27 Mayıs 2015 Çarşamba

Yuvanızı modaya kurban etmeyin

Evlilik hazırlığı telaşındasınız. Mağazadaki kıpkırmızı, yemyeşil hatta simsiyah mobilyalar karşısında gözleriniz kamaşıyor. Ya da altın varaklı devasa salon takımı hayali kuruyorsunuz. O halde size hatırlatmamız gereken bazı detaylar var…

Yaz mevsimi sadece tatil değil, düğün sezonu anlamına da geliyor. Şu sıralar herkesin çevresinde ev alışverişi telaşını yaşayan en az bir çift vardır. Kâh halı seçerken kâh tencere ararken bulduğunuz çiftlerin en zorlu kulvarı ise mobilya seçimi. İşte tam da bu noktada onlara bazı tavsiyelerde bulunmakta fayda var. Zira mağazalarda önümüze serilen rengârenk mobilyalar evde aynı heyecanı vermeyebilir. Örneğin kıpkırmızı bir salon takımı bir süre sonra sizi yorabilir ya da mağazada çok havalı duran siyah mobilyalar evinizi mahzene çevirebilir. Ev dekorasyonunun kişilerin yaşam tarzının yansıması olduğunu söyleyen renk uzmanları, çiftleri uzun vadede kullanılabilir renkler tercih etmeye çağırıyor. Ev dekorasyonu konusunda diğer uyarı ise günümüz modasında yerini alan devasa konsol, TV ünitesi veya deri koltuk gibi eşyalar. Kullanım konusunda düşündürücü olduğu kadar salonunuzu evden daha çok ofis ortamına dönüştüren bu tür eşyalara temkinli yaklaşmakta fayda var. Sözün kısası günün modasına ayak uydurmadan önce nasıl bir evde yaşamak istediğinizi düşünmek mobilya alışverişinde işinizi kolaylaştıracaktır. Zira bugün moda olan devasa TV ünitelerinden bir yıl sonra salonun bir duvarını köşeden köşeye işgal ettiği ve pek de işlevi olmadığı için sıkılabilirsiniz. Aynı şekilde deri döşemeli orta sehpaları ve onu tamamlayan diğer detayları evinize getirdiğinizde salondan çok bir ofiste oturuyor duygusuna kapılabilirsiniz. Ve en önemlisi renkler… Çünkü mağazadaki rengârenk koltukları beğenip satın alan ancak aslında soft renklerin insanı olduğu için kendini evine ait hissetmeyenlerin sayısı hayli fazla. İşte size bunlardan bir örnek: “Mor rengi çok sevdiğim için ev alışverişinde mor tercih ettim. Şimdi evin her tarafını morlarla doldurmaya gerek yokmuş diye düşünüyorum.” Bir yıl önce evlenen Tuğba Hanım, evini çok sevse de mobilya ve dekorasyon tercihi konusunda bugün biraz pişman. Alışveriş esnasında karşısına çıkan morlarla bezeli koltuk takımını, berjer ve kırlentleri hatta kitaplığı severek almış. Halıyı ve perdeleri de aynı tonlarda tercih eden Tuğba Hanım, “Morun yoğunluğu beni yormaya başladı.” diyor.

Uzun süre o renklerle yaşayacağınızı unutmayın

Birçok insan kısa süre kaldığı mekânlarda, örneğin bir kafede allı morlu masaların, renkli perde ve aksesuarların onu mutlu ettiğini hisseder. Evinde de aynı hareketli çizgiler sürsün ister. Oysa uzmanlar evde daha yumuşak ve gözü yormayan renklerin tercih edilmesinden yana. Renklerin psikoloji üzerindeki etkileri konusunda çalışan aynı zamanda psikolog olan Ayben Ertem, “Bütün nesnelerde olduğu gibi ev eşyalarında da diğer detaylardan önce renkler fark edilir.” diyor. İşte oldukça önem arz eden mobilya ve diğer dekorasyon ürünlerinde renk seçimine dair bazı tüyolar...

Kırmızıyı detaylarda kullanın

Bugün beyaz eşyalarda bile gördüğümüz kırmızı yoğunluğunun evde nasıl bir etki oluşturduğunu soruyoruz Psikolog Ayben Ertem’e. “Kırmızı, yemek yemeyi çağrıştırır, fazlası agresifliğe sebep olabilir. Bazı insanları çok mutlu edip enerjik yapsa da aynı ortamda uzun süre maruz kalındığında rahatsız edici olabilir.” diye cevap veriyor. Hem mutfakta hem de evin diğer mekânlarında baskın renk olmasındansa detay ve aksesuarlarda kullanılmasını tavsiye ediyor. Örneğin kıpkırmızı bir koltuk takımı yerine yumuşak renkli döşemelik kumaşı şık kırmızı minderlerle hareketlendirmek gibi. Ya da bir bu rengin ağırlık kazandığı bir tabloyla duvarınızı renklendirebilirsiniz.

Oturma odası için dinlendirici renkler

Mavinin rahatlatıcı, dinlendirici etkisi oturma odasında işe yarayabilir. Koltuk döşemelerinde gök mavisi tercih edilebileceği gibi perde ve fonlar için de mavi tonları düşünülebilir. Renk uzmanları yeşilin de sinir sistemini dengeleyici özelliğine dikkat çekiyor ve günlük oturma odası için ideal bir renk olarak görüyor. Zaten insanların doğaya tutkusu da yeşilin sakinleştirici özelliğine bağlanıyor. Ancak hem mavi hem de yeşilde dikkat çekilen bir detay var: Bu iki renk de turuncu, kırmızı ya da kahverengi gibi renklerin desteğine ihtiyaç duyabilir. Uzmanların temkinli yaklaştığı diğer renk ise siyah. Bugün revaçta olan, baştan sona siyahla döşeli mobilyalar bir süre sonra ruh dengesini bozabilir ve depresif bir ruh haline sebep olabilir.

Kabul salonu değil, yaşama alanı

‘Osmanlı’dan esintiler’ çılgınlığı mobilya mağazalarını da esir almış durumda. Altın varaklı mobilyalar, saten koltuklar, devasa vitrin ve konsol size pekâlâ Dolmabahçe’nin arka odasında yaşıyor hissi verebilir. Ancak sıra şöyle bir ayaklarınızı uzatıp dinlenmeye gelince çok da iyi bir tercih yapmadığınızı fark edeceksiniz. Hele de ikinci bir günlük oturma odanız yoksa. İşte bu noktada hem iç mimarlar hem de psikologlar günlük oturma alanı olarak düşünülen mekânda şıklık kadar rahatlığın da hatırlanması gerektiğini söylüyor. Örneğin avangarde olarak bilinen bir salon takımı tercih ediyorsanız evinizin bir odasını daha rahat bir ortam için ayırmanız gerekebilir.

Doğal ışığı artıracak mobilyalar seçin

Ev bakarken herkesin öncelikli tercihi güneş alması ve aydınlık bir ortam sağlaması. Özellikle büyük şehirler gibi binaların tıkış tıkış olduğu yerlerde buna sahip olmak pek kolay değil. Bu yüzden evinizin alacağı doğal ışığı değerlendirmek için daha fazla çaba sarf etmeniz gerekebilir. Örneğin güneş almayan, kuzeye bakan evler için koyu ahşap tonunda mobilyalar yanlış tercih. Bunun yerine açık tonlar tercih edilirse eviniz çok daha aydınlık görünecektir. Klasik tarzdan vazgeçmek istemeyenler bunu illa ahşap renklerle yapmak zorunda değil. Masif beyaz mobilyalarla da şık ve klasik bir salona kavuşabilirsiniz. Modern çizgilerden yana olanlar ise lake beyazı tercih edebilir. Aynı zamanda açık nötr tonlar, bej ya da pastel renkler de aydınlık ortam sevenler için ideal. İç mimarlar, beyaz renk hariç tek renkli dekorasyona karşı da oldukça mesafeli. Aynı desenli perde, kanepe, minder kullanımı da pek önerilmiyor. Bu tür dekorasyonlarda huzuru anımsatan lila, mavi, yeşil ve pembeden faydalanılabilir.

26 Mayıs 2015 Salı

13. İnsan Kaynakları Zirvesi'nden İzlenimler...

Peryön Güney Marmara'nın 13. İnsan Kaynakları Zirvesi 21-22 Mayıs'ta Bursa'da gerçekleşti. Bu yılki teması "İnsanca" olan zirvenin ilk gününe katılma şansı buldum. Keyifli sohbetlere, ruhumuzu ve aklımızı besleyen konu ve konuklara ev sahipliği yapan etkinlikte yer alan konuşmalardan kısa notlarım şöyle:

Açılış Konuşmalarının ardından Değişim Yönetimi'ni bizlere anlatan Mehmet Kocabaş, ulusal kültürün boyutları üzerinde durdu. Özellikle toplumlar ve kültürler arasında güç aralıklarındaki farklılıklara ilişkin verdiği örnekler ve tespitler ile hem bilgilendik hem de kahkahalarımıza engel olamadık.Prof. Dr. Markus Venzin Responsible Leadership (Sorumlu Liderlik) başlıklı sunumunda örgütlerin dayanıklılığının (resilence) ancak sorumlu liderler ile mümkün olabildiğini ve dayanıklılığı artıran faktörleri anlattı.Bize insanı, bize bizi anlatan Doç. Dr. Azmi Varan'ın sunumun bitmesini ise sanırım hiçbirimiz istemedik. "Şirket sorunlarını kazın, altında insanı bulursunuz" diyen Azmi Hoca, aslında iç dünyamızdaki ebeveyn-yetişkin-çocuk gerçekliğiyle iki kişinin iletişiminde bile ne kadar kalabalık olduğumuzu ve insana dair daha pek çok bilgiyi bizimle, eşsiz bir üslupla paylaştı.Datassist Genel Müdürü Ayşe Nazmiye Uça, Outsourcing ile Katma Değer Yaratmak isimli sunumunda başta bordrolama olmak üzere hangi hizmetlerin ne şekilde outsource edilebileceğine, outsourcingte nelere dikkat edilmesi gerektiğine, avantaj ve dezavantajlarının neler olabileceğe yer verdi.

Özgür Güner ise Performans Yönetimi: Ne Onunla Ne Onsuz diyerek, aslında Performans Yönetimi'ni hakkıyla uygulamanın zorluğunu da gözler önüne sermiş oldu. Performans yönetimi hakkında dünden bugüne değişimleri, farklı yaklaşımları ve değişen dünyada performans yönetimin nereye gitmekte olduğunu bizlere anlattı.

Son zamanların güncel konularından biri olan Mobbing hakkında Mobbing Uzmanı Çağlar Çabuk ve Avukat Yunus Egemenoğlu ile Pınar Şahin bizleri bilgilendirdi.Konu güncelliğini koruya dursun, neyin mobbing olup neyin olmadığı ve yaptırımının ne olacağı hala tartışılmaya devam ediyor.Etkinlik Fark Yaratan İnsan Kaynakları Uygulamaları ile son buldu.

Zirveden İnsan Kaynakları'na dair yeni bakış açıları, yeni sorular, ilhamlar, düşünceler ile ayrıldım.

İnsan Kaynaklarına ilişkin her türlü paylaşımın artarak devam etmesi dileklerimle...

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Sosyal Medyada En Çok Paylaşılan 100 Liderlik Blogu

Blogların artmasını ve sınırların ötesinde, özgürce fikir paylaşımı imkanı sunmasını sevinçle karşılıyorum. Sözkonusu liderlik ve lider blogları olunca, sanırım hepsinden öğreneceklerimiz çok daha fazla. Center for Management & Organization Effectiveness 'da 2014 yılının sosyal medyada en çok paylaşılan 100 blogu listelenmiş. İlk 10'da yer alan blogları aşağıda görebilirsiniz. İlk 100'ü görmek için ise adresini ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

1. Leadership Freek2. Switch & Shift4. Leadership Principles5. SmartBlogs6. Brian Tracy7. General Leadership8. HR Bartender9. John Maxwell on Leadership10. Michael Hyatt

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Mimikler yalan söylemez!

Üzüntünüzü ya da şaşkınlığınızı karşı tarafa göstermek istemeyenlerdenseniz artık daha fazla çaba sarf etmelisiniz. Çünkü mimik ve yüz okuma konusunda verilen eğitimler yaygınlaşıyor. Sola Unitas firması da dünyaca ünlü Paul Ekman, eğitimlerini iki yıldır Türkiye’de veriyor.

Beden dili ve mikro ifadeler konusunda uzman Dr. Cal Lightman, polis teşkilatına verdiği bir seminer sırasında ekranda gösterdiği şüphelinin ifade ettiği şaşkınlığın gerçek olmadığını iddia eder. Bundan nasıl emin olduğunu merak eden katılımcılardan birine cevabı, önündeki bardağı ani bir şekilde duvara fırlatarak verir Dr. Lightman. Konuşmacının hiç beklenmeyen bu hareketi üzerine herkesin yüzünde aynı anda aynı ifade belirir ve o kendinden emin bir tavırla şunları söyler: “İşte gerçek şaşkınlık bu. Yüzünüzde belirdiğinde bir saniyeden kısa bir sürede kaybolur. Ama eğer şüpheliniz bir saniyeden fazla şaşkınsa numaradır, yalandır.”

Dr. Lightman, üç sezon süren meşhur Amerikan dizisi ‘Lie to me’nin (Bana Yalan Söyle) başrol oyuncusu. Dizi, Lightman ve ekibinin beden dili ve mikro ifadeler aracılığıyla yerel ve federal soruşturmaları desteklemesiyle çözülen davaları konu ediniyor. Dizi, kurmaca olsa da Lightman karakteri gerçek bir kişiden esinlenilerek oluşturulmuş. Bu kişi, dünyanın en ünlü ‘yüz okuyucusu’ olarak bilinen Paul Ekman adlı psikologdan başkası değil. Mikro ifadelerin kültürden kültüre değişip değişmediği yönündeki tartışmalara bir açıklık getirmek isteyen Ekman, 1967’de Papua Yeni Gine’ye gider ve o güne dek televizyon ve sinema görmemiş bir kabileye yüzlerinde farklı ifadeler taşıyan insanların fotoğraflarını gösterir. Kabile üyeleri bunları Batılıların değerlendirdikleri gibi yorumlar. Ekman ve arkadaşları 1972’de temel yüz ifadeleri içeren bir liste hazırlar. Bu listeye göre mutluluk, üzüntü, kızgınlık, iğrenme, korku, nefret ve şaşırma olmak üzere yedi temel yüz ifadesi vardır. Ekman’ın mimikler üzerine gerçekleştirdiği araştırmalar onu bir ekol haline getirir.

Dünyanın birçok ülkesinde Paul Ekman adıyla mimik ve mikro ifadeleri okuma eğitimleri veriliyor. Türkiye’de ise son iki yıldır bu işi yapan bir ekip var. Paul Ekman International’ın Türkiye temsilciliğini yapan bu firma, aynı zamanda koçluk ve danışmanlık hizmeti de sunan Sola Unitas. 16-23 Mayıs tarihleri arasında ikincisi düzenlenecek olan Paul Ekman eğitimi öncesi Sola Unitas’ın kapısını çaldık. Şirin Aydıner, hem şirketin ortağı hem de ‘Biz neden Paul Ekman eğitimi vermiyoruz?’ sorusunu sorarak seminerlerin çıkış noktasını oluşturan kişi. Onun da bu işe merakı birçokları gibi ‘Lie to me’ dizisinden sonra oluşmuş.

Takıntı haline getirirsen lanet, ölçülü kullanırsan hediye

Şirin Aydıner, eğitmenlik eğitimini Paul Ekman International’ın Manchester’daki merkezinden almış. Bu işe merak sardıktan sonra hayatında neler değiştiğini sorduğumuzda hiç tereddüt etmeden şöyle cevap veriyor: “Bu hem bir lanet hem de çok büyük bir hediye. Eğitimden çıktığımızda hepimiz dikkat kesilmiş haldeydik. Tanıdık tanımadık herkesin yüzüne odaklanıyorduk, kaşı mı oynadı, gözü mü oynadı vs. diye. Bu bir takıntı haline gelirse lanet. Çünkü arkadaşına, kardeşine, eşine, herkese aynı şekilde yaklaşıyorsun ve hayatta her zaman yalanı bilmek istemeyebilirsin. Ama ihtiyacın olduğu hallerde kullanır ve takıntı haline getirmezsen de bir hediye.” Peki kim neden alır bu eğitimi? El cevap: “İnsanların doğrudan göstermediği tarafını merak eden herkes. İlla profesyonel olması da gerekmez. Sadece ilgisini çektiği için öğrenmek isteyebilir. Çarşıda pazarlık yaparken bile işinize yarayabilir çünkü.”

Kursiyerler arasında psikologlar da var bürokratlar da

Eğitime kimlerin daha çok katıldığına gelince, geçen seneki katılımcıları sayıyor Aydıner: “İnsan kaynakları personelinden psikologlara, başbakanlık çalışanından spikerlere kadar çeşitlilik gösteriyor. En renkli katılımcımız ise bir poker oyuncusuydu. Hem kendi mimiklerine hâkim olmak hem de masadakilerin düşüncelerini okumak istiyordu.”

Aydıner bu noktada Ekman’ın yedi adet olarak belirlediği mikro mimiklere hâkim olmanın mümkün olmadığını özellikle vurguluyor. Yazının girişinde de bahsedildiği gibi mikro ifadeler saniyenin 25’te birinde oluyor ve bitiyor. Bizim kontrolümüz dışında olan bu ifadeleri otomatik yapıyoruz ve yaptığımızın farkına bile varmıyoruz.

Botoks yoksa mikro ifadelere hâkim olmak mümkün değil

Ekranlardan örnek vermesini istiyoruz Aydıner’den. Bu Tarz Benim türü stil yarışmalarındaki yarışmacılardan bahsediyor: “Yarışmacılar birbirine giriyor, birbirlerine çok aşağılayıcı kelimeler kullanıyor. Bu kadar sinirlenmelerine rağmen en ufak bir sinir ifadesi yok hiçbirinde. Ya bir metin var onu oynuyor ya da gerçekten sinirlenmiyor ama diyor ki ben böyle yaparsam ünlü olurum.”

Aydıner’e göre botokslu yüzde gerçek gülümseme mi yoksa sosyal gülümseme mi ayırt edilemiyor. Çünkü Paul Ekman’ın da üzerinde özellikle durduğu noktalardan biri gerçek gülmede gözlerin etrafının kırıştığı. Botoks yaptıran kişide bu kırışma olmuyor. Siyasiler konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılamayacağını anlatan Aydıner, “Paul Ekman, hazır metin okuyan kişilerde bunu belirlemenin zor olduğunu söylüyor. Çünkü hazırlık yapılıyor, hazır metin üzerinden devam ediliyor, bir anlamda rol yapılıyor.” diyor.

Paul Ekman’a göre 7 mikro ifade

Üzüntü: Kaşların iç köşeleri yukarı kalkarken göz kapakları sarkar. Yoğun üzüntü durumunda kaşlar birbirine yaklaşır. Dudakların köşeleri aşağı sarkar ve alt dudak yukarı ve ileriye doğru uzar.

Şaşkınlık: Üst göz kapakları ve kaşlar yukarı kalkar ve çene açılarak aşağı düşer.

Öfke: Kaşlar alçalıp birbirine yaklaşırken, üst ve alt göz kapakları kısılır. Yoğun öfke üst göz kapaklarının kalkmasına yol açar. Çene ileri doğru uzar, dudaklar sıkılır, alt dudak biraz ileri çıkar.

Küçük görme-aşağılama: Üst dudağın yarısı yukarı doğru kalkarak sıkıca kapanır.

Nefret: Üst dudak yukarı kalkar, alt dudak ileri çıkar. Burunda kırışıklıklar oluşur.

Korku: Gözler açılır ve üst göz kapağı kalkar, kaşlar birbirine yaklaşır. Dudaklar yanlara doğru gerilir.

Mutluluk: Dudakların köşeleri yukarı kalkar. Göz kapakları kısılırken, yanaklar yükselir ve kaşların dış köşeleri aşağı iner.

KRİMİNAL OLAYLARDA KULLANMAYA BAŞLADIK

‘Paul Ekman eğitimleri kişiye ne sağlıyor?’ sorusunun cevabı Şirin Aydıner’de. Yurtdışındaki kadar olmasa da Türkiye’de de kriminal olayların çözümünde kullanılmaya başlanmış yavaş yavaş. Katılımcılardan birinin aldığı eğitimi iş anlaşması sırasında pazarlık yaparken kullandığını anlatan Aydıner, “Bu kişi, karşıdakinin ifadelerinden fiyatta nereye kadar düşebileceğini tahmin etmiş ve alabileceği minimum paraya işi bağlamış.” diyor. Bir de insan kaynakları kısmı var ki bu sektörden çok fazla dönüş alıyorlar. Eğitimler sayesinde doğru pozisyona doğru insan yerleştirdiklerine dair dönüşler bunlar. Aydıner, işin zaman zaman ‘Kocam şöyle dedi ama konuşurken omuzunu oynattı anladım öyle olmadığını, çocuğum arkadaşıyla çıkacağını söyledi ama saçıyla oynadı vs.’ gibi magazinsel boyutu olabildiğini de anlatmayı ihmal etmiyor. En ilginç talebi ise nişanlısının yalan söylediğinden şüphelenen ve bunu kanıtlamak isteyen bir kadından almışlar. Aydıner, bu meseleye dahil olmadıklarını anlatıyor.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

En iyi arkadaşım annem

Yarın anneler günü. Bazı anneler var ki zihnimizdeki anne-çocuk profilinin çok dışında. Çocuklarının tabiriyle anne değil kanka. WhatsApp’tan mesajlaşıyor, selfie çekip sosyal medyada esprili yorumlarla paylaşıyorlar. Beraber alışverişe çıkıyor, çay-kahve keyfi yapıyor, baş başa tatile gidiyor, lunaparka kaçıyorlar.

Öyle bir anne-evlat ilişkisi düşünün ki, hayatının her anını paylaşıyor. Bazen saatlerce dertleşip ağlıyorlar, bazen gözlerinden yaş gelene kadar gülüyorlar. Onlar için mutfağı altüst edip gönüllerince sofra donatmak ya da alışverişe çıkıp bir örnek giyinmek gayet olağan. Kaçamak tatil yapmaları, konsere gitmeleri, lunaparkta gondol tepelerinde eğlenmeleri diyaloglarının başka boyuta taşındığının ispatı. Psikologlar, “Çocuğunuzla arkadaş olmayın, onlara anne-baba olun.” şeklindeki yaklaşımlarıyla bu çeşit bir ebeveyn-çocuk ilişkisini tasvip etmediklerini söylüyor. Ancak annesiyle arkadaşça ilişki kuran çocuklar da, evlatlarına yarenlik eden anneler de halinden memnun. Çocuklarının ifadesiyle, ‘arkadaş anneler’e tereddütsüz güvenebilirsiniz, sizinle yarışa girmez, kıskanmaz, eleştirinin dozunu bilir, desteğini esirgemez ve hayatınızda böyle bir dosta sahip olmak bir lütuftur. Annelere göre ise keskin sınırlar ihlal edilmediği sürece arkadaş olmak avantaj. Çocuğunuz size güvenir, yalan söylemez, yokluğunuzda haltlar karıştırmaz, karıştırsa bile bunu sizinle paylaşır. Böyle bir ilişki ise iki tarafı da rahatlatır.

‘Kıyafetlerimiz bile benzer’

Alışkın olduğumuz anne-çocuk modelini yerle bir ediyor Çakıcı ailesi. Anne Şükran Çakıcı, “Çocuklarımla aramda jenerasyon farkı var, ben onlardan çok öndeyim.” şeklinde espri yapıyor. 21 yaşındaki oğlu Atıl, annesiyle yaptıkları tablet kavgasından bahsediyor. Sonra da, “Annem benden önce Twitter hesabı açtı biliyor musunuz? Arkadaşlarım bile onu takip edip paylaşımlarını retweet yapıyor.” diyor. O sırada 24 yaşındaki kızı Elif devreye giriyor ve tablet kavgalarına son vermek için annesine tablet aldığını söylüyor. Annesinin çok iyi bir sosyal medya kullanıcısı olduğunu, kendilerini de oradan anbean takip ettiğini aktarıyor. Şükran Çakıcı’nın tuhafiye dükkânı var, sosyal medya olmasa da mahalledeki istihbaratı sağlam. Çocuklarıyla ilgili her türlü bilgi ona ulaşıyor. Gerçi o, bunlara ihtiyaç duymuyor çünkü iki çocuğu da herkesten çok anneleriyle konuşup şakalaşıyor. Atıl, “Vallahi annemin muhabbeti arkadaşlarımınkinden keyifli. Espriler, şakalar… Birlikte eğleniriz.” diyor. Elif de 15 yıllık arkadaşlarıyla ne konuşuyorsa daha fazlasını annesiyle paylaştığını ifade ediyor.

Şükran Çakıcı, “Bakma böyle anlattıklarına, her zaman süt liman değiliz.” deyince Elif dökülüyor ve annesiyle çok kavga ettiğini ama küslüklerin kısa sürdüğünü anlatıyor. Annesi, “Küsüyorum ama akşam azcık geç kalsa merak edip arıyorum, hop barışıyoruz.” deyince gülüşüyorlar.

Lisedeyken annesinin kazaklarını giyermiş

Elif, annesiyle zevklerinin uyuştuğunu anlatıyor. “Annemin aldığı her şeyi severek giyerim.” diyor. Üstlerindeki kıyafetlerin benzerliği dikkatimizi çekiyor. İki hafta önce alışverişe gittiklerinde aynı kumaştan bir elbise bir tunik görünce dayanamayıp almışlar. Şükran Çakıcı, “İkiz gibi mi oluruz?” dese de Elif, annesiyle bir örnek giyinmekten mutlu. Lisedeyken annesinin kazaklarını giyip okula gittiğini anlatıyor hatta. Elif’in arkadaşları da Şükran teyzeyi pek seviyor, eve geldiklerinde Elif’ten çok onunla muhabbet ediyorlar. Kızının nişanlısı bile kayınvalidesinin hoşsohbetine kapılmış, karşılıklı çay keyfi yaptıklarında Elif saf dışı kalıyor. Çakıcı sürekli çocuklara takılıyor. Muhabbetimiz esnasında bile “Ya anne” ile başlayan onlarca cümle kuruyor evlatları.

Annelerini gondola bindirmişler

Oğlu Atıl da yakın zamanda annesini lunaparka götürüp gondola bindirdiklerini anlatıyor. Şükran Çakıcı, “Gondola mı binemeyeceğim?” deyip hafife almış ama gondol havalandıkça kalp sektesine uğrayacakmış. “Güldüm mü, ağladım mı belli değil.” derken kahkahalar patlıyor. Atıl, annesini, “O benim ilk aşkım.” şeklinde tanımlıyor. Sevgilerini açıkça ifade etmediklerini de anlatıyor. Askere gittiğinde annesi sosyal medyada, “Aslan oğlum, Boğaz’ın yakışıklısı” paylaşımlarında bulunmuş, Atıl annesinin o halini görünce, “Askerlik hiç bitmesin istedim.” diyor. Babaları çok çalıştığı için pek vakit geçiremiyorlar.

‘Arkadaşlarım annemi kıskanır’

40 yaşındaki Ayşe Öztürk, liseye giden iki çocuğuyla arkadaş gibi. Sabah beraber kahvaltı ediyorlar. Gençler okula gidiyor. Kızı Elif, okul çıkışında arayıp “Anne 10 dakikaya geliyorum, kahve suyunu koy.” diyor. Gelir gelmez ana kız karşılıklı kahve keyfi yapıp o günü kritik ediyor. Oğlu Ömer Faruk da gelince yemek yeniyor, muhabbete devam… Oğlan genellikle babası ya da arkadaşlarıyla vakit geçiriyor ama annesiyle ilişkisi de samimi. Ömer’in arkadaşları Ayşe Hanım’ı kafa dengi buluyor, geldiklerinde iki lafın belini kırıyorlar. Elif’in arkadaşları deseniz, Ömer’inkilerden farksız. Ayşe teyze aşağı, Ayşe teyze yukarı… Annesiyle her şeyi konuşabilen Elif’e gıptayla bakıyorlar.

Elif, “Arkadaşlarımla konuşabildiklerimden çok daha fazlasını annemle konuşurum.” diyor. Çünkü ona en iyi fikri annesi veriyor. Annesiyle alışverişe çıkan, tatile giden, istisnasız her gün çay-kahve keyfi yapıp içini döken Elif, “Arkadaşızdır ama annem olduğunu aklımdan çıkarmam. Karşımda yaşıtım varmış gibi laubali olmam.” demeyi de ihmal etmiyor. Onların mizah anlayışı genelde uyuyor ama annesi kötü espri yaptığında da gülmeyi ihmal etmiyor. Zira anne esprilerine itinayla gülünür! Annesini tek kelimeyle anlatmasını rica ediyoruz, Elif, “Her şeyim.” diyor.

Anne-kız selfie çekiliyor, WhatsApp’tan mesajlaşıyor, hatta Elif’in arkadaşları sosyal mecralarda Ayşe teyzeyi takip ediyor. İkili, canları sıkılmışsa müzik açıp eğleniyor, okul çıkışı kahve içmek için buluşuyor, arada baba oğulu bırakıp gezmeye gidiyor. Elif, annesiyle konsere gittiğini bile söylüyor. Ara sıra atıştıkları da oluyor tabii, gelin görün ki 5-10 dakika sonrasına küslük kalmıyor.

Ayşe Öztürk, eskiden ebeveyn-çocuk ilişkilerinin daha mesafeli olduğunu anlatıyor. Kendisi annesiyle detaylı konuşamazmış, sevgisini yansıtamazmış. Ona göre yeni nesil daha farklı. Örneğin oğlunun her cümlesi ‘anneciğim’le bitermiş, kızı da sevgisini rahat ifade edermiş. Öztürk’ün zihninde ‘ileride şöyle bir anne olurum’ hayali yokmuş, çocukları büyüdükçe bu tarz bir ilişki gelişmiş. O, sınırlar çizildiği sürece arkadaş gibi olmanın daha sağlıklı olduğunu aktarıyor.

Kızıyla değil, oğluyla dertleşiyor

Yenilmez ailesinin sultanı Havva Yenilmez, 4 çocuk annesi. O da küçük oğlu Cihan’la dertleşmeyi yeğliyor. Ona olan zaafı ölümden dönmesiyle ilgili belki. Ölüm tehlikesi taşıyan zorlu bir doğumdan sonra ikisi de hayatta kalınca annesi Havva Yenilmez, oğlunun Hak yolda koşturması için dua etmiş. Dualarının karşılık bulduğuna da inanıyor. Geçtiğimiz aylarda beraber umreye gitmişler mesela. Bir gün oğluyla beraber televizyon izlerken “Ah keşke gidebilsem” demiş, peşinden, “Oğlum beni umreye götürsene.” cümlesi dökülüvermiş dudaklarından. Oğlu annesini incitir mi? İlk fırsatta umre yoluna düşmüşler. Annesinden bahsederken “Benim canım anacığım.” diyen Cihan’ın ablası da var. Ancak annesi her derdini Cihan’a döküyor. O da gerekli mevzuları annesine anlatmaktan geri durmuyor. Ne de olsa anne duası makbul ve cennet onların ayakları altına serili. Cihan’ın deyimiyle anneler incitilerek onların gönül tahtı yıkılır mı?

Bir anne atasözü der ki...

-Nereye koyduysan ordadır.

-Anne olunca anlarsın.

-Akşam yatmaz sabah kalkmaz.

-Bak hiç beni dinliyor mu?

-Bir hasta ol bak o zaman n’apıyorum sana!

-Sana değil çevreye güvenmiyorum.

-Basma ayaklarınla, yeni sildim orayı.

-Her yer senin saçın.

-Bu odanın hali ne?

-O tabak bitecek.

-Seni alan 3 güne getirir.

-Dikkatli git.

-İyiliğin için söylüyorum. Babası kılıklı seni.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Ertuğrul Özkök: Kuru-pilava bayılırım [YEMEK BAHANE]

Salatalık bile doğrayamıyor ama yemek kültürüyle bir hayli ilgili Ertuğrul Özkök. “Gurme değilim ama yemeğin iyisinden anlarım.”diyor. Kilosuna dikkat ediyor, biraz göbeği çıksa hemen diyete başlıyor. Bunu sadece sağlığı için yapmadığını itiraf ediyor.

Yeni kitabı vesilesiyle çaldım kapısını Ertuğrul Özkök’ün. Kitap bahane oldu, yemek kültürüyle yakından ilgilendiğini bildiğimden sordum da sordum. Ben olsam yarısında ‘yeter be!’ demiştim bile. Ancak Özkök, sıkılmadan, üstelik keyifle cevapladı tüm sorularımı. İyi de benim suçum ne? Yemen’inden Butan’ına, Etiyopya’sından Mısır’ına dünyada basılmadık toprak bırakmamış, timsahından balinasına tatmadığı yemek kalmamış, dünyanın en ünlü şefleriyle tanışmış, ellerinden yemekler yemiş, yemek kitaplarıyla ilgili (hem de ne ilgi… Massimo Bottura’nın İngilizce kitabını satır satır, altını çizerek okumuş.) Yıllardır davetler, balolar vs... Bir de üstüne çocukluk anıları… E Allah aşkına ben sormayayım da kim sorsun? Yaklaşık bir buçuk saatte neler konuştuk neler. Ancak bu kadarını sığdırabildim. Yemek pişirmedi ama yine de girdik mutfağa. Çok istediği bir şeyi, bıçakla hızlı hızlı sebze doğramayı göstermeye çalıştığım mini bir workshop yaptık birlikte. Neyse ki iki çaylak, parmaklarını doğramadan çıkmayı başardı mutfaktan.

Yeni kitabınız ‘Tuhaf Bir Çocuğun Fevkalade Hikâyesi’nde kitabın kahramanlarından Kâtip, ilk kalamarını dokuz yaşında yiyor. Siz ne zaman yediniz, hatırlıyor musunuz?

Aslında bir önceki kitapta olduğu gibi bunda da kendimi yazdım. O karakter benim. Ben de aşağı yukarı aynı yaşlarda yemişimdir.

Koyun etinden nefret ediyor. Siz de o halde…

Evet, çünkü beslediği kuzuyu Kurban Bayramı’nda kesiyorlar. Bu, onda bir travma yaratıyor. O günden sonra ‘yürüyen ve ayakları olan canlıları yemem’ diyor. Dokuz yaşıma dönecek olsam benim de soframda olmamasını istemeyeceğim tek şey, koyun eti olurdu. İnsanların inançlarına asla bir şey söylemiyorum. Ama kendi şahsi dramım oldu kurban. Hayatım boyunca bırakmadı peşimi. Bu yüzden kurban bayramları Türkiye’den kaçmak istiyorum.

İzmir’in Kahramanlar semtinde bir matbaa işçisinin çocuğu olarak doğmuşsunuz. İşçi ailesinin mutfağında neler pişerdi?

Dört kız kardeş ve ben… Yani beş çocuk. Annem de ev hanımı. O imkânlarla bir evi geçindirmek kolay iş değildi. Yine de acılarla dolu bir yoksulluk hatırlamıyorum. Becerikli bir anne tarafından hazırlanan mütevazı ama leziz yemekler var zihnimde. Dar gelirli bir Türk ailesinin gücünün yeteceği yemekler... Kuru fasulye çorbası mesela.

Kuru fasulye çorbası nedir?

Kuru fasulye bizde büyük tencerelerde yapılırdı. Aile kalabalık, hepimiz iştahlıyız. Kalanını annem ertesi gün fasulye çorbası yapardı. Tam hatırlamıyorum ama un falan katıyordu. Üzerine de pul biber… Kuru fasulyeden daha çok hoşuma giderdi. Soframız çok çeşitli değildi ama babam enteresan şeyler yapardı. Yılan balığı mesela. Yılan balığı Japonların sayesinde dünyada bile son on yılda moda oldu. Bir de boğazlık pişirirdi.

Uykuluk mu?

Evet. Pirinç, uykuluk, Şam fıstığı, çeşitli otları bir araya getirir, bunu bir bağırsak zarının içine sarar, kapatır ve fırına verirdi. Üzerindeki o zar kızarır, içten otların kokusu gelirdi burnunuza. Çok severdim.

Yıllar önce köşenizde uçak seyahatinizden birinde yaşadığınız olayı yazmıştınız. Yemek servisi önden başladığı için size somon kalmamış, yiyememişsiniz vs. Bu olay köşenize taşınacak kadar mühim mi sizin için?

Azalan şeyler hep kıymetlidir. Benim de zamanım artık kıymetli. Bazıları bunu lüks şımarıklık falan görüyor. Bana öyle gelmiyor. Ben çalıştım, kazandım. Şuana kadar ne kazandıysam Aydın Doğan’ın bana verdiği parayla yaptım. Hiçbiri babamdan kalmadı. Artık kendimi bazı şeyleri hak etmiş hissediyorum. Ve bu hak edilmişlik duygusu içerisinde bazı küçük şımarıkları da artık lüks kabul etmiyorum. Toplumun yüzde sekseni belki ‘hadi lan düpedüz şımarıklık bu, millet neler çekiyor, senin derdine bak.’ der. Ben hayatta bir şey öğrendim, her insanın çektiği kendi çektiğidir. Başkalarının bunu anlaması mümkün değil.

Fakir edebiyatı yapmasınlar diyorsunuz yani...

Yok, öyle değil ama ben karşı tarafı anlamaya çalışabilirim. Yoksulluk, parasızlık çok çektim çünkü. Ama sen benim ne olduğumu anlamaya çalışmıyorsun. Niye çünkü senin gözünde fakir olmanın meşru, kabul edilebilir bir yanı var. Ama zengin olup da bir şey istediğinde bu şımarıklık. Ben bu denklemi kabul etmiyorum.

‘Her erkeğin kadın bir tarafı vardır.’ diyorsunuz. İçinizdeki bu kadın taraf yemek yapmaktan anlıyor mu?

Çok istiyorum ama beceremedim bir türlü. İyi bir yiyiciyim. Bıçakla bir şeyleri hızlı kesmek hoşuma gidiyor ama onu bile öğrenemedim.Hayatta yaptığım en iyi şey salata sosudur. Ekşi, acı, tatlı kıvamlarının kimyasını ve dengesini çok iyi bilirim.

Yemek konusunda takık olduğunuz bir şey var mı?

Dolu tabaklardan hoşlanmıyorum.

Bu kültürel bir şey ama...

Evet, misafire saygısızlık gibi görünüyor. Küçük ve dolu tabaktan nefret ediyorum. Tabağın kenarındaki beyazlığı göreyim. Tablo gibi geliyor bana. Bir de çocukken muşamba örtüden nefret ederdim. Oturduğumda koluma yapıştı mı deli oluyordum. Annemle en büyük kavgalarım bu yüzden olurdu. Oysa kadını şimdi anlıyorum. Beş çocuk, bir koca. Her gün örtü yıkanır mı? Ayrıca o zaman susuzluk var. Deterjan yok, sabunla yıkanıyor falan. Muşambayı sil, geç.

Genellikle bildiğim yerlerde yemek yerim

Kendinizi ‘sonradan görme bir beyaz Türk’ olarak tanımlıyorsunuz. Böyle birinin mutfağında kuru pilav pişmiyordur herhalde.

Elbette pişiyor. Yılda en az 6-7 kere. Bizim evin özel yemeklerindendir hatta. Pastırmalı yapılır, bayılırım.

Yanında soğan da kırıyorum deyin de tam olsun.

(Gülüyor) Soğan mideme dokunuyor, reflü var. Ama sarımsak da soğan da çok severim.

Ama ben yine de sizi Sultanahmet’te bir kuru fasulyecide, Aksaray’da bir kebapçıda hayal edemiyorum.

Hiç öyle bir şey yok. Gittiğim çok iyi küçük lokantalar var. Aslına bakarsan sorun şu, imajlarla yaşıyoruz. Türkiye’deki bütün siyasileri dizayn eden adam dediler bana. Oysa siyasetçilerle bir arkadaşlığım yok. Bir Güneş Taner var. O da çok eski arkadaşım. Tanıştığımızda ne ben gazeteciydim ne de o siyasetçi.

İlla da lüks restoran takıntım yok diyorsunuz yani.

Aynen fakat genelde bildiğim yerler olsun isterim. İnsanın hayatının sürekliliğini sağlayan restoranlar vardır, bir de zaman zaman gittiğiniz. Her gün Massimo Bottura’ya gidip yemek yiyemezsiniz.

Kızınız, bir elinizde kumanda sabahlara kadar film seyrettiğinizi söylüyor. Diğer eliniz de ağzınıza mı çalışıyor?

Evvelden kurabiye türü şeyler yerdim, şimdi Japon çayı içiyorum, bir-iki de badem atarım ağzıma. Belli bir saatten sonra bir şey yemiyorum.

Bir röportajınızda göbeğiniz çıktığı için eşinizin size bozuk attığını söylüyorsunuz. O yüzden mi kesildi abur cuburlar?

Evet. ‘Ben böyle göbekli bir adamla evlenmedim. Evlilik kontratını bozdun. Evlendik diye garantideyim sanma.’ demişti.

Eşimin korkusundan boğazımı kıstım mı diyorsunuz yani.

Aynen. Haklı çünkü. Evlilik akdi tek taraflı değildir. Kadın da erkek de bakımına dikkat etmeli.

Siyasetçilerde yemek gustosu yok!

Dünyada basılmadık toprak bırakmadınız. En son Etiyopya… Bir lezzet haritası yapsanız liste başında hangi ülke olur?

Hiç kuşkusuz İtalya gelir. Sonra da İspanya, Türk mutfağını da seviyorum. Ortadoğu-Arap ve Afrika mutfağı pek çekmedi beni, Dubai hariç. Adamlarda para var. Dünyanın en iyi restoranlarını açmışlar. Etiyopya mutfağı ise çok fakir.

Adı sanı duyulmamış yerlere de gittiniz. Zehirlendiğiniz oldu mu hiç?

Hayır, Allah bana öyle bir mide vermiş ki, zehirlenmiyorum. Karım çok hassas ama.

Siyasetçisinden sanatçısına çevreniz epey geniş. Evinize gelen giden çoktur.

Tayyip Erdoğan’ın hapisten çıktıktan sonra gelip yemek yediği evlerden biri burasıdır. Abdullah Gül, Ömer Çelik ve Nazlı Ilıcak da vardı. Güzel yıllardı. Herkes birbirine dosttu. Tayyip Erdoğan böyle değildi, mütevazıydı.

Menü, evinize gelen konuklara göre mi belirleniyor?

Tabii. Mesela Aydın (Doğan) Bey geldiğinde ona göre bir menü hazırlanır. Balık, makarna ve pizzayı çok sever. Beğenmediği yemek olsa asla belli etmez, çok naziktir.

Turgut Özal’ı yakından tanıyordunuz. Damak tadı konusunda nasıldı?

Turgut Bey’in yemek gustosu yoktu. Ben Türk siyasetçilerinde hayat gustosu olanı pek görmedim. Kadınlarla ilişkileri sorunlu olan insanların yemekle ilişkisi de zengin olmuyor. Türk siyasilerinin kadınla ilişkilerinde sorun var.

Deniz Baykal’ın yemek zevki olduğu söyleniyor.

Doğru, Deniz Bey ilginç bir insandır. Jazz sever, oruç tutar. Ama kimse bilmez bunları.

Ekmeksiz sofraya oturmam

Şu olmadan sofraya oturmam dediğiniz bir şey var mı?

Ekmek ama giderek daha az yemek zorundayım. Çocukluğumda siyah ekmek vardı sadece. Sonradan has ekmek yani beyaz ekmek çıktı. Ona bir alıştım. Beyaz ekmek olmadı mı yemek yemezdim. Küçükken başlamış demek ki bendeki bu şımarıklık. Ekmek, Allah’ın insanlara verdiği en güzel nimetlerden.

Kendinizi bir yemekle özdeşleştirecek olsanız ne olurdunuz?

Salata. Çünkü salata fresh bir yemek. Taze, güzel, bahar kokulu. Karakterini bir çorbanın içinde kaybetmemiş mesela. Varlığıyla direnebilmiş, henüz ölmemiş.

Hint mutfağı Erdoğan gibi…

Hint mutfağını hiç sevmem. Çünkü baharatlar o kadar dominant ki, yeter yani diyorsun. O baharatlar Tayyip Erdoğan gibi geliyor bana. Baharatın bu kadar dominant olduğu bir yemeğin katledildiğini düşünüyorum. Zencefil bazlı Peru mutfağını da aynı tehlike bekliyor bana kalırsa. O kadar fazla kullanılıyor ki… Ben acıyı daha çok severim, en azından kokusu yok.