STV’de yayınlanan Davetsiz Misafir’in sunucusu Turgay Başyayla’nın nar gibi kızarmış kuzuları ekran önünde ballandıra ballandıra yemesine fitil olmayanınız yoktur. Kuzular öyle tek başına yenilmez dedim ve önümüzdeki hafta yayınlanacak Ardahan gezisinde Başyayla’nın peşine takıldım. Kazın ayağının ekrandan göründüğü gibi olmadığını anladığımda ise her şey için çok geçti.‘Davetsiz Misafir’i nasıl bilirdiniz?’ diye sorsalar “Oh ne âlâ, ekip habire yiyip, içip geziyor!” diyeceklerin oranı yüzde 99’u bulur herhalde. İtiraf etmeliyim, ben de program sunucusu Turgay Başyayla’yı kuzuları gözü dönmüş bir şekilde götürürken seyredip gıcık olan izleyicilerden biriydim. Ta ki geçen haftaya kadar. Bugüne dek hep başkasına yaptırıp kendi yiyen sunucuya, bu sefer ben yemek yaptıracak ve afiyetle yiyecektim. İşte bu yüzden düştüm Ardahan yollarına...Bakalım üç yılı aşkın süredir Evliya Çelebi gibi diyar diyar gezen, Anadolu’da basılmadık toprak, tadılmadık lezzet bırakmayan Başyayla, yemek yemedeki maharetini yapmada da gösterebilecek miydi? Kendisini ekrandan izleyip ağzı sulanan milyonlarca izleyicinin intikamının alınma zamanı ise çoktan gelmişti. Gitmeden birkaç gün önce telefonda, “Sıcaklık -40’ı bulabiliyor. Yanınıza kar botu, montu, termal çoraplar, iyi bir eldiven, güneş gözlüğü almayı sakın ihmal etmeyin!” uyarısında bulundu.Bu cümlesi bende “Ne oluyor Allah aşkına, harbe mi gidiyoruz?” hissiyatı uyandırsa da sözlerini dikkate aldım. Sabahın erken bir vaktinde havaalanında bir araya geldik. Konu havadan açılınca programın yönetmeni Mustafa Bilgiç başladı termometrenin -40 gösterdiği şehirlerde başlarına gelen ‘soğuk’ anıları anlatmaya. Örneğin, buz tutmuş Çıldır Gölü üzerinde fark etmeyip yarığa basınca ayakları yarıya kadar suya batmış. Yanında yedek kıyafet olmayınca o şekilde -39 derecede saatlerce çalışmak durumunda kalmış. Sonunda dayanamayıp ağladığını itiraf ediyor. Daha fenası aynı gün belediyeden ayarladıkları aracın şoförü hava kararınca, “Mesaim bitti, evde çoluk çocuk beni bekliyor.” diyerek ekibi gölün ortasında bırakıp gitmiş. Çekimler sonrası ısınmak için yakınlardaki bir restorana sığınmışlar. Kıyafetlerini kurutmak için çıkardığında kendisini beyaz içlikle gören restoran sahibi fotoğrafını çekmiş. “Donduğumuz yetmiyor bir de üstüne madara olduk.” diyor. Başyayla ise böyle durumlara hazırlıklı. Beyaz değil, siyah içlik giyerek karizmayı kurtardığını ifade ediyor. Bir başka çekimde ise görüntü yönetmeni Adem Gökbulak yorgunluktan kayda girmeyi unutunca iki buçuk saatlik çekim soğukta tekrar edilmiş. Buna benzer onlarca hikâyeleri var.Ekrandan gördüklerimle değerlendirdiğim programla ilgili ‘kazın ayağının öyle olmadığını’ Kars’a indiğimde anlıyorum. Kutuplara hoş geldiniz... Soğuktan tir tir titrediğimi gören Başyayla, beni ulaştırma sorumlusu Habib abiye emanet ediyor ve “O nereye sen de oraya.” diyor. (O da benim gibi çok üşüdüğünden her zaman kendisini sağlama alır ve gerekmedikçe araçtan hiç ayrılmazmış.) Ardahan’da ilk durağımız Göle. Turgay Başyayla burada köylülerle buluşuyor. İneklere su ve yem veriyor, ardından köyün erkekleriyle aşık oyununu oynuyor. İki saate yakın çekimlerde soğuğa dayanamadığımdan, bir dakika çekimlerin yapıldığı alanda beş dakika arabanın içinde durduğum için ekibin dalga konusu oluyorum. Sürekli “Daha ne gördün ki?” deyip tiye alıyorlar. Sonrasında geçirdiğim iki günü düşündükçe hakikaten “Ben daha ne görmüşüm ki?” diyorum. Otele doğru giderken bir şey dikkatimi çekiyor. Herkes çalışma saatleri dışında son derece neşeli. Aralarında müthiş bir uyum var. Turgay Başyayla’da ‘sanatçı kaprisi’ sıfır. Yol boyunca birbirlerine takılıyor, başlarına gelen komik hadiseleri yâd ediyor ve şarkı söylüyorlar. Çekimler başlayınca hepsi bambaşka bir hale bürünüyor. Görüntü yönetmeni Adem Gökbulak ve Murat Sevimay’da çıt yok. Yol boyunca eğlenceli türkülerle milleti coşturan yönetmen ise ‘kayıt’ dedikten sonra kendisinin tabiriyle adeta kurda dönüşüyor ve gözü kuzu ‘pardon’ çekimden başka bir şey görmüyor. Ekibin bu ciddiyeti ve uyumundan olsa gerek her bölüm neredeyse tek seferde çekiliyor.Yemez, içmez, yorulmaz, uyumaz bir ekipErtesi gün kahvaltı sonrası Çıldır Gölü’ndeyiz. Balıkçılar karşılıyor bizi. Gölde belirlenmiş iki nokta kazma yardımıyla kırılıp balık avlanıyor. Sıra en keyifli işte, gölün üzerine kurulmuş masada bu balıkları kızartıp afiyetle yemekte, sanıyorsanız tıpkı benim gibi yanılıyorsunuz. Zira çıtır çıtır balıklar bize nefis terbiyesi yaptıradursun Başyayla, işi gereği tadına bakar bakmaz yönetmen ‘kestik’ diyor ve biz de kendisi gibi yalnızca ucundan yemekle yetiniyoruz. Zira daha tamamlanması gereken altı çekim var (bu en azından altı saat anlamına geliyor) ve güneş ışığından yararlanmak için zamanla yarışılıyor. Turgay Bey kızak ve araba yarışına katılıyor, üniversite öğrencileriyle göl üzerinde satranç oynuyor, ip atlıyor. Yemek Bahane için bir balık avlama ve pişirme faslı daha… Kızak üzerinde ikinci kez gölün kırılacağı noktaya giderken atlar soğuktan huzursuzlanıyor ve aşırı hızlı hareket etmeye başlıyor.Devrilmemize ramak kala güç bela bir buz kütlesine vurup durmayı başarıyoruz. ‘Küçük’ çaplı adrenalinden sonra folklor ekibiyle halay çekiyor Başyayla. Allah’ım bu ne bitmez tükenmez bir enerji. Hadi soğuğa bir hayli antrenmanlısınız da hiç mi yorgunluk emaresi belirmez yüzünüzde? Sekiz saati aşkın süredir ara vermeden çalışıyorlar, bir Allah’ın kulu yoruldum, acıktım, üşüdüm demiyor. Hava kararıp göldeki işimiz bitince köy kadınlarının kuyuda yapacağı kaz etini çekmek için yola çıkıyoruz. Pilim bitmiş durumda ama saatler sonra kursağımızdan bir lokma geçecek diye seviniyorum. Balıktaki kadar aceleye gelmese de kaz ile birlikte ikram edilen bulgur pilavı, kete, odun ateşinde pişirilmiş köy ekmeği, erik ekşisi ve helvanın sadece tadına bakıp bizi kırk yıllık misafirleri gibi ağırlayan bu güzel insanların yanından ayrılıyoruz. Baş döndürücü koşuşturmacamız belediye başkanını ziyaretimizle sonlanıyor. Ardahan’daki son sabahımızda Davetsiz Misafir üniversite öğrencileriyle buluşuyor.Havaalanına gitmeden planımız bir türlü fırsat bulamadığımız röportajı yapmak, ancak söyleşi beklenenden uzun sürünce ‘gecikiriz’ gerekçesiyle yönetmen Mustafa Bilgiç yine birden kurda dönüşüyor ve röportajı arkamızdaki şelalenin, Kura Nehri’nin hatta köprünün bile donduğu bir dağın eteğinde yapacağımızı söylüyor. Sıcaklık -30. İçimden “Şaka yapıyor olmalı, dayanıklılığımı test ediyor. ‘Tamam’ de ki daha fazla dalga konusu olma.” diye geçirsem de Bilgiç’in yüzündeki ciddiyet gerçeği haykırıyor. Dudağım buz kestiğinden soru sormakta güçlük çekiyorum. Mustafa Bey motive etmek için “Bu röportajla kesin ödül alırsın.” diye takılıyor. “Sonum olmasın da ödül eksik kalsın.” diyorum gülerek. Ne sordum, nasıl sordum anlamadan 26 dakikada bitiriyor ve koşarak arabaya geçiyorum. Isınmak ne mümkün aracın içi bile -22 derece. Şişedeki sular, atıştırmalık yiyecekler bile donmuş. Benim de donmama az kala havaalanına ulaşıyoruz. “Ya Rabbi bu nasıl Davetsiz Misafir? Hani kuzular, kebaplar? Hani bu ekip yiyip, gezip, yan gelip yatıyordu? Bırakın onlar gibi bütün gün çalışmayı, yanlarında durmaktan bile bitap düştüm. Sen kalk Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna kuzu hayaliyle git, neredeyse üç gün aç, susuz, uykusuz kal. Demek ki neymiş, görünene aldanmayacakmışız, davulun uzaktan değil yakından gelen sesine kulak verecekmişiz! Yakından gelen ses ‘bütün kuzular bu ekibe helal olsun’ diye düşünürken checkin kuyruğunda hayranları sarıyor sunucunun etrafını ve “O kuzuları iştahla götürürken hiç mi acımıyorsun bize?” siteminde bulunuyor. Hey Allah’ım, ironiye gel!Bizden sonra herkes öldüEkstrem sporlara dair ne yaptıysak o yaptığımız yerde bizden sonra deneyenlerin hepsi vefat etti. Bize yamaç paraşütü yaptıran hoca birkaç hafta sonra yere çakıldı. Rafting yaptığımız yerde daha sonra iki kişi boğuldu, öldü. Tek motorlu uçakla çekim yaptık, bizden bir hafta sonra o uçak düştü, pilotu vefat etti. Dağda çekim yapıyoruz müthiş bir gürültü duyduk. Sonradan öğrendik ki dağın diğer tarafında çığ düşmüş, altı kişi altında kalıp ölmüş. İnsanlar bize deli misiniz ne yapıyorsunuz, diyor.Cem Yılmaz Anadolu insanını tanımıyorCem Yılmaz stand up’ında “Elinde mikrafonla gezen Anadolu programcıları teyzenin son lokmasını yiyor.” diye dalga geçiyor. O lokmayı yemezsen ‘Ben ona evimi açtım. Yemek yaptım, o beğenmedi, burun kıvırdı diye düşünür. Bu büyük hakaret olur. Cem Yılmaz gibi Anadolu’dan bîhaber insanların sayısı az değil. 80 dakikalık programın yalnızca 10 dakikası yemek. Gerisi Anadolu kültürü. Bunu görmüyorsa kasıt ararım. Toplumun küfür literatürüne katkıda bulunmuyoruz en azından.Tepsi elden kayınca topraklı et afiyet olsun!Beş saatte pişen bir kuzu yemeği yaptık. Usta fırından çıkardı, mis gibi kokuyor. Tepsiye yerleştirdi. Tam masaya koyacakken eli yağlı kalmış, tepsi kaydı olduğu gibi yere döküldü. Aynı eti bir kez daha pişirme şansımız yok. Beş saat daha bekleyemeyiz, çünkü iki saat sonra uçağa yetişmemiz lazım. Adama dokunsanız ağlayacak. Abi üzülme, doldur tepsiye dedik.Yerden aldı. Tabii et tozdan topraktan görünmüyor. En temizini üste koyduk. Toprak belli olmasın diye de bir güzel kekik serpildi. Benim sadık yarim kara topraktır dedim, oturdum afiyetle yemek zorunda kaldım.Ben son nefesimi veriyorum yönetmen türkü söyle diyor!Gideceğiniz şehirlere nasıl karar veriyorsunuz?Kura çekiyoruz dermişim. Yaklaşık olarak öyle aslında. Yüzde 100 Anadolu hedefimiz var. 81 vilayetin tamamını çekeceğiz.Ayak basmadığınız bir yer kaldı mı?Sadece 6 il kaldı. Onlar da neyiyle meşhursa onun mevsiminin gelmesini bekliyoruz.Ekrandan göründüğünün aksine epey zor koşullarda çalışıyorsunuz.Biz -44’leri de gördük, 50 derecenin üzerinde buz gibi su kaynaklarının, şelalelerin ortasında oruçlu da çalıştık. Bazen uçarak, bazen yerin metrelerce altına girerek... Anlatılmadık bir yer kalmasın, herkesi ifade edelim, kucaklaşalım istiyoruz.Nasıl hazırlanıyorsunuz?Araştırmacılarımız Mehmet Ali Alaz ve Mustafa Bulgan iki hafta öncesinden şehre gidiyor, valilik, emniyet, kaymakamlık, kültür müdürlüğü, gazete temsilciliklerini ziyaret ediyor. Ayrıca şehrin altını üstüne getirip çekim yapacağımız yerleri belirliyor, ilginç konu ve insan hikâyeleri buluyorlar.Davetsiz Misafir çok da davetsiz değil o zaman.Yarı davetli. (gülüşmeler) Nezaketen de olsa ‘geliyoruz’ diye haber vermemiz gerekiyor.Şu ana kadar hoş karşılanmadığınız bir yer oldu mu?Hayır. Sanatçı gömleğimi evde asarak gittiğim için insanlar, oğlu gibi karşılıyor beni.Gelelim kuzunun faydalarına. Sizin için yiyip, içip, habire kuzuları götürüyor, diyorlar.İşin aslı sadece tadına bakıyorum. Ayrıca kilo almamak için dikkat ediyorum. Kuzuları çekimden sonra oradaki insanlar yiyor, biz işimizi bitirene kadar kalmıyor bile. Çekimler sırasında aç kaldığımız ve bitiminde restorana gidip karnımızı doyurduğumuz çok olmuştur. Örneğin birkaç hafta önce künefe ve balık yapılmıştı. Arkadaşlar bir çatal almadan bitti. Ayrıca programın sadece yüzde 30’u yemek. Teyzemi, amcamı konuşturmak için bir araç. Bunun üzerinden açılan muhabbette o yörenin kültürü ve karakteristik özellikleri hakkında bilgi edinebiliyoruz.Programın yüzde 30’u yemek dediniz ama algıda seçicilik diye bir şey var.Haklısın. Kuzu dönerken takılıp kalıyor izleyici. Yönetmenimiz hastası olduğu için sürekli kuzu çekiyoruz. Aslında kuzuları ben değil, o yiyor. Bir kuzuyu ver anında hakkından gelir. (gülüşmeler)Madem öyle neden sürekli gözü dönmüş bir şekilde yiyormuş imajı veriliyor?Bu halim izleyiciye sevimli geliyor. Ayrıca bilerek öyle yiyorum ki iştahları kabarsın, merak etsin ve Ardahan’a geldiğinde kaz yemek akıllarına gelsin.Ekran önünde her yapılan yemeği yiyorsunuz. Hiç mi beğenmediğiniz olmuyor?Nadir de olsa oluyor ama beğenmemem, yemeği suçlu yapmıyor. Yapan insana saygımız var, elinden zehir olsa yenir. Misafiriz sonuçta.Şu ana kadar yediğiniz en iyi ve en kötü yemekleri saysanız…Şırdan, akciğeri beğenmedim.Beğendiklerim ise İskilip ve kaburga dolması, bir de göveç.Gezi programlarının bir açmazı da tekrara düşmesi oluyor. Program daha ne kadar devam edecek?Tekrara düşmemiz mümkün değil çünkü üç kez de aynı şehre gitsek mutlaka farklı yerlerini, farklı mevsimde ziyaret ediyoruz ama belki bir-iki sene sonra ara verir, kendimizi özletiriz.Her yere elinizdeki asa ile gidiyorsunuz, neden?Dervişlik ve seyyahlık kültürünü temsil ediyor. Ne olsun diye düşünürken dedem geldi aklıma, o da böyle gezerdi köyde. Fındık dalı, Rize’den getirildi. Yollarda o bile büküldü. Bize bir şey olmadı Allah’a şükür.Bir şey olmadı, demişken programda bir takla atmadığınız kalıyor. Kamera önüne yansımayan kazalar olmuştur.Olmaz mı? İlk bölümde ölümden döndüm. Fırtına Deresi’nde bir kafesin içine zincirlendim. Suya bırakıp 500 metre öteden tutacaklardı ama tutamadılar. Şelaleden düştüm, anafora kapıldım. Yönetmen o halde ‘türkü oku’ diye bağırıyor. Oğlum ben ölüyorum, Ayetü’l Kürsi okuyorum ne türküsü? Daha neler neler... Paraşütten düştüm, pehlivanla güreşirken bileğim sakatlandı. Adam 2 metre boyunda, bacağım kadar omzu var. Bir ara kaptırdı kendini rakibi sandı. Elinden zor kurtardılar. Arabamız yan devrildi. Dualarla yola çıkan bir ekibiz. Tedbirimizi alır, sonra Allah’a sığınırız.Yakın zamanda kitabınız çıktı.İlk iki ciltte her ilin meşhur yemeği ve gezi notları var. Her yemeğin fotoğraflarla detaylı anlatımın bulunduğu bir kitap. Sonraki kitaplar seyahatname, ata sporlarını anlatacak.Türeviniz bir sürü program var, nedir farkınız?Yorumcu olmam ve bir dönem ekstrem sporlara ilgilenmemin programı farklı kıldığını düşünüyorum. Ayrıca ekip olarak imkânsýz lugatımızda yer almıyor. Uzaktan haberci mantığıyla da hareket eden bir saha programı olmadık asla. Bu deniz, bu akarsu demez, içine gireriz. Bu izleyiciye de geçiyor ki aynı anda 20 milyon kiþi tarafından izleniyoruz.Konserler, albüm çalışması, program çekimleri derken evinize uğrayabiliyor musunuz?Haftada iki gün. Neredeyse ayın yarısı dışardayım.Eşiniz bu duruma ne diyor?Çok anlayış gösteriyor.