27 Aralık 2014 Cumartesi

Zihni Göktay: Babama verdiğim sözü tuttum

İlk kez 1951 yılında Muammer Karaca tarafından bir Fransız komedisinden uyarlanarak oynanan Cibali Karakolu, 53 yıllık aranın ardından usta tiyatrocu Zihni Göktay yorumuyla yeniden sahneleniyor. Başkomiser Cafer Sabbah rolünü üstlenen Göktay, Cibali Karakolu’nda 50. sanat yılını kutluyor.Cibali Karakolu ekibine nasıl dâhil oldunuz?Erhan Yazıcıoğlu ile kırk beş yıllık bir arkadaşlığımız var ve Cibali Karakolu’na olan zafiyetimi bilirdi. Kendisi Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmeni olduğunda ben Ayvalık’ta dinleniyordum. Benim onu hayırlı olsun diye aramama kalmadan o beni arayarak, ‘Yeter dinlendin, ameliyatlar bitti, kilon da müsait artık, hadi bakalım Cibali Karakolu’na. Yönetmeni bile belli.’ dedi. Alelacele toparlanıp İstanbul’a geldim ve 24 Ağustos’ta provaya girdim.Cafer Sabbah rolünü oynamak istediğinizi biliyoruz, oyunu ilk ne zaman seyretmiştiniz?Cibali Karakolu’nu babamla birlikte yedi yaşında izlemeye gitmiştim ilk kez. Muammer Karaca’nın oynadığı oyuna o zamanlar yaşım küçük diye almamışlardı. Bu yüzden on yaşımdayken seyredebildim ilk olarak. Ama belli aralıklarla tekrar tekrar seyrettim. O zamanlarda bir ukdesi vardı oyunun bende, ileride bu rolü oynayabilir miyim acaba diye çok düşünürdüm. Çünkü halk evlerinde amatör tiyatro yapmaya başlamıştım o dönemde. Aradan yıllar geçti, çok oyunlarda oynadım. Cibali Karakolu hiç gündeme gelmedi. Repertuvarda vardı ama tozlu raflarda kaldı.Sizin oynadığınız ile Muammer Karaca’nın oynadığı Cibali Karakolu arasında ne gibi farklılıklar var?Muammer Karaca’nın oynadığı devirdeki politik esprilerin bir kısmını kaldırdık, hem sakıncalıydı hem de güncelliğini yitirmişti. Muammer abinin hükümetlerle arası hep çok iyiydi. Onun başına bir dert açılmazdı. Menderes ile iyiydi, Demirel ile iyiydi. Eğer yaşasaydı Özali ile de arası iyi olurdu. Bu yüzden onun yaptığı esprilerin hepsini alamadık ve oyunu daha yalın hale getirdik.Oyununuzda sık sık Şehir Tiyatroları’nın sorunlarına göndermeler yapıyorsunuz, çözülmesine faydası olur mu sizce?Bu problemler ben tiyatroya başladığımda vardı hâlâ da var. Tiyatroyu politikadan soyutlayamayız. Ama kimseyi küçümseyerek hakaret ederek değil, ortada bir gerçek varsa onu dile getiririz ancak zülfi yâre dokunmadan. Kimseyi kırmadan yeter ki dikkati o noktaya çekebilelim. Sanatçıların da böyle bir sıkıntıları var.Oyunun orkestra şefliğini oğlunuz yapıyor değil mi?Evet, oğlum Ömer ile aynı oyundayız. Bunlar güzel duygular, ilk kez Pembe Konağın Gelinleri’nde beraber çalışmıştık. Oğlum orada şef piyanistlik yapıyordu. Aynı heyecanı o gün de duymuştum.Kızınız da oyuncu ama aynı sahneyi paylaşma şansınız olmamış hiç.Maalesef bu zamana kadar olmadı ama oynamak için planladığım bir eser var. Umur Bugay’ın yazdığı, benim daha önce televizyonda yer aldığım Komşu Komşu adlı dizinin tiyatro uyarlaması yapılacak. Bugay, adını Tavan Arası’nda olarak değiştirdi, kızım orada torunumu oynayabilir. Cibali Karakolu tüm hızıyla devam ediyor. Önümüzdeki sezon inşallah beni çok fazla yormayacak şekilde bir hafta birini bir hafta diğerini oynarım. Artık 69 yaşındayım sonuçta.Yaşınıza rağmen oyunda bitmek tükenmeyen bir enerjiye sahipsiniz…Sahnedeyken tansiyonu yüksek tutmak lazım. Allah’ın yardımı da olunca yaşa başa bakmıyor bu işler.Aynı zamanda 50. sanat yılınızı kutluyorsunuz. Nedir bu başarının sırrı?Mesleğimi bütün zorluklarına rağmen çok seviyorum. Seyirciye olan saygım beni ayakta tutuyor ve bana dua ettiklerini bizzat onlardan dinliyorum. Hep halkın arasındayım. Kibir nedir bilmem ama bunu artı değer olarak söylemiyorum, zaten olması gereken de budur. Örneğin geçen hafta ustalara saygı programı için Sakarya’daydım. Tam bir buçuk saat sevenlerimle ayakta fotoğraf çektirdim. Hiçbir seyircimi geri çevirmem, konuşurum. Evden getirdiğim yemeği yemek nasip olmadan geri götürdüğüm çok olmuştur. Bir de rahmetli annemin ve babamın dualarını almıştım, onlara çok huzur dolu bir yaşlılık geçirttim.Nasıl karar verdiniz tiyatrocu olmaya?Rahmetli babacığım şehir tiyatrolarının eski adıyla Darülbedayi’nin çocuk oyunlarına getirerek bana bu sevgiyi aşıladı. Kendisi de çok sanatsever bir insandı. Birçok oyun seyretme şansım oldu o zamanlar, ilkokul müsamerelerinde de çok başarılıydım. Lisedeyken tiyatro koluna katıldım ve Eminönü Halkevi’nde amatör tiyatro yaparken başladık işte.Tiyatrocu olmaya karar verdiğinizde babanızın size bir nasihat verdiğini duyduk...‘İyisini olacaksan ol ama beşinci sınıf bir sanatkâr olacaksan sakın tiyatrocu olma, ileride ağrına gider. Figüran kalma, kendine inanıyorsan bu mesleğe gir.” dedi babam. Bir nasihat, bir söz. Tiyatro her zaman ekmek parasını vermiştir. Biz köfte parası için yan işler de yaptık dizi ve filmlerde.Babanıza verdiğiniz sözü tuttuğunuzu söyleyebiliriz öyleyse.Evet tuttum. Babam da annem de vefat etmeden önce beni başrollerde seyretti. Annem Lüküs Hayat’ta oynadığımı da gördü.İlk başrolü şans eseri aldığınız doğru mu?1964’da liseyi bitirdiğim yıl Ankara Meydan Sahnesi’nde profesyonel oldum. Orada üç-dört tane küçük rolüm vardı. Bir gün başrol oyuncusu aniden askere alınınca Rejisör Çetin Köroğlu onun yerine o rolü bana verdi, iki gün içinde hazırlanıp çıktım.Ve Lüküs Hayat denildiğinde akla gelen ilk isim sizsiniz…Evet, çünkü Lüküs Hayat’ta benim etrafımda 135 kişi değişti. Ben ilk kadrodaydım, demirbaşlarındanım. Hatta Guinness Rekorlar Kitabı’na bile aday gösterildim.Kemal Sunal’ın ısrarları ve sinemaya başlamanız... Hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?Doğma büyüme Fatihliyim. Kemal Sunal ile oradan tanışıyorduk. Gençken beraber tiyatro yapıyorduk. O tiyatroyu bırakıp sinemaya ağırlık verince arada karşılaşırdık ve bana ‘Gel birlikte bir film çekelim.’ derdi. İlk başlarda mümkün olmadı. Başımızda Muhsin Ertuğrul hocamız vardı ve izin almak zordu. Sonra film yapmaya başladım ve Kemal ile Tosun Paşa, Atla Gel Şaban ve Meraklı Köfteci filmlerini çektik. Onun dışında 22 filmde de rol aldım.Sinemayı biraz kenarda bırakmışsınız sanki. Yanılıyor muyuz?Doğrudur, fazla zaman ayıramadım sinemaya, tiyatro ağırlıklı bir hayatım vardı ve turnelerim oluyordu. Radyo oyunlarım da aynı şekilde yoğundu. Çektiğim filmlerin isimlerinin birçoğunu artık hatırlamıyorum bile, daha çok çekseymişim hepsini unutacakmışım demek ki.Ulan İstanbul dizisindeki ‘Servet Amca’ rolünüz seyirci tarafından çok beğenildi. Nedir bu sevginin sebebi?Servet Amca bence sağduyudur. Doğruyu, iyiyi ve güzeli tespit edip bunları pencereden insanlara söylemeyi seviyor. Politik söylemleri yok. Pozitif bir karakter, şakacı ama şaka yaparken bile toplumsal çarpıklıklar üzerine göndermeleri oluyor.Çok iyi yaprak sararımMuzip ve eğlenceli duruşunuza rağmen eşiniz verdiği röportajlarında sizin için ‘Sinirli biridir’ diyor. Öyle misiniz hakikaten?Zaman zaman fazla sinirlendiğim oluyor ama bir saman alevi gibi çabuk geçer. Mükemmeliyetçi bir yapım var. Telaşlıyım, disiplinliyim ve canı tez insanım. Her şey zamanında ve en iyi şekilde olsun istiyorum. Bir eksiklik olduğunda da sinirleniyorum. Gençken daha sinirliydim, yaşlanınca hoşgörülü olmaya başladım.Hiç otomobil kullanmamış olmanızı bu sinirli yapınıza bağlayabilir miyiz?Tabii benim sinir sistemim direksiyona geçmeye müsait değil. Dediğim gibi telaşlı biriyim, başım belaya girebilir. Türkiye’de trafik magandalığı var, kurallara riayet edilmiyor. Bu kararımdan da hiç pişman olmadım.Çok iyi yemek yapıyormuşsunuz…Ankara’da on sene bekâr hayatı yaşadım, orada kazandığım becerilerim var. Annemin bana öğrettiklerinin de etkisi var tabii. Çok iyi yaprak sararım mesela. Hiç üşenmem, dört saat başına oturup belim ağrıyana kadar sararım. Bu arada damak zevkim de iyidir.Hangi tür yemekleri daha çok tercih edersiniz?Bilhassa Ege mutfağına bayılırım hele de zeytinyağlılara. Biz tencere yemekleriyle büyüdük, fastfoodlarla değil. Çocukluğumda tost çıktığında bile ne hadiseler olmuştu. Sağlık için ev yemeklerini tercih ediyorum. Ailecek hazır gıdaya savaş açmış durumdayız. Deniz ürünlerine de çok rağbet ederiz. Yaz kış dolabımızda mutlaka hazır bulundururuz.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Sanatla oyun olmaz demeyin bal gibi olur!

Osman Hamdi Bey’in kaplumbağalarına bir haller olmuş. Mona Lisa’nın sadece gizemli gülüşü değil, yüz ifadesi tamamen kayıp. Diego’nun meşhur Frida portresinin yarısı yok. Bunları kim tamamlayacak? Tabii ki çocuklar. Haydi sanatla oynamaya...İlkokul çağındaki bir çocuğa, “Mona Lisa, Rönesans dönemi İtalya’sında Leonardo da Vinci tarafından resmedilmiş 16. yüzyıl yağlıboya tablosudur.” şeklinde bir cümle kurarsanız, büyük ihtimalle boş gözlerle yüzünüze bakacaktır. Fakat aynı çocuğa ‘gel seninle bir oyun oynayalım’ deyip ondan Mona Lisa’nın boş bırakılan yüzüne mutlu, üzgün, şaşkın, utangaç ifadeler çizmesini isterseniz, bir daha unutmamacasına Da Vinci’nin bu meşhur tablosunu öğrenecektir. Aslında sıkıcı görünen bir şeyi oyunla cazip kılma yöntemi, okul hayatımız boyunca gördüğümüz tüm dersler için işe yarayabilir. Ancak sınırsız hayal gücümüzü kullanabileceğimiz bir alanı dağ-güneş-dere üçgenine hapseden resim dersleri için bu bir parça daha elzem. İki dağın arasına sapsarı bir güneş ve dağların eteklerinden aşağıya doğru kıvrılan masmavi bir dere çizerek resim derslerinden geçmiş bir nesil için yapılabilecek çok şey yok. Fakat zararın da neresinden dönersek kâr sonuçta. Dolayısıyla yeni nesilleri bu üçgenden kurtarabiliriz belki!Çocuklar, noktaları birleştirdikten sonra Mimar Sinan’ın camisiyle tanışacak.Yüzümün yarısını çizer misin Diego?Tasarımcı Zozan Kotan, buna kafa yormuş bir isim. Bu kafa yorma sürecinin sonunda ortaya çok özgün bir çalışma çıkmış: Sanatla Oyna. Sanat tarihinde dönüm noktası kabul edilen dünyaca ünlü resimleri ve bu eserlerin sanatçılarını çocuklara oyun yoluyla tanıtmak ve akılda kalmasını sağlamak gibi bir amacı var çalışmanın. Aslında proje, ilk bakışta boyama kitabını andıran 65 sayfalık bir çalışmadan ibaret. Sayfaları çevirdikçe bunun hiç de alışageldiğimiz çocuk aktivitelerinden biri olmadığını anlıyorsunuz. Kotan’ın şimdilik amatör olarak bastırdığı kitapçıkta Da Vinci’nin Mona Lisa’sından Munch’un ‘Çığlık’ına, Diego’nun meşhur Frida portresinden Andy Warhol’un Marilyn Monroe çalışmasına kadar 35 önemli eser yer alıyor. Osman Hamdi Bey, Fikret Mualla ve Mimar Sinan gibi yerli sanatçıların eserleri de unutulmamış. Bütün bu eserler tam olarak bildiğimiz gibi değil. Zaten projenin özü de bu ayrıntıda gizli. Mesela Frida portresinin yarısı yok. Fikret Mualla’nın eserlerinin olmazsa olmaz unsuru balonlar silinmiş. Mimar Sinan’ın başyapıtının minareleri görünmüyor. Çünkü o eksikleri çocuklar tamamlayacak. Kâğıtların bir yerinde ne yapmaları gerektiği kısa bir notla belirtilmiş. Bu orijinal yazılar da bizzat Kotan tarafından kaleme alınmış. Hemen bir örnek verelim, Frida’nın dilinden olsun: “Yüzümün yarısını çizer misin Diego?” Bir diğerini Fikret Mualla söylesin: “Merhaba, resmimde balonları çizmeyi unutmuşum. Onları benim için çizer misin?” Gerisi çocukların hayal gücüne kalmış.Munch’un Çığlık tablosunda bir eksik var. Çığlığı attıran canavarı bırakın çocuklar çizsin.Sanatla Oyna, Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünden mezun Kotan’ın bitirme projesiymiş. Fikrin nereden çıktığını kendisi anlatsın: “Bilkent’teki hocalarımızın çoğu Polonyalı idi. Onlardan biri bir gün ‘Zozan eve yetişmem lazım, oğlumun sanat dersi bitecek’ dedi. Hocanın oğlum diye bahsettiği çocuk üç yaşındaydı. Ama o çocuğunu alması gereken ilk ders olarak ‘sanat eğitimini’ uygun görmüştü.”Mona Lisa’nın boş kalan yüzüne şaşkın, üzgün ifade çizmek de çocukların hayal gücüne bırakılmış.Kotan, çocukların Türkiye’de sanatla geç yaşlarda tanışmasının sebebini bu alanın belli bir sosyal sınıfın tekelinde olmasından kaynaklandığı görüşünde ve bundan rahatsız. Şöyle diyor: “Sanatı galeri kültüründen çıkarmak lazım. Sanatın piyasalaşması, sektörleşmesini sorgulamak gerek. Bu kelime çok da abartmamalı. Atölyede çocuklarla yaptığımız da sanat, sokakta yaptığımız da. Hatta çocuklar sokakta çok daha özgür oluyor. Bu çalışmada gözlemleme imkânı buldum. Çocuğu kapalı alana sokunca geriliyor ve daha kusursuz yapmaya çalışıyor. Halbuki sokakta daha özgür.”Balonlu resimleriyle üne kavuşan Fikret Mualla’nın bu tablosunda eksik balonları Fırat tamamlamış.Aaa Mona Lisa ile onlar da oynamış!Zozan Kotan, projesini çocuklarla uygulama imkânı bulmuş. Okullarda, etüt merkezlerinde ve sokakta yaptığı atölye çalışmalarından geri dönüşler almış. Çocukların çok ilgi gösterdiğini anlatan tasarımcı, en çok eğlendiği çalışmanın Mona Lisa olduğunu anlatıyor. Çünkü Mona Lisa’yı şekilden şekle sokan ilk kişiler onlar değil. Mona Lisa portresinin sosyal medyada üzerinde oynanmış hallerini çocuklara gösterdiğini anlatan Kotan, “Mesela Nur Yerlitaş’lı versiyonunu gösteriyorum. Hemen ‘Aaa Mona Lisa, onlar da yapmış’ şeklinde tepki gösteriyorlar.” diyor. Çocukların çok eğlendiği bir başka çalışma da Hollandalı ressam ve tipografi sanatçısı Theo van Doesburg’dan esinle ‘harflerden insan şekli çizme’ aktivitesi olmuş. “n harfinden düşen adam çizmelerini istedim. Kafa ve ayaklarını yerleştirdiler. Yetişkin biri bile perspektifi kolay kolay yakalayamaz.” sözleriyle anlatıyor Kotan çocukların hayal gücü karşısında yaşadığı hayranlığı.Bu arada Zozan Kotan, kendisine ‘sosyal tasarımcı’ diyor. ‘Çok havalı durduğu için böyle bir şey demedim inanın’ diye gülerek özellikle belirtiyor ve ekliyor: “Yaptığım işlerin hep bir sosyal sorumluluk ağı var.” Kotan, şu anda da Bilgi Üniversitesi Sosyal Projeler ve STK Yönetimi bölümünde yüksek lisans yapıyor. En çok istediği şey de Sanatla Oyna çalışmasının paket halinde Anadolu’nun her yerindeki çocuklara ulaşması. En çok da öğretmenlere ulaşmasını istiyor çünkü onları yönlendiren ve gelişimi takip eden birileri olmadıkça çalışmanın çocuklara ulaşmasının çok bir şey ifade etmediği görüşünde.Sinema ve müzik tarihiyle de ‘oynatmak’ istiyorZozan Kotan, kitabını bastıracak bir destek bulması halinde benzer bir projeyi sinema ve müzik tarihi alanında da hayata geçirmek istiyor. Çünkü ona göre tarihsel süreci bilmek çok önemli. “Bu konuda biraz gelenekçiyim galiba. Bir Mona Lisa bilinmeden sanatta başarılı olmak zor diye düşünüyorum. Kendimden biliyorum. Sanat tarihi hakkında bilgim arttıkça bu, sanatsal çalışmalarıma artı değer katıyordu.” sözleri ona ait. Zaten okuldaki bir hocası da ‘Sanatla Oyna’ projesini görünce Kotan’a “Bu çalışmaya sadece çocuklar değil, konservatuvar öğrencileri de dahil edilmeli. Emin ol birçok öğrenci bu temel şeyleri bile bilmiyor olabilir.” demiş.

13 Aralık 2014 Cumartesi

Tiyatroya dönüşüm bisiklete binmeye benziyor

Yirmi yıl önce ‘Derin Bir Soluk Al’ adlı oyunda yer aldıktan sonra tiyatroya veda eden Oktay Kaynarca, ‘Guguk Kuşu’ ile yeniden sahnede. Oyunun provaları sırasında ziyaret ettiğimiz Kaynarca, “Tiyatroya geri döndüğüm için heyecanlıyım.” diyor.Çolpan İlhan&Sadri Alışık Tiyatrosu, Ken Kesey tarafından yazılan ve aynı isimle romandan sinemaya uyarlanan ‘Guguk Kuşu’ (1975) filmini tiyatroseverlerle buluşturuyor. Jack Nickholson’un başrolünde yer aldığı ve Oscar kazandığı efsane film, akıl hastası numarası yaparak güvenlik önlemleri düşük bir akıl hastanesine sevk edilen mahkûmun (McMurphy) yaşadıklarını anlatıyor. Oktay Kaynarca’nın McMurphy rolünü üstlendiği oyunun kadrosunda Deniz Uğur, Tuba Ünsal ve Kayhan Yıldızoğlu gibi isimler yer alıyor.1994’te ‘Derin Bir Soluk Al’ adlı oyundaki rolüyle Avni Dilligil ödülünü alan ve ardından tiyatroya veda eden Kaynarca, yirmi yıl sonra ‘Guguk Kuşu’ ile yeniden sahneye çıkıyor. Kendisini, bugün prömiyerini yapacak oyunun son provalarından birinde izliyoruz. Sohbet sohbeti açıyor ve tiyatroya geri dönüşünden, nasıl başladığına kadar olan tüm süreci konuşuyoruz.“Guguk Kuşu’nun sahneleneceğini duyunca dişlerim uzadı, iştahım kabardı.” dediğinizi duyduk, doğru mudur?Evet, ben o tabiri çok seviyorum ve günlük hayatımda sıkça kullanıyorum. Oyunda da yer almayı çok istiyordum.Bu oyunu sizin için bu kadar anlamlı kılan neydi?Birçok sebebi var ama en başta, oyundaki McMurphy karakterinin duyulduğunda hiçbir oyuncu tarafından reddedilemeyeceği gerçeğinin olması. Hakikaten çok değerli bir eser ve önemli bir karakterden bahsediyoruz. Az önce de dediğim gibi, her oyuncunun dişlerini uzatıp iştahını kabartabilecek değere sahip. Bu sebeple ben de oyunculuğun gereğini yaptım diye düşünüyorum.Rolünüze hazırlanırken filmi tekrar seyrettiniz mi?Guguk Kuşu’nu çok eskiden, ki senesini bile hatırlamıyorum, bir defa izlemiştim. Rolü kabul ettikten sonra izlemedim. Özellikle izlememeyi seçtim çünkü etkilenirim diye düşündüm.Jack Nickholson’dan da etkilenmediğinizi söyleyebiliriz...Evet, kesinlikle. Açıkçası kendi içimde bulunan McMurphy’yi çıkarmaya çalıştım. Filmden de etkilenmemek adına en ufak bir şey dahi seyretmedim. Provalarda çalışıp, kendi başarabildiklerimi ortaya çıkarmaya uğraştım.McMurphy’ye nasıl hazırlandınız?Sadece içimdeki McMurphy karakterini çıkartmaya çalıştım, o kadar. Özel bir çalışmam olmadı, tabii saçları kestirmek dışında.Bir de kilo durumu var galiba...Evet, rol için biraz kilo almam gerekiyordu.İki ayı aşkın süredir prova yaptınız. Nasıldı?Zordu diyebilirim. Neredeyse her gün sabahtan akşama kadar provadaydık. Aynı performansı yapıyor olmak değerli bir şey ama zorlukları da var. Şakir Gürzumar, performansı yüksek yönetmenlerden bir tanesi, oyuncuyu hiç boş bırakmıyor. Her anımızı değerlendirmeyi öğretiyor. Cebimizden çıkanların üstüne iki katını eklemeyi bilen yönetmenlerden birisi. Deniz Uğur’un da söylemiyle, ‘Bu oyun bizlere bir workshop gibi oldu.’20 yıl ara verdikten sonra tiyatroya geri dönüyorsunuz. Zor olacak mı?Sahneye yeniden çıktığınızdan itibaren her şeyi keşfetmeye başlıyorsunuz zaten. Bunu bisiklete binmeye benzetiyorum. Sonuçta hiç tiyatro yapmamış birisi değilim. Yani okuldan sonra tiyatrolarım oldu. Evet aradan 20 yıl geçmiş ama oyunculuk, oyunculuktur. Biraz kıvrak olmak gerekiyor.Peki, bu geri dönüş size neler hissettiriyor?Seyirciyle buluşmak için uzun süredir bekliyoruz. Sahne başka bir şey, o mutluluğu orada birebir alıyor ve hissediyorsunuz. Yıllar sonra tiyatronun bana verdiği heyecanı tekrar yaşayacak olmaktan dolayı da mutluyum.Oyunculuğa tiyatroyla başlayanlardan olmanıza rağmen erken bıraktınız.Sinema, televizyon ve seslendirme çalışmalarım o kadar yoğun olmaya başlamıştı ki, tiyatroya vakit ayıramaz hale gelmiştim. Tiyatroya haksızlık yapmaya başladığımı fark ettim. Ara vermem gerektiğini düşündüm. O çok hızlı bir süreçti. Televizyonların yeni yeni geliştiği, ortaya çeşitli projelerin atıldığı bir dönemdi. Açıkçası birçok yetişmiş insana ihtiyaç vardı ve bizim de üzerimize çok iş düştü. O yoğunluğun arasında tiyatroyu da hayatıma soksaydım, belki bu sefer iki tarafa da haksızlık etmiş olacaktım.Tiyatro yapmaya Elazığ’da karar veriyorsunuz, değil mi?Doğru.İstanbul’da büyüdüğünüzü biliyoruz aslında…Bazı sebeplerden dolayı Elazığ’a gitmiştim. Hatta benim sürgün diye tabir ettiğim bir gidişti bu. Lisede bir yılımı orada geçirdim. O zamanlar sosyal bir aktivite doğrultusunda ne yapabiliriz diye düşünürken sonunda arkadaşlarla tiyatro kolu kurmaya karar verdik. Ardından orada kendi çabalarımızla bir şeyler yapmaya başladık. Çok lezzetliydi tiyatro o süreçte. Oyuncu olma fikriniz de bu dönemde mi oluştu?Daha önceleri de istiyordum ve kafamda hep vardı. Ama bunu Elazığ’daki tiyatro serüvenim pekiştirdi, bu alana adım atmama yardımcı oldu. Zaten döner dönmez de konservatuvara girdim.Konservatuvardan mezun olduğunuz yıl Zuhal Olcay, Haluk Bilginer ve Derya Alabora gibi önemli isimlerle aynı müzikalde oynamışsınız. Bir tiyatro öğrencisi için büyük şans...Evet, şanslı bir öğrenciydim. Çok değerli hocalarla ve eğitim kadrosuyla çalıştım. Onların büyük bir prodüksiyon olarak organize ettiği Kan Kardeşler (Blood Brothers) adlı oyunda başrolde yer aldım. Yani ben ufacık bir rol için gitmiştim ama orada başrol düştü önüme ve şaşırmıştım. Güzel günlerdi.Kaç oyunda yer aldınız orada?İki tane oyun oynadım. Zaten ardından bırakmaya karar verdim.Neden daha önce ya da sonra değil de şimdi tiyatroya dönmeyi kabul ettiniz?Aslında her şeyin bir araya gelmesi kabul etmemde büyük etken oldu. Zamanımın uygun olması, Sadri Alışık Tiyatrosu’nun düzenlemesi, projenin, yönetmenin ve kadronun doğru olması... Bunlardan bir tanesi bile eksik olsaydı asla olmazdı.Tereddütleriniz olmadı mı?Olmadı. Bir şeye karar verdiysem asla tereddüt etmem ve geriye bakmam.Sinema projeniz var mı?Bu yaza çok beğendiğim ve üstünde uzun süredir çalıştığımız bir sinema projemiz var.Yıllardır ‘En büyük hayalim’ dediğiniz projeniz galiba. Sonunda gerçekleşecek mi?Evet, bir engel çıkmazsa bu yaza olacak inşallah.‘Ağır ağabeylik’ algısı üzerinize yapışmış durumda. Siz ne düşünüyorsunuz?O algıyı ben oluşturmadım. Oynadığım karakterlerden insanların çıkardığı ve masaya koyduğu bir algı. Bu ağır ağabey yakıştırmalarından da, bunu insanlara anlatmaktan da inanın fazlasıyla yoruldum.Günlük hayatınızda nasıl birisiniz o halde?Aslında tam tersi, çok neşeliyim ve ağır ağabey biri de değilim. Hatta etrafımdakiler benimle çok eğlenir. Elbette ki herkes gibi bir bakış açım, kurallarım, kendime göre bir duruşum ve yaşam biçimim var. Bu, insanlara ağır ağabeylik gibi geliyorsa kesinlikle yanlış çünkü ben ne ağır ağabeyler tanıyorum (Gülüyor).

6 Aralık 2014 Cumartesi

Başarı mı, karakter mi?

Tek başarı ölçüsünün okul notları sayıldığı ortamda ailelerden duyulan bir cümle vardır: “Sen okulunu oku da başka birşey istemem.” Oysa karakter gelişiminin büyük oranda tamamlandığı bu dönemde iyi bir ders notundan başka birşey beklememek çocuğa verilen en büyük zarar.Ailelere sorulsa, “Çocuğunuz doğduğundan beri onunla ilgili en çok hangi hayalleri kurdunuz?” Birçoklarının cevabı tahmin edileceği üzere iyi bir meslekle ilgilidir. Bu demek oluyor ki beş yaşından başlayarak yirmi beş yaşlarına kadar devam eden süreçte kişinin en önemli gündemi iyi bir diplomaya kavuşmak. Ama bu yaş aralığının başka bir anlamı daha var. Bu dönem, insanın aynı zamanda kişiliğinin geliştiği, insanî ve etik değerlerin yerleştiği kritik bir süreç. Peki ders başarısı uğruna özel hocalar tutulan, en iyi okullarda okutulan çocuklara ömrü boyunca ihtiyacı olacak değerler eğitimi veriliyor mu? Pedagog ve uzman psikolog Hale Nur Kılıç, çocukların her zaman ailelerini memnun etmek ve onların beklentilerini karşılamak isteyeceğini belirtirken, “Teşvik edici unsur olarak sadece ders başarısı merkezde tutulursa, çocuklar başka meziyetleri olmalarına rağmen kendilerini eksik hissedebilir.” diyor. Ailelere tavsiyesi ise güzel ahlâkın özellikle bu yaşlarda takdir edilmesi. Çünkü bu davranışa devam edebilmesi için bundan dolayı değer gördüğünü hissetmeli. Kılıç, sürekli ders başarısı hakkında konuşup ardından çocuğa dürüst olmak konusunda nutuk çekmenin onun üzerinde etkisi olmayacağını anlatıyor. Çocukluk yıllarında kişiyi yalana en çok iten sebeplerin başında okul notları geldiğini düşünürsek, konunun ehemmiyeti daha iyi anlaşılıyor. Oysa yapılması gereken, en zor durumda bile yalan söylemeyen çocuğu takdir etmek. Zira küçük yaşlarda okul notu yüksek olmasa da ailesinin takdirini kazanmak için söylenen yalanlar kişiye ömrü boyunca miras kalacak kötü huya dönüşebiliyor. Bu gidişatı tersine çevirmenin yolu ise ders başarısı düşük olsa bile dürüstlüğünden dolayı ya da saygıda kusur etmediği için çocuğa teşekkür etmek gibi tutumlar. Örneğin, evde anne-babaya yardım etmesi, kardeşiyle ilgilenmesi, arkadaşlarıyla iyi geçinmesi, oyun oynarken haksızlık yapmaması, yardımseverlik gibi konuların çok önemli erdemler olduğu onlara küçük yaşlarda öğretilmeli. Bu da çocukları bu yönleriyle övmek ve iyi vasıflarını ortaya çıkarmakla mümkün. Ergenlik yaşlarında ise her bireyin yaşama hakkı bulunduğu, eşit haklara sahip olduğu gibi ilkeler kazandırılabilir. Rol model kabul edilen kişilerin hayatlarını okuma ve anlamaya teşvik edilebilir. Hatta akşam televizyonu kapatıp çay sohbeti kurulabilir. Burada karşılıklı fikir alışverişi yapılır. Bu şekilde çocuğa ders ve notlar dışında da aileyle diyalog kurma imkânı verilir. Çünkü eğitim hayatı bitip karakteri büyük oranda şekillendiğinde kişinin bu değerleri yaşatması açısından çocukluk yaşları hayati önem taşıyor.Aksi hallerde ortaya çıkan manzara ise hâlâ 9-10 yaş öncesi gibi benmerkezci ve çıkarcı davranan kişilik manzaraları. Kontrol mekanizmasını hissetmediği yerde etik değerleri çiğnemesi. Örneğin polisin olmadığı durumlarda yasaları yok sayması. Onlara ceza verecek bir otorite olmadığı sürece her şeyi yapması birer örnek. Bu kişilerin kuralları kendi içinde benimsemediğini anlatan Hale Nur Kılıç, “Tüm bunlar bize bu kişilerin çocukluklarında değerler hakkında yeteri kadar eğitilmediğini ve değerlerin içselleştirilmediğini gösterir.” diyor.‘Aileler çocuğa fazla baskı yapıyor’Ailelerin ders başarısı konusunda çocuğa çoğu zaman fazla baskı yaptığını anlatan Kılıç’a göre, bu tür ailelerde iyi bir lise kazanmak, insanî ilişkilerden, dürüstlükten, yardımseverlikten daha önemli. Düşük not aldığında verilen tepkinin, çocuk yalan söylediğinde verilenden çok daha fazla olması da bu durumu ortaya koyuyor. Böyle bir yaklaşımın sebebi ise, asıl önemli hususlar diğerleri olmasına rağmen çevre tarafından somut olarak görünenin çocukların kazandığı lise veya üniversitenin niteliği. Bazı ailelerin çocuklarını kendi ideallerindeki gibi yetiştirmek istediğini anlatan Kılıç, “Eğitim süreçlerinde çocuklarına o kadar fazla emek ve para harcarlar ki, beklentileri de o derece büyük olur. Böyle aileler çocuklarından yaşlarının üstünde bir olgunluk ve kapasitelerinin üstünde bir başarı bekler.” diyor. Oysa çocuğun kişilik gelişiminde birlikte yaşadığı aile bireylerinin etkisi çok fazla. Kendilerini ailelerinin gözünden değerlendiren çocuklar, eğer ders başarısının her şeyden daha çok önemsendiğini gözlemliyorsa bunun kendini değerli yapan en önemli unsur olduğunu düşünüyor. Karakter gelişimi, anne karnında başlıyor Kişinin karakter gelişimi aslında okul döneminden çok önce, anne karnında başlıyor. Anne, bebeğiyle ne kadar ilgili, ne kadar konuşuyor, stresli bir zaman mı geçiriyor, istenilmeyen bir çocuk mu? Bunlar tek etken olmasa da karakter gelişimini ilk zamanlar etkileyen unsurlardan. Uzmanlar, karakter gelişiminde çocukluk yıllarını çok önemsiyor. Özellikle çocuğun anneyle olan ilişkisinin niteliği, çocuğun ileriki yıllarda yaşayacağı deneyimleri ve bu deneyimlere olan yaklaşımlarını etkiliyor. İlk yıllar çok önemli olmakla birlikte kişilik gelişimi aslında yaşam boyu sürüyor. Çocuklara toplum kuralları, değerler, yalan söyleme, çalma, saldırganlık gibi tutumların yanlış olduğu ise en erken yaşlardan öğretilmeli. Çocuklar zihinsel olarak henüz bu soyut konuları anlayabilecek bir yetide olmasalar bile aile içindeki kurallar, kabul edilebilir ve kabul edilemez davranışlar net olmalı. Örneğin; iki yaşındaki bir çocuğa vurmanın neden yanlış olduğu belki anlatılamaz, çocuk neden insanlara, anneye vurulmaması gerektiğini kavrayamaz. Ama yine de bu davranış kabul edilmemelidir. Dokuz yaş öncesi bir çocuktan yaşının gerektirdiğinden daha fazla bir olgunluk, empati kurabilmesi de beklenemez. Bununla birlikte bu yaşlardan başlanarak anne-baba, öğretmen gibi çocuğun yakınında bulunanlar tarafından, çocuğa olaylara farklı bakış açılarından bakmak öğretilebilir. Okul dışı ilgi alanları keşfedilmeli Pedagog Hale Nur Kılıç, ailenin çocuğunu iyi tanıması ve yaşının getirdiği özellikleri bilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Örneğin ilkokul çağlarında çocukların oyun oynamaya eskisi kadar hevesi kalmaz. Zihinsel gelişimlerinin etkisiyle yeni şeyler öğrenmeye hazır olurlar. Okulda başarılı olmayı, yaptıkları işlerle ilgili beğeni toplamayı ve takdir edilmeyi önemserler. Bu aşamalarda çocuğun çabasının övülerek, kendisine değer vermesi sağlanabilir. Ergenlik dönemine gelindiğinde ise dış görünüş ve beğenilme isteği artıyor. Çocuklar kimlik arayışına giriyor. Bu dönemde üniversiteye hazırlanmak zorunda olduklarını bilirler ama ders çalışmaya da istekli olmazlar. Kılıç, çocukların bu duygularını anlayıp ona göre davranmanın önemini vurguluyor. Bu açıdan çocukla ebeveyn arasında karşılıklı güvene dayanan bir ilişki ve iyi bir iletişim şart. Ebeveyn çocuğuna duygu ve düşüncelerini anlatma özgürlüğü tanımalı ve onu olduğu gibi kabul etmeli. Çocuklarına sorun çözme noktasında sorumluluk bırakmalı ve bu konuda onlara güvenmeliler. Aileler çocukların okul başarısı dışında iyi oldukları başka ilgili alanlarını keşfetmeli. Evcil hayvan bakımı, bahçeyle uğraşma, bir müzik aleti çalma vb. Çocuk, okul başarısının hayattaki tek önemli şey olmadığını, kendisinin hayatın başka alanlarında da iyi olabildiğini çocuk bu sayede görmeli. Gönüllü ol, kariyer derdin kalmasın! Eğitim hayatında ve okullarda henüz toplumsal gönüllülükle ilgili ciddi çalışmalar olmasa da bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşları mevcut. Bunlardan biri de Sivil Toplum Akademisi. Kurum, gençleri gönüllü çalışmalara teşvik ederek hem kişisel gelişimlerini tamamlamalarına yardımcı oluyor hem de duyarlılık bilinci kazandırıyor. ‘Sosyal sorumluluk projeleri gençlere ne katıyor?’ sorusundan yola çıkarak yaptıkları bir araştırmanın sonuçları ise şöyle: “Bu projeler gençlere görünmeyen bir gelişim ve eğitim süreci sunuyor. Dışarıdan bakıldığında başkaları için bir şeyler yapmış görünüyorsunuz ama işin özünde çok boyutlu bir fayda halkası söz konusu.” İşte bu yüzden ‘Gönüllü ol, kariyer derdin kalmasın’ diyen Akademi’nin açıklaması şu şekilde devam ediyor: “Sosyal sorumluluk projelerinin bir tür mektep işlevi gördüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta kişisel gelişim adı altında pazarlanan ve NLP seminerleri vesilesiyle elde edilebileceği anlatılan onlarca özelliği hiç özel ders almadan, sadece sosyal sorumluluk projelerine katılarak zamanla kazanabilirsiniz. Hem de ücretsiz...”