşüp yemek yerim. Çoğuyla Çekmece’ye balık yemeğe gidiyoruz.Bir söyleşinizde ‘Bir gün Kasımpaşa’da yer sofrasında Çingenelerle yemek yiyorum, ertesi gün sosyetenin içinde en kral yerdeyim.’ diyorsunuz…Doğru. Daha önce Amerikan pazarlarım vardı. Restoranım vardı, Sulukule’de Çingeneler çalardı, fasıllar vs. Kuştepe’de oturanlar çağırırdı, evlerine gider bağdaş kurar, yerde yemek yerdim. Bunu her yerde yapıyorum. İzmir’e gidiyorum. Kadifekale’ye çıkıyorum. Orada bir sürü millet kapılarını açıyor, sofralar kuruyor. Yer sofrasından kalkıyor, akşamına en lüks yerde yemek yediğim de oluyor.En çok hangi sofralar mutlu ediyor sizi?Evde yapılanlar elbette. Melike Kenter’in Yeniköy’de evi vardı. Gittiğimizde yaprak sarmalar, dolmalar yapardı. Tadı hâlâ damağımda. Onun için hâlâ ev yemekleri yapan sadece kadınların çalıştığı mekânlara giderim genelde.Türkan Şoray, Fatma Girik, Ahu Tuğba, Oya Aydoğan vs. gibi bir döneme damga vuran oyuncularla çalıştınız. Kamera önünde olduğu kadar mutfakta da maharetliler mi?Bunu pek hatırlamıyorum. Ancak Ahu’nun bir teknesi vardı. Aşçısını oraya çağırır, biz ne istiyorsak pişirtirdi. Set sonrası arkadaşlarla gider yemek yerdik orada. Ayrıca Murat Soydan’ın eşi Gül Hanım da harika yemekler yapardı. Mahmut Hekimoğlu da çok güzel yemek yapar. Hiç üşenmeden gider kazlar alır vs.Arkadaşlarınız kazlar pişirsin, siz bir yumurtayı zor kırın…İçten gelen bir şey. Ben pişirmeyi beceremem ama evimde pirincinden fasulyesine, balından envaiçeşit zeytinyağına her şey vardır. Malzemeler hazır, misafirim gelsin ne istiyorsa kendi pişirsin. Öyle geçiştirme kalitesiz ürünler almam da, yemem de. Zeytinyağı Yalova’dan, Akçay’dan; bal Sivas’tan; pastırma, sucuk Kayseri’den gelir. Elli bin tane mekân açıldı. Nerede ne yenir bilmek lazım. Bilmeden asla gitmem. Kahvaltı edeceksem, ocak başına gideceksem ya da ev yemeği yiyeceksem gideceğim mekânlar bellidir. Yani yemek yapmaktan anlamasam da nerede ne yenir bilirim.

7 Mart 2015 Cumartesi

Tesettür modasında Uzakdoğu rüzgârı

‘Ayda bir milyon eşarp satıyoruz’

Endonezya Moda Tasarımcıları ve Girişimcileri Derneği Başkanı Taruna K Kusmayadi, dünyanın en büyük Müslüman ülkelerinden birinin Endonezya olduğunu hatırlatıyor. 1990 yılı öncesi dinî sebeplerden dolayı halkın giyim konusunda özgür olmadığını, 90’lardan sonra liberalleşmeyle beraber özgürlük başladığını belirtiyor. O, özgürlüklerin modayı doğrudan etkilediğini düşünüyor. Kusmayadi’ye göre, moda haftalarıyla ünlü ülkeler, Endonezya’nın nasıl bir ülke olduğunu bilmiyor. Ülkeyi depremleriyle tanıyorlar! Buranın modern bir ülke olup olmadığı hakkında bir fikirleri de yok. Ancak gelip görenler şaşırıyor ve mutlaka tekrar geliyor. Kusmayadi, geçen yıl iki İtalyan modacının geldiğini, burada bir moda yarışması düzenlediklerini, birinciyi Roma’ya moda eğitimi almaya gönderdiklerini anlatıyor. İtalyanların Cakarta’da açacakları moda okulu için de görüşmeler sürüyor.

Kusmayadi, ayda 1 milyon eşarp sattıklarını, bu eşarpları Türkiye’den aldıklarını anlatıyor. Türk modasını Avrupaî tarzda bulduğunu belirten ünlü modacı, Endonezya’da çeşitlilikten dolayı alternatiflerin daha çok olduğunu söylüyor ve Türkiye’yle işbirliği yapmak istediklerini ifade ediyor.

Tesettür modasında atılımlar var

Moda Haftası Başkanı Ali Charisma, Endonezya’daki kültürel çeşitliliğin modayı doğrudan etkilediği kanaatinde. Ona göre çocuk, genç, kadın-erkek modası geniş bir yelpaze. Bunun yanı sıra İslamî moda var ki bu en özeli. Örneğin Müslüman Tasarımcılar Okulu var, burada tesettüre yönelik özgün modeller üretiliyor. Endonezya yüzde 80’i Müslüman bir ülke olduğu için İslamî moda konusunda büyük atılımlar gerçekleştiriyor.

Moda Haftası Direktörü Dina Midianı da hızla gelişen Endonezya modasını dünyaya göstermek istediklerini anlatıyor. “Moda haftası ülkemizin moda anlayışını yansıtıyor. İslamî moda ön plana çıkıyor ve bu alanda müthiş bir potansiyelimiz var. Güçlü çalışmalarla diğer İslam ülkelerine bunu pazarlayabiliriz. 2025’te dönüp baktığımızda Endonezya modasının dünya modasına yön vereceğine şüphemiz yok.”

Moda dünyasıyla etkileşim başladı

Tesettür modasıyla ilgilenen herkesi tek çatı altında toplamak için yola çıkan alahijab.com’da Endonezya Moda Haftası’nın uluslararası medya partneri. A la Hijab Kurucu ortağı ve Moda Nisa’nın uluslararası ilişkiler müdürü Franka Soeri, geçen yıl etnik bir stilin hâkim olduğunu, bu yıl ise geleneksel tasarımların modern çizgilerle bütünleştiğini anlatıyor: “Pastel ve etnik renkler ön planda. Eskiden daha çılgın tasarımlar vardı, bu yıl sade modeller görüyoruz. Tesettürün ruhuna da daha uygun modeller göze çarpıyor. Bu çeşitliliği fark eden yabancı markaların da gözü burada. Paris Moda Haftası’nın organizatörleri Endonezyalı modacıları ülkelerine davet ediyor mesela. Yabancı modacılar mutlaka tekrar geliyor. Etkileşim başladı. Misyonumuz da diğer ülkelere lokal ürünlerimizi tanıtmak, etnik çizgilerimizi göstermek ve İslamî moda konusunda bir etkileşim oluşturarak Endonezya’yı lider konuma getirmek.”

Endonezya, aktif rol oynayacak

17 yaşında modelliğe başlayan ve uzun yıllar mankenlik yapan Endonez Parlamenter Okky Asokawati de moda haftasını merakla takip edenlerden. Dokuz yıl önce şatafatlı hayatı bir kenara bırakıp tesettüre girdiğini anlatan Asokawati, tesettür modasıyla yakından ilgilendiğini ifade ediyor. Bu alanda güçlü girişimler olduğunu söyleyen parlamenter, Arap ülkelerinin Endonez modacıları ülkelerine davet ettiğini, gelecekte ortak çalışmalar yapılacağını belirtiyor. Ona göre bu işbirliği teklifleri, Endonezya’nın moda dünyasında aktif rol oynayacağını gösteriyor.

]]>

2 Mart 2015 Pazartesi

İş Hayatı ve Neşeli Penguenler!

Geçmiş iş yerlerimden birinde ilk iş günümü geçirmiş, eve gelmiştim. Ailenin en küçüğü olmamın da etkisiyle, ev halkının merakını gözlerinden okuyabiliyordum. Yeni işimde ilk gün nasıl geçmişti? Verdiğim cevap bugün gibi aklımda:

"Şey..bilmem ama..Hiç öyle neşeli penguenler yok!"

Bizim evde gülüşmelerle karşılanan bu yanıtım, aslında yaşadığım hayal kırıklığının bir özeti gibiydi. Nitekim, bu benim yaşadığım en kısa iş deneyimi olacaktı.

Hepimiz iş yerlerimizde hayatımızın çok büyük bir kısmını geçiriyoruz. Bu yüzden de bize işimizi sevdirecek şeylerin varlığı şart. Önce işine dair sevdiğin şeyler; insanlara dokunmak, raporlar hazırlamak, sonuçlar elde etmek her neyse işte o. Sonra takım arkadaşların, yöneticin, öğrendiklerin, öğrettiklerin vesaire..Maddi unsurları buna dahil etmiyorum bile. Ama bir şekilde neşeli penguenleri bulmak zorundayız bence, bu anlamlandırma oyunu dahilinde.

Bu yüzden iş görüşmelerinde çok severim adaylara işinin sevdiği yönlerini sormayı. Anlatırken göz bebeklerinde neşeli penguenleri bulmayı umarım.

Sizin işinizdeki neşeli pengueniniz ne?