31 Mayıs 2016 Salı

Bu kafede hayvanlar ve insanlar eşit haklara sahip

Son zamanlarda birbirinden ilginç kafelerin açıldığı Balat'ta dikkat çeken mekanlardan biri de Naftalin K. Farklı dönemlere ait eşyalarla dekore edilen mekanın müdavimleri birer ‘misafir' gibi ağırlanıyor.

Kapı açıldığı esnada önce bir kedi buyur ediyor sizi içeriye. Hangi masaya oturacağınızı sıcak kalorifer yanı yerine kafeyi en iyi gözlemleyeceğiniz yer belirliyor. Ortada dönen plakta Edith Piaf'tan Zeki Müren'e yerli yabancı sanatçılar çalıyor. Giyimiyle 80'li yılları andıran bir kadın sobaya birkaç odun ve kömür yerleştiriyor. Duvarlar Yunanca, Fransızca, Almanca, Türkçe eski dönem dergileri ve kitap yapraklarıyla dolu. Kitap sayfaları arasında duvarda bir kedi çizimi beliriyor. Kırmızı panjurlu sandığında kafenin sakinlerinden olan kedi ‘Hamsi' uyuyor. ‘Kınış' ise sosyal ağlarda paylaşacağı fotoğrafın konseptini düşünen misafirlerden birinin kucağında oturuyor.Bu sahneler Balat'ın dar sokaklarında saklı, ismiyle müsemma, kafe Naftalin K.'ya ait. Kafe içindeki eşyaların tümü vintage. Yani, farklı dönemlere ait. Naftalin K. Karaköy kafelerinden sonra Balat'ı tercih eden ziyaretçilerin yeni mekanı. En çok da kedi sevmek isteyenlerin uğrak yeri. Kafenin sahibi Zeynep Hakgüder, Naftalin K.'nın hikâyesinin eşiyle tanışmasıyla başladığını söylüyor. Bülent Yılmaz, Naftalin K.'nın karşısındaki vintage dükkânın sahibi. İkisi de dönem eşyalarına gönülden bağlı. Bu alanda geniş bir koleksiyona sahip olmaları onlarda konsept oluşturma kararı doğurur. Vintage konseptli mekanda ısıtma aracı olarak da soba tercih ediliyor. Kafe sahibi Hakgüder, sıcaklığın kafedeki bütün misafirlere eşit yayılmasını istedikleri için bu fikri tercih ettiklerini söylüyor. Misafir demişken, Hakgüder kafeye gelen müşterilerin kendi misafiri olduğunu belirtiyor. Sobayı bulan misafirler, yanlarında kestane de getiriyor. Sobanın üzerinde pişen kestaneler ise kafedeki herkese dağıtılıyor. Bireyselliğin üst düzey tutulduğu modern zamanda insanların başkalarını düşünerek kestane getirmesi, Zeynep Hanım'ı çok mutlu ediyor.Baş köşede kedi varKafenin asıl konseptini kedi oluşturuyor. İçerideki küçük kitaplıkta da kedilerle ilgili yazılmış neredeyse tüm kitaplar mevcut. Gündüz Vassaf'ın İstanbul'da Kedi'si bunlardan biri. Zeynep Hakgüder, kafenin hayvanlara ve insanlara eşit hak verilen bir mekan olduğunu söylüyor. İsmindek K'yı ise şu şekilde açıklıyor: “En sevdiğim edebiyatçı Kafka, kahve, kedi, kitap, kütüphane, keyif, kahvaltı, kek derken hepsi K harfinde birleşiyor. İlk harfini kullanmak istediğimizden Naftalin K. koyduk kafenin ismini. Karakter atfediyoruz biz bu mekana. Çünkü kendi kişiliği olan bir mekan. Naftalin'in yanında K. soy admış gibi oldu böylece.” Anıları kitaplaştırmayı düşünüyorlarHakgüder, kafenin misafirleriyle iç içe bir hayat yaşadıklarını anlatıyor. Kuvvetle muhtemel, karakterli bir kafe olmasından dolayı bir senedir ilginç şeyler yaşadıklarını söylüyor. İlerideki en büyük isteklerinden birinin de bunları öyküleştirerek kitap haline getirmek olduğunu belirtiyor. Birebir misafirlerle ilgilenen ve hayatlarına dokunan Hakgüder yaşadıkları ilginç anları şöyle özetliyor: “Bir keresinde şöyle bir hikâye ile karşılaştık. Burada tanışıp birbirine bağlanan iki genç, ayrılmaya karar veriyor. Burası da en çok sevdikleri mekân. Aynı gün birbirlerinden habersiz bir saat arayla kafeye geliyorlar. Birbirlerinden habersiz kafede karşılaşmalarını işaret olarak yorumluyorlar. Biz de bunlardan elbette habersiziz. Bize anlatıldıkça ne kadar ilginç hikâyeler yaşandığının farkına varıyoruz bu küçük mekanda.”

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Bu kafede hayvanlar ve insanlar eşit haklara sahip

Son zamanlarda birbirinden ilginç kafelerin açıldığı Balat'ta dikkat çeken mekanlardan biri de Naftalin K. Farklı dönemlere ait eşyalarla dekore edilen mekanın müdavimleri birer ‘misafir' gibi ağırlanıyor.

Kapı açıldığı esnada önce bir kedi buyur ediyor sizi içeriye. Hangi masaya oturacağınızı sıcak kalorifer yanı yerine kafeyi en iyi gözlemleyeceğiniz yer belirliyor. Ortada dönen plakta Edith Piaf'tan Zeki Müren'e yerli yabancı sanatçılar çalıyor. Giyimiyle 80'li yılları andıran bir kadın sobaya birkaç odun ve kömür yerleştiriyor. Duvarlar Yunanca, Fransızca, Almanca, Türkçe eski dönem dergileri ve kitap yapraklarıyla dolu. Kitap sayfaları arasında duvarda bir kedi çizimi beliriyor. Kırmızı panjurlu sandığında kafenin sakinlerinden olan kedi ‘Hamsi' uyuyor. ‘Kınış' ise sosyal ağlarda paylaşacağı fotoğrafın konseptini düşünen misafirlerden birinin kucağında oturuyor.Bu sahneler Balat'ın dar sokaklarında saklı, ismiyle müsemma, kafe Naftalin K.'ya ait. Kafe içindeki eşyaların tümü vintage. Yani, farklı dönemlere ait. Naftalin K. Karaköy kafelerinden sonra Balat'ı tercih eden ziyaretçilerin yeni mekanı. En çok da kedi sevmek isteyenlerin uğrak yeri. Kafenin sahibi Zeynep Hakgüder, Naftalin K.'nın hikâyesinin eşiyle tanışmasıyla başladığını söylüyor. Bülent Yılmaz, Naftalin K.'nın karşısındaki vintage dükkânın sahibi. İkisi de dönem eşyalarına gönülden bağlı. Bu alanda geniş bir koleksiyona sahip olmaları onlarda konsept oluşturma kararı doğurur. Vintage konseptli mekanda ısıtma aracı olarak da soba tercih ediliyor. Kafe sahibi Hakgüder, sıcaklığın kafedeki bütün misafirlere eşit yayılmasını istedikleri için bu fikri tercih ettiklerini söylüyor. Misafir demişken, Hakgüder kafeye gelen müşterilerin kendi misafiri olduğunu belirtiyor. Sobayı bulan misafirler, yanlarında kestane de getiriyor. Sobanın üzerinde pişen kestaneler ise kafedeki herkese dağıtılıyor. Bireyselliğin üst düzey tutulduğu modern zamanda insanların başkalarını düşünerek kestane getirmesi, Zeynep Hanım'ı çok mutlu ediyor.Baş köşede kedi varKafenin asıl konseptini kedi oluşturuyor. İçerideki küçük kitaplıkta da kedilerle ilgili yazılmış neredeyse tüm kitaplar mevcut. Gündüz Vassaf'ın İstanbul'da Kedi'si bunlardan biri. Zeynep Hakgüder, kafenin hayvanlara ve insanlara eşit hak verilen bir mekan olduğunu söylüyor. İsmindek K'yı ise şu şekilde açıklıyor: “En sevdiğim edebiyatçı Kafka, kahve, kedi, kitap, kütüphane, keyif, kahvaltı, kek derken hepsi K harfinde birleşiyor. İlk harfini kullanmak istediğimizden Naftalin K. koyduk kafenin ismini. Karakter atfediyoruz biz bu mekana. Çünkü kendi kişiliği olan bir mekan. Naftalin'in yanında K. soy admış gibi oldu böylece.” Anıları kitaplaştırmayı düşünüyorlarHakgüder, kafenin misafirleriyle iç içe bir hayat yaşadıklarını anlatıyor. Kuvvetle muhtemel, karakterli bir kafe olmasından dolayı bir senedir ilginç şeyler yaşadıklarını söylüyor. İlerideki en büyük isteklerinden birinin de bunları öyküleştirerek kitap haline getirmek olduğunu belirtiyor. Birebir misafirlerle ilgilenen ve hayatlarına dokunan Hakgüder yaşadıkları ilginç anları şöyle özetliyor: “Bir keresinde şöyle bir hikâye ile karşılaştık. Burada tanışıp birbirine bağlanan iki genç, ayrılmaya karar veriyor. Burası da en çok sevdikleri mekân. Aynı gün birbirlerinden habersiz bir saat arayla kafeye geliyorlar. Birbirlerinden habersiz kafede karşılaşmalarını işaret olarak yorumluyorlar. Biz de bunlardan elbette habersiziz. Bize anlatıldıkça ne kadar ilginç hikâyeler yaşandığının farkına varıyoruz bu küçük mekanda.”

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Bu kafede hayvanlar ve insanlar eşit haklara sahip

Son zamanlarda birbirinden ilginç kafelerin açıldığı Balat'ta dikkat çeken mekanlardan biri de Naftalin K. Farklı dönemlere ait eşyalarla dekore edilen mekanın müdavimleri birer ‘misafir' gibi ağırlanıyor.

Kapı açıldığı esnada önce bir kedi buyur ediyor sizi içeriye. Hangi masaya oturacağınızı sıcak kalorifer yanı yerine kafeyi en iyi gözlemleyeceğiniz yer belirliyor. Ortada dönen plakta Edith Piaf'tan Zeki Müren'e yerli yabancı sanatçılar çalıyor. Giyimiyle 80'li yılları andıran bir kadın sobaya birkaç odun ve kömür yerleştiriyor. Duvarlar Yunanca, Fransızca, Almanca, Türkçe eski dönem dergileri ve kitap yapraklarıyla dolu. Kitap sayfaları arasında duvarda bir kedi çizimi beliriyor. Kırmızı panjurlu sandığında kafenin sakinlerinden olan kedi ‘Hamsi' uyuyor. ‘Kınış' ise sosyal ağlarda paylaşacağı fotoğrafın konseptini düşünen misafirlerden birinin kucağında oturuyor.Bu sahneler Balat'ın dar sokaklarında saklı, ismiyle müsemma, kafe Naftalin K.'ya ait. Kafe içindeki eşyaların tümü vintage. Yani, farklı dönemlere ait. Naftalin K. Karaköy kafelerinden sonra Balat'ı tercih eden ziyaretçilerin yeni mekanı. En çok da kedi sevmek isteyenlerin uğrak yeri. Kafenin sahibi Zeynep Hakgüder, Naftalin K.'nın hikâyesinin eşiyle tanışmasıyla başladığını söylüyor. Bülent Yılmaz, Naftalin K.'nın karşısındaki vintage dükkânın sahibi. İkisi de dönem eşyalarına gönülden bağlı. Bu alanda geniş bir koleksiyona sahip olmaları onlarda konsept oluşturma kararı doğurur. Vintage konseptli mekanda ısıtma aracı olarak da soba tercih ediliyor. Kafe sahibi Hakgüder, sıcaklığın kafedeki bütün misafirlere eşit yayılmasını istedikleri için bu fikri tercih ettiklerini söylüyor. Misafir demişken, Hakgüder kafeye gelen müşterilerin kendi misafiri olduğunu belirtiyor. Sobayı bulan misafirler, yanlarında kestane de getiriyor. Sobanın üzerinde pişen kestaneler ise kafedeki herkese dağıtılıyor. Bireyselliğin üst düzey tutulduğu modern zamanda insanların başkalarını düşünerek kestane getirmesi, Zeynep Hanım'ı çok mutlu ediyor.Baş köşede kedi varKafenin asıl konseptini kedi oluşturuyor. İçerideki küçük kitaplıkta da kedilerle ilgili yazılmış neredeyse tüm kitaplar mevcut. Gündüz Vassaf'ın İstanbul'da Kedi'si bunlardan biri. Zeynep Hakgüder, kafenin hayvanlara ve insanlara eşit hak verilen bir mekan olduğunu söylüyor. İsmindek K'yı ise şu şekilde açıklıyor: “En sevdiğim edebiyatçı Kafka, kahve, kedi, kitap, kütüphane, keyif, kahvaltı, kek derken hepsi K harfinde birleşiyor. İlk harfini kullanmak istediğimizden Naftalin K. koyduk kafenin ismini. Karakter atfediyoruz biz bu mekana. Çünkü kendi kişiliği olan bir mekan. Naftalin'in yanında K. soy admış gibi oldu böylece.” Anıları kitaplaştırmayı düşünüyorlarHakgüder, kafenin misafirleriyle iç içe bir hayat yaşadıklarını anlatıyor. Kuvvetle muhtemel, karakterli bir kafe olmasından dolayı bir senedir ilginç şeyler yaşadıklarını söylüyor. İlerideki en büyük isteklerinden birinin de bunları öyküleştirerek kitap haline getirmek olduğunu belirtiyor. Birebir misafirlerle ilgilenen ve hayatlarına dokunan Hakgüder yaşadıkları ilginç anları şöyle özetliyor: “Bir keresinde şöyle bir hikâye ile karşılaştık. Burada tanışıp birbirine bağlanan iki genç, ayrılmaya karar veriyor. Burası da en çok sevdikleri mekân. Aynı gün birbirlerinden habersiz bir saat arayla kafeye geliyorlar. Birbirlerinden habersiz kafede karşılaşmalarını işaret olarak yorumluyorlar. Biz de bunlardan elbette habersiziz. Bize anlatıldıkça ne kadar ilginç hikâyeler yaşandığının farkına varıyoruz bu küçük mekanda.”

23 Nisan 2016 Cumartesi

Oyuncunun insanlardan kaçmasını anlamıyorum

Hakan Boyav, ‘Kış Güneşi' dizisiyle seyirci karşısında. Yine kötülerden hesap soran iyi adam rolünde…Çok sert hesapsorduğu içingerçek hayatta kötü adam olarak tanındığını söyleyen oyuncu, özel hayatında sıra dışı bir hikâyeye sahip.

Hanımın Çiftliği, Behzat Ç., Kurtlar Vadisi… Seyirci hangi rolle sokakta karşılıyor?

Dizi tarihimizin önemli dizilerinde, en önemli yan rolleri canlandıran bir oyuncuyum. Farklı roller oynadım, en çok akılda kalan karakterim ‘Barda'dan. Türkiye'nin en kötü adamlarının filmi. Bizim Funny Games'imiz… Ankara'da yaşanmış bir olayı anlatan sert, etkili bir yapım. Yarışmalarda gösterilmedi, şiddetten beslendiği söylendi, aforoz edildi, ambargo konuldu. O dönem ödül rekorları kıran film ‘Sis ve Gece'dir. Yoldan geçen 15 kişiyi çevirelim, bir tanesi tanımaz ama iddia ederim 13'ü ‘Barda'yı bilir.

Sinemada Barda. Dizilerde peki?

‘Hırsız Polis' çok önemlidir. Senaryosu doğru düzgün yazılan sayılı yapımlardan. Uğur Yücel, Rasim Öztekin, Vahide Gördüm gibi ustaların olduğu mili takım kadrosu gibi bir ekip. Senaristleri felsefe bölümü mezunu ve şahane hikâye yazmışlar. ‘Asmalı Konak' da bir o kadar değerli…

Kurtlar Vadisi'nden bahsetmediniz?

Onun da senaryosu müthiş yazılmıştır, özellikle Cüneyt Aysan ile Bahadır Özdener zamanında. Bütün dünyayı etkilemiştir. En çok oynamaktan keyif aldığın rol hangisi diye sorsan Vadi'deki ‘Kara' derim. Sokakta da en çok tanınmama sebep olan roldür, berber Reşit'ten sonra… O da çok sevilir ama Vadi'nin yeri ayrı. Hanımın Çiftliği'ni de unutmayalım. Reytinglerde haftalarca birinci sırada kalmayı başaran nadir dizilerden. Belki tanınırlığımda Kara'dan daha fazla etkisi olmuştur. Ne güzel bir iştir, ne güzel hikâye. Bütün işlerimden memnunum.

Hayli iyi adam oynadınız ama kötü olarak zihinlerdesiniz. Neden?

Çok yanlış bir algı. ‘Barda'daki Patlak hariç hiç kötü adam oynamadım. Berber Reşit komik, fırıldaktır. ‘Hırsız Polis'teki Kaporta Yakup hırsızdır ama iyi adamdır. Kara eli, bileği dehşettir ama çok vatanperver, düzgün bir abidir. Türkiye'de hep kötülerden hesap soran iyi adamı oynadım. O kadar fena hesap sordum ki beni kötü zannettiler. Hesap soran orta yaş üstü aksiyon adam rolü düştü bana. Bıraksınlar artık beni kötü zannetmekten. Oynadığım iyiler işkencelerin, dayağın sınırlarında geziyor. Bana gelen senaryoların yüzde 70'i kötü adam. Hiçbirini oynamadım, oynamıyorum.

Akılda kalan bir tipolojiye sahip olmanızın bu algıda payı olabilir…

Farklı tipolojiye sahip olmanın artıları, eksileri var. Artılar: 1-Akılda kalıyorsun. 2-Senden çok bulunmuyor. 3-Çok iş geliyor. Gelen rolleri değişik oynamak önemli olan. Berber Reşit ile Kara'yı yan yana koy, alakası yok. Öyle bir rolü üzerime yapıştırıp gitmedim. Bunu yaparsan eksi hanene yazılır. Allah'a bin şükür hiçbir rolü elime yüzüme bulaştırmadım. Bir kere bulaştırırsan unutulması zor olur.

Ankara'da yaşamak lüks

Gündelik hayatta nasıl bir ritminiz var?

Sıradan yaşıyorum. Sette değilsem evde kalmayı tercih ederim. Bakınırım, bir yerlere gider çay içerim. İnsanlardan kaçan biri değilim. Bir oyuncunun insanlarından kaçmasını anlamıyorum. Oyunculuk gözlem yapma sanatıdır. İnsanların arasında olacaksınız ki heybenizi doldurup yeri geldiğinde kullanabilesiniz.

Eskiden Ankara vardı hayatınızda. Şimdi?

Evim hâlâ Ankara'da. Orada yaşamayı seviyorum, iş için İstanbul'a geliyorum. Ya ev kiralıyorum ya da otelde kalıyorum. Burada evim yok, olmasını da istemem. Ankara sakin, ilişkilerin güzel olduğu bir yer. Burada bir arkadaşınla üç saatte buluşuyorsun, Ankara'da 10 dakikada. Bu bir lüks, güzel bir şey.

Tiyatro devam etmiyor sanırım…

Devlet tiyatrosu sanatçısıyım. Yılımızı tamamladık, ocak ayında emekli olmayı düşünüyorum. Son 10 yıldır da yönetmenlik yapıyordum, artık yorulduk. Bayrağı gençlere devretme zamanı.

Dizi ve sinemanın yoğun temposunun bu kararda payı var mı?

Hepsi birden olmuyor. Biraz daha sinema ve diziye yönelme düşüncesindeyim. Tiyatro bizim yaşama biçimimiz, her zaman yaparız. Gün gelir bir kadro bir yerde buluşur, bizi de çağırır, hemen kafayı uzatırız. Ölene kadar yapacağımız bir şey. Şimdi dizi, sinema, tiyatroyu bir arada götürecek konsantrasyonu kaybettik. Yaşlandık… Üçü-ikiye düşüyor, sonra bire inecek. Sonra da göçüp gideceğiz.

Kış Güneşi nasıl gidiyor?

Özenli çekilmiş, titiz bir dizi. Kurtlardan sonra ‘Beyaz Karanfil' diye bir iş yaptım. Uzun sürmedi maalesef. Sonra bir buçuk sene kadar dinlendim. Bir sürü senaryo geldi, hiçbirine kafayı uzatmadım. Sevmedim… Ama Kış Güneşi'nin senaryosunu beğendim. Hikâye, diyalog örgüsü, oyuncuları çok iyi. Zor tutacak bir hikâye ama tutacak. Hırsız Polis, Ezel gibi her geçen gün takipçileri artacak. İyi hikâye, iyi oyunculuklar, iyi reji…

Yine kötülerden hesap soran iyi adamsınız.

İntikam peşinde giden başroldeki adamla yürüyen, zaman zaman akıl hocalığını, yarenliğini yapan bir adam. Hikâyede intikam da var, aşk da... Yine kötülerden hesap soruyorum.

Müebbet mi yedim karıcığım?

“Eşim çocukluk aşkım. Gençken evlendik, 11 yıl kadar evli kaldık. O dönem içkiyle problemim vardı. Eşim hoşlanmadı, ayrıldı. Ama aramızda sevgisizlik hiç olmadı. Ne birbirimize kötü sözümüz oldu, ne de sorumluluktan kaçtığımız bir an… Dokuz sene önce tedavi gördüm, içkiyi, sigarayı bıraktım. Sonra gidip dedim ki, ‘Birbirimizi seviyoruz. Müebbet mi yedim? Birleşelim.' Eşim de dedi ki, “Tamam, bir daha içmeyeceğine inandım. Gel, ben de seni severim.” Bu yaz dört kişilik bir düğünde evlendik. 24 yaşındaki kızımız nikâh şahidimiz oldu.”

5 Mart 2016 Cumartesi

Oyuncunun insanlardan kaçmasını anlamıyorum

Hakan Boyav, ‘Kış Güneşi' dizisiyle seyirci karşısında. Yine kötülerden hesap soran iyi adam rolünde…Çok sert hesapsorduğu içingerçek hayatta kötü adam olarak tanındığını söyleyen oyuncu, özel hayatında sıra dışı bir hikâyeye sahip.

Hanımın Çiftliği, Behzat Ç., Kurtlar Vadisi… Seyirci hangi rolle sokakta karşılıyor?

Dizi tarihimizin önemli dizilerinde, en önemli yan rolleri canlandıran bir oyuncuyum. Farklı roller oynadım, en çok akılda kalan karakterim ‘Barda'dan. Türkiye'nin en kötü adamlarının filmi. Bizim Funny Games'imiz… Ankara'da yaşanmış bir olayı anlatan sert, etkili bir yapım. Yarışmalarda gösterilmedi, şiddetten beslendiği söylendi, aforoz edildi, ambargo konuldu. O dönem ödül rekorları kıran film ‘Sis ve Gece'dir. Yoldan geçen 15 kişiyi çevirelim, bir tanesi tanımaz ama iddia ederim 13'ü ‘Barda'yı bilir.

Sinemada Barda. Dizilerde peki?

‘Hırsız Polis' çok önemlidir. Senaryosu doğru düzgün yazılan sayılı yapımlardan. Uğur Yücel, Rasim Öztekin, Vahide Gördüm gibi ustaların olduğu mili takım kadrosu gibi bir ekip. Senaristleri felsefe bölümü mezunu ve şahane hikâye yazmışlar. ‘Asmalı Konak' da bir o kadar değerli…

Kurtlar Vadisi'nden bahsetmediniz?

Onun da senaryosu müthiş yazılmıştır, özellikle Cüneyt Aysan ile Bahadır Özdener zamanında. Bütün dünyayı etkilemiştir. En çok oynamaktan keyif aldığın rol hangisi diye sorsan Vadi'deki ‘Kara' derim. Sokakta da en çok tanınmama sebep olan roldür, berber Reşit'ten sonra… O da çok sevilir ama Vadi'nin yeri ayrı. Hanımın Çiftliği'ni de unutmayalım. Reytinglerde haftalarca birinci sırada kalmayı başaran nadir dizilerden. Belki tanınırlığımda Kara'dan daha fazla etkisi olmuştur. Ne güzel bir iştir, ne güzel hikâye. Bütün işlerimden memnunum.

Hayli iyi adam oynadınız ama kötü olarak zihinlerdesiniz. Neden?

Çok yanlış bir algı. ‘Barda'daki Patlak hariç hiç kötü adam oynamadım. Berber Reşit komik, fırıldaktır. ‘Hırsız Polis'teki Kaporta Yakup hırsızdır ama iyi adamdır. Kara eli, bileği dehşettir ama çok vatanperver, düzgün bir abidir. Türkiye'de hep kötülerden hesap soran iyi adamı oynadım. O kadar fena hesap sordum ki beni kötü zannettiler. Hesap soran orta yaş üstü aksiyon adam rolü düştü bana. Bıraksınlar artık beni kötü zannetmekten. Oynadığım iyiler işkencelerin, dayağın sınırlarında geziyor. Bana gelen senaryoların yüzde 70'i kötü adam. Hiçbirini oynamadım, oynamıyorum.

Akılda kalan bir tipolojiye sahip olmanızın bu algıda payı olabilir…

Farklı tipolojiye sahip olmanın artıları, eksileri var. Artılar: 1-Akılda kalıyorsun. 2-Senden çok bulunmuyor. 3-Çok iş geliyor. Gelen rolleri değişik oynamak önemli olan. Berber Reşit ile Kara'yı yan yana koy, alakası yok. Öyle bir rolü üzerime yapıştırıp gitmedim. Bunu yaparsan eksi hanene yazılır. Allah'a bin şükür hiçbir rolü elime yüzüme bulaştırmadım. Bir kere bulaştırırsan unutulması zor olur.

Ankara'da yaşamak lüks

Gündelik hayatta nasıl bir ritminiz var?

Sıradan yaşıyorum. Sette değilsem evde kalmayı tercih ederim. Bakınırım, bir yerlere gider çay içerim. İnsanlardan kaçan biri değilim. Bir oyuncunun insanlarından kaçmasını anlamıyorum. Oyunculuk gözlem yapma sanatıdır. İnsanların arasında olacaksınız ki heybenizi doldurup yeri geldiğinde kullanabilesiniz.

Eskiden Ankara vardı hayatınızda. Şimdi?

Evim hâlâ Ankara'da. Orada yaşamayı seviyorum, iş için İstanbul'a geliyorum. Ya ev kiralıyorum ya da otelde kalıyorum. Burada evim yok, olmasını da istemem. Ankara sakin, ilişkilerin güzel olduğu bir yer. Burada bir arkadaşınla üç saatte buluşuyorsun, Ankara'da 10 dakikada. Bu bir lüks, güzel bir şey.

Tiyatro devam etmiyor sanırım…

Devlet tiyatrosu sanatçısıyım. Yılımızı tamamladık, ocak ayında emekli olmayı düşünüyorum. Son 10 yıldır da yönetmenlik yapıyordum, artık yorulduk. Bayrağı gençlere devretme zamanı.

Dizi ve sinemanın yoğun temposunun bu kararda payı var mı?

Hepsi birden olmuyor. Biraz daha sinema ve diziye yönelme düşüncesindeyim. Tiyatro bizim yaşama biçimimiz, her zaman yaparız. Gün gelir bir kadro bir yerde buluşur, bizi de çağırır, hemen kafayı uzatırız. Ölene kadar yapacağımız bir şey. Şimdi dizi, sinema, tiyatroyu bir arada götürecek konsantrasyonu kaybettik. Yaşlandık… Üçü-ikiye düşüyor, sonra bire inecek. Sonra da göçüp gideceğiz.

Kış Güneşi nasıl gidiyor?

Özenli çekilmiş, titiz bir dizi. Kurtlardan sonra ‘Beyaz Karanfil' diye bir iş yaptım. Uzun sürmedi maalesef. Sonra bir buçuk sene kadar dinlendim. Bir sürü senaryo geldi, hiçbirine kafayı uzatmadım. Sevmedim… Ama Kış Güneşi'nin senaryosunu beğendim. Hikâye, diyalog örgüsü, oyuncuları çok iyi. Zor tutacak bir hikâye ama tutacak. Hırsız Polis, Ezel gibi her geçen gün takipçileri artacak. İyi hikâye, iyi oyunculuklar, iyi reji…

Yine kötülerden hesap soran iyi adamsınız.

İntikam peşinde giden başroldeki adamla yürüyen, zaman zaman akıl hocalığını, yarenliğini yapan bir adam. Hikâyede intikam da var, aşk da... Yine kötülerden hesap soruyorum.

Müebbet mi yedim karıcığım?

“Eşim çocukluk aşkım. Gençken evlendik, 11 yıl kadar evli kaldık. O dönem içkiyle problemim vardı. Eşim hoşlanmadı, ayrıldı. Ama aramızda sevgisizlik hiç olmadı. Ne birbirimize kötü sözümüz oldu, ne de sorumluluktan kaçtığımız bir an… Dokuz sene önce tedavi gördüm, içkiyi, sigarayı bıraktım. Sonra gidip dedim ki, ‘Birbirimizi seviyoruz. Müebbet mi yedim? Birleşelim.' Eşim de dedi ki, “Tamam, bir daha içmeyeceğine inandım. Gel, ben de seni severim.” Bu yaz dört kişilik bir düğünde evlendik. 24 yaşındaki kızımız nikâh şahidimiz oldu.”

27 Şubat 2016 Cumartesi

Hangi hastalıklar için hangi koku sürülür?

Artık her yerde parfümcü var. Beş liraya bir şişe su ve azıcık esans satın almış oluyorsunuz. Ama niyetiniz size uygun kalıcı bir kokuysa kesenin ağzını açmanız şart. Kimyager-parfümör Bihter Ergül ise size özel koku tasarlıyor. Dahası psikolojiniz düzeliyor, rahatsızlıklarınız azalıyor.

Cam şişeler rengârenk sıvıyla dolu. Gül pembesi, hardal sarısı, menekşe rengi içinizi açıyor. Ne yana baksanız sırça. Bir şeyleri kıracağım diye ödünüz kopuyor. Odanın orta yerindeki deney tüpü fokur fokur kaynıyor. Ölçekler, tüpler, formüller... Manzara laboratuvarda geçen kimya derslerini hatırlatıyor. Lakin havaya yayılan keskin rayiha, parfüm atölyesinde olduğumuzun işareti. Bizi tedirgin eden gereç kalabalığı içinde harıl harıl çalışan kişi ise Bihter Ergül. Kendisi ömrünü mis gibi kokular içinde geçirmiş hünerli kimyager. Moda tabirle parfümör.

“Hafızadan silinmeyen tek şey kokudur.” diyen Bihter Ergül, herkesin tek tipleşmesinden parfümleri sorumlu tutuyor. Haksız da sayılmaz. Avuç dolusu para ödediğiniz çiçek esansı size uygun olmayabilir. Her gün atölyesinin kapısını erkenden açıyor. Kişiye özgü kokular hazırlıyor. Dersler veriyor. Onu meslektaşlarından ayıran bir özelliği de var. Hastalık, beslenme ve giyiminizi tespit ediyor. Kaç bardak çay içtiğinizden tutun da spor yapıp yapmadığınıza kadar her şeyi dikkate alıyor. Sonra kokunuzu hazırlıyor. Onun titizliği bu zamanda tuhaf gibi görünse de Ergül, çağlar önce yaşayan meslektaşlarından güç alıyor: “Osmanlı'da kokular kişiye özel hazırlanırdı. Hatice Sultan için nar ve karanfil esansları hazırlanırdı. Her ikisi de hiperaktiviteyi teskin eden özelliğe sahip.”

Bihter Ergül'ün mesleği altı yaşındayken belli olur. Ailesi önceleri korkar. Zaman geçtikçe kokular konusundaki yeteneği herkes tarafından kabul görür: “Bardakları, insanların saçlarını, oturdukları yerleri kokluyordum. Bu durum ailemi korkuttu. Önce sağlık sorunum olduğunu düşündüler, sonra sadece burnumun hassas olduğunu öğrenip rahatladılar. Hep destektiler. Karnemi aldıktan sonra yaz tatilinde Eminönü'ndeki esansçıların yanına çalışmaya gönderdiler. Daha sonra eğitimimi tamamladım.”

Anket doldurmayana koku yok!

Amaç güzel kokmak ise birçok kozmetik firması zaten işin hakkını veriyor. Kimyager Bihter Ergül ise mis gibi kokarken psikolojik ve fizyolojik rahatsızlıklardan kurtulmayı öneriyor. Farz-ı misal, kişi “Hafıza sorunu yaşıyorum.” diyorsa kan portakalını muhakkak formüle ekliyor. Migren atakları geçiriyorsa İngiliz nanesi olmazsa olmazlardan. Kişiye özel esans için anket doldurulmasının sebebi de bu zaten. Bütün veriler göz önünde bulunduruluyor ve genelde hastalıklarda olumlu değişim görülüyor.

Yıllar içinde sadece hastalıklara şifa bulmamış parfümör. Kendisine çok ilginç taleplerle gelenler de olmuş. Birini bizimle paylaşıyor: “Bir müşterim gelip hastalıklarından çok evlenebilmesi için bir koku tasarlanmasıyla ilgilendi. ‘Bana evlenme teklif etsin.' diyordu. Kendisine böyle bir formülün olamayacağını sadece ona en yakışan içeriği hazırlayacağımızı söyledik.” Merak edenler için söyleyelim. Netice müspet. Ergül ve arkadaşları düğün davetlileri arasında yerini almış.

Erkekler risk alıyor, kadınlar garantici

İşin ehlini bulmuşken kadınlar mı erkekler mi daha iyi koku alıyor diye sual ediyoruz. Hemcinslerimiz daha iyi koku alsa da başından beri dünyaca ünlü parfümörler erkek. Çünkü cins-i latif rayiha seçerken de tasarlarken de kendi zevkine göre hareket ediyor. Beyler ise daha çok genel geçeri dikkate alıyor Ergül'ün kanaatince: "Aslında ülkemizde benim gözlemlediğim kadarıyla kadınlar daha çok birbirlerine sorarak herkesin kullandığı parfümleri tercih ediyor. Beyler ise standart dışı kokuları ve parfümleri arıyor. Bu da sanırım bayanların daha garantici, beylerin ise risk alma dürtüleri ile alâkalı."

Bel ağrısına biberiye halüsinasyona fesleğen

Koku uzmanı Bihter Ergül'ün markası Tiyrus'ta yüzlerce çeşit bulunuyor. Üstelik dudak uçuklatan fiyatlarla karşılaşacağınızı zannetseniz de bu doğru değil. Kalıcı bir kokuya ödeyeceğiniz meblağ ile başa baş. Ergül, kendi kendisini tedavi etmek isteyenlerden de yardımını esirgemiyor. Şifalı kokuların listesini bizim için hazırladı:

Havale ve felç geçirenlere nane, okaliptüs, gül, Hint defnesi.

Sıcak mizaçlılara (halüsinasyon) bergamot, misk, melisa, fesleğen, yasemin, kananga.

Sırt ve eklem ağrıları ve kuluncun şifası için mandalina, karabiber, zencefil, kayeput, adaçayı, ardıç öneriliyor.

Ateşli hastalıklara, vesvese ve kaygıya ıtır, portakal, neroli, lotus, gül kullanılabilir.

Kadın hastalıkları melisa, gül, nane, servi, papatya, adaçayı, tarçın, hatmi iyi geliyor.

Bel ve sırt sorunları için de, kuşdili, biberiye, limon, tefarik, nane ve kafuru tercih edilmeli.

23 Şubat 2016 Salı

Gündüz kuşağı, beyin yakıyor

Çeşitli mazeretlerle işe gidemeyip bütün gün evde televizyon seyretmeye mahkum olan beyaz yakalılar anında açıyor isyan bayrağını. Ya sürekli bu programlara maruz kalan ev hanımları ne yapsın? Huzurlarınızda izdivaçtan stiline, magazinden günlük dizilere beyin yakan gündüz kuşağı programları…

“Ev hanımlığı zor zanaat.” derlerdi inanmazdık. Çamaşırdı, bulaşıktı, yemekti derken kendine ayıracak zaman neredeyse yok gibi. Ufak da olsa zaman ayırabilen kadınların bu vakti ne kadar verimli kullanabildikleri meçhul. Bakınız, bir anne ata sporu olarak televizyon izlemek. İzlemeyin demiyoruz, hobi olarak yine izleyin lakin kaliteli programları tercih edin. Gitmesek de görmesek de mutlaka var olduklarına inanıyoruz o ‘kaliteli programlar'ın. Geri kalanıysa vakit ve IQ kaybı. Sabahtan akşama bunları izleyip ruh sağlığından bir şeyler kaybetmemek imkânsız. Bu kadar ev hanımı bu yayın akışına rağmen halen cinnet getirmediyse beylerin yatıp kalkıp şükretmesi gerekiyor. Neyse fazla uzatmayalım ve bir gününü baştan sona TV programlarıyla geçiren bir ev hanımının içinde bulunduğu ahval ve şeraite bakalım.

Daha çocukları yolcularken başlıyor magazin programları. Bir nefes gibi muhtaç olduğumuz ünlüler, ünlülerimiz… Bu programlara “Gıybet Forever” da diyebiliriz aslında. İncir çekirdeğinin dörtte birini doldurmayan mevzuları saatlerce tartışabiliyorlar. Skandallarıyla gündemden düşmediği için konuya hakim bir eski mankenimiz, dobralıkla paçozluğu karıştıran sarışın şarkıcılarımız, gazı kaçmış 80'li yılların oyuncuları filan hep buralarda sunuculuk yapıyor.

Arkası yarın da gelmeyen günlük diziler

Bitti mi? Tabii ki hayır. Daha yeni başlıyoruz. Sırada birbirinden kaliteli(!) senaryo ve oyuncularıyla yerli günlük dizilerimiz var. Dizideki her oyuncu sırasıyla önce zengin sonra fakir oluyor, trafik kazası geçirip hastanelere düşüyor, kör oluyor, sele kapılıyor göçük altında kalıyor, ‘yandı bitti kül oldu'lara geliyor. Ev hanımını da baydıkça bayıyor, neyse ki bu esnada ‘arkası yarın'lı sona geliyoruz.

Bu dizilerle ilgili dikkatimizi çeken diğer bir husus da farklı günlük dizilerde sürekli aynı oyuncuları görmemiz. Kendileri günlük dizileri koruma ve yaşatma derneğinin yılmaz bir neferi olarak ant içmiş olmalı. Neyse içimizin bu kadar bayıldığı yeter. Şöyle biraz aksiyonlu bir şeyler lazım, diye düşünürken karşınıza kadın programları çıkıyor. Hanımefendinin elinden bir uçan bir de kaçan kurtuluyor maşallah. Pardon kaçan ve kayıpları bulmak da onun işiydi, sözümüzü geri alıyoruz. Bu programları bir-iki saat izleyip doktora görünün, iddia ediyoruz paranoyak-şizofreni teşhisi almanız garanti. Öyle olaylar dönüyor ki, bu esnada bebeği ağlayan yan komşunuza, “Kesin çocuğun üzerinde sigara söndürüyordur bu.” diyerek baskına gitmeye niyetleniyorsunuz. Mahalle bakkalınız potansiyel sapık, sütçü çete lideri, sucu çocuk katili gibi görünmeye başlıyor gözünüze.

Amonyaklı pasta mı, siyanürlü börek mi?

Akşama ne pişirsem sorusu yavaş yavaş beynimizi kemirmeye başlamışken yemek programları yetişiyor imdadımıza. Her şehirden kadın bu programa konuk olup kendi yöresel yemeklerini pişiriyor. Bunları hem izliyor hem gıcık oluyorsunuz. Bir kere fırsat eşitsizliği söz konusu. Konuklar başlıyor: “Eveet, Antep'imizin meşhuuur kuru dolması”, “Bu da Maraş'ımızın dillere destan tarhanası, annem elleriyle yaptı”, “Bu bilmem hangi ilimizin bilmemnesi.” Tamam da ben ne yapayım? Her akrabamı farklı illere taşınmaya zorlayıp her memleketin nesi meşhursa ondan yollamaları için dil mi dökeyim? diye düşünmeden edemiyorsunuz. Her yörenin en güzel malzemesiyle siz de yaparsınız güzel yemeği canım, ne var yani! Neyse bir de yemeklerine edilen iltifatlarla fazla gazı alıp, ‘amonyaklı pasta' yapmaya filan kalkanlar da oluyor ki aman diyelim evlerine misafir olmayın. Bugün amonyaklı pasta yapan, yarın siyanürlü börek, cıvalı pilav filan da yapabilir. Oktay Usta'm geri dööööön!

Evlilik programları üzerine o kadar çok şey söylendi ki, sanıyoruz konuşulacak bir şey kalmadı bunların üzerine. Yapımcılar da bunu fark etmiş olacak ki bir üst modelini sürdüler piyasaya. Birkaç kadın ve birkaç erkek kendilerine ayrılan eve doluşuyor. Bütün gün ‘o benimdi göz koydun, bu senindi elinde tutamadın'lar, ‘bana bak, beni kızdırma hoşlandığın insanı elinden alırım'lar gırla gidiyor. Adaylar birbirini kırmızı odaya çağırıp aşağı çevirdikleri kum saati bitene kadar tanımaya çalışıyor. Bu programda olası bir evliliğin ömrü de büyük ihtimalle o kadar olur zaten. Bir de galiba bu evde atanamayan bir nüfus memuru var. Ne zaman baksak, “Sen kimsin, kim, kim?” diye başkalarının üstüne yürüyor. Neyse zaten çoğu oyuncu ajanslarından gelme diyorlar. Fazla kafa yormaya gerek yok. Başka kanala geçelim.

‘500 liralık kıyafetle temizliğe gidiyorum' kombini

Stil programları ayrı bir alem. Özetle, sen mi tarzsın, ben mi tarzım diye birbirine çemkiren kızlar ordusu ve bu kızlara ‘Çemkirmeyin!' diye çemkiren bir jüri var. Programda öyle alakasız şeyler dönüyor ki bir anda oturduğunuz koltukta hayatı sorgulamaya başlıyorsunuz. Bir tanesi çekmiş jilet gibi eşofmanları, temizliğe gidiyormuş. Kombinin toplam fiyatı neredeyse 500 lira! Galiba sarayı filan temizlemeye gidiyor. Vallahi bizim bildiğimiz temizlik alakasız renklerde, yer bezi olmaya ramak kalmış, muhtelif yerlerinde çamaşır suyu lekeleri olan ‘bicamalar'la yapılır.

Bir de yarışmada sadece tarzlar değil, acılar da yarışıyor. Birisini ailesi reddetmiş, öbürü parklarda yatmış, biri babasıyla rastlarsa konuşuyormuş, berikinin annesi rahmetli olmuş filan. Birisi de çıkıp demiyor ki, ‘Acınızı anlıyorum da bunca özel mevzunuzu stil programında milyonlarla paylaşmak neden?' Bir de çok enteresan biri ağlamaya başlamadan kesinlikle diğeri ağlamıyor. İlk ağlayan adeta koro şefi görevi üstleniyor. Değişik kafalar!

‘Valla bak böyle çok güzelsin' derken çarpılmak

Beylerin hanımlarının beğenmedikleri yerlerini değiştirebildikleri “Valla bak böyle daha güzelsin” konulu bir program var. Özetle kel ve göbekli amcalarımız geliyor, benim eşim şöyle şişman, burnu böyle büyük, aldığımda bu böyle değildi diye uzmanlara şikâyette bulunuyor. Dikkatimizi çeken şeyse bu amcalar bakımlı yahut eşinden daha genç görünen tipler değil. “Tamam, eşini güya estetikle daha genç, güzel hale getireceksin de sonrasında o kadının yanında sen nasıl görüneceksin?” sorusunun cevabı yok. Dikkatimizi çeken başka bir şey, jüri ve yarışmacıların eşleri sürekli bu adamları tebrik edip duruyor. Yahu, milyonların önünde kocası tarafından “Orasını öyle değiştirin, burasını böyle yapın.” diye aşağılanan kadın, babaanne olacak yaştayken saçı pembeye boyanan kadın, ama övgüler sürekli erkeklere. Dedik ya tüm gündüz kuşağında olduğu gibi bunda da mantık aramak yersiz.

m.tuncel@zaman.com.tr

14 Şubat 2016 Pazar

Şık, rahat ve herkes için spor kıyafetler

Uzun süredir muhafazakâr giyim markaları belirli bir tarz dışında ürün sunmuyordu. Son zamanlarda ise bu durum bir nebze de olsa değişti. Artık rahat ve spor şıklığa da yer veriliyor.

Muhafazakâr giyim firmaları yıllarca tek bir parça ürüne odaklandı. Zaman içinde bu ürün grubu çeşitlendiyse de kendi içinde belli bir çizgiden öteye gidemedi. Fakat artık moda daha demokratik. Markalaşma, marka iletişimi gibi konularda henüz yolun başında bile olamayan sektörün hızlı balıkları sayılabilecek kişisel markalar, sosyal medyanın da gücüyle beklentileri doğru okuyarak çözümler üretti. Sonunda hızlı moda markalarında tek tük bulunabilen spor parçalar muhafazakâr markalardan evvel butiklerden ve kişisel markalardan servis edildi. Bunu genç muhafazakârların sektöre yön vermesi olarak da yorumlayabiliriz. Diğer taraftan ise yılların muhafazakâr giyim markalarının burunlarının önünü görememesi söz konusu. Hedef kitleleri konusunda nasıl bu kadar bilinçsiz olduklarını merak etmemek elde değil. Zira çoğunun aileleri de birer hedef kitle; eşleri, çocukları ve çalışanlarına bile bakarak bu talebi algılayabilmeleri gerekirdi ama olmadı. Ancak bu tarz spor şık ürünler sosyal medyada beğenilip butiklerde de bol bol sipariş alınca ‘hadi yapalım' diyebildiler. Çünkü yönetimleri erkeklerden oluşuyor ve bu yönetim sadece satışa odaklanmış durumda. Satın alma yapan bayiler de yine erkeklerden oluşuyor. Kadınların neler beklediği ise kimsenin pek de kafa yorduğu bir mevzu değil. Belki bundan sonra değişir. Onlar değişmese bile artık seçenekler çok fazla.

Gençlerin sözü geçiyor

Kayra, sektörde kendi yerini edinip sürüden ayrılmayı başaranlardan. Zira bu eğilime birkaç sezondur hazırlık yapıyorlar. Hatta buna özel bir tasarımcıları bile var. Koleksiyon içindeki spor ürünler kendi başına bir line oluşturmaya bile gidiyor denebilir. Oldukça uzun spor sweatler ve onları tamamlayan spor pantolonlar oldukça hoş. Tasarımlardaki detaylar da göz dolduruyor. Modanın yükselen trendi sporcu ruhlara da slogan sweatler hazırlanmış. Butik markalarda ise yer yer pırıltılı detaylar ve işlemeler öne çıkıyor. Kadife eşofman takımlar ise diğer bir yükselen trend. Tamamen spor ürünlere odaklanmış Latifa'da özellikle pudra tonlarda çok rahat ve hoş parçalar var. Sadece tunik takımlar değil özellikle uzun boy spor elbiseler de koleksiyonda başı çekiyor.

Modanisa da hem dergi çekimlerde hem de ürün bazında birçok spor tasarımı sunuyor. Eskiden satılsa da pek göz önüne çıkmazdı. Son dergiyi inceledim ve açıkçası spor looklar en iyi kotarılmış çekimler gibi geldi bana. Bu alanda sefamerve.com aslında öncülerden ama çekimler tasarımların yanında zayıf kalıyor.

El emeği göz nuru kasnaktan çanta

El emeği ürünler biraz nostaljik biraz naif tarafıyla yeniden aramızda. Modern zamanın birçok şeyi makinelere emanet ettiği dünyada insanlar elini yeniden işin içine sokmak istiyor belli ki. Ama bir görev değil hobi olarak. Mesela geçmişte gelin olacak kızların biraz da mecburen işlediği kanaviçeler. Fotoğrafçısından öğrencisine, yazarından mühendisine birçok insanı mini bir kasnak işlerken görmek şimdilerde âdeta moda. Belli ki bu durum oldukça sevilmiş. Geçmişi günümüze taşıyan kıyafetler tasarlayan Erin Fetherson, bu el işlemesi kasnakları birer çantaya dönüştürmüş ki ben çok sevdim. Çantalarda sloganlar, harfler ve bir sima var.

7 Şubat 2016 Pazar

Renkli beslenin sağlıklı yaşayın

Diyetisyen İpek Ağaca Özger, renkli ve dengeli beslenerek hem sağlıklı yaşamanın hem de kilo vermenin mümkün olduğunu söylüyor. Bu yöntemle zayıf olanlar da kilo alabiliyor.

Uzman diyetisyen İpek Ağaca Özger'e göre renkli ve sağlıklı bir hayat için renkli beslenmek gerekli. Renklerle Diyet isimli bir kitap da kaleme alan Özger, farklı renkteki meyve ve sebzelerde bulunan antioksidan ve vitaminlerin vücudumuzdaki hangi hastalıklara iyi geldiğini söylüyor. Renkli beslenerek ve dengeyi sağlayarak kilo vermenin ya da almanın mümkün olduğunu belirtiyor. Ona göre toplum olarak beslenme alışkanlığımız renksiz, meyve tüketimimiz ise çok düşük. “Kışın sadece portakal ve mandalina tüketiyoruz. Danışanlarıma ‘Ne kadar meyve tüketiyorsunuz?' diye sorduğumda hiç meyve yemedikleri gün o kadar çok oluyor ki. Oysa karbonhidrat, yağ ve protein dengesinin sağlıklı bir şekilde dengeli tüketilmesi gerekiyor.” diyor.

İpek Ağaca Özger, sürekli aynı meyveyi tüketmenin de doğru olmadığını söylüyor. Çünkü aynı antioksidan ve aynı vitamin alınmış oluyor. Her besin grubunda olduğu gibi çeşitliliğin meyve ve sebzelerde de tercih edilmesi gerektiğini belirten Özger şöyle konuşuyor: “Menünün içerisindeki renkler çok önemli. Örneğin; domates çorbası, domatesli bir pilav, sonrasında bir karpuz ve domates salatası gibi tek renk besinlerin bir arada olduğu bir menü insana sıkıcı gelebilir. Tüketici açısından da doğru değildir. Ama rengârenk ve birbiriyle uyumlu bir menü tüketim için daha uygundur.”

Bazı uzmanların ‘Meyve şekeri diyabete yol açar, kilo aldırır.' diyerek insanları korkuttuğuna dikkat çeken Özger, “Bu kesinlikle yanlış bir bilgi. Bu sefer halkımız meyve tüketmiyor. Ama şerbetli tatlı yiyor, çikolata tüketiyor. Farklı ve sağlıksız bir beslenme alışkanlığına kayılmış oluyor. Gün içerisinde ortalama dört beş kez ve farklı renkte meyve tüketmemiz gerekiyor.” diyor.

Hangi renk meyve ve sebzeler, hangi hastalığa iyi geliyor?

Kırmızı: İnsan vücudu tarafından üretilemeyen likopen, pek çok kanser türüne karşı koruyucu, güçlü bir antioksidan. Kırmızı meyve-sebzeler kalp hastalıklarına, prostot, kolon, mesane ve cilt kanserine karşı korunmada yardımcı.

Sarı-turuncu: Enerjinin sembolü olan turuncu renkteki meyve ve sebzeler, doğal bir bitkisel pigment olan karotenoidler tarafından renklendiriliyor. A vitamini zengini olan bu renkteki besinler, vücudu harekete geçiriyor. Görme sağlığını ve bağışıklık sistemini destekliyor. Kansere karşı koruyucu özellikler taşıyor.

Yeşil: Doğanın, huzurun rengi olan yeşilin, meyve ve sebzelerdeki kaynağı ‘klorofil'. Yüksek C vitamini içerikleriyle dikkat çeken yeşil grupta yer alan meyve ve sebzelere, kanser ve kalp hastalıklarından korunmak, bağışıklık sistemini güçlendirmek için günlük beslenmede gereken önemi vermek gerekiyor. Hamilelerin, sigara kullanan kişilerin, sporcuların, stres altında olanların, yanık veya ameliyat olan kişilerin C vitamini ihtiyacı diğer kişilere göre daha fazla.

Mor: Meyve ve sebzelere mavi-mor rengi veren pigmente ‘antosiyanin' deniyor. Antosiyaninler, hücreleri hasar almaktan koruyor. Sakinleştirici özelliğe sahip olduğu bilinen mor renge sahip olan besinler, gençlik ve güzellik vererek yaşlanmayı geciktiriyor. Kalp hastalıkları, felç ve kansere karşı korunmada, hafızayı güçlendirme ve yaşlanmayı geciktirmede etkili oluyor.

Beyaz: Temizliğin, saflığın simgesi olan beyaz renkteki meyve ve sebzeler, rengini ‘antoksantin' isimli pigment sayesinde alıyor. Kaliteli posa içerikleriyle dikkat çeken beyaz renkli meyve ve sebzeler, sindirim sistemi dostu. Kanser hastalıklarına karşı koruyucu ve bağışıklık sistemini güçlendirmede etkili.

RENKLİ BESLENME NASIL OLUR?

NORMAL DİYET

Kahvaltı

* Beyaz peynirli esmer sandviç

* 1 haşlanmış yumurta

* 1 tatlı kaşığı fındık ezmesi

* 1 fincan şekersiz çay

Ara

* 1 fincan yeşil çay

Öğle

* 1 tabak kuru fasulye yemeği

* 1 tabak pilav

* 1 kase yoğurt

Ara

* Kepekli kraker (1 paket)

* 1 fincan şekersiz çay

Akşam

* Izgara somon

* 1 dilim çavdar ekmeği

Ara

* 1 elma

* 1 avuç badem

RENKLENDİRİLMİŞ DİYET

Kahvaltı

* Beyaz peynirli, maydanozlu, kırmızı biberli esmer sandviç

* 1 haşlanmış yumurta

* Yarım orta boy domates

* Salatalık dilimleri (1 orta boy salatalık)

* 1 tatlı kaşığı ayva reçeli

* 1 fincan şekersiz çay

Ara

* 1 fincan şekersiz yeşil çay

* 3 adet kuru kayısı

Öğle

* 1 tabak kuru fasulye yemeği

* 1 tabak pilav

* 1 kase cacık

* 1 kase çoban salata

Ara

* Yarım greyfurt (büyük)

* Kepekli kraker (yarım paket)

* 1 fincan şekersiz çay

Akşam

* Izgara somon

* 1 dilim çavdar ekmeği

* Roka-havuç-pancar salatası

* Izgara yağsız arpacık soğan

* Izgara yağsız brokoli

Ara

* 1 elma

* 1 kivi

k.kulaksiz@zaman.com.tr

31 Ocak 2016 Pazar

Ofisten sıkılanlar için Workinton

Ofis kafeler, ofisten kaçıp serbest çalışmak isteyenlere alternatif sunuyor.

-Atilla İlhan, 1990'lı yılların başında yağmurdan korunmak için Harbiye'deki Divan Pastanesi'ne girer. Sonraki hayatı büyük oranda o kafede geçer ünlü şairin. Notlarını burada yazar, röportajlarını burada yapar. Şimdilerde de bir kafeye girdiğimizde laptop, telefon ya da tabletleriyle çalışanlara rastlamamız nadirattan değil. Kitap kafelerde ya da kahvehanelerde görmeye alıştığımız bu durum yerini ofis kafelere bırakıyor. Workinton yani ‘çalışma dünyası' ise bunların ülkemizdeki ilki. Workinton, kafedeki gürültülü çalışma ortamından ziyade rahat ve konsantre bir mekan sunuyor.

Workinton Genel Müdürü Gökhan Beydoğan, Workinton'un özellikle mobil çalışanlar ve farklı bir şekilde bir araya gelmenin, çalışmanın mümkün olduğunu düşünenler için tasarlandığını söylüyor. Ergonomik çalışma ortamı ve motivasyonun dikkate alındığı, işbirliği alanlarının oluşturulduğu mekânda kurumsal dünya ile bireysel çalışanların buluştuğunu belirtiyor.

Genel Müdür Gökhan Beydoğan, kuruluş hikâyelerini ise şöyle anlatıyor: “İnşaat mühendisiyim. Kendi bölümümden arkadaşlarımla birlikte kurduğum gayrimenkul geliştirme firmamızın iş geliştirme ve pazarlamasından sorumluydum. Projelerimiz Sarıyer'de, Şişli'de oluyordu. Merkezimiz ise Kadıköy'deydi. Müşteriyle görüşme, pazarlama faaliyetlerini yürütme, yeni yerler bakma derken şantiyelerde bulunduğum kadar dışarıda da bulunuyordum. Yanımda laptopum oldukça ofisime dönmek zorunda olmadan dışarıda istediğim yerde bir kahve söyleyip işimi yapmaya çalışıyordum. Ancak yan masaya çocuklu bir aile oturduğunda konsantre bitebiliyordu. Ya da rahat bir şekilde telefon görüşmenizi yapacak ortam olmuyordu. Bu ihtiyacı gözlemlemeye başladım. O esnada Arjantin'de böyle bir oluşumun olduğunu gördük. İlk olarak yurtdışından bir markayla işbirliği şeklinde hizmet verdik. Ama yapı, dizayn biraz eksik kalıyordu. Dünyanın o bölgesinin çalışma hızı bizim standartlarımıza göre çok yavaş. Daha sonra fikri genişleterek Workinton'a dönüştürdük.”

Ofis konsepti nasıl kullanılıyor?

Workinton'un Maslak, Kavacık, Levent 199, Esentepe Astorıa, Maçka, Şişhane, Galata, Ümraniye Buyaka, Kozyatağı And olmak üzere İstanbul'da dokuz şubesi mevcut. İstanbul dışında Ankara ve İzmir'de de çalışma ortamları sağlıyor. Mekânlarda renk renk koltuklar, masalar bulunuyor. İstediğiniz yeri seçebiliyor, tekli ya da çoklu masalarda çalışabiliyorsunuz. Tercih dâhilinde kişiye özel masalar da seçilebiliyor.

Her masada priz, çalışma lambası, dizüstü bilgisayarın güvenle bırakılacağı şifreli kilitler mevcut. Önemli görüşmeler mekânlardaki telefon kulübelerinde gerçekleştirilebiliyor.

Çalışmadan sıkılanlar ofislerde yer alan oyun alanları, scooter ve bisikletle mola verebiliyor. Kalınan süre boyunca bitki çayı, filtre kahve, poğaça, demleme çay, sabah küçük kahvaltılıklar öğleden sonra kurabiyeler gibi ikramlardan ücretsiz faydalanılabiliyor.

Her gün 800'e yakın kullanıcının yararlandığı ofislerin saatlik kullanımları olduğu gibi günlük 40 TL'lik paketler de sunuluyor.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Burak Kut: Bir dönem kendimi fasülye gibi nimetten sandım

Burak Kut, Yunanistanlı şarkıcı Kaiti Garbi ile şarkı söyleyerek sevenlerine sürpriz yaptı. Şu sıralar ‘Küçük Prens' müzikalinde de rol alan sanatçıyla düet projesinden yola çıkıp keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. En popüler olduğu dönemde ortadan neden kaybolduğundan, hayatındaki değişikliklerden ve planlarından söz ettik.

Yunanistanlı sanatçı Kaiti Garbi ile sürpriz bir düet yaptınız. Hikâyesini anlatır mısınız?

Ahmet San ile başlayan bir proje. Avrupa'ya doğru bir şeyler yapmak istiyordum. Farklı kültürlerle bir araya gelip kendimi yenilemek, farklı müzisyenlerle tanışmak çok heyecan veriyor. Onun ismini duyunca bir araştırma yaptım ve çok saygıdeğer biri olduğunu gördüm. Onlar da benim ismimi duyunca çok heyecanlanmış. Bana beklediğimin üstünde bir saygı gösterdiler. Bu durum işlerimizi daha da kolaylaştırdı. İlk şarkı ‘Harikalar Diyarım'ı aralık ayında çektik, güzel tepkiler alıyoruz. Biri burada biri de Yunanistan'da iki konser yapmayı düşünüyoruz. Yaz döneminde de ‘Kalbini Dinle' isimli ikinci şarkımızın klibini çekeceğiz.

Şarkıların düzenlemeleri farklı olmuş…

Evet, o köprüyü iyi kurdular. Hem Yunan hem Türk hem de Batı tınıları var. Besteci arkadaş, Türk keman sanatçılarının methini duyduğu için keman kayıtlarını burada yapmak istedi. Şarkıların sözleri Yunan söz yazarına ait. Bana İngilizce çevirisini gönderdiler. Ben de o çeviri üzerinden anlamı çok değiştirmeyecek şekilde Türkçe sözler yazdım.

Neden yeni bir Türkçe şarkı yapmadınız?

Aslında bu tarz bir şey yapmak istiyordum. Piyasanın ticarî; koşulları sebebiyle istediğin müziği yapamaz hale geliyorsun. Bu durum da ister istemez seni bir tarafa itiyor. Şu tutar bu tutmaz diye bir kaygı var. Yaptığın kaliteli işlerin de sana geri dönüşü olmadığından ne kadar tecrübeli olursan ol bunu yaşıyorsun.

Çok üzücü değil mi bu durum? Yılların müzisyeni olup yine de bir silinip gitme korkusu ya da tutunma gayreti…

Ebette çok üzücü ama silinip gitme kaygısı değil bu. Öyle bir kaygım olsaydı en popüler olduğum dönemde kendimi geri çekmezdim. Bu kaygılarla iş yapmıyorum. Biraz meşakkatli olsa da sabrın insana daha iyi dönüşler yaptığını deneyimlerimle gördüm.

3-4 CD'LİK BİR ALBÜM DÜŞÜNÜYORUM

Geçen yıl bir tekli yayınlamıştınız. Albüm yapmayı düşünmüyor musunuz?

Ben uzun zamandır CD de çıkarmıyorum. Bu dönemde her şey dijital oldu. Tekli yapmak en mantıklısı. Bir albüm yapma niyetim var ama farklı bir proje peşindeyim. Satış kaygısı olmadan bir şey yapmak istiyorum. Sponsor bulursam ya da bir yatırım imkânı olursa yapacağım. Yüksek maliyetli bir şey olacak.

Nasıl bir albüm yapmayı düşünüyorsunuz?

Bir katalog albümü olacak. Kariyerimin başından beri çok farklı müzik türlerinde şarkılar seslendirdim. ‘Yaşandı Bitti' ile rock etkisi başlattık. O dönemki rockçılar bu şarkının kendilerine de kapılar açtığını söylüyordu. Benim rock söylememi isteyen bir kesim var. ‘Bebeğim' gibi duygusal-slow şarkı söylememi isteyenler oluyor. ‘Benimle Oynama' gibi hareketli şarkılar bekleyenler var. Akademik kariyerim olan senfonik tarzdaki çalışmalarımı çok beğenenler de var. Birçok senfoni orkestrasıyla çalıştım, senfonik ilahiler söyledim. Yine bu tarzda türküler de söylemeyi planlıyorum. Herkesi tatmin edecek bir proje yapmam gerek. Bir katalog müziği olmalı. Dört-beş tarzı içerecek ve üç-dört CD'den oluşacak külliyat tarzında bir çalışma olmalı.

90'LARDA NE İSTİYORSAK ONU YAPIYORDUK

Müziğe başladığınız piyasa ile şimdiki müzik piyasası çok farklı mı?

Gelişiyor gibi görünüyor ama çok da geliştiğini düşünmüyorum. Gruplaşma ve tekelleşme var. Bu da kötü bir rekabet ortamı oluşturuyor. Benim için değil ama yeni isimlerin kendini ispat etme şansları oldukça azaldı. İşinin adamı olmayan çok insan var piyasada maalesef. Kıymetli müzisyen ve prodüktörlerin sayısı çok az. Yapımcılar yatırımların karşılığını alabilmek için garantici yaklaşıyor. Tabii hatayı tamamıyla o tarafa atmaya gerek yok. Elbette bizlerin de hatası oluyordur.

Birçok kişi ‘Ahh nerede o 90'lardaki şarkılar!' diyor. O yılların alametifarikası neydi?

Yaptığımız şeyin örneği yoktu. Şu tutmuş, onun gibi bir şarkı yapayım gibi bir durum yoktu. Ne istiyorsak onu yapıyorduk. Bu doğallık, üretme isteği ve bizi bloke eden şeylerin olmaması güzel şeyler üretmemize sebep oluyordu. Fakat 90'lar iyiydi şimdi çok kötü gibi bir çıkarım yapamam. Sadece bizim ülkemizde değil dünyanın her yerinde üretim sıkıntısı var. Bu durum zamanla değişecektir.

Bir ara kendimi fasulye gibi nimetten sandım

Kariyerinizin en tepe noktasında gözlerden kayboldunuz. Sebebi neydi?

Ben, ben olmaktan uzaklaşıyordum. Konservatuar mezunuyum. Bir anda kendimi sadece popçu olarak anılan ve bu işten para kazanan bir marka olarak görmeye başladım. Bu durumdan psikolojik olarak rahatsızlık duydum. Bazı şeyler çatırdamaya başladı. Sürekli yarışa sokulan bir yarış atı gibi hissettim kendimi ve bir yerde durmak istedim. Kendimi geliştirmeye fırsat bulamıyordum. Kitap okuyayım, başka bir enstrüman öğreneyim, biraz da kendi içimde ilerleyeyim istedim.

Bunda çok genç yaşta popüler olmanın etkisi de var mı?

Evet. Daha üniversiteyi yaşamadan, hayatı algılamadan bir serüvenin içine giriyorsunuz. İlişkiler kuramıyor, aile olmayı düşünemiyorsunuz. Markanıza zarar gelecek diye üzerinizde sürekli baskı oluyor. Bir ara kendimi gerçekten fasulye gibi nimetten sanmaya başlamıştım. Bu çok sakıncalı bir durumdu ve burada durmalıydım. Bu işlerin gelip geçici olduğunu erken fark ettim ve önlemimi erken aldım çok şükür. Bunu kimse algılayamadı tabii ki. Bu arada o dönem benim durmamı bekleyen çok rakibim olduğunu da gördüm. ‘Bu adam durdu ohh be' deyip atağa geçtiklerini gördüm. (Gülüyor) Onlar için iyi olduysa ne güzel ben hakkımı helal ettim.

Frene basmanın size zararı oldu mu peki?

Manevî; yönden olmadı ama ekonomik olarak zarara uğradım. Eksik tecrübeye sahip olduğum için benimle birlikte çalışan insanların eksikliğinden dolayı büyük zarar gördüm. Çalışmadığım dönemde ödenmesi gereken ama ödenmeyen astronomik paralarla karşılaştım. Bunlar beni epey bocalattı.

Hayatımdan birçok kişiyi sildim

O kadar popülerken bir anda geri planda kalmak psikolojik olarak etkiledi mi sizi?

Tabii ki. Türk filmlerinde eski mahallesine döndüğünde kimseyi bulamayan adam gibi bir şey oldu. Bunu öngörüyordum ama yüzleştiğinde sıkıntı oluyor elbette. Ama iyi oldu. Askerde bir komutanım vardı. Bana, ‘Burakcığım sıkıntı çekiyorsun. Bizim bile sıkıntı çektiğimizde arayacağımız insanlar var. Senin yok mu, neden aramıyorsun?' dedi. Yok dedim. ‘O zaman telefon defterinde ismi yazan herkesi sil.' dedi. Ben de sildim. Babamı çok erken kaybettiğim için aileden gelen borçları devralan bir çocuktum. Barlarda şarkı söylerken ailemin bir ferdinden kalan borçları ödeyerek yola çıkmıştım. O konuda güçlüyüm. Paraya ve güce tamah eden çok insan var ve bu insanlar şekil yapar. Ben o şekilleri sevmiyorum.

Bu dönemin sizin için en büyük kârı sanırım aile kurmak olmuş…

Evet. Hayattaki en önemli şeyin aile olduğunu bir kez daha gördüm. Biraz geç olsa da iyi oldu. Erken olsa sağlıklı olmazdı. Çünkü kafamızı kurcalayan çok insan var. Ama bunlar da doğru bir seçim yapmam için güzel tecrübelerdi.

Nasıl bir duygu aile babası olmak?

Dünyadaki en mutluluk verici şey. Kızımla arkadaşım. O da benimle çok mutlu. Sanata çok meraklı ve duyarlı bir kızım var.

Bebek yüzlü demeleri hoşuma gidiyor

Yıllardır Bebeto, bebek yüzlü sanatçı olarak anılmak sizi rahatsız ediyor mu?

Etmiyor, hoş bir şey bu. Aidiyet hissi veriyor. Sanırım bir neslin ortak hafızası olmayı, kalplerinde yer etmeyi başardım. Dört yaşındaki çocuğun ‘Benimle Oynama'yı söylemesi hoşuma gidiyor. Eşim kök hücre ve medikal estetik konusunda önemli bir doktor. Bunu onun yaptığını sananlar var. Ama öyle değil, tamamen genetik.

Kolunuzdaki künyede ‘Kun fe yekun' (Allah bir şeyin olmasını isterse ol der o da hemen oluverir) yazıyor. Kaderci ve mütevekkil misiniz?

Bu künye eşimin hediyesi. Evet, öyleyim ve bunun faydasını çok gördüm. Kaderciyim ve manevî;yatla ilgiliyim.

‘Küçük Prens' müzikalinde oynuyorsunuz. Bu kadroya nasıl dahil oldunuz?

Birçok şey yapıyorsun ama bazıları yaptığın şeylerin ardında kalıyor. Mesela bir klibi milyonlar izlerken benim için müziğin zirvesi sayılabilecek senfoni konserlerini 2 bin kişi takip ediyor. Bazı güzel şeyler maalesef popüler işlerin gerisinde kalıyor. Bu güzel şeyleri fark edenlerden biri de sevgili Alev Baymur. Kafasında hep benimle ilgili bir şeyler vardı. ‘Küçük Prens'i yapmaya karar verdiğinde Altan Gördüm ile ilk bana geldi. Zaten Küçük Prens isimli bir albümüm var. O kitabı okuduktan sonra bu şarkıyı yapmıştım. Çok ironik oldu. Böyle bir işi ülkemizde yapmak gerçekten çok zor. Mucizevî; bir şekilde hayata geçti. Bunu yapabildiğim için çok mutluyum. Yıllar önce de Broadway'de bir müzikalde oynama şansım olmuştu.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Haldun Boysan: 45 yaşından sonra aklım başıma geldi!

Kurtlar Vadisi'ndeki ‘Tombalacı Mehmet' karakteriyle tanınan Haldun Boysan'a göre kariyerindeki en özel film ‘Gemide'. Ekonomik nedenlerden dolayı içine sinmeyen işleri kabul etmek zorunda kaldığını söyleyen oyuncu, “Üzerimde en çok Cüneyt Arkın iz bıraktı.” diyor.

Onlarca dizi, sinema, tiyatro. Projelerinizi alt alta sıralayınca ne görüyorsunuz?

Şanslı olduğumu... 50 yaşımı geçtim, 22 yaşımdan beri piyasanın içindeyim. Tiyatrodan sinemaya tanıdığım ustalar bana çok şey kattı. İdolüm olan, hayalimi süsleyen insanlarla oynadım. Cüneyt Arkın, Kartal Tibet, Türkan Şoray, Fatma Girik, Şener Şen… Hepsiyle karşılıklı oynadım hem de. Mesela Türkan Şoray'la oynarken annem televizyonda görmüş, aradı. Sen Şoray'la mı oynuyorsun, dedi. O hâlâ gerçek bir star. Diğerlerinin de sinemamızdaki yerleri bambaşka.

Sizde en çok iz bırakan hangisi?

Hepsi ama Cüneyt Arkın bir tık daha fazla. İçlerinde ilk onunla çalıştım henüz öğrenciyken. Abi diyorduk hep, ‘Neden öyle diyorsunuz?' diye başlardı cümleye. İtiraf etmeliyim bana sinemayı anlatan adam oldu. Gülün Bittiği Yer'de ilk defa karşılaştık, merceklerden başlayarak sinema tarihi dersi verdi. Tiyatroda en büyük katkıyı veren ise Savaş Başar'dı. Abim gibiydi, okula girmeme, ilerlememe vesile oldu. Nurhan Karadağ'dan Sevda Şener'e hocalarımın katkısını unutamam. Örnek alabileceğimiz, işi kadar hayatı da anlatan, günahımızı sevabımızı hatırlatacak bir kuşak vardı önümüzde. Keşke şimdiki gençlerin onlarla çalışma şansı olsa.

‘Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu', iyi yâd edilmiyor. Hayli mizahı yapıldı...

Birincisinin mizahı yapıldı, ikincisinde bayağı bir kadro vardı. Modern sinema dönemine denk geliyordu ve Kartal ağabey (Tibet) çekti. İlkinin yönetmeni Çetin İnanç. Belki hepimiz güldük ama ciddi bir sinematografisi var. Çetin ağabey sinema dünyasında en hızlı film çeken isimlerden. Yokluktan bir şey var edenlerden. Köpükten kaya, hamam böceğinin kıçına kuyruk yapıştırıp akrep yapan adam. Böyle bir zihniyetle iş yapmak kimin aklına gelebilir. Cüneyt Arkın başka bir ülkede olsa sinema tarihindeki yeri bambaşka olabilirdi.

Komedi, aksiyon, korku, drama… Filmografinizde her tür var maşallah.

Evet, Doğacan Ana Farta adlı genç bir yönetmenle korkuyu denedik, başarılı olduk. Ona inandım, o da becerdi. Komedi, macera, dramı da denedim. Şöyle bir şey var. Oyuncu başarısız olabilir ama denemekten korkmamalı. Bütün işlerim başarılı değil, pişman olduklarım da var. Hay Allah diyerek başladığım, çok başarılı olanlar da var.

Pişman olduklarınız...

İsim vermeyeceğim, bende kalsın. Çoğu ekonomik sebeplerle kabul ettiğim işler. İyi olacak sandım, kötü oldu. Kimse, ‘Yaptığım her iş mükemmeldir.' diyemez. Bir işe yeterince konsantre değilsen, mutsuzsan iyi iş çıkarma şansın yok. Sinemada şu kural vardır: İyi senaryodan kötü film çekebilirsin ancak kötü senaryodan iyi film çekilmez. Yaşamak zorundayız, ev kirası, elektrik faturası, yol parası… Bunlar Demokles'in kılıcı gibi tepende duruyor. Çizgiyi kaybettin mi toparlaman mümkün değil.

Ne zaman, ‘Keşke daha seçici olsaydım!' demeye başladınız?

Çok geç. 45 yaşından sonra aklım başıma geldi. Ondan önce ‘yaparız, olur' diyorduk. Değilmiş. Normal şartlarda okuyup içine sinmeyen bir işe girmeyeceksin. Artı minimalize yaşamayı öğreneceksin. İlla özel arabaya binmeliyim, şöyle böyle olmalıyım demeyeceksin. Kapitalist sisteme adapte olursan yıpranırsın. Hayatındaki özentiler seni yanlışa götürür. Metro da bir ulaşım aracı, taksi, özel araba da…

Dramda mı kendinizi daha rahat hissediyorsunuz, komedide mi?

Her zaman dramda. Komedi güzeldir, becerebilirsen. Dramda olduğu gibi senaryo ve oyuncuların çok iyi olması lazım. Melodram gibi hafif komik ve kendine jilet attıracak konuma getireceğin işler seyirciyi daha fazla cezbeder. Türk halkının geleneğinde şiddet ve özenti olduğu için mafya işleri de çok iş yapar.

Tek kanala bağlı yaşamak eksiye götürür

Canlandırdığınız rollerin en özeli hangisi?

‘Gemide' filmindeki karakter. Sinemamızın en küfürlü yapımlarından belki ama kült. Gerçekliğini birebir yansıttığımız bir iş. O nedenle o kadar çok sevildi. Televizyonda yayınlanamaz, sinemada seyirci yaş sınırlamasına takılır. Bana göre +19. Hiçbir pornografik yanı yok, çok düz bir erkek hikâyesi. Bir hayat düşünün ki gemi personeli yüzme bilmiyor. Gemi batsa boğulacaklar ve bu dört adam birbirlerinden başkasını görmüyor aylardır. Çok güzel, özel bir iş. Yurtdışından bayağı ödül aldı. Gönlümdeki en özel filmdir. Geçtiğimiz hafta Ayhan Özen'in yönettiği ‘Hasret Bitti' filminde oynadım. O da çok özel. İkisini yan yana koyup izlediğinde kendime inanamam. İki karakter bu kadar mı farklı olur. Oyunculuğun, sinemanın güzelliği o.

Arkadaş çevreniz sektörden olduğu kadar sokaktan da...

Tabii. Bu çok mutlu edici bir şey. Tek bir kanala bağlı yaşamak seni eksiye götürür. Tiyatrocuysan anlamasan da resme ilgi duymalısın, enstrüman çalamasan da müzik dinlemelisin. Kuşadası'na gittiğinde Efes'e, Meryem Ana'ya gitmelisin. Hayatında tek yere bağlıysan kısır bir döngüdesindir. Beğen, beğenme kendini geliştirmek için her fikirden, dinden, dilden insanı anlamaya çalışmalısın. Sonuçta bütün dinlerin temelinde şu var: İyi insan ol.

Türkiye, Kurtlar Vadisi'ne hazır değildi

En popüler rolünüz hâlâ Kurtlar Vadisi'ndeki ‘Tombalacı Mehmet' karakteri değil mi?

Öyle. Kartal (Tibet), Karaoğlan; Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu; Oktay Kaynarca, Çakır; ben, Tombalacı. Ne kadar değişirsen değiş seyirci seni öyle görmek istiyor, beğendiğini özlemle bir daha bekliyor. O dizide işin buralara geleceğini düşünmemiştim açıkçası. Çok güzel bir iş oldu. Osman Sınav'ın yüreğine sağlık. Ama bana sorsan dizi Türkiye için erken bir tarihte çekildi.

Neden?

Hazır değilmişiz. Bir dönem uzun pardösülü insanlar türedi Deli Yürek dolayısıyla. Kurtlar Vadisi ile beraber omuzu düşük birileri sokakta kol gezmeye başladı. Herkes Memati herkes Çakır, Testere, Tombalacı... Böyle şeyleri çekmek için önce hazmetmek gerekiyor. Amerika bunu yapıyor. Orada suçun bir yaptırımı var. Bizde bu ekranda gösterilmeyince yapılanlar doğru gibi anlaşılıyor. Televizyon dizisi olduğu için rahat yürüdük. Reyting aldıkça daha da rahat edildi.

Beşiktaş adımdan önce gelir

İş dışında nerelere gider, ne yer içersiniz?

Beylerbeyi'ndeyim genellikle. Arkadaşımın kafesi var, orada oturur çay kahve içerim. Deniz kenarında sohbetler olur, lokallerde kâğıt oynanır. Bir de işe yüzde 50 ayırıyorsam, yüzde 48'ini Beşiktaş'a ayırıyorum.

Çok koyu bir taraftarmışsınız…

Beşiktaş bizim için bir yaşam biçimi. İç saha, deplasman fark etmez çekimim yoksa bütün maçları takip ederim. 13 yaşından beri aileden gelen bir gelenek. Kongre üyesiyim. Onsuz yaşamı eksik hissediyoruz.

Localı değil, taraftarsınız değil mi?

Tabii. Beşiktaş'ta seyirci yok, taraftar vardır. Herkes can-ı yürekten destekler. 42 senedir o tribünün içindeyim, üniversiteyi Ankara'da okumama rağmen. Benim için İstanbul hep deplasmandı. Lise 1 itibarıyla her maça giderim. Takım mağlup olur, dengen bozulur. Üç gün karalar bağlarsın. Kazandığında nasıl mutlu mesut yaşıyorsan, kaybettiğinde çevreye hissettirmeden mutsuzluğunu yaşıyorsun. Biri ne oldu, dediğinde nasıl anlatacaksın bu durumu?

Itır Esen, Zafer Algöz gibi sanat dünyasından koyu taraftarlar var.

Onlarla beraberiz. Itır benimle her maça geliyor. Zafer internet platformlarında yazılar yazıyor. Kimliğimi hiçbir zaman takımın önüne koymadım. Bunu gururla söylüyorum. Önce Beşiktaşlıyız, sonra sanatçı. Benden bahsedilince yanlış anlamayın, kusura bakmayın önce takım gelir, diyorum. Sonra devam ediyorum. Kalp kırmışlığımız yok hiç.

Emin misiniz?

Bize öğretilen hayat felsefesinde o var. Küçük bir Fenerbahçeli çocuk görürsem alır kucağıma severim. Oğlum takımını değiştirmene gerek yok, derim. Bu bir aidiyet duygusu. İleride gönlü ister, şu takımı tutarım derse, eyvallah. Buyur gel.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Evet, böyle bir şarkı var

Yaslı Gönlüme… Bunlar ‘Anadolu Rock' başlığı altındaki en popüler parçalar. Bir de duyduğumuzda ‘Aa böyle bir şarkı mı varmış?' tepkisi verdiklerimiz… ‘Aç Kapıyı Gir İçeri', ‘Aya Bak Yıldıza Bak', ‘Maden Ocağının Dibinde' gibi az kişinin bildiği şarkıların tanıtılmayı fazlasıyla hak ettiğini düşünen Gökhan Yücel, Anatolian Rock Revival Project'i hayata geçirdi. Proje kapsamında her hafta farklı bir illüstratör, yeni bir şarkının posterini üretiyor ve bunlar grubun sosyal medya hesaplarında paylaşılıyor. Şarkının kaydı da aynı şekilde kullanıcılara sunuluyor.

Tamirci Çırağı, Lorke Lorke, Dağlar Dağlar, Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme… Bir dönemin en sevilen, şimdilerde ise kişiyi nostaljik yolculuğa çıkartan şarkılar bunlar. Bazılarının ismine ‘unutulmaz parçalar' başlığının altında rastlasak da unutulmadığını, en azından eskisi kadar rağbet gördüğünü iddia etmek naiflik olur. Kaldı ki bunlar ‘Anadolu Rock' başlığı altındaki en popüler parçalar. Bir de ‘Aç Kapıyı Gir İçeri', ‘Sarhoş Martılar, ‘Maden Ocağının Dibinde' gibi az kişinin bildiği çok kıymetli şarkılar var ki, bir şekilde bilenlere hatırlatılmayı, hiç bilmeyenlere ise tanıtılmayı fazlasıyla hak ediyor. Gökhan Yücel de böyle düşünmüş ve Anatolian Rock Revival Project'i hayata geçirmiş. Proje adı üstünde Anadolu rock müziğini yeniden canlandırmak, bir zamanlar kitleleri peşinden sürükleyen sanatçıları ve şarkıları yeni nesillere öğretmek, eskilere hatırlatmak üzere oluşturulmuş. Türkiye'nin önemli rock müzisyenlerinin 60-70'li yıllarda ürettikleri eserler, gönüllü illüstratörlerin işleriyle görselleştiriliyor. Her hafta farklı bir illüstratör yeni bir şarkının posterini üretiyor ve bu posterler grubun sosyal medya hesaplarında paylaşılıyor. Aynı zamanda şarkının YouTube ya da başka kanallardan ulaşılan kaydı da kullanıcılara sunuluyor. Projenin bitimine kısa bir süre kala ARRP'nin fikir babası Gökhan Yücel ile konuştuk.65 sanatçıyla çalıştık, 30'u da yoldaYücel, en az iki-üç ay daha süreceğini söylediği projenin her şey yolunda gitmesi halinde belgesele dönüşebileceğini söylüyor. Peki geri dönüşler nasıl? Gayet memnun olduklarını anlatıyor: “Dar alanda ortaya çıkan bir proje olduğu için hedefe ulaşmanın zaman alacağını biliyorduk ama yine de adım adım oraya gidiyoruz. Bu müzikleri ilk kez dinleyen insanların yorumlarını almak bizleri özellikle mutlu ediyor.” Küçük bir ekiple başladıkları çemberin çok genişlediğini anlatan Yücel, “Projenin başından beri her posteri başka bir isim yaptı. 65 ayrı sanatçıyla çalıştık. Bir 30 tanesi de yolda.” diyor.İllüstrasyonu çizilecek şarkıları nasıl belirlediklerini soruyoruz Yücel'e. İlk olarak ‘olmazsa olmazları' almaya çalıştıklarını söylüyor: “O dönemden söz edip de bahsetmeme imkânınızın olmadığı parçalar mutlaka giriyor listeye. Tülay German'ın Burçak Tarlası ya da Moğollar'ın Dağ ve Çocuk'u gibi. İkinci yaklaşımsa kimselerin bilmediği ama mutlaka bilinmesi gereken gruplar/parçalar. TPAO Batman Orkestrası, Yabancılar, 21. Peron vb. gibi grupların özellikle bulunmasını istiyoruz ki bu dönem sadece üç-beş sanatçının tekelindeymiş gibi bir his doğmasın.”

Böyle bir şarkı mı varmış?

Peki hayatta olan sanatçıların kendi şarkılarına ait illüstrasyonları görme imkânı olmuş mu? Hepsine ulaşamadıklarını ama ulaşabildiklerinin yorumlarının şimdiye kadar çok iyi olduğunu söylüyor Gökhan Yücel. Zafer Dilek, Murat Ses, Tünay Akdeniz, İlhan Telli, Emrah Karaca, Taner Öngür gibi isimler desteklerini hiç esirgememiş mesela. Projeye daha çok kimlerin ilgi gösterdiğine gelince. “Müzikle ilgilenenler en yoğun ilgiyi gösteren kitle.” diyor Yücel. Görsel sanatlara ilgi duyanlar da ikincil ana kitleyi oluşturuyormuş. İleride başka müzik türleri için de benzer bir proje hayata geçirmeyi düşünüp düşünmeyeceklerini soruyoruz. Cevap olumlu değil. Bu türü seçmiş olmalarının nedeninin “Günümüzde unutulmuş, pek bilinmeyen bir dönem olması.” diye açıklıyor. “Bizler de ilk başta çoğunu bilmiyorduk. Birbirinden güzel parçaları dinledikçe bunları herkes öğrensin istedik, ki zaten proje de bu şekilde doğdu.” diyor. Sık sık kendileri de ‘Aa böyle bir şarkı mı varmış?' hissine kapıldıklarını anlatıyor: “Zaten benim için tüm bu yükün altına girmenin mazereti bu yeni (ama eski) eserleri keşfederken, şahane görsel üretimlere şahitlik edebilmek.”

3 Ocak 2016 Pazar

Bu müzelerin kendileri müzelik!

Dünyada müze kavramına çikolatadan tuvalete, tembellikten psikiyatriye kadar birbirinden ilginç konular girerken bizim Topkapı ve Ayasofya'nın ötesine geçemeyen bir anlayışımız var. Bu döngüyü aşan müzeler yok dersek haksızlık etmiş oluruz. Müze gezmeyi ‘belki yeniden sevebiliriz' noktasına getirebilecek, çizginin hafif dışına çıkmayı başarabilmiş bu mekânları keşfetmeye var mısınız? Üstelik bu müzelerin çoğu da ücretsiz…

Müze denince aklınıza arkeolojik eserler ve hadi o kaba tabirle söyleyelim ‘çanak çömlek' geliyor değil mi? Utanmaya sıkılmaya gerek yok. Aklın alabileceği her şeyi kapsayabilecek müze kavramının zihnimizde bu kadar kısır bir alana hapsedilmesi bizim suçumuz değil. Peki suç kimde? Dünyada müze kavramının altına çikolatadan tuvalete, tembellikten psikiyatriye kadar birbirinden ilginç konular girerken bizim Topkapı ve Ayasofya'nın ötesine geçemeyen müzecilik anlayışımız da olabilir. Bu döngüyü aşan müzeler hiç yok dersek de haksızlık etmiş oluruz. Müze gezmeyi ‘belki yeniden sevebiliriz' noktasına getirebilecek, çizginin hafif dışına çıkmayı başarabilmiş bu mekânları derledik.

Saçlarından müze yaptım, haberin var mı?

Türkiye'deki en ilginç müzesi tartışmasız Kapadokya Avanos'taki saç müzesi. Müzenin geçmişi çömlek ustası Galip Körükçü'nün 1979'da bir Fransız kadından hatıra saç tutamı almasıyla başladığı ilginç hobisine dayanıyor. Saçlar Körükçü'nün 500 metrekarelik mağara atölyesinde sergileniyor. Muazzez Ersoy, Semra Özal, Nurgül Yeşilçay, Selda Alkor ve daha başka birçok ünlünün saçlarının da bulunduğu müze 08.00-18.00 saatleri arası ücretsiz.

Uçurtma tutkusu müze açtırdı

Mehmet Naci Aköz'ün hayatı kelimenin tam anlamıyla uçurtmaya adanmış bir ömür. Bu tutku onu uçurtma müzesi açmaya kadar götürmüş. Üsküdar'daki Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi'nde çeşitli ülkelerden 750'ye yakın uçurtma var. Bunlar arasında çeşitli hayvan figürlerinin yanı sıra elmalı, armutlu, fırfırlı modeller de görmek mümkün. Uçurtma yapma kursları da verilen müzeyi gezmek ücretsiz. Her gün 10.00-17.00 arası açık olan müzeyle ilgili bilgiye ‘www.ucurtmadunyasi.com' adresinden ulaşabilirsiniz.

Cep telefonundan önce neler vardı neler...

Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi postacı kıyafetleri, ilk posta kutuları, telgraf cihazları… Burası İstanbul Sirkeci'deki PTT müzesi. İletişim için cep telefonu ve elektronik postadan başka bir şey bilmeyen yeni nesiller için özellikle ilginç olabilecek müzede kadranlı, zemberekli ve manyetolu masa ve duvar telefonları bile var. İşgal kuvvetleri İstanbul'a ayak basınca, Manastırlı Hamdi Bey'in bu durumu Ankara'ya haber vermek için kullandığı telgraf makinesi de meraklılarını bekliyor. Hafta içi her gün 09.00-12.00/13.30-16.00 saatleri arasında açık olan müzeyi ücretsiz gezebilirsiniz.

Klasik arabalarla geçmişe yolculuk

İstanbul Tarabya'da kurucusunun adını taşıyan Ural Ataman Klasik Arabalar Müzesi, Türkiye'nin sayılı klasik otomobil müzelerinden. 2 bin metrekarelik müze alanında sadece her biri ayrı bir hikâyeye sahip olan otomobiller yok, dönemi yansıtan aksesuar ve otomobil parçaları da yer alıyor. Dönemin atmosferine uygun bir dekora sahip olan müzeyi gezerken arka fona ise nostalji müzik parçaları eşlik ediyor. Kamyonlar, motosikletler ve traktörlerin de bulunduğu müze sadece cumartesi günleri 11.00-18.00 saatleri arasında açık olup giriş ücreti ise 5 TL. Bir klasik arabalar müzesi de İkitelli'deki İntek Sitesi'nde bulunuyor. Mehmet Arsay Klasik Otomobiller Müzesi'nde 1800'lü yılların sonundan günümüze kadar üretilmiş 73 farklı model yer alıyor.

Tulumbacıların uzun tarihi

Yangınlarıyla meşhur İstanbul, Türkiye'nin en kapsamlı itfaiye müzesine ev sahipliği yapıyor. 300 yıllık bir geçmişe sahip olan itfaiye teşkilatında kullanılan malzemelerin bulunduğu müze, 1932 yılında Fatih Saraçhane'de açılmış. 1998'de adı ‘Kont Szechenyı İtfaiye Müzesi' olarak değiştirilmiş. Kont Odön Szechenyı, 1871 yılında İstanbul'da meydana gelen büyük bir yangından sonra, yangın güvenlik önlemlerinin gözden geçirilmesi için Sultan Abdülaziz'in emriyle İstanbul'a Macaristan'dan davet edilmiş bir kişi. Müzede mahalle ve askeri tulumbalar, hidroforlu tulumba, ilk motorlu pompa, atlı tulumba arabası, bez sarnıç, merdiven, itfaiye fenerleri, teneke ibrikleri, can kurtarma ipi, maske filtresi, telefon santrali, taksim muslukları, semt tulumbaları, 1700'lü yıllara ait çardaklı tulumbalar, tulumbacı ve itfaiyeci kıyafetleri sergileniyor. Yakın bir zamanda Beşiktaş'taki yeni yerine taşınan ve hafta içi açık olan müze 08.30-16.30 arasında ücretsiz gezilebilir.

Basmalık değil bakmalık halılar

Halı denince akla gelen ilk ülkelerden biri Türkiye. Çok bilinmese de İstanbul Sultanahmet'te 1979'dan beri bir halı müzesi hizmet veriyore. Müzeye tahsis edilen yer ise Ayasofya İmareti. Vakıflar Halı Koleksiyonu'nun en nadide eserlerinden seçilen halı ve seccade örnekleri, kronolojik sırayla ve yöresel desen gruplarına göre, müzenin her üç galerisinde sergileniyor. Birinci galeride Beylikler Dönemi, Erken ve Klasik Osmanlı Dönemi Anadolu halıları yer alırken, ikinci galeride Osmanlı Dönemi Orta ve Doğu Anadolu halı ve halı seccadeleri, üçüncü galeride ise Osmanlı Dönemi büyük boyutlu Uşak halıları ve saf halı seccadeler sergileniyor.

Oyuncak müzesi, böcek müzesi, satranç müzesi…

Sıra dışı müze denince akla gelen ilk yerlerden biri de Göztepe'deki oyuncak müzesi. 2005'te şair Sunay Akın tarafından, aileden kalma Göztepe'deki köşkte kurulan müzede Sunay Akın'ın yirmi yıl boyunca topladığı 5 bin oyuncak var. Pazartesi hariç 09.30-18.00, hafta sonu 09.30-19.00 açık olan müzeye giriş yetişkinler için 8, öğrenciler için 5 lira. Yalvaç Ural'ın kurduğu bir oyuncak müzesi daha var. Aynı zamanda biri İstanbul Kadıköy, diğeri Ankara Hamamönü'nde olmak üzere iki adet satranç müzesi de bulunuyor. 540 adet satranç takımına sahip Ankara'daki Gökyay Satranç Müzesi ücretsiz gezilebiliyor. Müze gezilerinde çizginin dışına çıkmak isteyenler Konya'daki Tropik Kelebek Bahçesi ve Böcek Müzesi, Unkapanı'ndaki Karikatür Müzesi, Çemberlitaş'taki Basın Müzesi, Bayburt'ta küçük bir köyde kurulan ve çağdaş sanatlarla geleneksel sanatları aynı çatı altında buluşturan ödüllü Baksı Müzesi'ni ziyaret edebilir.

Buz gibi müze!

Kapalı bir alanda 365 gün kutupları yaşatma fikrinden esinlenilerek kurulan Magic Ice (Sihirli Buz Müzesi) İstanbul'un Esenler semtindeki bir AVM'de bulunuyor. Mavi renkli buz, İsveç'in Jukkasjarvi bölgesindeki Torne nehrinden getirilirken, müzenin duvarları için kullanılan buz ve kar ise Türkiye'den sağlandı. 170 ton buzun kullanıldığı müzede ziyaretçilere üşümemeleri için özel Eskimo kıyafetleri veriliyor. Buz bardan alınacak meyve suyunun ücrete dahil olduğu biletlerin fiyatı büyükler için 22, çocuklar ve yaşlılar için 17 TL. Müze her gün 10.00-22.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor.

Yüzyıllar önce insanlar nasıl ısınıyordu?

Mehmet Yaldız'ın henüz 12 yaşındayken bulduğu kandil sayesinde aklına takılan, ‘Acaba yüzyıllar önce insanlar nasıl aydınlanıyordu?' sorusu onu ilginç bir müze açmaya yönlendirdi. Çağlar boyu Aydınlanma ve Isıtma Araçları Müzesi, bu merakın sonucu. İstanbul Beykoz'daki müzede çeşitli meşaleler ve kandiller, şamdan çeşitleri, kolza yağı, gazyağı, ispirto, benzin, karpit ve çeşitli bitkisel yağlardan aydınlatma ve ısıtma araçları, Anadolu tuğlaları koleksiyonu ve ilk bulunan matkaptan, günümüze kadar kullanılan matkaplar bulunuyor. Müze pazartesileri hariç her gün 09.00-17.30 saatleri arasında gezilebilir.