29 Ocak 2014 Çarşamba

Facebook Virüslerinden Kurtulmanın Yolları

Birçok insanın başına bela olan Facebook virüslerinden kurtulmayla ilgili bilgilendirici ve herkesin yararlanabileceği, adım adım görsellerle anlatılan bir içerik hazırlamanın yararlı olacağını düşünerek böyle bir şey hazırladım.

Öncelikle şunu belirtmem gerekir; Facebook virüsleri bulaşma bakımından da, davranış bakımından da farklılıklar gösterebilir. Ben sıkça görülen virüsleri ele alarak, kurtulma yöntemlerini anlatmaya çalıştım.

Facebook Uygulama Virüsü Temizleme

Facebook üzerinde kullandığınız(izin verdiğiniz) uygulamaların sizin istemediğiniz şekilde davranması sonucu oluşan durumlardır. Bunu tespit etmek ve kurtulmak kolaydır.

Eğer paylaşılan gönderiler de resimdeki gibi bir bilgi (.... aracılığıyla) varsa bu uygulama virüsüdür.

facebook virüs

Kurtulmanın yolu ise aşağıdaki gibidir;

facebook uygulama virüsü temizleme

Resimde görüldüğü gibi uygulamayı kaldırabilirsiniz. Adımları yazılı yazacak olursak aynen şu şekildedir;

Hesap Ayarları > Uygulamalar > İlgili Uygulamanın Karşısındaki "x" işaretine bas > Kaldır butonuyla uygulamayı kaldır.

Size tavsiyem, devamlı kullanmadığınız veya güvenli olduğundan emin olmadığınız uygulamaların hepsini kaldırmanızdır.

Chrome Eklenti Virüslerini Temizleme

Bu virüs Chrome kullanan kullanıcılarda görülen, son zamanlarda oldukça yaygınlaşmış bir virüs çeşididir. Chrome virüsleri de farklı farklıdır, ben üç-dört türlü temizleme yöntemi göstereceğim, bu yöntemleri uyguladığınız takdirde sorun kalmayacaktır. 

1. Yöntem

Bu işlemi de herkesin yapabilmesi adına resimle anlatacağım;

facebook chrome virüsü

Resimde görüldüğü gibi eklentiyi kaldırabilirsiniz. Adımları yazılı yazacak olursak aynen şu şekildedir;

Menü ikonu > Araçlar > Uzantılar > İlgili eklentinin karşısındaki sil butonuna basarak kaldır.

Resimde görülen eklenti zararlı bir eklenti değildir, sadece örnek olsun diye onun üzerinden anlattım. Siz bu işlemi kasıtlı olarak yüklemediğiniz tüm eklentilere uygulayın. Kendiniz herhangi bir eklenti yüklemediyseniz, hepsini kaldırmanız yerinde olacaktır.

2. Yöntem

Burada resimle göstermek yerine adım adım anlatmam gerekiyor.

1. Adım: Başlat ikonuna tıklayıp çalıştır/arama alanına "Regedit" yazıyoruz ve karşımıza çıkan programı siliyoruz.

2. Adım: Sol bölmede bir menü var. O menüde klasörler var. Sırasıyla şu dizini takip ederek klasörleri açıyoruz. HKEY_LOCAL_MACHINE > SOFTWARE > Policies > Google > Chrome

Bu dizin siz de mevcut değilse bu işlemi atlayabilirsiniz.

3. Adım: Bu dizindeki klasörü açtığınızda karşınıza "asdadsfclbonhleeank" gibi saçma bir isimde dosya olacaktır. Bu ve bunun gibi dosyaları siliniz ve tarayıcınızı yeniden başlatınız.

3. Yöntem

Eğer yukarıdaki işlemleri yaptınız ve hala virüs silinmediyse, şu adımları izleyip, Chrome'a yeni kullanıcı ekleyiniz;

Yukarıdaki görselde gözüken Chrome menüsüne tıklayın. Sırasıyla; Ayarlar > Kullanıcılar
Bu kısımda çok basit bir şekilde 'Yeni kullanıcı ekle'yin ve önceki kullanıcıyı silerek Chrome'u kapatıp yeniden başlatın. Eski kullanıcıyı silmeden bu kullanıcı ile ilgili tüm hareketlerin ve oturumların silineceğini unutmayın.

Bundan da sonuç alamazsanız Chrome'u bilgisayarınızdan kaldırıp tekrar yükleyiniz.

Firefox Facebook Eklenti Virüslerini Temizleme

Eğer Firefox tarayıcısı kullanıyorsanız ve bu virüs bu şekilde size bulaşmışsa, Chrome için anlatılan işlemleri Firefox için de uygulayabilirsiniz. Bu virüs genelde Chrome üzerinden bulaştığı için, anlatımı onun üzerinden yaptım. Chrome'da "Uzantılar", Firefox menüsünde "Eklentiler" olarak geçer.

Şu ana kadar yaygın olan virüslerinin birçoğunu yukarıda anlatılan yöntemlerle temizleyebilirsiniz. Fakat yukarıdaki işlemlere yapmanıza rağmen virüsten kurtulamadıysanız şifrenizi değiştirin ve iyi bir antivirüs programı ile bilgisayarınızı tarayıp virüslerden temizlemenizi öneririm.

Herkesin anlayabileceği şekilde görsellerle anlatmaya çalıştım. Umarım faydalı olur.

Önemli Not: Gerekli gördüğümde bu içeriği güncelleyeceğim, sizin için de her zaman elinizin altında duracak bir doküman olacaktır. Siz de yorum kısmından deneyimlerinizi yazarsanız, gerekli geliştirmeleri sizin katkılarınızla daha iyi bir şekilde yapabilirim.

28 Ocak 2014 Salı

Şehit Cengiz Akyıldız’ın Ardından: Yüreğimiz Yanıyor

Yüreğimiz yanıyor…

İstanbul’un göbeğinde 20-30 kişilik eli silahlı teröristler, MHP’li Cengiz Akyıldız isimli vatandaşımızı hain bir saldırı sonucu şehit etti. Cengiz Akyıldız’ın sol yanına saplanan kahpe kurşun, aslında hepimizin bedenine saplandı.

Yüreğimiz yanıyor…

Şehit Cengiz Akyıldız tıpkı diğer şehitlerimiz gibi bizden şanslı aslında; askeri araçların PKK paçavraları arasından geçişine seyirci kalmayacak artık. PKK’lı teröristlerin gövde gösterisi yapmasını, kendisini aydın sanan züppelerin onlara destek vermesini görmeyecek artık. Ve daha da önemlisi bebek katilinin affedilme sürecine tanık olmayacak artık. Biz ise her gün öleceğiz. PKK’lı teröristler okullarımızı, şehirlerimizi istila ederken susup seyretmenin verdiği duyguyla her gün öleceğiz.

Yüreğimiz yanıyor…

AKP’nin ihanet açılımı sonucunda PKK’lı teröristler dağdan şehirlere geçiş yaptı. Dağdan inen teröristler şehirlerde bizlere kurşun sıkıyor. Başbakan müsveddesi ise utanmadan her fırsatta bununla övünüyor. Bu utanç tablosu ile gurur duyan başbakandan hesap soramıyoruz.

Yüreğimiz yanıyor…

PKK’lı teröristler ellerindeki silahlarla vatandaşlara saldırırken, Cengiz Akyıldız gazeteci refleksi gösterip elindeki fotoğraf makinesine sarıldı. Fotoğrafını çektiği son kişilerin kendi katilleri olacağını nereden bilecekti. Onun elinde fotoğraf makinesi vardı, hainlerin elinde silah. Onun yüreğinde vatan sevgisi vardı, PKK’lılar da yürek bile yoktu. Onlar sadece haince saldırıp kaçmayı biliyordu.

Yüreğimiz yanıyor…

MHP’li yöneticiler şehidimizin kanı daha kurumadan “bozkurt” değil “kuzu” olun mesajı verdi. “Provokasyona gelmeyin” diye diye seçim büronuzun önünde, İstanbul’un göbeğinde PKK’lı teröristler size saldırdı. Bugün bozkurt olmayacaksınız da hangi gün olacaksınız? MHP İstanbul il başkanı şehidimizin hayatını kaybettiği hastanenin önünde ülkücüleri yatıştırmaya çalışırken, ülkücüler birer bozkurt  gibi Tayyip Erdoğan’a anlayacağı dilden yanıt verdi!

Yüreğimiz yanıyor…

Şehit Cengiz Akyıldız’ın 27 Kasım gecesi yazdığı yazının her satırında yüreğimiz yanıyor…

“Cenazeme bekliyorum” demişti şehidimiz. Vakitsiz, erken ve sürpriz bir ölümden bahsetmişti. Şehit kabirlerine artık bir daha gidemeyeceğini söylemişti. Kendi mezarının da şehit mezarı olacağını nereden bilecekti?

Yüreğimiz yanıyor…

Söyleyecek sözümüz çok, ancak şehidimizin satırlarını okuyalım hep birlikte. 27 Kasım gecesi yazıldı bu satırlar ve yazıldıktan tam 2 ay sonra 27 Ocak günü ise şehidimizi ikindi namazının ardından toprağa vereceğiz…

Murat KAYA

Cenazeme bekliyorum sizleri. Biliyorum; hiç beklemiyordunuz bu daveti. Birden geliverdi değil mi? “Daha dün konuşmuştuk ama” diyorsun...“Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı... “Hiç beklenmedik bir ölüm!” bu, değil mi?..(Halbuki her an yanımızda) “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!” İşinize ara vereceksin bugün... Neşenizi kaçırdım biliyorum. Kocaman bir pürüz gibi duruverdim karşınızda… Hızını kestim hayatının. Dahası, üzerine alındınız. Ölüm bize de yaklaşırmış dediniz… Ölmesi kanıksanmış, öleceği gelmiş bir yaştayız artık. Ölmüş olmasına şaşırılmayan bir adamım. Bir baksana, ne değişti ki dünyada, ben eksildim diye..! Boğaz Köprüsünde trafik akıyor hâlâ. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi ya yolların. Ben öldüm bu defa... Hayret, şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen... Gitsem de gitmesen de fark etmez bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda. Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüme... “Ölen biri çıkar bu şehirde her gün!” diye kanıksadığım Adını bile sormaya zahmet etmediğin. Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin. Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte...Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler... Aynı güneş gözlükleri. Sıradan bir cenaze yani. Ama bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Seni bilmem ama beni bekliyorlar... Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallalık saltanatım bu benim. Başroldeyim. Toprağa konulacak adam rolü benim... Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım... Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Bir toprak yığının altında yüzü erimeye terk edilen adamı... Hüzünlerin müsebbibi olacak adamı. Ayakkabısının kendisini bekleyeceği adamı. Elbiseleri evden çıkarılacak adamı. Yatağı boş kalacak adamı. Akşam eve dönmeyecek adamı. Şehit kabirleri bekleyecek adamı. Eve dönmesi beklenmeyecek adamı. Sofrada yeri boş duracak adamı. Adı telefon rehberinden silinecek adamı.(Cengiz Akyıldız)Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıranın evinden hemen kapı dışarı edilecek adamı Resmine bakıp bakıp da ağlanacak adamı belki. “Adı neydi... Hani... şunu yapardı ya!” diye yokluğu normal bilinecek(Unutmak İhanettir) diyen adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı. Ben oynuyorum bugün... Sahnedeyim.Şehit Cengiz AKYILDIZ 

27 Ocak 2014 Pazartesi

Yatağan Direnecek AKP Yıkılacak!

Yerin yüzlerce metre altında kazma kürek sallayıp, kara elması yeryüzüne çıkartan madenciler;  bakarsınız elleri kapkaradır, bakarsınız yüzleri kapkaradır. Ancak o insanların, alnı açık yüzü aktır. Kömürün karanlığı, o insanların yüreğindeki aydınlığı karartmaya yetmez.

Birde ismi AK olan siyasi parti var, ismi AK kendisi karanlık olan bir parti; son günlerdeki moda tabir ile ifade etmek gerekirse Hırsızların partisi!

Ayakkabı kutularından çıkan paralar, hırsızları daha iyi tanımamızı sağladı. Ancak biz bunları zaten yıllardır çok iyi tanıyorduk. 12 yıldır özelleştirme maskesinin arkasında “hırsızlar düzeninin” olduğunu biliyorduk.

Şimdi Yatağan işçisi direniyor…

AKP döneminde madenler hızla özelleştirildi. Elde avuçta kalan son birkaç maden de özelleştirilmek, daha doğrusu yandaşlara peşkeş çekilmek için sırada bekliyor. Yatağan, Yeniköy ve Karaköy termik santralleri ve kömür ocakları özelleştirme idaresine bağlandıktan sonra büyük bir direniş başladı.

Medya bu direnişi görmezden gelse de, işçi ve halk el ele vermiş bir şekilde özelleştirmeye meydan okuyor. AKP işçilerin önüne çevik kuvvet yığıyor, TOMA’lar işçilere su sıkıyor. Ancak işçiler direnmekten vazgeçmiyor.

Sadece madenlerini savunmak için direndiklerini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Onlar; koskocaman bir düzene “hırsızlar düzenine” karşı başkaldırmaktadır. Bir yatağan işçisi “bu mücadele hırsızlarla, namusuyla para kazananlar arasındadır” diyerek aslında direnişi tek cümleyle özetlemiştir.

Özelleştirme demek, yeni ayakkabı kutuları demektir. Özelleştirme demek, madencilerin işsiz kalması demektir. Birileri zenginliklerine zenginlik katacak, emek ve namusuyla parasını kazanan madenciler ise işsiz kalacak. Bu düzeni kabullenmek hangi vicdana sığar?

Vicdan demişken, bu düzeni kuranlarda vicdan olmadığını kendi ağızlarından çıkan sözler kanıtlamıştır. Ömer Dinçer hayatını kaybeden madencilerin ardından “Güzel öldüler, acı çekmediklerini ve fiziki olarak da güzel öldüklerini buradan rahatlıkla söyleyebilirim.” diyerek vicdansızlığını bütün Türkiye’ye canlı yayında ilan etmemiş miydi?

Peki ya Tayyip Erdoğan ne demişti; “Ölmek madencilerin kaderinde var.”

Biz sana madencilerin kaderini söyleyelim Tayyip Efendi. Bugünden sonra madencilerin kaderinde tek bir şer şey vardır o da AKP’yi sandığa gömmektir!

Murat KAYA

25 Ocak 2014 Cumartesi

Kargo'dan ayrılmam büyük cesaretti

Kargo grubundan ayrıldıktan sonra yoluna tek başına devam eden Koray Candemir, yeni albümü Yarım Kalan’ı müzikseverlerle buluşturdu. Gruptan ayrılmasının ardından bir süre yurtdışında yaşayan müzisyen ile pek bilinmeyen Amerika macerasını, müziği ve gündemi konuştuk.İkinci solo albümünüz ’Yarım Kalan’ı müzikseverlerle buluşturdunuz. Albümün isminin kinayesi nedir?Albüm ismi bulmak zordur gerçekten. Şarkı isimlerinden bir şey bulamadım. Şarkıların sözlerine girdim. Üç şarkıda yarım kalmak ifadesi geçiyordu. Bunu keşfedince, bir mesaj olacağını hissettim. İlk solo albümüm neredeyse on yıl önce çıkmıştı. Kargo’ya ara verdiğimiz bir dönemde ikinci solo albümün hazırlıklarına başlamıştım ama tekrar Kargo başlayınca yarım kalmıştı. Bir de albüm bütün ifade etmek istediği şeyler açısından da hepimizin içinde yarım kalan şeyleri anlatıyor. Oraya bir göndermeydi.Şarkılarda yaşanmışlıklar ve vazgeçilmez bir yalnızlık duygusu hakim.Üç senelik bir Amerika maceramız oldu. Orada yaşadıklarımız, tam da yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz cinsindendi. Bunun etkisi oldu öncelikle. Bu, tercih edilmiş mi yoksa zoraki bir yalnızlık mıydı?Doğal geliştiğini düşünüyorum. Herkesin kendi içindedir yalnızlık. Aynı evin içinde olsanız bile kendinizi yalnız hissedebilirsiniz. Yalnız doğuyoruz, yalnız ölüyoruz. ‘Bu Şehirde’ isimli şarkıda bunu görebilirsiniz. Yalnızlık haricinde ilişkilerle ilgili şarkılar da var.Kariyerinizin zirvesinde ve çok popüler olduğunuz bir dönemde Kargo’yu bırakıp yurtdışına gittiniz. Neydi sebebi?Sonradan düşündüm de büyük cesaretmiş. Serkan (Çeliköz) ile ayrılıp gitmiştik. Aynı şeyleri tekrar etmek bizi yormuştu. Aynı şeyleri yapıyorduk. Türkiye’de zaten çok fazla renklenmiyor bu iş. Konser verdiğiniz yerler aynı, genel olarak aynı şarkıları çalıyorsunuz… Bir tekdüzelik olduğu için bir süre sonra yıpratıyor insanı. Müzikal olarak da fikir ayrılıkları yaşıyorduk bir süredir. Bir anda olan bir şey değildi.Yani yurtdışına nefes almak için gittiniz...Evet. Gerçekten nefes almak için, kendimi bulmak, her şeyden arınmak için gittim yurtdışına.Bunları yurtdışına gitmeden yapamaz mıydınız?Burada nereye gitsem aynı sorularla ve aynı şeylerle karşılaşacaktım. Gittiğime çok şükrediyorum. Amerika olduğu için değil, sınır dışına çıktığım için.Gitmeseydim deyip pişman olduğunuz anlar oldu mu?Hayır, hiç olmadı. Bana çok şey kattı. Hem müzisyenlik açısından çok şey kattı hem de bu arınma konusunda iyi geldi. Kendimi sıfırlayıp döndüm.Oradaki maceranız pek bilinmiyor. Neler yaptınız?Evet gizemli biraz. (Gülüyor) Üç yıl kaldık orada. Yaşadık açıkçası. Küçük de olsa bir sosyal çevremiz vardı. Seattle’da kaldık. İstanbul’a göre küçük ama medenî bir şehir. Maskot diye bir grup kurduk, onun kayıtlarını yaptık. Başka bir maceraydı. Kafa açan bir deneyimdi, ufkumu genişletti.Amerika’da iken sanırım bir İngilizce albüm planınız vardı…Serkan ile Maskot planını aslında İngilizce albüm üzerine kurmuştuk. Şarkılarını da yaptık. Ama Türkçe albüm yapıp burada çıkarınca bizi çok yordu. Birkaç İngilizce şarkı yapıp yurtdışındaki festivallere katılmak istiyorum. Bu yurtdışına açılmak gibi anlaşılmasın. Bir festival grubu olabilmek istiyorum.İnsanlar sizi yeniden Kargo’da görmek istiyor. Dönme gibi bir durum söz konusu mu?Geçmişe dönmekten hoşlanan biri değilim. Benim için bir karardı ve bu yolda devam ediyorum. Bunun sonunu görmek istiyorum. Şu an için öyle bir durum söz konusu değil.Onca yıllık Kargo macerasından sonra solo, kariyere sıfırdan başlamak anlamına geliyor… Korkularınız oldu mu?Korku olmadı da yordu biraz. Tek başınıza birazcık daha fazla çaba sarf ediyorsunuz. Ama işler daha hızlı yürüyor. Çünkü grupların devinimi biraz zordur. İkisinin de artı eksileri var aslında. Ama ben solo olmanın hızını kullanarak yorgunluğu dengelemeye çalışıyorum. Şu an çok memnunum. İyi bir şirketim, kardeşim gibi sevdiğim insanlardan oluşan bir grubum var. İyiyim yani.Gruptan ayrılışınız olaylı bir ayrılık olmadı sanırım…Biz birbirimize her zaman saygı duyduk. Birbirimizi kıracak büyük kavgalarımız olmadı. Ayrılırken de çok etik ayrıldık. Ayrılacağımızı yaklaşık iki yıl önce söyledik. Çünkü devam eden bir turne, önceden sözü verilmiş konserler vardı. Aslında tam bir boşanma gibi oldu. Bütün işleri ayarlayıp bitirdikten sonra ayrıldık. Kimse ceketini alıp gitmedi.“Boşanma”dan sonra depresyon yaşadınız mı?Amerika’da bunu atlattım. Oranın bir avantajı vardı. Kimse sizi tanımadığı için bunu atlatmak kolay oluyor.Türkiye’ye yeniden döndüğünüzde acaba hatırlanır mıyım diye bir endişeniz oldu mu?Yok. Biz Kargo’yu da birkaç kez küllerinden yeniden doğurduk. Alışığız bu duruma. Zaten Türkiye’de hiçbir zaman sabit bir durum yok. Her zaman dalgalı. Buna senelerdir alışık olduğum için korkularım olmadı. Türkiye’ye özleyerek ve severek geri döndüm. Burada müzik yapmayı çok özledim. Ailemi, arkadaşlarımı... Temelli dönüyorum diyerek geldiğim için kafamda acabalar ve soru işaretleri de yoktu.Yorumladığınız birçok şarkı hafızalara kazındı. Yeni şarkılar üretirken bu çıta sizi zorluyor mu?Onun en güzel çözümü yaparken hiç düşünmemek. Albüm çıktıktan sonra uzun bir süre dinlemiyorum. Sonrasında dinleyip değerlendiriyorum. Ama hiçbir zaman burada bir şey yakalamışız, bunun üstüne çıkayım hissi vermiyor. Bir prodüktör müzisyen gözüyle ‘burası ne güzel olmuş, burası biraz eksik kalmış’ şeklinde değerlendirmeler yapıyorum. Sadece bir sonraki albümümde yeni bir saundu nasıl yakalarım diye düşünüyorum.Pop yapmaya çalışıyorum, bu kadar oluyorKargo’da iken Sen Ağlama ve Yıldızların Altında coverlarınız çok beğenildi. Şimdi rock müzik grupları ilk çıkışlarını hep coverla yapıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Ticari kaygılarla bu şekilde tercihlerin yapılması beni çok üzüyor. Özellikle yeni grupların coverla çıktığını görünce, Hay Allah diyorum. Elbette yapılır ama ilk önce insanlara kendi müziğini ve kendi tarzını anlatmalısın. Ben cover’a ticari olayın dışında bakıyorum. Sevdiğim için yapıyorum.Türkiye’de müzik piyasası da çok değişti.İnsanlar bakış açılarında daraldıkça bu hayattaki her şeye yansır. Sanata da işinize de yansıyor. Onun bir sonucu olarak görüyorum. Geriye doğru gittiğimizi düşünüyorum.Neden daha ticari ve pop bir albüm yapmadınız?Ben pop yapmaya çalışıyorum ama bu kadar oluyor. (Gülüyor) Benden bu kadar pop çıkıyor. Pop müziğe çok uzak değilim, zaten popüler kültürün içindeyiz. Birisi pop müzik yapıyorsunuz dese bozulmam. Çünkü popüler müzik yapıyoruz. Rock altyapılı ama üstüne çaldığımız her şey popüler kültürün içinde. Zaten rockçı popçu diye bir ayrım kalmadı. Her şey birbirine karıştı. Müzik yapıyorum diyorum.Ortada buluşup anlaşamaz mıyız?Gündemle ne kadar ilgilisiniz?Çok karışık bir süreçten geçiyoruz. Bu dönemde apolitik olmanıza imkan yok. Gezi olaylarından sonra özellikle de hiçbir gencin apolitik olmasına imkan yok. Çünkü orada kendi akranlarını gördü. Herkes bir yerinden bulaştı. Bir şey savunmasa bile apolitikliği bile politik oldu. Kendiliğinden oldu.Bu süreç sizi nasıl etkiledi?İnsanların sürekli iki uçta olmak durumunda kalmaları beni çok rahatsız ediyor. Ya bendensin ya öteki durumu. Ortada buluşup konuşup anlaşamaz mıyız? Ortak değerler üzerine kurulmuş bir ülkede yaşıyoruz. Geleneklerimize göreneklerimize, bir de geldiğimiz duruma bakıyorum. Sen şucusun ben bucuyum durumları olayı çözümsüzlüğe itiyor. Oturup aynı masada konuşmaya ihtiyacımız var. Ama bakıyorsunuz bizi temsil edenler komisyonda birbirine tekme, yumruk atıyor. Çok çirkin görüntüler bunlar. Ben nezaket ve medeniyet diliyorum. Amerika’da gördüğüm şey oydu. En uçtaki insanlar bile konuşabiliyordu. Burada o kültür yok.İnsanlar sizi mesafeli biri olarak değerlendiriyor. Gerçekten öyle misiniz?Farklı yerlerde gösterdiğim farklı karakterlerim yok. Nasılsam öyleyim. Sahnede öyle bir görüntüm olduğunu söyleyenler oluyor. Ama ben orada işimi yapıyorum. Konsantre olduğum bambaşka şeyler var. Hesap kitap yapamazsınız sahnede. Orada bu durumun bir insana nasıl geldiğini ölçemem, ona göre de hareket edemem. Ama normal hayatımda herkes gibiyim.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Çalış Çalış..Madalya Mı Takacaklar?

Peki ya taksalardı? 

Başarılarınız gerçekten bir madalya, bir çift olumlu geri bildirim sözü ya da tam zamanında ve size özel bir ödül ile karşılık bulsaydı, bu durum ruhsal durumunuzu, çalışma performansınızı ve işe bağlılığınızı nasıl etkilerdi?

Oysa kültürümüzde “madalya mı takacaklar” diye bir deyimimiz vardır ancak “recognition” kelimesini ancak “tanınma” olarak çevirebiliriz, ki anlamını ne kadar karşılar, emin değilim. İş yerlerimizde biri bir hata yaparsa, herkes duyar, ama bırakın küçük başarıları, büyüklerini bile duyurmak pek âdetimiz değildir. Yöneticilere ise çoğu zaman ödüllendirmek, takdir etmek zor ya da gereksiz gelir, kimi yöneticiler ise bunu zaten yaptığını düşünürken, nasıl oluyorsa(!) çalışanları aynı fikirde değildir.

Havuç İlkesi isimli kitapta, temelde dört tür takdir yönteminden bahsediliyor:

·         Gün gün takdir: Dostça sırta vurmalar, el yazısı notlar, ekip yemekleri, herkesin önünde verilen ödül sertifikaları, teşekkür hediyeleri, düzenli övgüler vb.

·         Mükemmel performans takdiri: Şirket değerlerini, hedeflerini destekleyen önemli (satış hedeflerinin gerçekleşmesi, yenilikçi bir fikrin uygulamaya konması vb.) başarıları ödüllendirmek

·         Kariyer takdiri: İşe giriş takdirinin yıl dönümlerinde hazırlanan programlar

·         Kutlama olayları: Kilit bir projenin başarılı bir şekilde tamamlanması, rekor sonuçlara ulaşılması, şirket yıl dönümleri ya da yeni bir ürünün sürülmesi vb.

Kuşkusuz bütün bu başarıları yakalamak, bunu yaparken hak geçirmemek, kişiye özel, yerinde, dengeli, yaratıcı olmak kolay değil. İnsan kaynaklarına, yöneticileri ödüllendirmede desteklemek konusunda büyük görev düşüyor.

İşte ilham verici birkaç internet sitesi:

CARROTS 

THANKS

IAPPRECIATE

Umarım yakında işyerlerimizde, yöneticilere çalışanlarını takdir etmede yardımcı olan, hiçbir kutlama fırsatını kaçırmamızı sağlayan “takdir ve ödüllendirme uzmanlarımız” olur, ödüllendirme ve takdir hak ettiği yeri bulur.

20 Ocak 2014 Pazartesi

Havuç İlkesi-Adrian Gostick, Chester Elton

 “Bazı tahminler, ayrılan bir çalışan maliyetini afallatıcı bir biçimde o kişinin yıllık maaşının %250’sine varan oranlara karşılık getirir…Yazar Fred Reichheld’e göre, çalışanların sadakatinde sadece %5lik bir artış, karı yüzde elliye varan oranlarda artırabilir.”

 Sırf “Havuç İlkesi”nin ilk bölümünden alıntı olan yukarıdaki cümleler bile çalışan bağlılığını artırabilmede etkili olabilecek her şeye dört elle sarılmanın gerekliliğini ortaya koyuyor. Kitap, takdirin iş sonuçlarına etkisini vurgulayarak başlıyor. Gostick ve Elton, liderliğin temel dörtlüsü dedikleri “Hedef Koyma, İletişim, Güven ve Sorumluluk” a takdirin eklenmesiyle mükemmel yönetimin ortaya çıkacağını söylüyor.

“Havuç ilkesi”nde sadece takdirin öneminden bahsedilmiyor. Kitapta aynı zamanda çalışan memnuniyeti ile bağlılığı arasındaki farklar, bir havuç kültürünün nasıl oluşturulabileceği, takdir türleri ve olmazsa olmazları, yöneticilerin takdir etmemelerinin nedenleri, yeni takdir fikirleri gibi konular da yer alıyor.

Kitap beni takdir ve tanınma konusunda düşünmeye sevk etti. Özellikle takdir yöntemleri, takdir etmenin incelikleri ve yaratıcı takdir fikirleri üzerine daha çok kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum. Bu da gelecek yazımın konusu olsun J

Bol takdirli günler dilerim.

18 Ocak 2014 Cumartesi

Çoğu zaman aç kalıyoruz!

STV’de yayınlanan Davetsiz Misafir’in sunucusu Turgay Başyayla’nın nar gibi kızarmış kuzuları ekran önünde ballandıra ballandıra yemesine fitil olmayanınız yoktur. Kuzular öyle tek başına yenilmez dedim ve önümüzdeki hafta yayınlanacak Ardahan gezisinde Başyayla’nın peşine takıldım. Kazın ayağının ekrandan göründüğü gibi olmadığını anladığımda ise her şey için çok geçti.‘Davetsiz Misafir’i nasıl bilirdiniz?’ diye sorsalar “Oh ne âlâ, ekip habire yiyip, içip geziyor!” diyeceklerin oranı yüzde 99’u bulur herhalde. İtiraf etmeliyim, ben de program sunucusu Turgay Başyayla’yı kuzuları gözü dönmüş bir şekilde götürürken seyredip gıcık olan izleyicilerden biriydim. Ta ki geçen haftaya kadar. Bugüne dek hep başkasına yaptırıp kendi yiyen sunucuya, bu sefer ben yemek yaptıracak ve afiyetle yiyecektim. İşte bu yüzden düştüm Ardahan yollarına...Bakalım üç yılı aşkın süredir Evliya Çelebi gibi diyar diyar gezen, Anadolu’da basılmadık toprak, tadılmadık lezzet bırakmayan Başyayla, yemek yemedeki maharetini yapmada da gösterebilecek miydi? Kendisini ekrandan izleyip ağzı sulanan milyonlarca izleyicinin intikamının alınma zamanı ise çoktan gelmişti. Gitmeden birkaç gün önce telefonda, “Sıcaklık -40’ı bulabiliyor. Yanınıza kar botu, montu, termal çoraplar, iyi bir eldiven, güneş gözlüğü almayı sakın ihmal etmeyin!” uyarısında bulundu.Bu cümlesi bende “Ne oluyor Allah aşkına, harbe mi gidiyoruz?” hissiyatı uyandırsa da sözlerini dikkate aldım. Sabahın erken bir vaktinde havaalanında bir araya geldik. Konu havadan açılınca programın yönetmeni Mustafa Bilgiç başladı termometrenin -40 gösterdiği şehirlerde başlarına gelen ‘soğuk’ anıları anlatmaya. Örneğin, buz tutmuş Çıldır Gölü üzerinde fark etmeyip yarığa basınca ayakları yarıya kadar suya batmış. Yanında yedek kıyafet olmayınca o şekilde -39 derecede saatlerce çalışmak durumunda kalmış. Sonunda dayanamayıp ağladığını itiraf ediyor. Daha fenası aynı gün belediyeden ayarladıkları aracın şoförü hava kararınca, “Mesaim bitti, evde çoluk çocuk beni bekliyor.” diyerek ekibi gölün ortasında bırakıp gitmiş. Çekimler sonrası ısınmak için yakınlardaki bir restorana sığınmışlar. Kıyafetlerini kurutmak için çıkardığında kendisini beyaz içlikle gören restoran sahibi fotoğrafını çekmiş. “Donduğumuz yetmiyor bir de üstüne madara olduk.” diyor. Başyayla ise böyle durumlara hazırlıklı. Beyaz değil, siyah içlik giyerek karizmayı kurtardığını ifade ediyor. Bir başka çekimde ise görüntü yönetmeni Adem Gökbulak yorgunluktan kayda girmeyi unutunca iki buçuk saatlik çekim soğukta tekrar edilmiş. Buna benzer onlarca hikâyeleri var.Ekrandan gördüklerimle değerlendirdiğim programla ilgili ‘kazın ayağının öyle olmadığını’ Kars’a indiğimde anlıyorum. Kutuplara hoş geldiniz... Soğuktan tir tir titrediğimi gören Başyayla, beni ulaştırma sorumlusu Habib abiye emanet ediyor ve “O nereye sen de oraya.” diyor. (O da benim gibi çok üşüdüğünden her zaman kendisini sağlama alır ve gerekmedikçe araçtan hiç ayrılmazmış.) Ardahan’da ilk durağımız Göle. Turgay Başyayla burada köylülerle buluşuyor. İneklere su ve yem veriyor, ardından köyün erkekleriyle aşık oyununu oynuyor. İki saate yakın çekimlerde soğuğa dayanamadığımdan, bir dakika çekimlerin yapıldığı alanda beş dakika arabanın içinde durduğum için ekibin dalga konusu oluyorum. Sürekli “Daha ne gördün ki?” deyip tiye alıyorlar. Sonrasında geçirdiğim iki günü düşündükçe hakikaten “Ben daha ne görmüşüm ki?” diyorum. Otele doğru giderken bir şey dikkatimi çekiyor. Herkes çalışma saatleri dışında son derece neşeli. Aralarında müthiş bir uyum var. Turgay Başyayla’da ‘sanatçı kaprisi’ sıfır. Yol boyunca birbirlerine takılıyor, başlarına gelen komik hadiseleri yâd ediyor ve şarkı söylüyorlar. Çekimler başlayınca hepsi bambaşka bir hale bürünüyor. Görüntü yönetmeni Adem Gökbulak ve Murat Sevimay’da çıt yok. Yol boyunca eğlenceli türkülerle milleti coşturan yönetmen ise ‘kayıt’ dedikten sonra kendisinin tabiriyle adeta kurda dönüşüyor ve gözü kuzu ‘pardon’ çekimden başka bir şey görmüyor. Ekibin bu ciddiyeti ve uyumundan olsa gerek her bölüm neredeyse tek seferde çekiliyor.Yemez, içmez, yorulmaz, uyumaz bir ekipErtesi gün kahvaltı sonrası Çıldır Gölü’ndeyiz. Balıkçılar karşılıyor bizi. Gölde belirlenmiş iki nokta kazma yardımıyla kırılıp balık avlanıyor. Sıra en keyifli işte, gölün üzerine kurulmuş masada bu balıkları kızartıp afiyetle yemekte, sanıyorsanız tıpkı benim gibi yanılıyorsunuz. Zira çıtır çıtır balıklar bize nefis terbiyesi yaptıradursun Başyayla, işi gereği tadına bakar bakmaz yönetmen ‘kestik’ diyor ve biz de kendisi gibi yalnızca ucundan yemekle yetiniyoruz. Zira daha tamamlanması gereken altı çekim var (bu en azından altı saat anlamına geliyor) ve güneş ışığından yararlanmak için zamanla yarışılıyor. Turgay Bey kızak ve araba yarışına katılıyor, üniversite öğrencileriyle göl üzerinde satranç oynuyor, ip atlıyor. Yemek Bahane için bir balık avlama ve pişirme faslı daha… Kızak üzerinde ikinci kez gölün kırılacağı noktaya giderken atlar soğuktan huzursuzlanıyor ve aşırı hızlı hareket etmeye başlıyor.Devrilmemize ramak kala güç bela bir buz kütlesine vurup durmayı başarıyoruz. ‘Küçük’ çaplı adrenalinden sonra folklor ekibiyle halay çekiyor Başyayla. Allah’ım bu ne bitmez tükenmez bir enerji. Hadi soğuğa bir hayli antrenmanlısınız da hiç mi yorgunluk emaresi belirmez yüzünüzde? Sekiz saati aşkın süredir ara vermeden çalışıyorlar, bir Allah’ın kulu yoruldum, acıktım, üşüdüm demiyor. Hava kararıp göldeki işimiz bitince köy kadınlarının kuyuda yapacağı kaz etini çekmek için yola çıkıyoruz. Pilim bitmiş durumda ama saatler sonra kursağımızdan bir lokma geçecek diye seviniyorum. Balıktaki kadar aceleye gelmese de kaz ile birlikte ikram edilen bulgur pilavı, kete, odun ateşinde pişirilmiş köy ekmeği, erik ekşisi ve helvanın sadece tadına bakıp bizi kırk yıllık misafirleri gibi ağırlayan bu güzel insanların yanından ayrılıyoruz. Baş döndürücü koşuşturmacamız belediye başkanını ziyaretimizle sonlanıyor. Ardahan’daki son sabahımızda Davetsiz Misafir üniversite öğrencileriyle buluşuyor.Havaalanına gitmeden planımız bir türlü fırsat bulamadığımız röportajı yapmak, ancak söyleşi beklenenden uzun sürünce ‘gecikiriz’ gerekçesiyle yönetmen Mustafa Bilgiç yine birden kurda dönüşüyor ve röportajı arkamızdaki şelalenin, Kura Nehri’nin hatta köprünün bile donduğu bir dağın eteğinde yapacağımızı söylüyor. Sıcaklık -30. İçimden “Şaka yapıyor olmalı, dayanıklılığımı test ediyor. ‘Tamam’ de ki daha fazla dalga konusu olma.” diye geçirsem de Bilgiç’in yüzündeki ciddiyet gerçeği haykırıyor. Dudağım buz kestiğinden soru sormakta güçlük çekiyorum. Mustafa Bey motive etmek için “Bu röportajla kesin ödül alırsın.” diye takılıyor. “Sonum olmasın da ödül eksik kalsın.” diyorum gülerek. Ne sordum, nasıl sordum anlamadan 26 dakikada bitiriyor ve koşarak arabaya geçiyorum. Isınmak ne mümkün aracın içi bile -22 derece. Şişedeki sular, atıştırmalık yiyecekler bile donmuş. Benim de donmama az kala havaalanına ulaşıyoruz. “Ya Rabbi bu nasıl Davetsiz Misafir? Hani kuzular, kebaplar? Hani bu ekip yiyip, gezip, yan gelip yatıyordu? Bırakın onlar gibi bütün gün çalışmayı, yanlarında durmaktan bile bitap düştüm. Sen kalk Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna kuzu hayaliyle git, neredeyse üç gün aç, susuz, uykusuz kal. Demek ki neymiş, görünene aldanmayacakmışız, davulun uzaktan değil yakından gelen sesine kulak verecekmişiz! Yakından gelen ses ‘bütün kuzular bu ekibe helal olsun’ diye düşünürken checkin kuyruğunda hayranları sarıyor sunucunun etrafını ve “O kuzuları iştahla götürürken hiç mi acımıyorsun bize?” siteminde bulunuyor. Hey Allah’ım, ironiye gel!Bizden sonra herkes öldüEkstrem sporlara dair ne yaptıysak o yaptığımız yerde bizden sonra deneyenlerin hepsi vefat etti. Bize yamaç paraşütü yaptıran hoca birkaç hafta sonra yere çakıldı. Rafting yaptığımız yerde daha sonra iki kişi boğuldu, öldü. Tek motorlu uçakla çekim yaptık, bizden bir hafta sonra o uçak düştü, pilotu vefat etti. Dağda çekim yapıyoruz müthiş bir gürültü duyduk. Sonradan öğrendik ki dağın diğer tarafında çığ düşmüş, altı kişi altında kalıp ölmüş. İnsanlar bize deli misiniz ne yapıyorsunuz, diyor.Cem Yılmaz Anadolu insanını tanımıyorCem Yılmaz stand up’ında “Elinde mikrafonla gezen Anadolu programcıları teyzenin son lokmasını yiyor.” diye dalga geçiyor. O lokmayı yemezsen ‘Ben ona evimi açtım. Yemek yaptım, o beğenmedi, burun kıvırdı diye düşünür. Bu büyük hakaret olur. Cem Yılmaz gibi Anadolu’dan bîhaber insanların sayısı az değil. 80 dakikalık programın yalnızca 10 dakikası yemek. Gerisi Anadolu kültürü. Bunu görmüyorsa kasıt ararım. Toplumun küfür literatürüne katkıda bulunmuyoruz en azından.Tepsi elden kayınca topraklı et afiyet olsun!Beş saatte pişen bir kuzu yemeği yaptık. Usta fırından çıkardı, mis gibi kokuyor. Tepsiye yerleştirdi. Tam masaya koyacakken eli yağlı kalmış, tepsi kaydı olduğu gibi yere döküldü. Aynı eti bir kez daha pişirme şansımız yok. Beş saat daha bekleyemeyiz, çünkü iki saat sonra uçağa yetişmemiz lazım. Adama dokunsanız ağlayacak. Abi üzülme, doldur tepsiye dedik.Yerden aldı. Tabii et tozdan topraktan görünmüyor. En temizini üste koyduk. Toprak belli olmasın diye de bir güzel kekik serpildi. Benim sadık yarim kara topraktır dedim, oturdum afiyetle yemek zorunda kaldım.Ben son nefesimi veriyorum yönetmen türkü söyle diyor!Gideceğiniz şehirlere nasıl karar veriyorsunuz?Kura çekiyoruz dermişim. Yaklaşık olarak öyle aslında. Yüzde 100 Anadolu hedefimiz var. 81 vilayetin tamamını çekeceğiz.Ayak basmadığınız bir yer kaldı mı?Sadece 6 il kaldı. Onlar da neyiyle meşhursa onun mevsiminin gelmesini bekliyoruz.Ekrandan göründüğünün aksine epey zor koşullarda çalışıyorsunuz.Biz -44’leri de gördük, 50 derecenin üzerinde buz gibi su kaynaklarının, şelalelerin ortasında oruçlu da çalıştık. Bazen uçarak, bazen yerin metrelerce altına girerek... Anlatılmadık bir yer kalmasın, herkesi ifade edelim, kucaklaşalım istiyoruz.Nasıl hazırlanıyorsunuz?Araştırmacılarımız Mehmet Ali Alaz ve Mustafa Bulgan iki hafta öncesinden şehre gidiyor, valilik, emniyet, kaymakamlık, kültür müdürlüğü, gazete temsilciliklerini ziyaret ediyor. Ayrıca şehrin altını üstüne getirip çekim yapacağımız yerleri belirliyor, ilginç konu ve insan hikâyeleri buluyorlar.Davetsiz Misafir çok da davetsiz değil o zaman.Yarı davetli. (gülüşmeler) Nezaketen de olsa ‘geliyoruz’ diye haber vermemiz gerekiyor.Şu ana kadar hoş karşılanmadığınız bir yer oldu mu?Hayır. Sanatçı gömleğimi evde asarak gittiğim için insanlar, oğlu gibi karşılıyor beni.Gelelim kuzunun faydalarına. Sizin için yiyip, içip, habire kuzuları götürüyor, diyorlar.İşin aslı sadece tadına bakıyorum. Ayrıca kilo almamak için dikkat ediyorum. Kuzuları çekimden sonra oradaki insanlar yiyor, biz işimizi bitirene kadar kalmıyor bile. Çekimler sırasında aç kaldığımız ve bitiminde restorana gidip karnımızı doyurduğumuz çok olmuştur. Örneğin birkaç hafta önce künefe ve balık yapılmıştı. Arkadaşlar bir çatal almadan bitti. Ayrıca programın sadece yüzde 30’u yemek. Teyzemi, amcamı konuşturmak için bir araç. Bunun üzerinden açılan muhabbette o yörenin kültürü ve karakteristik özellikleri hakkında bilgi edinebiliyoruz.Programın yüzde 30’u yemek dediniz ama algıda seçicilik diye bir şey var.Haklısın. Kuzu dönerken takılıp kalıyor izleyici. Yönetmenimiz hastası olduğu için sürekli kuzu çekiyoruz. Aslında kuzuları ben değil, o yiyor. Bir kuzuyu ver anında hakkından gelir. (gülüşmeler)Madem öyle neden sürekli gözü dönmüş bir şekilde yiyormuş imajı veriliyor?Bu halim izleyiciye sevimli geliyor. Ayrıca bilerek öyle yiyorum ki iştahları kabarsın, merak etsin ve Ardahan’a geldiğinde kaz yemek akıllarına gelsin.Ekran önünde her yapılan yemeği yiyorsunuz. Hiç mi beğenmediğiniz olmuyor?Nadir de olsa oluyor ama beğenmemem, yemeği suçlu yapmıyor. Yapan insana saygımız var, elinden zehir olsa yenir. Misafiriz sonuçta.Şu ana kadar yediğiniz en iyi ve en kötü yemekleri saysanız…Şırdan, akciğeri beğenmedim.Beğendiklerim ise İskilip ve kaburga dolması, bir de göveç.Gezi programlarının bir açmazı da tekrara düşmesi oluyor. Program daha ne kadar devam edecek?Tekrara düşmemiz mümkün değil çünkü üç kez de aynı şehre gitsek mutlaka farklı yerlerini, farklı mevsimde ziyaret ediyoruz ama belki bir-iki sene sonra ara verir, kendimizi özletiriz.Her yere elinizdeki asa ile gidiyorsunuz, neden?Dervişlik ve seyyahlık kültürünü temsil ediyor. Ne olsun diye düşünürken dedem geldi aklıma, o da böyle gezerdi köyde. Fındık dalı, Rize’den getirildi. Yollarda o bile büküldü. Bize bir şey olmadı Allah’a şükür.Bir şey olmadı, demişken programda bir takla atmadığınız kalıyor. Kamera önüne yansımayan kazalar olmuştur.Olmaz mı? İlk bölümde ölümden döndüm. Fırtına Deresi’nde bir kafesin içine zincirlendim. Suya bırakıp 500 metre öteden tutacaklardı ama tutamadılar. Şelaleden düştüm, anafora kapıldım. Yönetmen o halde ‘türkü oku’ diye bağırıyor. Oğlum ben ölüyorum, Ayetü’l Kürsi okuyorum ne türküsü? Daha neler neler... Paraşütten düştüm, pehlivanla güreşirken bileğim sakatlandı. Adam 2 metre boyunda, bacağım kadar omzu var. Bir ara kaptırdı kendini rakibi sandı. Elinden zor kurtardılar. Arabamız yan devrildi. Dualarla yola çıkan bir ekibiz. Tedbirimizi alır, sonra Allah’a sığınırız.Yakın zamanda kitabınız çıktı.İlk iki ciltte her ilin meşhur yemeği ve gezi notları var. Her yemeğin fotoğraflarla detaylı anlatımın bulunduğu bir kitap. Sonraki kitaplar seyahatname, ata sporlarını anlatacak.Türeviniz bir sürü program var, nedir farkınız?Yorumcu olmam ve bir dönem ekstrem sporlara ilgilenmemin programı farklı kıldığını düşünüyorum. Ayrıca ekip olarak imkânsýz lugatımızda yer almıyor. Uzaktan haberci mantığıyla da hareket eden bir saha programı olmadık asla. Bu deniz, bu akarsu demez, içine gireriz. Bu izleyiciye de geçiyor ki aynı anda 20 milyon kiþi tarafından izleniyoruz.Konserler, albüm çalışması, program çekimleri derken evinize uğrayabiliyor musunuz?Haftada iki gün. Neredeyse ayın yarısı dışardayım.Eşiniz bu duruma ne diyor?Çok anlayış gösteriyor.

14 Ocak 2014 Salı

Gereksiz külfet misafirsiz bırakır

Hep övündüğümüz ‘kusursuz misafir ağırlama’ özelliğimizi biraz abarttığımızdan olsa gerek, evlerde planlanan bir araya gelmeler dost meclisinden ziyade, ufak çaplı merasimlere dönüştü. Gereksiz külfetlere girişmek ise samimiyetin azalmasına ve eş dost arasındaki ziyaretlerin azamasına sebep oldu.Misafir ağırlamayı kim sever diye sorsak kimse hayır demez herhalde. Hatta evimizin kapısını açık tutmayı toplumca çok sevdiğimizi söyleriz hep. Ancak icat edilen yeni âdetlerden midir, yoksa misafire gösterilen ihtimimın dozunu kaçırmaktan mı bilinmez, misafir ağırlamak epey külfetli bir ritüele dönüştü. Dostlarla bir araya gelip muhabbetin belini kıralım dendiğine ikramlar, temizlik, salonun düzeni, vitrinden çıkarılacak yemek takımı, leke tutmayan masa örtüleri bir anda aklımıza hücum eder. Bütün bunları planlarken çoktan yorulmuşuzdur. “Yarına kadar hayatta yetişmez, daha sonra davet edelim en iyisi?” mırıldanmalarıyla ileri bir tarihe erteleriz dost muhabbetini.“Eskiden günlere katılırdım, şimdi katılmıyorum. En az altı çeşit şartı getirdiler, üstüne üstlük onca zahmetle hazırladığım ikramlara itiraz ediliyor.” diyen Sevim Kartal, bir araya gelmelerin artık hoş sohbetten çok yeme içme faaliyetine dönüştüğü görüşünde. Ev hanımı olan Sevim Hanım, bu yüzden çat kapı misafirlikleri daha samimi bulduğunu söylüyor. “Ama o şekilde de herkesin evine gidemiyorsun.” diyen Sevim Hanım, bu yüzden gidip gelmelerin azaldığı görüşünde.Konukların her biri birer gurmeElbette misafirini iyi ağırlama kaygısından doğan bu durum, zamanla ufak çaplı bir ‘Yemekteyiz’ programı havasına dönüşmüş. Ev halkından kimsenin dokunamadığı tabak çanaklarla kusursuz bir sofra kuruluyor. Salondaki örtüler kaldırılıp yerine misafir için olanı seriliyor. En az bir gün önceden yapımına başlanmış tatlı tuzlu çeşitleri masaya yerleştiriliyor… Bunca hazırlıktan sonra bitap düşen ev sahibinin konuklarıyla değil muhabbet, iki laf etmeye mecali kalmamıştır artık. Her şeye rağmen hoşbeşten sonra sofradaki yerler alındığında ise ilk tepkiler, “Canım ne gerek vardı bu kadar zahmete.” tarzı cümlelerdir. Ancak sonraki yorumlara karşı ev sahibi hazırlıklı olmalıdır. Zira “Bu böreğin aynısını ben de yapıyorum. Ama içine yumurtasını bol koyuyorum. Seninki sanki pek mi kuru olmuş ne?” gibi acımasız eleştiriler de her an gelebilir.İsteğimiz üzerine kırmayıp bizi evindeki güne davet eden Sabiha Hanım, “Eskiden çeşit bilinmezdi. Bir kek yapardık, bir de hamur kızartırdık. Yanında çay ile misafirimizi ağırlardık.” diyor. Şimdi ise her misafir gelişinde internetteki yemek sitelerinden farklı tarifler denediklerini söyleyen Sabiha Hanım’ın misafirleri için hazırladığı sofra gerçekten yemek sitelerini aratmayacak cinstendi. İkram olayında giderek abarttıklarını itiraf eden Sabiha Hanım, “Benim de bir huyum var, misafirime yedirip içirdiğim zaman rahat oluyorum.” demeden edemiyor. Misafiri baş tacı eden bu güzel hasleti eleştiremeyiz elbet diye düşünüyoruz. Evin derlenip toplanması, en güzel eşyaların konuklara layık görülmesi, el emeği ikramlarla dostları karşılamak kimsenin reddedemeyeceği güzellikler. Ancak bütün bunlar bir araya gelmeyi süsleyen unsurlar olmaktan çıkıp başrole geçince misafirliğin anlamını kaybediyor muyuz diye düşünür olduk. Sabiha Hanım’ın, “Eskiden az çeşit oluyordu belki ama muhabbete daha çok zaman ayırabiliyorduk.” itirafı da bu tezi doğrular nitelikte. Ev sahibimiz Sabiha Hanım ile yıllardır aynı mahallede oturan konukları, “En az altı çeşit olmalı. İki tuzlu, iki tatlı, iki de salata.” diyor. Bunların kendileri için hiç de zor olmadıklarını söyleseler de biz dostlarla bir araya gelmenin nasıl da külfetli bir hal aldığını orada gözlemliyoruz.‘TV ve internet, komşularımızı bizden aldı’Sabiha Hanım’ın yakındığı bir diğer konu ise TV ve internet. Sürekli bilgisayarın başında kalmaktan misafir için hazırlık yapmaya vakit bulamayanlar zamanla çevresiyle irtibatı koparabiliyor. “Televizyon ve internet de bazı komşularımızı bizden aldı.” diyen Sabiha Hanım, daha önceleri sürekli birlikte olduğu, artık kardeşi gibi sevdiği bir komşusunun internetle çok meşgul olmaya başladıktan sonra gidip gelmeyi kestiğini söylüyor. “Beni sevmediğinden değil ama kendini internete bağlamış. Belki oyunu yarım kalacak.” diyen Sabiha Hanım’ın dileği ise komşusunun yeniden gerçek hayata dönmesi.‘Kusursuz olma isteği, çat kapı misafirliği bitirdi’Önceleri en azından sürekli görüşülen konukların aileden biri gibi düşünüldüğünü söyleyen Hatice Şen ise yakın arkadaşlarla bile araya resmiyet girdiği görüşünde. “Bu, doğal olarak gidip gelmelere de yansıyor.” fikrinde. Örneğin çat kapı misafirlik âdetinin neredeyse kalmadığını söyleyen Hatice Hanım, “Hâlbuki o şekilde gidince ev sahibine daha az zahmet verdiğimi düşünüyorum. Ama birbirimize karşı kusursuz görünme telaşından habersiz gidip gelmeleri bitirdik.” diyor. Bu kusursuzluk halinin en çok abartıldığı yer ise tabii ki ikramlar. Haftada bir toplanmak üzere bir sohbet grubu oluşturan Hatice Hanım ve arkadaşları, ikramları en azından bu günde azaltmaya karar vermişler. “Ev sahibi, yapılan sohbetten hiçbir şey anlamıyor. Gözü kulağı mutfakta çünkü.” diyen arkadaşlar, bu yükü azaltmak için sohbet günlerinde en fazla üç çeşit sınırı getirmiş.‘Yeni nesil tahammülsüz, zora gelemiyor’Genelde misafirleri için bir gün öncesinden hazırlık yapmaya başladığını anlatan Süheyla Taşdemir, “Bazen bir komşum arayıp size geliyorum diyebiliyor. O zaman bir saat içinde hazırlık yapıyorsun. Demek ki o kadar da önceden telaş yapmaya gerek yok aslında.” diye durumu özetliyor. “Evimin temizliği, düzeni, ikramı dört dörtlük olsun derken kimseyle görüşemem ki. Bende protokol yok.” diyerek noktayı koyan Süheyla Hanım’a göre gidip gelmeler insanların birbirine karşı sevgisi azaldığı için bitiyor. Bu sevgisizliğin sebebi hakkında ise fikri yok. Kendilerinin yakın komşularıyla 17 senedir birbirlerine gidip geldiklerini anlatan Süheyla Hanım, gençlerin komşuluğu çok da önemsemediğini düşünüyor. “Biz misafir çağırmakta düşünmeyiz. Ama gençler daha bir planlı programlı bu konuda.” tespitini de paylaşan Süheyla Hanım, bu durumu yeni neslin bu hazırlıklar konusundaki tembelliğine bağlıyor: “Sıkıntıya strese gelemiyorlar. Bir yaşlının konuşmasını bile çekemiyor artık bu gençler. Birbirlerine karşı tahammül azaldı.” Erkekler: Abartmayalım yahu! Çay ve bisküvi neyimize yetmiyorMisafirliğin giderek planlı programlı bir faaliyet haline gelmesinden muzdarip olanlar sadece kadınlar değil. Evin iç işleri konusunda genelde görüşleri pek dikkate alınmaz ama bu konuda erkeklere kulak vermek faydalı olabilir. Zira kadınlara nispeten daha işlevsel ve sade düşünen erkeklerin bu konudaki fikirleri, karmaşık bir hale getirdiğimiz misafirlik ritüelini kolaylaştırmamıza yarayacaktır. Örneğin Ahmet Bey, “Akşamları otururken ‘Hadi şu arkadaşı çağıralım’ dediğimde eşimde hemen bir panik hali başlıyor. Bir saat içinde nasıl hazırlık yapacakmış. Bir şey istemiyoruz ki. Bir demlik çay, yanına belki patlamış mısır. Maksat muhabbet olsun.” diyor. Onlara göre kendi oturdukları salonda misafir ağırlamanın, hatta evin hafiften dağınık olmasının pek de sakıncası yok. ‘Ev hali’ sonuçta. Ahmet Bey’in böyle ani misafir çağırma teklifinin nasıl sonuçlandığını ise eşine soruyoruz; “Çoğu zaman erteliyoruz.” diyor gülerek.a.kabil@zaman.com.tr

11 Ocak 2014 Cumartesi

Sıradışı Liderlik'e Var Mısınız?

CBE Academica olarak Joe Folkman'ı misafir etmenin heyecanını yaşıyoruz. Aralarında Steve Jobs'un da bulunduğu pek çok lidere liderlik yolculuğunda eşlik eden Zenger Folkman'ın kurucu ortağı, örgütsel psikolog Joe Folkman, 22.Ocak.2014'te Sıradışı Liderlik konferansında "Liderlik Fark Yaratır Mı?", "Dürüstlük ve Liderlik İlişkisi" konularını işleyecek.Konferansta farklı sektörlerden yöneticiler konuşmacı olarak bizlerle liderlik yolculuklarındaki deneyimlerini paylaşacaklar.Detaylı bilgi ve kayıt için, görselde yer alan iletişim bilgilerinden faydalanabilirsiniz.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Anneler bir, ebeler dokuz doğurur

Bir bebeği dünyaya getirmenin verdiği mutluluk başka hiçbir meslekle kıyaslanamaz. Bazen dünyanın en mutlu bazen de en hüzünlü anlarına şahitlik eder onlar. Küfelerinde onlarca hikâye biriktiren eski ve yeni dönem ebelerinin kapısını çaldık.Dünyanın en kutsal mesleklerindendir ebelik. Bir insanın hayata geliş anına şahitlik ederler. Doğum anında anne adayının en büyük destekçisi onlardır. Mutluluğun, acının, hüznün ve merak duygusunun bir arada yaşandığı o heyecanlı dakikalarda anne hep ebeden destek ve şefkat bekler. Meslek hayatı boyunca binlerce doğum yaptırmanın mutluluğunu yaşayanlar çokça hikâyeyi biriktirir. Bu hikâyeler kimi zaman mutluluk verici, kimi zaman da hayatları boyunca unutamayacakları, içinde ölümü barındıran hüzünlü hikâyelerdir. Ancak birçok şey zamanla değişikliğe uğradığı gibi ebelik mesleği de bundan nasibini aldı. Önceden daha çok evlerde kısıtlı imkânlarla doğum yaptıran ebeler, şimdilerde hastanelerde daha rahat koşullarda çalışıyor. Evden hastaneye taşınan mesleğin mekânıyla birlikte şekli de değişti. Doğumları bizzat doktorların gerçekleşmesiyle beraber ebeler bir adım geride durmaya başladı. Üstelik değişen sadece mesleğin uygulanış şekli de değildi. Geçmiş yıllarda evde tek başına doğum yaptırmak üzere donanımlı yetiştirilen ebeler, şimdilerde eğitim hayatı boyunca bir kere bile doğum yaptırmadan mezun oluyor. Zamanla değişime uğrayan ebelik mesleğini ve o ana tanıklık ettiklerinde yaşadıkları ilginç hikâyeleri eski ve yeni ebelerle konuştuk...‘Bizimkisi mutluluk mesleği’34 yaşındaki Hülya Özlü, 15 yıldır ebelik yapıyor. Üniversite eğitiminden sonra ebeliğe başlayan Özlü, mesleği boyunca hastanelerde görev yapmış. Aldığı eğitim ve çalışma koşullarından dolayı onu yeni dönem ebelerinden biri olarak adlandırmak mümkün. Özlü, geleneksel ebeleri şimdiki ebelerden daha donanımlı buluyor: “Bizim evde doğum yaptırma yeteneğimiz eski ebelere nazaran hemen hemen sıfıra yakın. Artık ebeler hiç doğum yaptırmadan hatta muayeneyi bile tam olarak öğrenemeden mezun oluyor. Artık doğumlar bizzat doktorlar tarafından yapılıyor. Ebe olarak biz doğum öncesi tüm takibini yapıyoruz, doğum anında doktor gelip bebeği alıyor.” Meslek hayatı boyunca ne kadar ölümlü doğumlarla karşılaşsa da buna hâlâ alışamadığını anlatıyor Özlü: “Bizim mesleğimiz mutluluk mesleği. Ölümlü doğumlarda çok sarsılıyoruz. Bebeğin ölü doğacağını bile bile bir doğuma girsek de hep bir umutla o ağlama sesini bekliyoruz.” Başına gelen ölümlü bir doğum hikâyesini de şöyle anlatıyor: “Bir hastamız kontrole geldi. Biz de artık doğum vaktinin olduğunu söyledik ve hastaya yatış verdik. Ameliyata girene kadar tetkiklerin çıkmasının birkaç saat süreceğini düşünmüş ve bazı işlerini halletmek için dışarı çıkmış. Ancak geri geldiğinde vakit bayağı geçmişti ve maalesef bebek ölü doğdu.”Son dönem doğum hikâyelerinde ebe ve doktorun tutumuyla ilgili bazı eleştiriler söz konusu. Anne adayları doğum anında doktor veya ebelerin sert davranmasından şikâyet ediyor. Özlü de öğrencilik yıllarında böyle olaylarla karşılaşmış: “Maalesef her meslekte olduğu gibi bu meslekte de yoğunluğa bağlı gerginlikler yaşanabiliyor. Öğrenciliğim sırasında bir doktorun anne adayına, doğum anında doğru nefes almıyor diye vurmaya kalktığına şahit oldum. Oysaki sevgiyle, şefkatle yapılabilecek bir meslek bizimkisi ama maalesef bazıları zorunluluktan dolayı seçmiş olduğu için bu tür tatsız olaylarla karşılaşabiliyoruz.”‘Doğumunu yaptırdığım bebeği öldürmemi istediler’61 yaşındaki Şerife Alel, sağlık meslek lisesinde gördüğü ebelik eğitiminden sonra 1972 yılında Çanakkale’nin bir köyündeki sağlık ocağında göreve başlar. O dönemde araç sıkıntısı ve maddi imkânsızlıktan dolayı doğum için hastaların evlerine gider. Alel, hastanelerin çok kalabalık olmasından dolayı ebelerin anne adaylarıyla evde daha iyi ilgilenebildiklerini söylüyor. Alel, meslek hayatı boyunca 3 binden fazla doğum yaptırmış. Anne adaylarını yedinci aya kadar ayda bir, sonrasında da 15 günde bir mutlaka muayene ettiklerini söyleyen Alel, herhangi bir olumsuzluk sezdiklerinde hastayı hastaneye yönlendirdiklerini anlatıyor. Yaptırdığı doğumlarda hiç ölüm vakasıyla karşılaşmamış ancak başına gelen bir doğum hikâyesini de asla unutamadığını söylüyor: “Görevimin ilk günleriydi. 15 yaşlarında bir anne adayı getirdiler. Doğumu gerçekleştirdim, bebek gayet sağlıklıydı ancak aile büyükleri, göbek kordonunu kesmememi ve çocuğu öldürmemi söyledi. Hemen onları dışarı çıkarttım, kordonu kestim. Oradaki ambulans şoförünün yardımıyla Çanakkale’ye, yuvaya götürdük bebeği. Adını Erkan koydum. Herkesten sakladım bu durumu, şimdi o çocuk savcı oldu ve hâlâ görüşüyoruz.”‘Ebem hem benim hem de çocuğumun doğumunu yaptırdı’Dünyaya gelmesinde yardımcı olan ebesiyle hâlâ görüşenler de var. Üstelik bu ilişki sadece iletişimde olmakla sınırlı kalmamış. Fevziye Yıldırım’ın ebesi kendi doğumundan 26 sene sonra oğlunun doğumunu da yaptırmış. Şu an 100 yaşında olan ebesinden ‘ninem’ diye bahseden Yıldırım, bu güzel hikâyeyi şöyle anlatıyor: “Doğumumu yaptıran ebe Trabzon’da hem kapı komşumuz hem de akrabamızdı. Hiçbir ebelik eğitimi yoktu. Etraftaki insanların onu doğumlara çağırmasıyla ebelik tecrübesi kazanmış. Ben evlendim, İstanbul’a yerleştim. Üçüncü çocuğumun doğum zamanı geldi. Duydum ki ebem de torununun doğumu vesilesiyle İstanbul’daki oğlunun yanındaymış. Hem maddi imkânsızlıklar sebebiyle hem de evdeki çocuklarımı bırakacak kimsem olmadığı için hastaneye gidemiyordum. Eşimden rica ettim ve Fatma ebeyi getirdi. Doğum gerçekleşene kadar iki gün başımda bekledi. Çok zor bir doğumu onun sayesinde rahat bir şekilde atlattım. Doğumdan sonra da beş gün boyunca benimle kalıp bana annelik yaptı. Bu sebeple onunla iletişimimiz çok farklıdır. Hastalığından dolayı şu an konuşamıyor ama beni gördüğünde mutlaka vücut diliyle sevgisini belli eder.”‘Eski ebeler daha donanımlıydı’30 yıldır ebelik yapan Gülfer Yavaş, 52 yaşında. O, hem görevinin ilk yıllarında köy ebeliği yapıp evlere doğumlara gitmiş hem de hastanelerde görev yapmış. Bu sebeple eski ve yeni sistem gebelik arasındaki farkları iyi biliyor ve yeni dönem ebelik eğitiminin yetersizliğinden bahsediyor: “Eski ebeler direkt doğumu yaptıracak şekilde yetiştirilirdi. Ben üç yıl sağlık okulu, dört yıl kolej ve iki yıl yüksek okudum. Mezun olmadan önce tek başımıza sayısız doğum yaptırdık. Yeni mezun arkadaşlara baktığımda hiç doğum yaptırmadıklarını görüyorum. Doğum eğitiminden ziyade sadece takip eğitimi veriliyor.” Tek başına yaptırdığı doğumların 4 binin üzerinde olduğunu söyleyen Yavaş, 1990 yılından sonra hastanelerde çalışmaya başlamış. Yavaş, ilk görev yaptığı köyde doğurduğu bebeklere isim de koyarmış. Ancak onunki, biraz büyüklerinden çekinen anneyle danışıklı dövüş gibi olurmuş: “Benden isim koymamı isterlerdi ancak ben bu konuda en büyük hakkın annede olduğunu düşünürdüm. O dönemde anneye bu hak tanınmıyordu. Bu sebeple anneye koymak istediği ismi gizlice sorar, sanki benim isteğimmiş gibi aile büyüklerine söylerdim.” Gülfer ebe, ebelik mesleğinin kötü muamele kabul etmeyeceğinin de altını çiziyor: “Bizimkisi vicdan gerektiren bir meslek. İnsanlara güler yüz gösterdiğin zaman yarı yarıya iyileştiriyorsun. Tam aksi davrandığında da rahatsızlığını artırıyorsun. O yüzden anne adaylarına doğum anında tatlı söz söyleyip, onları okşayıp cesaretlendirmeye çalışıyorum.”‘Erkekse Mustafa, kızsa Fatma ismi koyardık’İmkânların daha kısıtlı olduğu geçmiş dönemlerde 15 köye bir ebe düştüğünden bahsediyor 73 yaşındaki eski ebe Hatice Aydın. Bir sene ebelik okulunda gördüğü eğitimden sonra, dört yıl boyunca staj yapmış ve diplomasını almış. 23 yıl ebelik yaptığını anlatan Aydın, unutamadığı bir doğum hikâyesinden bahsediyor: “Doğum için eve gittiğimde kadını muayene ettim ve doğumun kesinlikle evde gerçekleşemeyeceğini anladım. Ancak aile büyükleri ve anne adayı hastaneye gitmeyi kabul etmedi. Ne kadar diretsem de beni dinlemediler. Ancak doğumun son dönemlerine doğru anne iyice rahatsızlandı. Sesimi yükselttim ve hemen araba bulunmasını söyledim. Anneyi battaniyeye sardık, arabaya taşıdık ancak yolda kaybettik. Yakınları, zamanında uyarıyı yaptığım için beni suçlamadılar ama ben o olayı hâlâ unutamadım.” O dönemde doğumunu yaptırdıkları çocuklara erkekse Mustafa, kızsa Fatma ismini veren Hatice ebe, hâlâ vicdanını sızlatan bir olayı da şöyle anlatıyor: “Bir gece kızım çok rahatsızdı. Onunla ilgilenmekten yorgun düştüm, uyuyakalmışım. Gecenin bir yarısı doğum için kapıya birisi gelmişti. Kayınvalidem seslendi, uyandırdı ama yorgunluktan yine uyuyakalmışım. Gelen kişi de bekleyip bekleyip gitmiş. O kadın ne oldu, doğumunda sıkıntı yaşandı mı bilmiyorum. O yüzden hâlâ vicdan azabı duyuyorum.”‘Etraftan duyduklarımla ebelik yaptım’Geçmiş yıllarda, özellikle köylerde doğum yaptırmak için eğitimli ebelerden ziyade, çevreden duyduklarıyla doğum yaptıran alaylı ebeler de bulunuyordu. Zekiye Güvercin (77) de bunlardan biri. Hiçbir ebelik eğitimi yokken komşularının ricası ve doğum anında orada bulunmanın vermiş olduğu sorumlulukla ebelik tecrübesi kazanmış. İlk doğum hikâyesini şöyle anlatıyor: “O dönemde 30 yaşlarında ve Trabzon’daydım. Kaynımın gelini doğum yapacaktı. Eşi merkeze ebe bulmaya gitti, biz de yanında duruyorduk. Ancak ebe gelmeden çocuk doğdu. Bebeğin kordonunun hemen kesilmesi lazım. Etrafımdaki insanlardan göbek bağının nasıl kesildiğini, ne kadar mesafe bırakıldığını, nasıl bağlandığını duymuştum. Duyduklarıma göre yaptım. Ardından ebe geldi. Durumu ona anlattım, bebeğin göbeğine baktı ve beni tebrik edip ondan bile daha güzel yaptığımı söyledi.” Güvercin, ikinci doğumunu yine istemeyerek komşularının ricasıyla yaptırmış. Ancak bu sefer, ilki kadar kolay olmamış: “Yine bir akraba doğumuydu, gitmek istemedim, aile büyüklerine haber verin dedim. Ancak anne adayı illaki beni istedi doğumunda. Doğum gerçekleşti fakat çocuk simsiyahtı çünkü göbek kordonu boynuna dolanmıştı. Hiçbir eğitimim olmadığı için ne yapacağımı bilemedim. Biraz gevşetip çözmeye çalıştım. Çok şükür nefes almaya başladı ve doğumu kazasız belasız atlattık.” Yaptırdığı tüm doğumların yardım amaçlı olduğunu söyleyen Güvercin, bunun sebebini şöyle anlatıyor: “Eskiden insanlarda yardımseverlik duygusu daha fazlaydı. Şimdi komşu komşuyu görünce kafasını çeviriyor. Ya da bir yerde yardıma muhtaç birini görseler elimde kalır mı diye korkuyorlar. Ama bizim zamanımızda öyle değildi. Kimin sıkıntısı varsa düşünmeden koşardık. Bu durum da beni istemeden ebe yaptı.”