31 Aralık 2013 Salı

Hey..Mutlu Yıllar!

 Bu yıl içimizdeki çocuğu yaşattığımız bir yıl olsun...Neşeli, saf, temiz, dürüst, eğlenceli, doğal, meraklı, yaşam sevinciyle dolu, oyuncu, renkli olsun. 

Nasıl olursa olsun, ille de mutlu olsun.

Hey..Mutlu Yıllar!

28 Aralık 2013 Cumartesi

Modanın can yelekleri!

Geçen sene çokça gördüğümüz yelekler, bu yıl podyumlarda pek yer bulamadı. Tesettür markaları ise kış mevsiminin ruhuna uygun tasarım ve kumaşlarla yelekleri yeniden gündemine aldı.Birkaç sezondur blazer ceketler özellikle kadın giyimi etkisi altına aldı. Bunun direkt yansıması da yeleklere oldu. Normalden daha uzun neredeyse tunik gibi kullanılan blazer görünümlü yelekler, kadınların beğenisine sunuluyor. Türk modasının önemli isimleri de koleksiyonlarında bol bol yer vermiş. Nihan Peker bu konuda ilk akla gelen isimlerden. Özlem Kaya ve Gül Ağış gibi isimlerin koleksiyonlarında rastlıyoruz.Gamze Saraçoğlu da yelekleri çok başarılı konumlandırıyor. Yerlere kadar uzanan yelekleri kalem etekler ve klasik gömleklerle tamamlayarak zarif ama güçlü bir görünüm tasarlıyor.Deri ya da kürkle harmanlanıyorKürk kullanımı her sezon artarak devam ediyor. Alınabilir fiyatlardaki tasarımlar ise genellikle yapay yani aslında tüyden. Yeleklerin en çok kullanıldığı alan da bu kürk görünümlü tasarımlar. Eteklerle, hafta sonu denimlerle, tezat kumaş dokularıyla harmanlanıyor. Yelekler konusunda öne çıkan diğer bir kullanım ise deri. Gerçek deri söz konusu ise haliyle uzun değil daha kısa hatta cepken diyebileceğimiz tasarımlara yoğunlaşma var. Aslı Pekçetin ipek deri kullanarak hazırladığı kış koleksiyonunda asimetrik deri yeleklere yer veriyor. Simli deri ürünlerde ise yaka kısmında tasarım oyunları hazırlamış. Butiklerde alternatif daha çokYelek denince Kuaybe Gider ismiyle karşılaşıyoruz. Bu kış yine çok alternatifli uzun yelekleriyle tüketiciyi çekmeyi başarıyor. Gözüme çarpan ise kapitone gibi bir kumaşa kazandırdığı şıklık. Daha çok hafta sonu ve rahat giyimi hatırlatan kapitoneler, ayaklara kadar uzanan boylarıyla oldukça zarif ve konforlu.Şüheda Aydın’ın enerjik markası Şüşütown’da yazın olduğu gibi kış sezonu da yelekler ön planda. Şüşütown soğuk kışlara rengârenk el örgüsü yeleklerle hazırlanmış. Renk paletinde sarı, mint yeşil, yavruağzı gibi tonlar vizon, siyah, krem gibi tonlarla bir arada. Gençlere yönelik beklentileri doğru okuyup tasarıma yansıtmayı başaran marka, yelekleri örgüyle birleştirmekle kendi rotasını da çiziyor. Yelek boylarının uzun olması ise son derece mantıklı zira trikolarda boylar kısa kullanılıyor. Böylece hem başörtülü gençlere hem de ölçülü giyinmek isteyenlere alternatif çözümler sunuyor Aydın.Özel dikim konusunda da yeni isimler görüyoruz. Yazın günlük ve pratik şıklık sağlayan kapüşonlu kaplar sosyal medyada oldukça sevilmişti. İnternet üzerinden hizmet veren Zem Butik, kışın da belli ki bu sempatiyi sürdürmenin yolunu keşfetmiş. Mantoyu andıran pudra tonlardaki kaşe yelekler tek parçada şıklık sağlıyor. Genelde koyu tonlarda gördüğümüz yeleklerin açık tonlarda da kışa uyarlanabileceğini görüyoruz.Özel dikim konusunda titiz çalışan bir diğer marka ise Nurcihan El Yapımı Elbise. Kupları ve dikişleri yakından görebilme fırsatı buldum. Gerçekten ‘hand made’ denen kavramın hakkını veriyor diyebilirim. Şu sıra özellikle çalışan başörtülü kadınlar için tasarımlar hazırlayan marka, siyah uzun yeleğiyle gündemde. Saten detaylarla hareketlenen yelekler sadece iş değil, hafta sonu şıklığı da sağlıyor. Eğer bu yelekleri istiyorsanız markaya internet sitesi üzerinden ulaşıp, en az bir hafta önceden görüşmeniz gerekiyor.Erkek giyimine hareket kazandırıyorErkek giyim, biraz durağandır. Formlar da tasarımlar da kolay kolay değişmez. Ancak bazen küçük dokunuşların etkisi büyük olur. Yelekler erkek giyime hareket kazandıran parçalar. Hem spor hem klasik modellere rastlamak mümkün. Cepken yelekler daha çok rahat giyim kullanımı olan parçalarla bir arada kullanılıyor. Böylece beyler şıklık ve konforu birleştiriyor. Kapitone ve kaz tüyü yelekler, montların rakibi gibi. Triko yeleklerse ince kravatlarla ceket şıklığı kazanıyor. Formül, klasik parçaları rahat giyimle harmanlayabilmek.

27 Aralık 2013 Cuma

Ödüllü Yaratıcı Özgeçmişler

Bu aralar İnsan Kaynaklarına ilişkin yarışmalar çoğalmaya başladı. Yaratıcı ilanlar, bloglar, aday CVleri...Bir İnsan Kaynakları Gönüllüsü olarak kendi adıma bu tarz organizasyonlardan çok mutlu olduğumu söyleyebilirim.Yeni Asır gazetesi de CVyolla.com' un da katkısıyla böyle bir organizasyona imza atmış. Organizasyonun detaylarını BURADAN görebilirsiniz.Şimdi ben susayım ödüllü yaratıcı özgeçmişler konuşsun:)1. CV-Hilal Gülçiçek: 2.CV-İmge Bilek: 3.Cv-Emre YenioğluMansiyon Ödüllü CV-Özge OzanoğluYarışmanın kazananlarını tebrik ediyor, İnsan Kaynakları alanındaki yaratıcı çalışmaların artmasını diliyorum :)

23 Aralık 2013 Pazartesi

9 Aralık’ta Akdeniz Üniversitesinde Neler Oldu?

9 Aralık 2013 tarihinde PKK terör örgütü Akdeniz Üniversitesinde bir kez daha terör estirdi. Yüksekova’da polis ile çatışmaya giren iki PKK sempatizanının öldürülmesini bahane eden kişiler, üniversitede çatışma ortamı yaratmak istedi.

Öncelikle şunu belirtmek lazım; PKK’lılar tarihlerinde hiç olmadıkları kadar rahat bir dönem geçirmektedir. Tescilli katil sürüsü, AKP’nin ihanet açılımından güç alarak sınırsız bir hareket alanı kazanmıştır. Bu hareket alanı sadece kırsal kesim ile sınırlı değildir, batıda bulunan şehirlerde de PKK sempatizanları istedikleri eylemleri yapabilmektedir. Haklarında hiçbir soruşturma açılmamakta, önceden açılan davalar ise PKK’lıların lehine bir şekilde sonuçlanmaktadır. Böyle bir ortamda Yüksekova’da polisin hedef gözeterek iki kişiyi vurması hiç mantıklı değildir.

Polislere bizzat başbakan tarafından “PKK’lılar istediklerini yapabilir onlara sakın müdahale etmeyin.” talimatı verilmiştir. Bu süreçte polislerin en son yapacağı iş PKK’lıları öldürmek olacaktır. Zaten ihanet süreciyle birlikte polis teşkilatı ve TSK’ya yüklenen görev PKK ile mücadele etmek değil, PKK’lıların güvenliğini sağlamaktır. Polis ve askerin şefkat duygusunun tavan yaptığı şu günlerde, Yüksekova’da iki kişi polise ateş açarak kendi sonlarını hazırlamıştır. Polisler kendisine ateş açan kişileri öldürmek zorunda kalmıştır. Bunu yaparlarken ihanet sürecine zarar vermek gibi bir amaçları olmadığını kanıtlamak için ise, teröristlerin kendilerine ateş açma ve öldürülme anlarını kamera ile kayıt altına almışlardır. Kamera kayıtlarını incelediğimizde, polisin çevredeki elinde silah olmayan sivil kişilerin yaralanmaması için özen gösterdiğini görüyoruz. Sonuçta Yüksekova’da iki kişi polise ateş açmalarının bedelini hayatlarıyla ödemişlerdir.

PKK yaşanan bu olayı kullanarak değişik şehirlerde gövde gösterisi yapmaya çalışmıştır. Akdeniz Üniversitesinde yaşanan olayların temelinde işte bu vardı. “Devrimci-Yurtsever” maskesi arkasına gizlenen PKK yandaşları, polislerin ve özel güvenliğin kendilerine sağladığı güvenli ortamda eylem yapmıştır. Edebiyat Fakültesinde başlayan yürüyüş, rektörlük önüne kadar sürmüştür.

Yapılan eylem, basit bir siyasi yürüyüş olmanın çok ötesindedir.  Eylemin her aşamasında PKK terör örgütünün propagandası yapılmıştır. İşte sorun buradan kaynaklanmaktadır; bir terör örgütü bilimin yuvası olması gereken yerde örgütlenebilmekte ve diğer öğrencileri açık bir şekilde tehdit edebilmektedir. Üstelik bütün bunları polis ve özel güvenliğin koruması ile yapmışlardır.

Bu duruma karşı sessiz kalmayı kabullenemeyen Atatürkçü-Milliyetçi 25-30 öğrenci üniversitede yaşanan olaylardan duyduğu rahatsızlıktan dolayı bir araya gelmiştir. Demokrasilerin olmazsa olmazlarından birisi protestoyu protesto edebilme hakkıdır. PKK’lılar basın açıklaması yapmadan önce, özel güvenlik ve polisler Atatürkçü-Milliyetçi öğrencileri dağıtabilmek için çeşitli davranışlarda bulunmuştur. Bizzat polislerden birisi bana “seni yanlışlıkla BDP’li olarak kayıtlara geçirirsek ne olur?” şeklinde tehdit yöneltmiştir.

Atatürkçü-Milliyetçi gençlerin önemli bir bölümü basın açıklaması sırasında polisin türlü aldatmacılarından dolayı dağılmıştır. Bir kısım ise polisler ile tartışmaya devam etmiştir. İşte bu sırada PKK destekçilerinin içinden bir şahıs, Atatürkçü gençlerin fotoğrafını çekerek provokasyon girişiminde bulunmuştur. Fotoğrafı çekmekteki amacı, polisler ile Atatürkçülerin işbirliği yaptığını iddia etmek olsa gerek. Ancak kendisi keşke fotoğraf çekmek yerine yanımıza gelseydi, işte o zaman polislerin bizlerin yanında değil PKK’lıların tarafında olduğunu çok net bir şekilde görebilirdi!

PKK sempatizanları basın açıklamasını yaptıktan sonra, dağılmak yerine Olbia çarşısına doğru yürümeye başlamıştır. İşte bu yürüyüş sırasında Atatürkçü-Milliyetçi gençler ile Apocular karşı karşıya gelmiştir. Apocular yanlarında getirdikleri taş ve soda şişelerini fırlatarak faşist bir saldırı gerçekleştirmiştir.

Kendilerine devrimci diyen bu kişilere soruyoruz; devrimcilik anlayışınız yanınızda getirdiğiniz taşlarla şişelerle öğrencilere saldırmak mıdır? Kavgada yiğit olmayı beceremediğiniz sürece siz hangi devrimcilikten bahsedeceksiniz? Atatürkçü gençlerin Apoculara karşı en ufak bir sataşması dahi olmamıştır. Fakat Apocular Atatürkçü gençlerin varlığını bile kabul edemeyecek kadar faşist oldukları için saldırı gerçekleştirmiştir.

PKK’lıların hedef gözeterek gerçekleştirdiği bu saldırıdan sonra çevik kuvvet olaya müdahale eder gibi gözükmüştür. Ama aslında polis PKK’lılara müdahale etmek yerine, onları sadece uzaklaştırmakla yetinmiştir. Gezi olayları sırasında Türk milletine gaz bombaları yağdıran polis, Apoculara karşı gaz bombası atacağı zaman amirleri tarafından “Gazcı dur bekle, atma” şeklinde uyarılmıştır. Toma ise teröristlerin üzerine değil, havaya su sıkmıştır. Böylece PKK’lıların suyun basıncından olumsuz bir şekilde etkilenmesi önlenmiştir.

Apocular ise bu durum karşısında Olbia’daki dükkanları taşlayarak, hastane acil servisindeki düzene zarar vererek, güvenlik kulübelerinde görev yapan kişilerin çaydanlıklarını parçalayarak, bankamatiklere balyozlarla saldırarak, sapanlar ile polise taş atarak karşılık vermiştir.

PKK’lıların Atatürkçü-Milliyetçi gençlere yönelik yaptığı bu faşist saldırıdan sonra başlayan olaylar ile ilgili bazı dedikodular çıkmıştır. Birinci dedikoduya göre; Atatürkçü-Milliyetçi gençlerden birisi PKK’lıların karşısında Türk bayrağı açmıştır. Üstelik bu bayrağı açan kişi benmişim! Böyle bir durum yaşanmamıştır. Ancak şunu da söyleyelim; var sayalım orada Türk bayrağı açmış olsam, bunun neresi suç! PKK’lılardaki bayrak fobisi maalesef bazı “Atatürkçü” öğrencilere de sıçramış anlaşılan! Türk bayrağı açmaktan gocunacak birisi değilim. PKK’lıların karşısında Türk bayrağı açmaktan korkacak birisi de değilim. Eğer ortada bir suçlu varsa, geçtiğimiz yıl katıldıkları eylemlerde “birleşe birleşe kazanabilmek” için Türk bayrağını bir kenara bırakan Atatürkçüler suçludur!

İkinci dedikoduya göre ise PKK’lıların eylemi sırasında bizlerin slogan attığı söylenmektedir. Bu da yalandır. O gün slogan atan tek grup PKK’lılar olmuştur. Attıkları sloganları da yazalım, belki bizi slogan atıp provokasyon yapmakla suçlayanlar bizlere karşı kimleri savunduğunu anlar; “Vur gerilla vur Kürdistanı kur”,“Biji Serok Apo”,“Pekeke halktır halk burada”,“Selam selam imralı’ya bin selam”,“Geliyor geliyor Apocular geliyor”.

Evet, keşke o gün sayımız daha fazla olsaydı. “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz,” “Ne Mutlu Türküm Diyene”, “Kampüste Terörist İstemiyoruz”, “Kahrolsun PKK, Kahrolsun AKP”, “İmralı Basılsın Apo Piçi Asılsın” sloganlarını atarak kampüsü inletebilseydik! 9 Aralık’ta Apocuların attığı bölücü sloganlara karşı sessiz kalarak hata yaptık. O gün Apocuların sesini bastıramadığımız için başta biz olmak üzere kendisine Atatürkçü-Milliyetçi diyen herkes suçludur!

PKK’nın faşist saldırısından sonra bazı yalan haberler yapılmıştır. Evrensel gazetesi Atatürkçü-Milliyetçi gençleri ülkücü olarak yansıtmıştır. Olayların çıktığı sırada, ülkücüler öğrenci lokalinde çaylarını yudumlamakla meşguldüler. SDP çevresinin yayın organları ise Atatürkçü-Milliyetçi gençleri TGB üyesi olarak yansıtmıştır. TGB’lilerin olay sırasında ne yaptığını bilmiyoruz, ama içimizde olmadıklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Olaydan kısa bir süre sonra TGB çıkan olaylar ile kendilerinin hiçbir ilgisinin olmadığını duyurmuştur. Bir kez de biz tekrar edelim; “Vur gerilla vur Kürdistan’ı kur”, “Apo biji serok”, “Selam selam İmralı’ya bin selam” sloganları atılırken TGB’liler bu duruma seyirci kalmıştır. Yaptıkları duyuruda ise “Kahrolsun PKK” demek yerine, “Mit-Cia-Kontrgerilla” kavramlarını kullanarak komplo teorisyenliğine soyunmuşlardır.

PKK’nın faşist saldırısından 2-3 gün sonra kampüs içinde bir yürüyüş gerçekleştirilmiştir. Yürüyüş Alanya’da 10 öğrencinin okuldan bir ay uzaklaştırılmasını protesto etmek amacıyla düzenlenmiştir. Okuldan uzaklaştırılan öğrencilerin yaptıkları eylemlerden birisi uyuşturucu çetelerini protesto etmekmiş. Ülkemizde uyuşturucu ticaretinin başında PKK terör örgütü vardır. Yapılan basın açıklamasında bizleri düzen artığı faşist çete olarak niteleyen bu kişilere küçük bir hatırlatma yapalım. 2010 yılında Ege Üniversitesi Canan Kulaksız öğrenci şenliğinde neler yaşandığını iyi öğrenin. O zaman kimin faşist, kimin demokrat olduğunu çok net bir şekilde görebilirsiniz. Ayrıca uyuşturucu karşıtı iseniz ilk yapmanız gereken iş PKK’nın karşısında yer almaktır. Hem PKK kuyrukçusu hem de uyuşturucu karşıtı olunmaz!

Sonuç olarak; Akdeniz Üniversitesi sıcak bir kış mevsimi geçirmektedir. AKP’nin ihanet açılımına zarar vermemek için teröristlere göz yuman rektörlük ve güvenlik birimleri açık bir şekilde “görevi ihmal” ve “terör örgütüne yardım ve yataklık” suçlarını işlemektedir. Buradan kendilerine bir “dost” tavsiyesinde bulunalım. Düzenin böyle devam edeceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Eğer Apocuları koruyup kollamaya devam ederseniz, bir sabah saat 05:00’da kapınız çalabilir!

Murat KAYA

İnsan Kaynakları’nda Doğru Bilinen Yanlışlar…

Bana göre, insan kaynaklarında hangi sistemi, hangi uygulamayı, formu, prosedürü vb. kullandığınızdan daha önemli olan şey, bunları hangi amaçla, hangi niyetle kullandığınız. Çünkü amacınız tabiri caizse “insani” değilse, üzgünüm, insanlara dokunamayacak ve onlardan verim alamayacaksınız.

İşte insan kaynaklarının kullandığı araçlardan bazıları hakkında doğru bilinen yanlışlar…

İş tanımları pozisyonun sorumlulukları arasına giren işleri kapsar, amaç pozisyon sahibini bilgilendirmek olmalıdır, beklentilerle gözünü korkutmak ya da yerine getirilemeyecek sorumluluk ve hedeflerle meydan okumak değil.Organizasyon şeması pozisyonları, unvanları, kimin kime bağlı olduğunu gösteren bir yapıdır, kurumun işleyişini, pozisyonların kurum içerisindeki yerini vb anlamakta faydalıdır. Ancak organizasyon şeması, kurum içerisindeki pozisyonları önemine, sahip oldukları yetkilere vb göre sınıflandırmaz, sıralamaz, ayırmaz.Performans değerlendirme, amaç performansı yönetmek olduğunda güzel bir araçtır. Ancak yılda bir gün gelsin, o gün eteğimdeki taşları dökeyim, şu çalışana haddini bildireyim, şunun notunu buradan kırayım, şuna aman mutlaka yüksek not vereyim mantığı ile yürütüyorsanız süreci, tek suçlu İnsan Kaynakları değil demektir.İşe alım mülakatları, adayı tanımak, pozisyona göre adayın uygunluğunu anlamak için çok önemlidir. Ama işe alacağınız kişiye göre pozisyon uyduruyorsanız, tamamen aklınıza estiği gibi, sadece adaydan “aldığınız elektrik”e göre mülakat sürecini yürütüyorsanız, “neden yetkin ve istediğim gibi bir insan kaynağım yok” diye boşuna hayıflanmayın.

O kadar çok İnsan Kaynakları süreci, aracı sayabilirim ki bunlar gibi yanlış kullanılan. Önce İnsan Kaynağına bakış açısını değiştirmek gerekiyor, burada da yapmacıklık, zoraki iyi niyet bir işe yaramıyor. Duygusal zekası gelişmiş, vicdanı değerleri yüksek, insan kaynağına sözde değil gerçekten içtenlikle değer veren kurumlar İnsan Kaynakları araçlarını da daha etkin kullanabiliyor.

21 Aralık 2013 Cumartesi

Suçumuz yoktu ama fişlenmiştik

Yeni Türkü’nün 12 Eylül darbesinden sonra yasaklanan ilk albümü ‘Buğdayın Türküsü’ yeniden yayınlandı. Grubun kurucuları Derya Köroğlu ve Selim Atakan ile geçmişi ve bugünü konuştuk.Buğdayın Türküsü 33 yıl aradan sonra, raflara yeniden konuldu. Hangi duygular içindesiniz?Selim Atakan:Aslında daha çok heyecanlanabilirdik ama albümün basım süreci biraz uzun sürdü. Bundan dolayı bu heyecanı taksit taksit yaşadık. (Gülüşmeler) Tabii görünce heyecanlandık. Bir kere o günlere geri döndük, o günlerdeki duygularımızı hatırladık. Özellikle albümle birlikte verilen belgesel bizim için çok özel. Çünkü sadece biz değil, Yeni Türkü’ye dahil olan herkes konuştu. Biz de her şeyi dışarıdan görme imkânı bulduk.Albüm raflardan kaldırıldı ama hep bir efsane olarak dilden dile dolaştı. Yayınlanma ve toplatılma sürecinde neler yaşadınız?Derya Köroğlu: Albümü çıkarırken de zorlanmıştık. Savcı temiz kâğıdı istedi. 12 Eylül darbesinin ardından da hop diye raflardan kaldırıldı. Çünkü çok büyük bir korku vardı. Zaten Nazım Hikmet ismini görmek bile herkesi korkudan titretiyordu. Şu andan bakıp da o zamanı anlamak kolay değil. Başka türlü bir yasaklar ülkesiydi o zaman Türkiye. Albüm toplatıldı ancak biz aslında postayla gönderiyorduk. Bir yandan da el altından dolaşıyordu. O yüzden bir efsane haline geldi.Bu albümü bugüne kadar neden yayınlamadınız peki?D.K.: 1990’da bu albümden birkaç şarkıyı Rumeli Hisarı konseri albümüne koymuştuk. Ama bütün albümü tekrar yayınlamayı neden düşünmedik bilmiyorum. Aslında olduğu gibi çıkarmayı değil de stüdyoya girip yeniden kaydetmeyi düşünüyorduk.S.A.:Yeni Türkü her albümünde yenilik peşindeydi. Bütün albümlerinde yeni denemeler vardı. Bu albümü tekrar basmayı geriye gitmek gibi düşündük herhalde.Buğdayın Türküsü, Yeni Türkü müziğinin başlangıcı aynı zamanda. Bu albümü tüm albümlerinizi düşündüğünüzde nereye koyuyorsunuz?S.A.:Bunun çıktığı dönem ve politik ağırlığı farklı. Müzikal açıdan çok fazla fark yok.D.K.:Buğdayın Türküsü müziği hangi prensiplerle yapacağımızı ortaya koyan bir albüm. Bizim manifestomuz aslında. O albümde nasıl müzik yapacağımızı deklare etmişiz.Sizi bir araya getiren neydi?D.K.: En başından beri müziği ciddiye aldık. Üçümüzün de çocukluktan gelen müzik aşkı vardı. Kader de bizi bir araya getirdi. O dönemde müzik çok şey ifade ediyordu. Bir varoluş, sisteme muhalefet, aşkı, sevgiyi, savaşa karşı barışı savunmanın yoluydu. Bütün dünyada da bu böyleydi.S.A.:Ticari kaygılarla bir araya gelmedik. Bizi hiçbir zaman para korkutmadı, müziği kendimiz için yapıyorduk. Benim şu an çalıştığım gençler var. Onlar önce ticari kaygıyı ortaya koyuyor.Çatışma ve korkuların olduğu bir dönemde böylesi bir albüm yapmaktan korkmadınız mı hiç?S.A.: Demek ki o bizde bir yüceltme mekanizması oluşturmuş. Bir nevi süblimasyon yapmışız. Kaygılarımızı, stresimizi bu yöne vermişiz. Elbette o dönem toplumda bir korku vardı ama moralimiz bozuldu bugün bir şey yapmayalım, demiyorduk.D.K.: Bu dönemde yaşadıklarımızla o dönemde yaşadıklarımızı algılayışımız arasında büyük farklar var. 68 kuşağının hemen sonrası olmamıza rağmen, kendimize güvenen insanlardık. O zaman bir üniversite öğrencesi kendine güvenir, hayat beni ezecek diye korkmazdı. Ben hayata bir şeyler vereceğim diye bakardı. Herkesin bir ideali vardı. Çok kötü şeyler yaşıyorduk ama bunlar bizi korkutan şeyler değildi. Şimdi de o coşkuyu kaybetmeden yaşıyoruz.Albümü yaptınız ve bir darbe süreci geldi. Sonrasında albüm raflardan kaldırıldı. Bizi de içeri alırlar korkusu yaşadınız mı?S.A.:Bir depresyon geçirdik ama hayatımızdan vazgeçirecek şekilde değil. Çünkü engellenmeye aşılanmıştık. Kendimize başka çıkış yolları aradık. Bir şeyden korkup sevmediğin ve fikirlerini beğenmediğin birileriyle işbirliği yapmak bana son derece ahlâksızca geliyor. Biz onları düşünmedik, dik durduk.D.K.: Evet, kendimize başka çıkış yolu aradık. Ne yapacağımızı şaşırmış haldeydik, herkes kaderine razı olacaktı. Bizim öğrenci hareketi içinde yer almış olmamıza rağmen doğrudan suç isnat edilecek bir şeyimiz yoktu ama sonradan cezasını gördü Selim. Fişlenmiş insanlar olarak üniversiteye almadılar.Hayatımız hiç bu kadar politik olmamıştıAlbüm kartonetinde Gezi olaylarına da bir telmih bulunuyor. Türkiye’nin 12 Eylül’ü ile bu dönemini kıyasladığınızda benzerlikler var mı?Selim ATAKAN: Çok şey değişmedi aslında. Orantısız otoritenin el değiştirdiğini gördük. O zamanlar işkence, ölüm ön plandaydı. Şimdi onun yerini gaz bombası ve kaza ölümleri aldı. Uzun zamandır atıl olan gençlik bir şeyler düşündü. O dönem geçti mi, birdenbire soğudu mu, yoksa kalıcı bir etki oldu mu bilmiyorum. Keşke olsa...Derya KÖROĞLU:Gezi süreci izlerinin kalıcı olacağını düşünüyorum. Türkiye 12 Eylül’den bu yana hâlâ demokrasiyi bulmaya çalışıyor. Demokrasi ve özgürlük ortamı ancak mücadelelerle elde ediliyor. Türkiye’de insan hakları tepeden aşağı kabul ediliyor. 12 Eylül sapanı çekti, totoriter bir rejim kurdu. Aradan yıllar geçti, bu sefer o sapan fazla öbür tarafa gitti. Gene aynı totoriter hatta otokratik bir sistem var. Başka mağdurlar yaratma yolunda ilerleniyor. Bundan vazgeçilmiyor.Gezi süreci daha yumuşak atlatılamaz mıydı?D.K.:Adım gibi eminim ki AK Parti ve Erdoğan bu tepkiyi vermeseydi olaylar bu kadar büyümeyecekti. Gidip o gençlerle konuşsaydı çok daha büyük bir destek toplamış olacaktı. O gençliğin kimseye kin ve nefreti yoktu. Politik hedefi olmayan bir hareketti. Üstlerine öfkeyle gelinmesi, ölümlerin olması ve bunlarda ısrar edilmesi çok kötüydü. Bu hareket önce iyi niyetle başladı, sonradan işin içine başka şeyler girdi. Bir nehir akmaya başladı ama başka yataklara da gitti. Lakin bu kadar büyümeden her şey bitebilirdi.12 Eylül döneminde fişlendik dediniz. Günümüzde başka fişlemelerin olduğunu da görüyoruz...D.K.:Hakikaten korkunç bir durum var ortada. Bir konu hakkında bir şey söylediğinizde, olmadığınız halde bir şeyci olmak durumunda kalıyorsunuz. Bir şeyi eleştirebilirsiniz ama bu içeri atılmak için bir sebep oldu. Hayatımızın bu kadar politikleştiği bir dönem hatırlamıyorum. 12 Eylül’de böyle değildik.En azından albümün şu anda toplatılma ihtimali yok. Bu sizi sevindiriyor mu?D.K.:Evet bu anlamda önyargıların kırıldığı bir dönemde yaşıyoruz ama sapan bu taraftan öbür tarafa savruldu. Bu dönemde istediğin gibi fikirlerini söyleyebiliyorsun ama bu sefer de ya ekonomik olarak seni yok ediyorlar ya da yargı ile.Bir konser olacak mı?S.A.: Bunu yapabiliriz. Düşünmedik ama olabilir. Yeni Türkü’ye has yenilikçi bir konseptle tabii...Ülkede maalesef muhalefet yokBuğdayın Türküsü zamanındaki ve günümüzdeki dünyaya bakarak yarınları nasıl görüyorsunuz?Derya Köroğlu: Ümitliyim. İyimser bakıyorum geleceğe ama bugünden yarına hemen bir şeyler düzelmeyeceğini biliyoruz. Bir kuşak harcanıyor. Güzel günler de gelecek.Selim atakan:Ben pek ümitli değilim. Tarihi hiçbir zaman belleklerimizde taşımadan unutuyoruz. Yok etme teknolojisi gelişti. İlerde daha vahim şeyler olacak. Bunları düşünecek vakit bile bulamayabiliriz.Yeniden Buğdayın Türküsü gibi bir albüm yapmayı düşünür müsünüz?S.a.:O gerçekçi olamaz. O zaman hissettiğimiz gibi hissetmemize imkân yok. Dünya çok değişti, her dönemin gerçekleri farklı. Asıl olan bu dönemin heyecanlarını yaşayıp bir şeyler yapmak.Peki o günkü Yeni Türkü’den bugünlere ne kaldı? Sizlerde neler değişti?D.K.:Elbette insanlar da değişti. Eski solculardan bugünün reklamcıları haline gelenler var. Biz bir kere idealler olarak insani yanımızı hep koruduk. Geriye kalan hümanizmdir. Özgürlüğe ve demokrasiye, halkların kardeşliğine, ulusların kaderlerini tayin hakkına inanmış bir kültürden geliyoruz. Bugünkü Kürt açılımı gibi konular zaten bizim perspektifimiz içinde olan gerçekler. Biz bu idealleri kaybetmeden bugünlere geldik.Ülkemizdeki önyargılar kırılır mı sizce?D.K.: Gezi olaylarında da bunu gördüm. İnsanların önyargılarını atıp bir araya gelebildiği bir platformdu. Bu güzelliği kaçırdık, kaçırmamak geriyordu. Hükümet sürekli mağdur olmaktan bahsediyor. Evet zamanında o kesim mağdur oldu ama şimdi de maalesef başka bir mağduriyet mekanizması geliştirildi. Mesela son olarak dershanelerin kapatılması gündeme geldi. Dershanelerin olmasını prensip olarak ben de doğru bulmuyorum. Ancak onları yok etmeden önce onu doğuran sebeplerin ortadan kalkması gerek. Dershaneler bir sonuç-sebep değil. Önce sebebi ortadan kaldıracaksın. Dershane kalkacak da ne olacak? Fakirin çocuğu nasıl zengin çocuğuyla yarışacak? Bu çelişkiler görülmüyor mu? İnsanların gırtlaklarına geldi ama maalesef muhalefet yok ülkede. Zaten güçlü bir muhalefet olsa insanlar sokaklara dökülmezdi.

19 Aralık 2013 Perşembe

Yeni Yılın En Süper Kredi'si

Malum, yılbaşı geldi masraflar arttı.Hediyesiydi, tatiliydi, eğlencesiydi derkencepte yine para kalmadı...Diyenlerdenseniz aramıza hoş geldiniz :)Ben de birkaç gün öncesine kadar kafamda bu düşüncelerle boğuşuyordum. Ta kiii Yapı Kredi’nin yılbaşına özel,Süper kredi kampanyasıyla karşılaşana dek!Kredi almak aklımdan geçmişti ama ne yalan söyleyeyim;pek de alasım yoktu. Ancak günde 10 TL’ye9.000 TL verdiklerini öğrenince hemen kafadan başvurdum!Düşünsenize bi’, günde 10 Lira nerelere gitmiyor ki!?Hemen başvurayım dedim. Kiii o da çok kolaymış!Bireysel yazıp 4411’e bir mesaj attım,9.000 TL yılbaşı kredisini kaptım :)Üstüne bi’ de Şampiyonlar Ligi topu kazandım!Kredi alırken bu güzel orta nerden çıktı diyesoranlara hemen söyleyeyim;Yapı Kredi 10-25 Aralık tarihleri arasında her gün Süper Kredi’ye başvuran ilk 100 kişiye Şampiyonlar Ligi topu hediye ediyor!Hani yeni yıla nasıl girersen öyle geçer derler ya;Ben yeni yıla Süper Kredi sayesindekafam gayet rahat giriyorum!Darısı hepinizin başına... brightcove.createExperiences();Bir boomads advertorial içeriğidir.ad_client = '0eb4605d-4644-43a1-a3d9-d362c8d039d2';ad_offer ='1063';

17 Aralık 2013 Salı

Akdeniz Üniversitesinde PKK’ya Geçit Yok

AKP’nin ihanet açılımından güç alan PKK terör örgütünün gençlik yapılanması Akdeniz Üniversitesinde provokatif eylemler yapmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıl üniversite içinde yaşanan gerginliklere karşı, üniversite yönetimi ve güvenlik güçleri AKP-PKK ittifakı zarar görmesin diye terör yandaşlarına sınırsız bir özgürlük ortamı yaratmışlardı. Bu özgürlük ortamının güvenliği bizzat polis tarafından sağlanmıştı, kampus dışına çıkıldığında yani güvenlik kalkanı kalktığı anda neler olabileceğini ise “Devlet” hastanesine sığınan kişiler iyi bir şekilde gözlemleme şansına sahip olmuştu.

Üniversite yönetiminin PKK’nın gençlik yapılanmasına karşı nasıl bir tavır izlediğini öğrenebilmek için bilgi edinme kanunu kapsamında çeşitli başvurularda bulunduk. Bu başvurularda PKK güdümündeki örgütlerin 2012-2013 yıllarında yaptığı saldırgan eylemler ile ilgili çeşitli sorular sorduk. Ancak bilgi edinme kanununun üçüncü bölümündeki 9. Madde hükümleri gereğince başvurularımız cevapsız kaldı. PKK’lılar bütün eylemlerini açık bir şekilde yapıyorken, bizim sorularımız “gizlilik dereceli bilgi ve belge” engeline takıldı. Verilen bu cevap aslında Apocuların korunup kollandığının bir belgesiydi.

Sonuçta bu durum bizi hiç şaşırtmadı. Devir AKP-PKK ittifakı devriydi. Türk ordusu tasfiye edilirken, Atatürkçüler hapse girerken, teröristlere Habur kapıları açılırken, Abdullah Öcalan krallar gibi yaşarken Apocular korunup kollanmayacaktı da Atatürkçüler mi korunacaktı!

Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir olay PKK’lı teröristlerin ne kadar azıttığını bir kez daha gözler önüne serdi. PKK’nın gençlik yapılanmasına mensup bazı şahıslar tek başına oturmuş, yemek yiyen bir öğrenciye “ne bakıyorsun” deyip saldırmaya çalıştı. Yaşanan bu olay aslında AKP’nin ihanet açılımının bir sonucudur. Bu kişiler gücünü Diyarbakır’da gerçekleşen “itler” buluşmasından alıyordu.

Orada oturan, simit-peynir-çay yiyen kişi bendim. Sorununu bakışmayla çözmeye çalışacak birisi değilim. Eğer sorunum olan bir kişi var ise, oturup konuşmayı tercih ederim. “Ne bakıyorsun” bahanesine sığınmak ancak düşüncesine güvenmeyen aciz insanların başvuracağı bir yöntemdir. Karşımdaki kişinin bu acizliğinin farkına varmış olmama rağmen, kendisine öyle ayakta durma çek bir sandalye otur konuşalım dedim. Bir çay ısmarlayıp, 15-20 dakika sohbet etmek bana hiçbir şey kaybettirmezdi. Ancak karşımdaki kişinin konuşmak gibi bir derdi olmadığı açıktı. Düşüncelerini, rahatsızlığını oturup anlatabilirdi ancak düşünmek gibi bir derdinin olup olmadığı da meçhuldür.

Tahmin edileceği gibi elbette tek başına değildi. Bu durum da benim için sorun değildi. Karşımda 3 kişi 5 kişi olmuş hiç fark etmez. Belki hepsine çay ısmarlamaya cebimdeki para yetmezdi ama her birine söyleyecek bir sözüm elbette vardı. İş fiziksel bir müdahaleye varana kadar ben sağduyumu korudum, ancak işin boyutu değişince Abdullah Öcalan’a “hak ettiği şekilde” hitap ederek gerekli müdahaleyi yaptım. Pişman mıyım, elbette pişman değilim. Yaptıkları eylemler ile Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyetine sürekli küfreden bu kişilere ben de aynı şekilde yanıt vermişim çok mu? Aslında küfür etmeyi seven birisi değilim. Ancak söz konusu Abdullah Öcalan olunca bu ülkede yaşayan herkes gibi benim de birkaç kelime kullanma hakkım oluyor. Yaşanan bu gerginlik çok uzun sürmedi, ancak bu küçük olay bile Apocuların faşist yüzünü ve üniversite öğrencileri için oluşturdukları tehdidi göstermesi bakımından önemlidir.

Atatürkçü ve milliyetçi gençlere bu zorlu süreçte önemli bir görev düşmektedir. PKK’nın gençlik yapılanmasının varlığı üniversiteler için büyük bir tehdittir. AKP’nin işbirlikçi politikaları zarar görmesin diye, güvenlik güçleri bu tehdide kol kanat germektedir. Devir bizim değil, onların devri. Ancak bu düzeni değiştirebilecek tek güç biziz. Eğer gücümüzün farkına varmaz, susarsak 15-20 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda pişman olacağımız çok konu olacaktır. Mesele elbette ki vicdanımızı rahatlatma meselesi değildir. Mesele vatan meselesidir.  Mesele vatan savunmasıdır. Örgütler, mevkiler, makamlar, diplomalar, akademik unvanlar ancak bu ülkenin temel değerleri korunduğu sürece anlamlıdır. Üniversitelerimiz PKK’lı teröristlerin cirit attığı kurumlar değil, Atatürkçülüğün kalesi olmalıdır. Bu yüzden hep birlikte PKK’ya geçit yok diye haykırmalıyız!

Murat KAYA

Kişilik Envanteri: Bu Kez İşe Alım Yapanlar İçin…

Lou Adler’in Linkedin üzerinden de paylaştığı makale (Why All Interviewers Should be Personality Tested, Not Candidates) oldukça ilgimi çekti.

Açıkçası, öncelikle dikkatimi çeken sadece iki soruyla DISC analizi yapabilmek olmuştu:

Soru 1: Yavaş mı hızlı mı karar alıyorsunuz?

Soru 2: Daha çok sonuçlarla mı ilişkilerle mi ilgilisiniz?

Gerçekten de bu iki soruya verdiği cevaplar en azından adayın tarzı hakkında bir bilgi verebiliyor. Ancak Adler’in kişilik envanteri hakkında bahsettiği başka bir nokta daha var ki, en az bu iki soru kadar önemli. İşe alım yapanların kişilik envanteri yapmış olmasının gerekliliği...

Peki bir işe alımcı kendi tarzını bilirse, ne tarz insanları işe almaya meyilli olduğunu ya da işe alımlarda en çok nelere dikkat ettiğini bilebilir mi? Kendi tarzını anlayan işe alım uzmanı ya da bir yönetici, belki Adler’in dediği gibi tarzını zıttından öğrenerek, kendisini geliştirebilir mi? En önemlisi kendini tanımayan işe alımcı, adayları tanıyabilir mi? Hatta işe alım yapanlara yönelik envanterler olsa, hoş olmaz mı?

Beni türlü sorulara sevk eden makalenin tamamını Lou Adler’dan okuyabilir, siz de kendi sorularınızı ve cevaplarınızı üretebilirsiniz.

İnsanlar benden neden neşeli şarkı istiyor, anlamıyorum

Emre Aydın’ın ‘Eylül Geldi Sonra’ isimli yeni albümü, önümüzdeki hafta müzikseverlerle buluşacak. Sanatçı, göründüğü gibi yalnız ve mutsuz bir insan olmadığını söylüyor.Yeni albümünüz ‘Eylül Geldi Sonra’nın bir konsepti var. Hangi ruh haliyle oluştu şarkılar?Albümün lirik konsepti zamanın insandan götürdükleri. Bir ilişki üzerinden zamanın götürdüğü şeyler. Bu, ille de bir aşk ilişkisi olarak algılanmamalı. Zamanla bir şehre olan sevginizi de kaybedebilirsiniz. Mesela ‘Buralar Yalan’da İstanbul’dan bahsediyorum. Herhangi bir ruh haline bürünüp bir albümü yazma gibi bir durum söz konusu değil. Yaşanmışlıklar birikiyor ve zaman içerisinde şarkı oluyor. Mesela ben eskiden bir yere gidip üç dört yıl orada yaşayan müzisyenleri anlayamazdım. Şimdi onları anlıyorum. Zaman içerisinde oranın kültürünü ve oranın insanlarını anlıyorsun. Bütün bunlar o şehrin müziğini oluşturuyor ve sen de oralı oluyorsun.‘Afili Yalnızlık’ Egeli, ‘Kâğıt Evler‘ Stockholm’lü bir albümdü. ‘Eylül Geldi Sonra’ nereli bir albüm?İstanbullu bir albüm bence. Bu şehrin havasını taşıyor. Ben sokak fotoğrafçılarını çok seviyorum. Bir slayt şov izlediğimde altında çalan müzik ona çok anlam katıyor. Bu albümdeki şarkıların fotoğraflarını nerede çekerim diye düşündüğümde aklıma Galata ya da İstiklal Caddesi’nde sabah erkenden hiç kimseler yokkenki hava geliyor. Bir de bu albümde ud ve ney kullandık. Bana hep İstiklal’de yürürken sokak çalgıcılarından ya da kitapçılardan yükselen müziklerin havasını veriyor.Peki İstanbul’un ruh hali ne kadar var bu albümde?Epeyce. İstanbul daha depresif bir yer. İzmir daha enerjik ve olaylara daha olumlu bakan bir yer. İstanbul her şeyi kotarmaya yönelik, daha hızlı ve daha stresli bir şehir. Daha çok problem var. Beni de mutlaka değiştirmiştir. İzmir’de yazdığım şarkıları düşündüğümde hüzünlü sözlerde bile daha hızlı tempoda şarkılar vardı.Bu depresif şehrin ruh hali size nasıl yansıyor? Depresif biri mi Emre Aydın?Çok depresif bir insan olsanız zaten hiçbir şey üretemezsiniz, öyle bir gücünüz olmaz. Bu yorumu genelde dinleyenler yapıyor. ‘O zaman o insanlar mı çok depresif?’ gibi bir soru çıkıyor ortaya. Sanatın dayanak noktası büyük oranda dramadır. Sahneleri de şarkıları da dramatize edersiniz. Aşk acısı, şehirli insanın da başka yerlerde yaşayan insanın da en kıytırık acısıdır. Evet bir insanın belirli bir dönemini kötü geçirmesine sebep olabilir ama hayat memat meselesi değildir. Bir ölüm kadar acı değildir.O yüzden mi ölümü işlemediniz?Evet. Ölüm çok ciddi bir şey. Okuduğum bir kitapta, izlediğim bir filmde dahi bundan çok hoşlanmıyorum. “İyiyi kabullenin kötü kendini zorla kabullendirir” diye bir söz var. Kötüden bahsetmek istemiyorum. Hayat memat meselesi olan şeyleri çok sık dile getirip insanları üzmek istemiyorum. Bunu yazabilirim ama dinleyiciyi depresyona sokayım gibi bir isteğim yok. Daha sosyal, daha atlatılabilen dönemsel acıların dramatize edilmiş halini seviyorum.Neden albümlerinizi Stockholm’de kaydediyorsunuz. Burada stüdyo yok mu?Türkiye’deki insanlarla da çalışıyorum. Kağıt Evler’de birlikte çalıştığımız Mats Valentin orada yaşadığı için orada yaptık. Ayrıca ben davul kaydı olarak Türkiye’de daha iyi bir davul kaydı duymadım. Duyarsam arabayla stüdyoya gidip gece de evimde yatmaktan memnun olurum. Stockholm deyince biraz havalı tınlıyor ama ne şartlarda çalıştığımızı kimse bilmiyor? Kayıt teknolojisi orada daha iyi.İlk albüm alternatif rock, ikincisi pop-rock diye değerlendirilebilir. Bu albümü tarz olarak nereye koyuyorsunuz?Bir şey olmak zorunda olduğumu düşünmüyorum. İlle de bir şey denilecekse pop-rock ya da pop diyebilirsiniz. Zaten başından beri ben hiçbir zaman rockçıyım demedim. Geçenlerde sektörde yıllarını geçirmiş müzik yazarının kendi aralarındaki Twitter yazışmalarını okudum. “Artık pop-rock diye bir tarz var, Türk müziğine de yerleşti bunu kabul edelim” diye bir yorum vardı. Pop-rock 1980’den beri var.Albümde iki cover var. İnsanlar sizin yaptığınız coverları ya çok beğeniyor ya da hiç beğenmiyor. Neden böyle sizce?Yorumladığım şarkılar tamamen kendi dinlediğim ve sevdiğim şarkılar. Evet “Çok güzel ya da keşke bu şarkıya dokunmasaydın” diyenler oluyor. Yaptığım ama olmayan coverlar da oldu. Mesela Yolcu Yolunda Gerek’i yaptım olmadı. Bana kalsa toplu albümlerde yayınlanan bazı coverlarımı yayınlamazdım. Mesela Barış Manço’nun Dağlar Dağlar’ında daha fazla emek vermemiz gerekiyordu. Biraz aceleye geldi ama ben getirmedim. Ben zaten saygı albümlerine de karşıyım.Neden?O insanın haberi bile yok. Eğer öyle bir vasiyeti yoksa ya da yapım şirketi bunu özenerek yapmıyorsa bence yapılmamalı. Bir haftada kaydedilen şarkılar gördüm. Şu anda böyle şeylere katılmayı çok düşünmüyorum. Ama çok iyi çalışılmış emek harcanmış ve gerçekten o kişinin anısına yakışacak bir iş olursa yer alabilirim.Sizinle ilgili sürekli sorulan bir soru da “Hep mutsuz ve yavaş tempolu şarkılar mı yapacak?” şeklinde...Aslında hareketli şarkılar da yaptım zamanında. Ben de insanların neden benden hareketli ve neşeli şarkılar beklediklerini merak ediyorum. Öyle şarkıları çok daha iyi yapanlar var. Ben bunu yapıyorum. On yıldır hüzünlü şarkılar yazan birine hareketli şarkılar yap demenin anlamını hâlâ çözemedim. Bir de ben bunu çok fazla sorgulamıyorum. Neşeli insanlar için de neden hep böyle laylaylom yazıyorsun deniliyor. İnternetteki dört yorumdan üçünün samimiyetsiz olduğunu düşünüyorum.Dışarıdan çok yalnız bir görüntünüz var. Gerçekte yalnız bir insan mısınız?Aslında yalnız bir insan değilim. Çok arkadaşım var. Dışarı çıkmayan biri değilim.Ama medyanın sunduğu “dışarı çıkan sanatçı” profili ayrı olduğu için öyle bir kanı oluşuyor. Hep insanların gözünün önünde yaşamaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Çünkü benim arkadaşlarımla nerede yesek yediğim de özel hayatımın içine giriyor. Bunu başkalarının bilmesine gerek yok. Onu da bileceklerse ben kendi başıma ne yaşayabileceğim?Bir de bir utangaçlık durumu var galiba. Hayranlarınızla fotoğraf çektirmekten bile çekiniyorsunuz. Sebebi nedir?Zahmete girdiklerini düşünüyorum. Tamam bir şarkı için albüm için bizler de çok emek veriyoruz ama onu dinleyen de ona emek veriyor. Bir şeyi hemen sevemezsiniz biraz emek harcamanız gerekiyor. Bu yüzden bir minnet duygusu hissediyorum ve otuz yıl geçse de bu değişmeyecek.Ama bu haliniz bazıları tarafından ‘yüksek ego’ olarak da değerlendiriliyor…‘Şurada çok egolu davrandım, o yüzden yanlış yaptım’ dediğim şeyler olmadı. Yaptıysam da fark etmedim. Kontrolden çıktığım da olmadı. Fark etmediğim hatalarım varsa onları Allah bilir. Fark ettiğim şeyler olsa direkt söylerim kendime. Öyle çok büyük problem yaşamadık kendisiyle. O size şarkı yaparken lazım ama belli bir dozda.Kanaat önderi değilimToplumsal olaylarda ya da siyasi bir meselede sanatçılar görüşlerini beyan ediyor. Ama siz bundan kaçınıyorsunuz. Bunu istemiyor musunuz yoksa gerçekten apolitik misin?Evet apolitik biriyim. İnsanlar bunu yadırgıyor. Çoğu Avrupa ülkesinde insanlar devlet yetkililerinin isimlerini bile bilemezler. Politika merakım yok. Çıkıp herhangi bir şeyle ilgili bir şey anlatabilecek bir altyapım olduğunu da düşünmüyorum.Ama yine de insanlar sevdikleri bir sanatçının görüşlerini merak ediyor ister istemez…Ben şarkı yazan, Isparta doğumlu şarkı söyleyerek hayatını devam ettiren biriyim. Bir kanaat önderi değilim. Politika ile ilgili dört konudan üçüyle bir ilgim olmuyor. Zaten merak etseniz de konuların içeriğiyle ilgili çok da sağlıklı bilgiye ulaşabileceğinize pek inanmıyorum. Çok da merak etmiyorum.Çok sıkı fanlarınız var. Sizi bu derece benimsemeleri size ekstra bir sorumluluk duygusu katıyor mu?Sosyolojik ve siyasi olaylarda çok fazla fikir beyan etmemeye çalışıyorum. Örnek sanatçı olmak gibi bir isteğim yok. Böyle bir şey olabileceğine de inanmıyorum. Örnek olacak kadar da ortalarda görünmek istemiyorum zaten. Takip edenler içinde çok gençler de var. Siz bir hata yapabilirsiniz ve onlar da sevdikleri için bu hataya alet olabilirler. İnsanları yönlendirmek istemiyorum. Bence sanatçı örnek ya da politik olmak zorunda değil.Anaokulu öğretmeni olmak isterdimAilenize vakit ayırabiliyor musunuz?Çok az görüşebiliyoruz. Ama iki ayda bir olsa da yanlarına gitmeye gayret ediyorum. Evden uzaklaştığım ilk andan itibaren her gün annemle ve babamla konuşuyorum.Onlar alıştılar mı sizin bu durumunuza?Az görüşebilmemize alıştılar, ama benim tanınan biri olduğum fikrine hâlâ alışamadılar. Bir keresinde babam için alışveriş yapıyorduk, bir mağazanın önünde durduk. Elli altmış kişilik bir grup, muhtemelen fotoğraf çektirmek için geldi. O sırada annem “Emre şu poşetin içindeki kazağı çıkarsana üşüdüm.” deyip benden kazak istedi. Tabii herkes orada bize baktı, annem olayın farkında değildi.Kendi yuvanızı kurmayı düşünüyor musunuz?Aile fikrine hiç soğuk değilim. Bu çok ciddi bir iş. Yapı olarak uzak biri değilim. Şarkıcılar evlenmez, yuva kurmaz diye bir önyargım yok.Kaderine teslim olan biri misiniz?Önce elimden geleni yaparım. Daha fazla bir şey yapabilir miyim diye bakarım ondan sonra da bırakırım. Kaderin bir yerden sonra geçilemeyeceğini de biliyorum.Müzisyen olmasanız hangi mesleği yapmak isterdiniz?Anaokulu öğretmeni olmak isterdim. Fotoğraf çekiyorum. Görsel yönetmenlik yapabilirdim. Hayvanları da çok seviyorum, veteriner de olabilirdim.