31 Ekim 2014 Cuma

Plaza Dili ve Edebiyatı ve Çok Daha Fazlası...

Güldür Güldür'ün "Plazada Toplantı" skeci son günlerde çok konuşuldu, sosyal ağlarda çok paylaşıldı, iş yerlerinde çok izlendi. Skeç komik olduğu kadar eleştireldi de. Öncelikle "plaza"larda ya da bilumum iş yerlerinde kullanılan dili çok güzel yansıtıyordu. Okuldayken daha Türkçe olsun diye "veya" yerine "ya da" kullandığımı hatırlıyorum da, bugün "meeting requestler" gönderip raporlar "check" ederken, ne yapıyoruz biz diye sormaktan kendimi alamıyorum. Skeçte işyerlerinde Türkçenin yozlaştırılmasının yanı sıra, içeriği belli olmayan toplantılar, bulunduğu pozisyonun anlamını bilmeyen, sattıkları ürünle herhangi bir bağı olmayan çalışanlar, personeller arası maaş farkları, asıl işten bir haber olan yöneticiler de ele alınmıştı. Özellikle finali çok hoşuma gitti, sanırım hangi sektörün hangi bölümünde olursak olalım, ana işi bilmeye ve öğrenmeye devam etmemiz gerekiyor.

"Haydi herkes et kesmeye!..."

Hala skeci izlememiş olanlar varsa videoyu aşağıda bulabilirler.

30 Ekim 2014 Perşembe

İnsan Kaynakları Ne İş Yapar?

Bir sokak röportajında "İnsan Kaynakları Ne İş Yapar" diye sormuşlar ki, cevaplar evlere şenlik :)

Güzelim yurdumda İnsan Kaynakları alanında çalışan kişilerin iş tanımları çeşitlilik gösterse de, Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından kabul edilen Ulusal Meslek Standardı'na göre örneğin İnsan Kaynakları Uzmanı, bir kuruluşun işe alım, eğitim, kariyer ve yetenek yönetimi, performans yönetimi, ücret ve yan haklar, organizasyonel gelişim ile ilgili insan kaynakları süreçlerinin kurulmasına ve prosedürlerinin hazırlanmasına destek veren; bu süreçleri kuruluş İK politikalarına göre yürüten nitelikli kişidir.

Konu ile ilgili bir başka yazım için: Halkla İlişkiler mi Personel Yönetimi mi İnsan Kaynakları mı?

25 Ekim 2014 Cumartesi

Ümit Besen: Keşke Nikâh Masası'nı hiç yazmasaydım

Ümit Besen, altı yıllık bir aradan sonra ‘Ümit Besen 2014’ adlı albümünü müzikseverlerle buluşturdu. Dillere pelesenk olan birçok şarkıya imza atan sanatçı, dışarıdan neşeli ve sempatik görünse de aslında içine kapanık ve duygusal biri olduğunu söylüyor.Ümit Besen, altı yıl sonra yeni bir albüm çıkardı. Bu albümü vesile ederek, kendisiyle söyleşi yapmak istiyorum. Öğreniyorum ki Bodrum’a taşınmış ve sadece hafta sonları İstanbul’a geliyor. İki gece üst üste sahneye çıkıp yeniden Bodrum’a gidiyor. Ümit Besen ve benim ortak dostumuz Hakan Eren’i söyleşi konusunda aradığımda, artık gazetelere söyleşi vermek istemediğini söylüyor. Sebebini sorduğumda, hâlâ “Müziğe nasıl başladığını, bu şarkıları kendisine kimin yazdırdığı?” gibi, müziğe yeni başlamış birine sorulacak soruların kendisini sıktığından bahsediyor. Bir cumartesi akşamı İstanbul’da yıllardır sahneye çıktığı Mercan’ın yolunu tutuyoruz. Babacan bir tavır ve tebessümle karşılıyor bizi. Sohbete başlamadan önce yakın bir arkadaşıyla yaptığı telefon konuşmasında espri üstüne espri yapıyor. Bu sıcaklıkla ve yeni albümle başlayan sohbetimiz, Cem Yılmaz’ın düğününe kadar uzanıyor.Altı yıldır albüm yapmıyorsunuz. Neden bu kadar geç kaldınız?Aslında albüm yapmak istemiyordum. Bu altı yılın üç senesi içimden bir şey yapmak gelmiyordu. Çünkü kardeşimi kaybettim. Üç sene kanserle mücadele ettik ama kaybettik. O dönem çok yoğun duygular yaşadım. Mesela albümdeki İyi Ki Yoksun o dönemde ve o duygu yoğunluğunda yazılan bir şarkıydı.Bu şarkı diğerlerinden çok farklı zaten. Sizden duymaya pek alışık olmadığımız rock altyapılı bir şarkı.Ağlayarak yazdım o şarkıyı. Sanki bir rockun isyanı gibi düşündüm o an. O yüzden sert bir altyapısı oldu. Çünkü kardeşimin akabinde de dayımı kaybettim. Ankara’da trafik kazasında vefat etti. Anneme hitaben yazılmış bir parça o. Anneme diyorum ki: ‘Biricik kardeşin var ya, Bir haber aldık ki sorma, Oğlun da birazcık hasta, Ne diye sorma, Yanıyoruz için için, Dermanı yok derdimizin, Birimiz hepimiz için, Ölsek ne fayda.’Sonraki üç yıl...Üç yıl kardeşimin tedavisiyle meşgul olduk. Diğer üç yıl da piyasanın durumu yüzünden bir şey yapmak istemedim. Piyasanın durumu malum, albüm satışları diye bir şey kalmadı. İnsanlar sevdiği sanatçının bile CD’sini almayıp internetten dinliyor.Bu durum da sizi ister istemez albüm yapmaktan soğuttu.Aslında beni soğutmuyor, plakçıyı benden soğutuyor. Yapımcı para kazanmak, biz ise insanlarla duygularımızı paylaşmak için albüm yaparız. Bir sanatçı olarak şahsen kendi duygularımı paylaşmak için şarkı yazıyorum. Bu albümden beş kuruş para almadım. Para konuşmadan bütün bestelerimle stüdyoya girdim. Prestij çalışması olarak, sevenlerim benden bir çalışma bekliyor diye. Gerçi Hüseyin Emre teklif etmese belki de yapmazdım yine. ‘Ümit artık bir şeyler yapalım.’ dedi. Ben de kabul ettim.Hüseyin Emre ile bir dönem kırgınlık yaşamıştınız. Aranızı nasıl yumuşattınız?Hüseyin Emre, müzik kariyerimde yola ilk çıktığım arkadaş. Aramızda bir kırgınlık vardı. O yüzden 2006 ve 2008’de Ati Müzik’e iki albüm yaptım. Kariyerim boyunca ilk kez farklı bir plak şirketiyle çalıştım. Cenazeler ve ölümler insanları birleştirirmiş ya... Sağ olsun bu dönemde geldi gitti, acımı paylaştı. İnsanlar filmin koptuğu yerden montajı yapıp devam etmek istiyor. O dönemi yaşayınca, ‘Üç günlük dünya sonuçta, ne olacak’ deyip kırgınlıkları unutuyorsunuz. İkimiz de birbirimize çok şey borçluyuz sonuçta.Müzik dünyasının önde gelen isimleri bile bu dönemde single çalışması yapıyor. Siz düşünmediniz mi hiç?Aslında bu dönemde böyle bir şey yapmak fedakârlık gibi görünüyor ama dinleyicilerime karşı kendimi borçlu hissediyorum. Albümde on şarkıya yer vermiş olsak da daha bestelerim var. Bir albüm daha çıkarabiliriz.Albümde genelde kendi şarkılarınızı seçmişsiniz. Neden dışarıdan sadece iki şarkı aldınız?Evet. Dışardan güzel şarkı bulabilseydim onlardan da mutlaka koymak isterdim ama gelmedi. Hüseyin’e sunduğum şarkılar benim şarkılarımdı. O da bana iki şarkı önerdi. Yavuz Hakan Tok’un İzmir diye bir şarkısı var. İzmir’in benim için önemi büyük. Bu sebeple şarkıyı seslendirmek istedim. Çünkü ilk kez İzmir Konak’ta Ümit Besen Evlendirme Dairesi ile adım yaşatılmak istendi. Sevgili Hakan Tartan, ‘Biz sevgiyi senden öğrendik, adını buraya koymak istiyoruz.’ dedi. Ben de “Neden olmasın, bir gün indirmezlerse koyun.” dedim.Sizi ne zaman görsek neşeli, esprili ve hayat dolusunuz. Bu kadar romantik ve duygusal şarkılar nasıl çıkıyor?Evet, öyle görünüyorum ama aslında içime kapanık biriyim. Bu albümde yer alan Her Gece Onun İçin adlı şarkıda bunun cevabı var aslında. ‘İçim ağlar, yüzüm güler, Ben aslında bu değilim, Güçlü görünmeliyim, Ayakta durmak için...’ diye. Yaşadıklarım bazen yazmaya zorluyor beni. İçimde fırtınalar kopuyor ama dışarıya bir damla vermemeye çalışıyorum. İnsanlar beni el üstünde tutuyor fakat neler yaşadığımdan kimsenin haberi yok. Kendi kendime gözyaşlarımla boğulup düşündüğüm oluyor. Mazi geliyor aklıma, kardeşim geliyor, annem geliyor. Yaşadıklarım...Şarkılarınızın ne kadarında siz varsınız?Yüzde yüzünde varım. Benim olmadığım, hissetmediğim şeyleri yazamam. Gerçekten çok etkilenmiş olmam, beni duygulandırmış olması gerekir. Mesela Bana Abi Deme şarkısı gibi. Onu doktor bir arkadaşımdan esinlenmiştim. Asistan bir kıza âşık olmuştu. Kız da ona abi deyince aşkını söyleyememişti. O beni çok etkilemişti ve bunu yazdım.Müziğe sizinle başlayan birçok isim piyasadan silinip gitti. Sizin kalıcı olmanızın sırrı nedir?Duruşum, karakterim. İnsanlar bence müzikten önce beni seviyor. Müziğimde de ortak buluştuğumuz yerler olunca bu sevgi katlanıyor. Dün birisi geldi, ‘Kızım karnımdayken sizi dinliyordu, şu an yirmi altı yaşında, yine sizi dinliyor.’ dedi. Kimisi doğan çocuğunun ismini Ümit koymuş. Çoğu insan biz sizin şarkılarınızla evlendik diyor. Demek ki birçok insanın hayatına dokunmuş, bir iz bırakmışız. Bunlar parayla kazanılmayacak ve sizi yaşatan şeyler. Çünkü yazdığım birçok şarkı yıllardır dillerde. Başkalarına muhtaç olmadan kendi yazdıklarımla ayakta durabildim. Bunun da etkisi var. Bir de çektiğimiz filmlerin de etkisi var. Birkaç kuşak benim şarkılarımla büyüdü.Yıllardır aynı yerde sahneye çıkıyorsunuz. Başka bir yerde çalışmayı hiç düşünmediniz mi?Az kazandığım halde yıllardır burada sahne alıyorum ve pişman değilim. Burayı kendi evim gibi görüyorum. Öte yandan bugün Tarabya’dan geçtim, ilk çalıştığım yer Köşem Bistro yıkılmış. Yıldızlar da yıkılmış, içine minibüsler park etmiş. Çalıştığım yerler ya mobilyacı dükkânı oluyor ya banka oluyor ya da yıkılıyor. Nikâh masası yapmak için mi mobilyacı yapıyorlar bilemiyorum. (Gülüyor)Günümüzde yapılan duygusal ve aşk şarkılarını nasıl buluyorsunuz?Kimisi güzel, kimisi çok laubali. Aşkı çok hafife alıyorlar. Aşk denen ulvi duygu gitmiş, sadece bu iş bir flörtmüş gibi yazılıyor şarkılar. Bu ulvi duyguyu, hasreti, acıyı, özlemi yaşamak ve ona göre yazmak gerek. Aşk kavramı çok dejenere oldu.Eskisi gibi kalıcı şarkılar da çıkmıyor…Evet çoğu saman alevi gibi geliyor ve geçiyor. En fazla bir-iki ay söyleniyor, sonra kaybolup gidiyor. Günübirlik şarkılar yapılıyor. Bunun sebebi de sadece tutsun kaygısı. İçinde yaşanmışlık ve duygusallık olan şarkılar çok az.Cem Yılmaz’a Nikâh Masası’nı çalmayayım dedim, dinlemediÜmit Besen deyince akla gelen ilk şarkı Nikâh Masası. Oysa 500’e yakın besteniz var. Onların geri planda kaldığını düşünmüyor musunuz? Keşke hiç yazmasaydım dediğiniz oldu mu?Demez miyim hiç? Nereden yaptım şu şarkıyı dediğim çok oldu. Programa çıkıyorum hemen bir peçete geliyor, üstünde Nikâh Masası. Yahu bir bekle. Başka şarkı yok mu? Zaten programın sonunda çalıyorum. İnanın ki bazen bıkkınlık geliyor ama yapacak bir şey yok, insanlar seviyor.Bu şarkı aslında çok acıklı, sitem dolu bir ayrılık şarkısı. İnsanların en mutlu günlerinde bu şarkıyı istemeleri ironik değil mi?Evet, içi çok sitem dolu. Cem Yılmaz da bu şarkıyı istedi, ayrıldı bak. (Gülüyor) Cem illa bu şarkıyla dans edeceğim, dedi. Cem yapma, bu ayrılık şarkısı, ben sana İyi Günde Kötü Günde’yi çalayım, dedim. Yok abi, ille de bunu istiyorum, dedi. (Gülüyor) Bu şarkıyı çalan bazı piyanistler damat tarafından darp edilmiş. Damat, evlendiğim kızla bir ilişkin mi var diye piyanisti dövmüş. Böyle düşünen zihinler de var. Halbuki bunu rüyada gördüm ve kalkıp yazdım. Yaşadıklarımla da örtüşen bir şarkıydı. Ben de böyle bir şey yaşadım. Sevdiğim insan başkasıyla evlendi. Sonra davetiyesi geldi.Hâlâ şarkılar yazıyorsunuz. Üretkenliğin sırrı nedir?Fazla duygusal olmak. Derdini kâğıtla, kalemle paylaşabilmek. Fazla kimseyle konuşamamak. Etrafımda pek kimse yoktur benim. Herkesle oturup konuşan bir insan değilim. Geçici ve sahte dostlukları sevmem. Gerçek dostlukları severim. Dostlarım için ölürüm. Sahte insanları hemen fark eder ve ayırırım. Bunlar beni yoruyor.Sanırım İstanbul da sizi epey yormuş. O yüzden Bodrum’a taşınmışsınız.Hiç sormayın. Geçen gün eşimi almaya gittim. Üç saat trafikte kaldık. Artık bu trafiğe, bu gürültüye dayanamıyorum. İki yıl önce Allah nasip etti, orada bir ev yaptırdık. Hanım da, ‘Bu yaştan sonra burada ne yapacağız? Gidelim biraz dinlenelim.’ dedi. O isteyince ben de kıramadım. Haftada iki gün İstanbul’a gidip geliyorum. Ben Bodrum’a giden sanatçılardan olmadım. Otuz sene boyunca toplasan iki-üç kere gitmişimdir. Çalışmaktan tatil yapmaya bile fırsatım olmadı.Gece 2’de çıkar dolaşırdımSizin araba tutkunuzu bilmeyen yok. Nereden geliyor bu araba sevdası?Tamirci çocuğuyum ben. Babamın yanında çalıştım, tornada çalıştım. Araba sevdam o zamanlarda başladı. Arabaları sevdim. İyi arabaları seviyorum. Genellikle gece biniyorum. Kapımın önünde pek durmaz lüks arabam. Bunu gösteriş için değil, sevdiğim için yapıyorum. Gece saat ikide çıkarım dışarı. Dolaşır gelirim. Kimse görmez bile beni. Tamamen kendi zevkim için.Peki ya fotoğraf merakınız...Rahmetli dedem fotoğraf sanatına meraklıydı. Öğretmendi. Aynı zamanda ud çalardı. Çok önemli biriydi. Ondan geliyor. Önce çocuklarımın fotoğraflarını çekerek başladım. Sonra tutku halini aldı. Genelde manzara çekiyorum. Fotoğraf teknolojisini yakından takip ediyorum. Piyasadaki en iyi makineler ve objektifler bende var.Sizin için, ‘Çocuklarını el üstünde tutar’ diyorlar. Çok mu düşkünsünüz çocuklarınıza?Çocuklarımın topluma yararlı birer insan olmaları için hep çabaladım. Beni yordu. Çocuğumun biri avukat oldu, diğeri halkla ilişkiler okudu. Evlendi, bana bir torun verdi. En küçüğü de medya iletişim ve görsel sanatlar okuyor. Hayatın zorluklarını onlara hissettirmeden onları yaşatmaya özen gösteriyorum. Mesela dün dokuz saat araba kullandım ve yorgun argın eve geldim. Duş alıp programa çıkacağım. Kızım dersten çıkmış, yorulmuş, uzanıyordu. ‘Baba, bana su verir misin?’ dedi. Tabii ki dedim ve gittim su getirdim. İki lokma bir şey yemeden onun suyunu götürdüm. Çocuklarıma bu kadar değer verdim. Yorgun olsam, ayaklarım titrese bile onlara koşuyorum.

23 Ekim 2014 Perşembe

Güzellik anlayışı değişiyor sevdası değişmiyor

Güzellik nedir? İnsanlık tarihine şöyle bir bakınca görünen o ki ‘güzel’ hep değişmiş. Aynı kalansa güzelleşmek çabasıyla yapılan absürtlükler olmuş. Çin’de küçük ayaklar için demir ayakkabılar giyen kadınlar, yüzünü tebeşirle boyayan, kelleşmek için başını kazıyan erkekler... Bugünün estetik ameliyatları ve makyaj stillerinin gelecek nesiller için aynı olmayacağı ne malum?Birisi, dünyanın en güzel kadınını tarif etmenizi istese, muhtemelen bir Hollywood yıldızına veya ünlü bir mankene benzer profil anlatacaksınızdır. Bu tarif edeceğiniz güzel; kesinlikle şişman olmayacaktır, kırmızı elma yanakları da, ayak topuklarına kadar uzanan saçları da... Ya da yüzü kireç beyazı, patlak gözlü bir kadını da asla tarif etmeyeceksinizdir. Yakışıklı erkek algınızda ise kel birisi yoktur muhtemelen. Öyle olsaydı saç ektirme bir endüstri halini almaz ve Türkiye’de saç ekim merkezlerinin sayısı 250’yi geçmezdi. Sektörün yıllık cirosu 2013’te bir milyar Euro’yu buldu. Bir iddiaya göre günümüzde dünyada kellik oranı yüzde 80’lere ulaştı. Koskoca bir üniversite hocasını, kürsü sahibi bir bilim adamını saç ektirecek kadar etkileyen ‘kellik kötüdür’ algısı eski zamanlardan beri var ama bu yüzyılda hastalık boyutunu aldı. Bu kel adamlar bir zaman makinesi yapılsaydı ve 10. yüzyılın Japonya’sına gitseydi belki de dönemin en yakışıklıları olarak epey beğeni toplayacaklardı. Yine aynı çağlarda Çin’e gitsek, ayak numaraları 40’lı rakamları bulan İngiliz kadınlarına Çinliler çok şaşıracaktı. Zira o zamanlar bir kadın için güzellik kıstası küçük ayaklardı. Aileler kızları evde kalmasın diye daha bebeklikten itibaren kızlarının ayaklarını bandajlıyordu. Ayakları o kadar küçük ki, yetişkin bir kadının ayakkabıları ancak bir sigara paketi büyüklüğünde. Bu anlayışın mağduru, yaşayan birkaç yaşlı kadın var. Ayaklarının bu küçük ayakkabılar için aldığı şekli gördüğünüzde şok yaşayabilirsiniz. Bir insan kendisine nasıl ve neden böyle bir acımasızlığı yapar? Cevap: Demir ayakkabılar giyerek ve güzelleşmek için!Güzel, tarihe ve kültüre göre değişiyor ama güzelleşmek gayreti hep aynıİnsanlık tarihi, hatta kadınların tarihi biraz da güzelleşmek uğruna yapılan absürtlükler tarihidir. Aslında güzellik algısının değişimi de diyebiliriz buna. Sanat ve estetik tarihi değil sözünü ettiğimiz. Bir insanın bir başka insanı daha güzel bulması, daha güzel görmesi yani beğenmesi uğruna yapılanlardır. Bir başka deyişle güzellik algısıdır. Bir kadında güzel olduğu düşünülen şey, tarihlere ve kültürlere göre değişiyor. Güzellik algısı iletişim çağından önce her topluma, coğrafyaya ve çağa göre değişiyordu. Artık global bir köy olan günümüzde ise tek bir güzellik anlayışı var. Onu şartlarından biri de malumunuz: Zayıf olmak. (Antik çağın insanları duymasın, şok yaşar.) Bronz ten bir mesela. Onun için kadınlar, erkekler güneş altında döne döne yatmakla yetinmiyor, tabut gibi cihazların içine girip (solaryum) bekliyor! Eskiden kadınlar (ve hatta erkekler) beyaz bir tene sahip olmak için türlü yollar deniyordu. Anadolu’da limonla elini yüzünü ovmak, Avrupa’da ve Amerika’da tüm yüzünü pudrayla boyamak mesela. Antik Roma’da alın ve kollar, tebeşir veya üstübeç (bir tür kurşun karbonat) ile beyazlaştırılıyordu. Romalılar yüzleri için saatlerce uğraşıyordu. Sürdükleri fondoteni ve kremleri ise dönemin kozmetik endüstrisi (!) şöyle hazırlıyordu: Koyun yünü yağından (bir tür losyon) elde edilir. Arpa unu, öğütülmüş geyik boynuzu, bal ve kızıl güherçile köpüğü karışımı… Gözkapağı ve kaşlarını ise kömürle boyuyorlardı. Persli, Mısırlı, Yunanlı ve Romanlı kadınlar ise yüzleri ve saçları için çok para harcarmış. Romalı kadınların sabah ilk işleri, yüzlerinde kalan krem ve ekmek lapasından yüz maskelerini silmek olurmuş.Antik çağın yüksek sosyetesinin cilt bakımı için kullandığı en önemli ürün, fasulye lapası kompresleri. Tarif şöyle geçiyor antik bir kitapta: “Günışığında Stehanus’un hamamına giderseniz, fasulye lapasını sarkmış göbeği için kullanmayan bir kişi bile göremezsiniz. Bu size hoş geldin hediyesidir. Fasulye lapasının benzer bir tıbbî kullanımı da vardır. Celsus bunu, çürük ve lekeleri yok etmek ve hastalığı vücuttan atmak amacıyla sıcak kompres olarak önermektedir... Zenginler kendilerini kremler ve parfümlerle boğuyordu...” Değişen bir şey olmamış, bugünün zenginleri de (aslında artık fakirler de) aynı şeyi yapıyor. İlginç olan o dönemde parfümler yalnızca vücuda sürülmez, ağız yoluyla da alınırdı. Ağız kokusu yaygın bir sorundu. Bunu şarabı çok içmeye ve balık yemelerine yoruyorlardı.Sarı saç daima güzelliğin simgesi olmuşBugünün güzel kadın algısında sarı saç önemli bir kıstas. Özellikle siyah saçın yaygın olduğu Asyalı toplumlar için sarı saç bir ütopya. Meğer tarihte de böyleymiş. Özellikle Antik Romalı ve Yunanlarda sarı saç bir fenomenmiş. Sebebi Romalıların, Germania (Polonya/Belarus/Litvanya’yı kapsayan bölgeye antik çağda bu ad veriliyordu.) kabileleriyle yaptıkları ilk temaslarda gördükleri sarı saçlı bölge kadınları olmuş. Aslında tarih sayfalarında dolaşınca güzellik uğruna yapılanlara dair dikkat çeken en önemli detay, tüm toplumlarda ve zamanlarda kadınların saçlarını yapmak için çok vakit harcadıkları oluyor. Romalı kadınlar saçlarını güneşte parlatacak losyonlar sürüyordu. Kızıl veya sarıya boyuyordu. Eşleri siyah saç tercih edenlerin keyfi yerindeydi. Zengin kadınlar, genellikle peruk ve takma saç tutamları kullanıyordu. Hindistan’dan ithal edilen siyah saçlar ve Germenia’dan gelen kızıl saçlar gözdeydi. Ayrıca bu saçlar hem doğal hem de boyanabiliyordu. En çok tercih edilen renkse, Germania’dan ithal edilen ve keçi yağıyla kayın ağacı külü karışımından oluşan sapo ile elde edilen sarıydı.Eski çağlarda hem kadın hem erkeklerin kendini iyi hissetmesinin yolu kendilerine çekidüzen verecek bir modayı takip etmek. Romalı kadınlar saçlarına şekil vermek için hafif alev üstünde ısıttıkları demir aparatları kullanıyordu. Saçları kaşlarının üstüne düşsün diye ne zahmetler çekiyorlardı. Alınlarında neredeyse hiç yer kalmazdı. Erkekler de en az kadınlar kadar saç şekli konusunda modayı takip ediyordu. Beyaz saçlar ise koparılırdı.Kelliğe çare olarak antik çağ insanlarının bulduğu sıra dışı formül!Eski insanların saç bakımı için (dökülmemesi, beyazlamaması) yaptıkları gerçekten şaşırtıcı. Hatta mide bulandırıcı… Mezopotamya’da beyaz saçlar için, kara öküzün, bir akrebin ve bir domuzun her iki safra kesesinden bir damla karıştırılıp, kara bir kuzgunun ve bir leyleğin başıyla demlemiş afyon karışımı tavsiye ediliyor. Mısırlılar ise afyon tentürü, yağ, kedi rahmi ve kuzgun yumurtası karışımı kullanıyordu. Bu tarifleri hiyeroglif yazılarından arkeologlar okuyor. Daha bitmedi, kellik için sıra dışı bir tarifi var eski insanlardan; aslan, hipopotam, timsah, kedi, yılan ve dağ keçisi yağından yapılan merhemi sürüyorsunuz... Tarih kitaplarında devamına dair bir şey yazmıyor. Güzellik, kadının değerinin tek ölçütüGüzellik, insanlık tarihi boyunca özellikle kadının değerinin tek ölçütü olarak kullanılmış. Peki, nedir güzellik? Moda dergilerinde endüstrinin bir metası olan, cinselliği ön plandaki kadın mıdır? Roland Barthes, bu soruya farklı bir bakış açısıyla cevap veriyor: “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır. Güzel kadının hikâyesi biraz da güzelliği yakalamak için verilen ödünlerin tarihidir de. Giysiler yoluyla, makyaj malzemeleriyle, ameliyatlarla, demir ayakkabılar giyerek, boynuna halkalar bağlayıp uzatarak verilen tüm ödünler bir üst sınıfa geçiştir. Kıymetlenmektir. Tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi.” Stendhal’ın sözü aslında tüm bunları açıklıyor; güzellik mutluluk vaadinden başka bir şey değildir. Öyle olmasaydı çağlar boyunca güzellik algısı böyle değişir miydi? Bir başkasına daha güzel görünmek için insanlık bu kadar absürt şeyler yapar mıydı? Bugün moda, tüketim, estetik ve diyet endüstrisi güzelliğe yükseliş öyküsünün ana karakterleridir. Vaat edilen mutluluğa ulaşmanın araçları. 1950’ler yani modanın (giyinmenin bir endüstri haline geldiği zamanlar) yükseldiği, mankenliğin bir meslek haline geldiği zamanlar, sosyologlar ve feministler bunu tartışıyordu. Bir yanda ideal yüz (la beaute ideale), kaliteli kadın kavramları topluma moda dergileri ve kıyafet endüstrisi tarafından empoze edilirken, bir yandan da tarih ve kültürler incelenip güzellik kavramı irdelenmiş. İşte o zamanlara ait bir sözdür Roland Barthes’in “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır.” cümlesi. Neticede ortaya çıkan her çağın, kültürün bir güzeli vardır. Bu çağın güzelini ise moda buyurur. Gelecek nesiller güzelleşmek için yüz gerdirmeyi anlayamayacak Hatice Gökçe için sadece modacı demek doğru olmaz. İnsanların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarına dair kafa yoran biri aynı zamanda. Güzellik kavramına dair çarpıcı tespitleri var. Güzelleşme uğruna insanın bedenine yaptıklarını ‘büyüklenme’ olarak görüyor: “Geçmişten güzelleşme uğruna yapılan birkaç şey var; saçların inanılmaz kabartıldığı zamanlar. Belin korselerle inceltildiği zamanlar. Boynunu uzatmak için Myanmarlı kadınların boyunlarına taktıkları halkalar. Kadınların vücudundaki tüylerin temizlenmesi. Doğanın verdiği ve bedenimizde olmasının binlerce faydası olan tüylerin neden temizlenmek zorunda olduğu benim kafamı kurcalıyor. Saçların boyanması yine anlamak istemediğim bir güzelleşme kaygısı. İnsanın dünyaya geldiğinden beri gerçek kişiliklerini yansıtan fiziksel özelliklerini değiştirmesi beni şaşırtan başka bir konu. Büyük bir büyüklenme olduğunu düşünüyor, büyük bir ukalalık olduğuna inanıyorum. Daha iyisini ben düşünürüm demek, doğaya karşı gelmek yine anlamadığım bir konu. Hayatında gerçek manada bir şey üretemeyen insanların kolay yapabildikleri ya da vitamin ve fikir eksikliğinden başvurdukları bir yol estetik.” Bunları anlattıktan sonra önümüzdeki nesillerin yüz gerdirmeyi anlamakta zorlanacaklarını söylüyor. Gökçe, estetik sektörünü teknolojinin gücünü deneme alanı, modanın ise yeni bir alanı olarak görüyor: “Moda, giyinmenin yanında yeni bir konu arayışında idi ve kendini daha da anlamlandırmak adına gözünü bedene dikti. Estetik sektörü, gelişen teknolojiyle yapabildiklerinin gücünü denemek için insan bedeninde en cesur olanlarla harekete geçti ve cesur sayısını artıracak kampanyalarla da bunun sayısını çoğalttı. Geri dönüşü olmaması işin şaka olmadığını, acı bir gerçek olduğunu gösteriyor. İnsanların algısıyla öyle oynadılar ki bu durum tuhaf bile gelmiyor. En fazla dalga geçilen bir özellik gibi halkın diline yerleşti.”Hatice Gökçe, modanın buyurduğu güzellik algısını ise bir karabasana benzetiyor. Kötü bir rüya dediği bu algının etkisini insanların üzerinden atabilmesininse zor olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Günümüzde moda, genetiği değişmiş gıda gibi. Hormonlu ve geri dönüşü yok. Endüstri bir canavar gibi sürekli acıkıyor ve hayatta kalmak için modayı öne sürüyor. Ulaşılabilinecek her şeyin hızla düşünülmüş olması, sınırların zorlanmış olması, gözleri bedene çeviren bir sebeptir bana kalırsa.”

18 Ekim 2014 Cumartesi

Güzellik anlayışı değişiyor sevdası değişmiyor

Güzellik nedir? İnsanlık tarihine şöyle bir bakınca görünen o ki ‘güzel’ hep değişmiş. Aynı kalansa güzelleşmek çabasıyla yapılan absürtlükler olmuş. Çin’de küçük ayaklar için demir ayakkabılar giyen kadınlar, yüzünü tebeşirle boyayan, kelleşmek için başını kazıyan erkekler... Bugünün estetik ameliyatları ve makyaj stillerinin gelecek nesiller için aynı olmayacağı ne malum?Birisi, dünyanın en güzel kadınını tarif etmenizi istese, muhtemelen bir Hollywood yıldızına veya ünlü bir mankene benzer profil anlatacaksınızdır. Bu tarif edeceğiniz güzel; kesinlikle şişman olmayacaktır, kırmızı elma yanakları da, ayak topuklarına kadar uzanan saçları da... Ya da yüzü kireç beyazı, patlak gözlü bir kadını da asla tarif etmeyeceksinizdir. Yakışıklı erkek algınızda ise kel birisi yoktur muhtemelen. Öyle olsaydı saç ektirme bir endüstri halini almaz ve Türkiye’de saç ekim merkezlerinin sayısı 250’yi geçmezdi. Sektörün yıllık cirosu 2013’te bir milyar Euro’yu buldu. Bir iddiaya göre günümüzde dünyada kellik oranı yüzde 80’lere ulaştı. Koskoca bir üniversite hocasını, kürsü sahibi bir bilim adamını saç ektirecek kadar etkileyen ‘kellik kötüdür’ algısı eski zamanlardan beri var ama bu yüzyılda hastalık boyutunu aldı. Bu kel adamlar bir zaman makinesi yapılsaydı ve 10. yüzyılın Japonya’sına gitseydi belki de dönemin en yakışıklıları olarak epey beğeni toplayacaklardı. Yine aynı çağlarda Çin’e gitsek, ayak numaraları 40’lı rakamları bulan İngiliz kadınlarına Çinliler çok şaşıracaktı. Zira o zamanlar bir kadın için güzellik kıstası küçük ayaklardı. Aileler kızları evde kalmasın diye daha bebeklikten itibaren kızlarının ayaklarını bandajlıyordu. Ayakları o kadar küçük ki, yetişkin bir kadının ayakkabıları ancak bir sigara paketi büyüklüğünde. Bu anlayışın mağduru, yaşayan birkaç yaşlı kadın var. Ayaklarının bu küçük ayakkabılar için aldığı şekli gördüğünüzde şok yaşayabilirsiniz. Bir insan kendisine nasıl ve neden böyle bir acımasızlığı yapar? Cevap: Demir ayakkabılar giyerek ve güzelleşmek için!Güzel, tarihe ve kültüre göre değişiyor ama güzelleşmek gayreti hep aynıİnsanlık tarihi, hatta kadınların tarihi biraz da güzelleşmek uğruna yapılan absürtlükler tarihidir. Aslında güzellik algısının değişimi de diyebiliriz buna. Sanat ve estetik tarihi değil sözünü ettiğimiz. Bir insanın bir başka insanı daha güzel bulması, daha güzel görmesi yani beğenmesi uğruna yapılanlardır. Bir başka deyişle güzellik algısıdır. Bir kadında güzel olduğu düşünülen şey, tarihlere ve kültürlere göre değişiyor. Güzellik algısı iletişim çağından önce her topluma, coğrafyaya ve çağa göre değişiyordu. Artık global bir köy olan günümüzde ise tek bir güzellik anlayışı var. Onu şartlarından biri de malumunuz: Zayıf olmak. (Antik çağın insanları duymasın, şok yaşar.) Bronz ten bir mesela. Onun için kadınlar, erkekler güneş altında döne döne yatmakla yetinmiyor, tabut gibi cihazların içine girip (solaryum) bekliyor! Eskiden kadınlar (ve hatta erkekler) beyaz bir tene sahip olmak için türlü yollar deniyordu. Anadolu’da limonla elini yüzünü ovmak, Avrupa’da ve Amerika’da tüm yüzünü pudrayla boyamak mesela. Antik Roma’da alın ve kollar, tebeşir veya üstübeç (bir tür kurşun karbonat) ile beyazlaştırılıyordu. Romalılar yüzleri için saatlerce uğraşıyordu. Sürdükleri fondoteni ve kremleri ise dönemin kozmetik endüstrisi (!) şöyle hazırlıyordu: Koyun yünü yağından (bir tür losyon) elde edilir. Arpa unu, öğütülmüş geyik boynuzu, bal ve kızıl güherçile köpüğü karışımı… Gözkapağı ve kaşlarını ise kömürle boyuyorlardı. Persli, Mısırlı, Yunanlı ve Romanlı kadınlar ise yüzleri ve saçları için çok para harcarmış. Romalı kadınların sabah ilk işleri, yüzlerinde kalan krem ve ekmek lapasından yüz maskelerini silmek olurmuş.Antik çağın yüksek sosyetesinin cilt bakımı için kullandığı en önemli ürün, fasulye lapası kompresleri. Tarif şöyle geçiyor antik bir kitapta: “Günışığında Stehanus’un hamamına giderseniz, fasulye lapasını sarkmış göbeği için kullanmayan bir kişi bile göremezsiniz. Bu size hoş geldin hediyesidir. Fasulye lapasının benzer bir tıbbî kullanımı da vardır. Celsus bunu, çürük ve lekeleri yok etmek ve hastalığı vücuttan atmak amacıyla sıcak kompres olarak önermektedir... Zenginler kendilerini kremler ve parfümlerle boğuyordu...” Değişen bir şey olmamış, bugünün zenginleri de (aslında artık fakirler de) aynı şeyi yapıyor. İlginç olan o dönemde parfümler yalnızca vücuda sürülmez, ağız yoluyla da alınırdı. Ağız kokusu yaygın bir sorundu. Bunu şarabı çok içmeye ve balık yemelerine yoruyorlardı.Sarı saç daima güzelliğin simgesi olmuşBugünün güzel kadın algısında sarı saç önemli bir kıstas. Özellikle siyah saçın yaygın olduğu Asyalı toplumlar için sarı saç bir ütopya. Meğer tarihte de böyleymiş. Özellikle Antik Romalı ve Yunanlarda sarı saç bir fenomenmiş. Sebebi Romalıların, Germania (Polonya/Belarus/Litvanya’yı kapsayan bölgeye antik çağda bu ad veriliyordu.) kabileleriyle yaptıkları ilk temaslarda gördükleri sarı saçlı bölge kadınları olmuş. Aslında tarih sayfalarında dolaşınca güzellik uğruna yapılanlara dair dikkat çeken en önemli detay, tüm toplumlarda ve zamanlarda kadınların saçlarını yapmak için çok vakit harcadıkları oluyor. Romalı kadınlar saçlarını güneşte parlatacak losyonlar sürüyordu. Kızıl veya sarıya boyuyordu. Eşleri siyah saç tercih edenlerin keyfi yerindeydi. Zengin kadınlar, genellikle peruk ve takma saç tutamları kullanıyordu. Hindistan’dan ithal edilen siyah saçlar ve Germenia’dan gelen kızıl saçlar gözdeydi. Ayrıca bu saçlar hem doğal hem de boyanabiliyordu. En çok tercih edilen renkse, Germania’dan ithal edilen ve keçi yağıyla kayın ağacı külü karışımından oluşan sapo ile elde edilen sarıydı.Eski çağlarda hem kadın hem erkeklerin kendini iyi hissetmesinin yolu kendilerine çekidüzen verecek bir modayı takip etmek. Romalı kadınlar saçlarına şekil vermek için hafif alev üstünde ısıttıkları demir aparatları kullanıyordu. Saçları kaşlarının üstüne düşsün diye ne zahmetler çekiyorlardı. Alınlarında neredeyse hiç yer kalmazdı. Erkekler de en az kadınlar kadar saç şekli konusunda modayı takip ediyordu. Beyaz saçlar ise koparılırdı.Kelliğe çare olarak antik çağ insanlarının bulduğu sıra dışı formül!Eski insanların saç bakımı için (dökülmemesi, beyazlamaması) yaptıkları gerçekten şaşırtıcı. Hatta mide bulandırıcı… Mezopotamya’da beyaz saçlar için, kara öküzün, bir akrebin ve bir domuzun her iki safra kesesinden bir damla karıştırılıp, kara bir kuzgunun ve bir leyleğin başıyla demlemiş afyon karışımı tavsiye ediliyor. Mısırlılar ise afyon tentürü, yağ, kedi rahmi ve kuzgun yumurtası karışımı kullanıyordu. Bu tarifleri hiyeroglif yazılarından arkeologlar okuyor. Daha bitmedi, kellik için sıra dışı bir tarifi var eski insanlardan; aslan, hipopotam, timsah, kedi, yılan ve dağ keçisi yağından yapılan merhemi sürüyorsunuz... Tarih kitaplarında devamına dair bir şey yazmıyor. Güzellik, kadının değerinin tek ölçütüGüzellik, insanlık tarihi boyunca özellikle kadının değerinin tek ölçütü olarak kullanılmış. Peki, nedir güzellik? Moda dergilerinde endüstrinin bir metası olan, cinselliği ön plandaki kadın mıdır? Roland Barthes, bu soruya farklı bir bakış açısıyla cevap veriyor: “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır. Güzel kadının hikâyesi biraz da güzelliği yakalamak için verilen ödünlerin tarihidir de. Giysiler yoluyla, makyaj malzemeleriyle, ameliyatlarla, demir ayakkabılar giyerek, boynuna halkalar bağlayıp uzatarak verilen tüm ödünler bir üst sınıfa geçiştir. Kıymetlenmektir. Tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi.” Stendhal’ın sözü aslında tüm bunları açıklıyor; güzellik mutluluk vaadinden başka bir şey değildir. Öyle olmasaydı çağlar boyunca güzellik algısı böyle değişir miydi? Bir başkasına daha güzel görünmek için insanlık bu kadar absürt şeyler yapar mıydı? Bugün moda, tüketim, estetik ve diyet endüstrisi güzelliğe yükseliş öyküsünün ana karakterleridir. Vaat edilen mutluluğa ulaşmanın araçları. 1950’ler yani modanın (giyinmenin bir endüstri haline geldiği zamanlar) yükseldiği, mankenliğin bir meslek haline geldiği zamanlar, sosyologlar ve feministler bunu tartışıyordu. Bir yanda ideal yüz (la beaute ideale), kaliteli kadın kavramları topluma moda dergileri ve kıyafet endüstrisi tarafından empoze edilirken, bir yandan da tarih ve kültürler incelenip güzellik kavramı irdelenmiş. İşte o zamanlara ait bir sözdür Roland Barthes’in “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır.” cümlesi. Neticede ortaya çıkan her çağın, kültürün bir güzeli vardır. Bu çağın güzelini ise moda buyurur. Gelecek nesiller güzelleşmek için yüz gerdirmeyi anlayamayacak Hatice Gökçe için sadece modacı demek doğru olmaz. İnsanların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarına dair kafa yoran biri aynı zamanda. Güzellik kavramına dair çarpıcı tespitleri var. Güzelleşme uğruna insanın bedenine yaptıklarını ‘büyüklenme’ olarak görüyor: “Geçmişten güzelleşme uğruna yapılan birkaç şey var; saçların inanılmaz kabartıldığı zamanlar. Belin korselerle inceltildiği zamanlar. Boynunu uzatmak için Myanmarlı kadınların boyunlarına taktıkları halkalar. Kadınların vücudundaki tüylerin temizlenmesi. Doğanın verdiği ve bedenimizde olmasının binlerce faydası olan tüylerin neden temizlenmek zorunda olduğu benim kafamı kurcalıyor. Saçların boyanması yine anlamak istemediğim bir güzelleşme kaygısı. İnsanın dünyaya geldiğinden beri gerçek kişiliklerini yansıtan fiziksel özelliklerini değiştirmesi beni şaşırtan başka bir konu. Büyük bir büyüklenme olduğunu düşünüyor, büyük bir ukalalık olduğuna inanıyorum. Daha iyisini ben düşünürüm demek, doğaya karşı gelmek yine anlamadığım bir konu. Hayatında gerçek manada bir şey üretemeyen insanların kolay yapabildikleri ya da vitamin ve fikir eksikliğinden başvurdukları bir yol estetik.” Bunları anlattıktan sonra önümüzdeki nesillerin yüz gerdirmeyi anlamakta zorlanacaklarını söylüyor. Gökçe, estetik sektörünü teknolojinin gücünü deneme alanı, modanın ise yeni bir alanı olarak görüyor: “Moda, giyinmenin yanında yeni bir konu arayışında idi ve kendini daha da anlamlandırmak adına gözünü bedene dikti. Estetik sektörü, gelişen teknolojiyle yapabildiklerinin gücünü denemek için insan bedeninde en cesur olanlarla harekete geçti ve cesur sayısını artıracak kampanyalarla da bunun sayısını çoğalttı. Geri dönüşü olmaması işin şaka olmadığını, acı bir gerçek olduğunu gösteriyor. İnsanların algısıyla öyle oynadılar ki bu durum tuhaf bile gelmiyor. En fazla dalga geçilen bir özellik gibi halkın diline yerleşti.”Hatice Gökçe, modanın buyurduğu güzellik algısını ise bir karabasana benzetiyor. Kötü bir rüya dediği bu algının etkisini insanların üzerinden atabilmesininse zor olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Günümüzde moda, genetiği değişmiş gıda gibi. Hormonlu ve geri dönüşü yok. Endüstri bir canavar gibi sürekli acıkıyor ve hayatta kalmak için modayı öne sürüyor. Ulaşılabilinecek her şeyin hızla düşünülmüş olması, sınırların zorlanmış olması, gözleri bedene çeviren bir sebeptir bana kalırsa.”

Superwoman Sendromuna Nasıl Aday Oldum?

Hayat akıp giderken, son zamanlarda iyiden iyiye fark ettim ki sürekli koşturuyorum. Evlenip şehir değiştirdiğimden ve bu dönemde hayat bizi pek çok sınavla sınadığından toparlanmak için çaba gösterdiğim de doğrudur. Bir yandan  yeni şehrimde iş görüşmelerine gitmeye başlarken, bir yandan da ev sorumluluğunu almış buldum kendimi. Yeni bir çevre, yeni ilişkiler bir yanda dursun, sürekli öğrenmeden duramadığımdan, ingilizce seviyem iyi olduğu halde daha da geliştirmek için ingilizce kursuna yazıldım. İnsan kaynaklarına dair bir şeyler okumasam, araştırmasam boş buluyorum kendimi. Blog yazamadığım zamanlar suçluluk hissediyorum. Anlayacağınız iş arayışında ve nispeten rahat olmam gerekirken bile bir türlü yok, olamıyorum. 

Bu koşturmacanın kendisi bile kafamı kurcalıyor ve içimdeki ses soruyor:

"Superwoman Sendromuna Nasıl Aday Oldum?"

İlk okula giderken ilk dördümü aldığımda ağlamışım. Hatırlıyorum da, o zamana kadar hep beş-pekiyi aldığımdan dördü zayıf bir not sanmıştım. Okul hayatımda hep kendimi aşmaya çalıştım. Üniversite yetmedi yüksek lisans yaptım, hep daha fazla bilgi için. Çalışırken işimi gelişigüzel yaptığım olmadı hiç, hep en iyisini hedefledim. Boş durmayı hiç sevmedim, bir işi yapar yapmaz bir sonrakine geçtim. Son zamanlarda evimde de dört döndüğümü fark ettim. Ama bir dakika dostlar, bir de çalışınca bu gidişe bir dur demek gerekecek.

Aslında bu durumdan pek çok kadın muzdarip.  Kadın iyi eş, evlat, anne, öğrenci, iş kadını, arkadaş vb. olmak zorunda. Üstelik çalışıyorsa iş aile yaşam dengesini kurmak durumunda. Önlem için yapılabilecek pek çok şey sayılabilir belki ama bence en önemlisi:

Kendimize zaman ayırmalıyız ve biraz akışına bırakmayı öğrenmeliyiz tüm süper kadınlar ve süper kadın adayları, gerisi boş!

11 Ekim 2014 Cumartesi

Yağmur Ün: Yetimler, gönüllere girecek

Samanyolu TV’de çarşamba günleri ekrana gelen ‘Yetim Gönüller’de Asya karakterini canlandıran Yağmur Ün, oyunculuğa daha kırkı çıkmadan ‘mekan sahibi’ kontenjanından girmiş. Yeşilçam’ın onlarca usta oyuncusunu Kuzguncuk’taki evlerinde ağırlayan Ün ailesi, kızlarını kamera ile tanıştırmakla kalmamış, ustalarla sıkı dostluklar da geliştirmiş.Oyuncu olmak, başrolde oynamak için eğitim şart! Fakat elinizden tutan bir yapımcı, yönetmen yoksa ağzınızla kuş tutsanız para etmiyor bu ülkede. Bazıları ise doğuştan şanslı oluyor. Kuzguncuk’taki evleri çekim mekânı olan Yağmur Ün gibi... Sinema sektöründe ‘Tüpçünün Evi’ olarak bilinen ve bugüne kadar onlarca Yeşilçam filmi ve diziye ev sahipliği yapan evin küçük kızı Yağmur’a Kemal Sunal’dan Zeki Alasya’ya, Metin Akpınar’dan Oya Başar’a, Hülya Avşar’dan İbrahim Tatlıses’e kimler el vermemiş ki. Deyim yerindeyse Yeşilçam onu kucağında büyütüp, dizi önüne bırakmış. Yaşıtları parklarda oynarken o, setin tozunu doğar doğmaz yutmuş. Kırkı çıkmadan Zeki Alasya’nın bir filmiyle başladığı oyunculuk kariyerinde şimdilerde başrol kovalıyor. Samanyolu’nun yeni dizisi Yetim Gönüller’de Asya karakterini canlandıran Yağmur Ün ile oyunculuk hayatını ve Asya’yı konuştuk.Yetim Gönüller’de Asya karakterini oynuyorsunuz. Asya’da ne buldunuz?Bir tarafı çok buruk parçalanmış. Annesiz ve babasız büyümüş. Bir diğer tarafı da, o yıkıntıların içinde kendine kale kurmaya çalışıyor. O kalenin içine bir de aşk sığdırmış.Role hazırlanırken çevrenizde gözlem yaptığınız yetimler oldu mu?Beş ay önce amcamı kaybettim. Ve iki kuzenim olduğu için o zorluğu gördüm. Hayatta her şeyi elde edebiliyorsun ama yitirdiklerini geri getiremiyorsun. Baba eksikliği arkandaki dağın yıkılması gibi bir şey. Güçlü olman gerekiyor. Seninle gurur duyan, karşılıksız seven tek erkek yok artık.İzleyiciler dizide kendilerinden bir şeyler bulacak mı?Bana göre hikâye tutacak. Çünkü bir Beşir karakteri var ve Türkiye’nin sorununu anlatıyor. Yetim ve yalnız kalan kızları kendi ihtiyaçları için satıyor mesela. Asya, hem çok mazlum hem çok güçlü. Kerem karakteri var; çok şey bulabilir izleyici...Asya’yı nasıl bir gelecek bekliyor?Bakarsın 3-4 bölüm sonra Asya öyle bir hayata bürünür ki daha iyi bir geleceği olabilir.Gerçek hayatta Asya ile benzeşen yanlarınız var mı?Benzeyen pek çok yönümüz var. Tek farkımız yetim olmayışım. Asya yerine göre çok çekingen, yerine göre ise çok güçlü ve dediğim dedik birisi. Alçak gönüllü yanı da var. Zaten ben de olduğum gibi oynuyorum.Pek çok dizide rol aldınız. Bir oyunculuk eğitimi aldınız mı?Alaylıyım. Okulum evimdi. Tiyatro bölümü bitirmedim ama setin içinde büyüdüğüm için kamera arkasındaki çalışanlara nasıl davranmam gerektiğini, kamera önünde neler yapılması gerektiğini bire bir öğrendim. Mutfakta pişmek önemli.Sette büyümeniz nasıl oldu?Yaklaşık 20-25 yıldır evimizde film ve dizi çekimi oluyor. Zeki Alasya, İpek Tuzcuoğlu, Metin Akpınar, Kemal Sunal gibi onlarca usta bizim evde film çekti. Daha kırkım bile çıkmamışken Zeki Alasya’nın bir filminde oynamışım. “Bu kız olacak” demiş. Daha sonra çekim ekipleri gide gele bir şekilde oyunculuğa başlıyorum.Eviniz adeta bir çekim platosuymuş...Asiye platoları diye geçiyor hatta Kuzguncuk’ta.Şartlar sizi oyuncu yaptı diyebilir miyiz?Gözlerimi sette açtığım için farklı bir meslek düşünemedim açıkçası.Aileniz bu durumu nasıl karşıladı?Artık yaşım 19, karakterimde değişmeler olmadığı, aksine daha çok şeyler kattığı için ailem hep arkamda durdu. Çünkü ne yapıp ne yapmayacağımı çok iyi biliyorlar. Ben de onların inandığı şeyleri asla bozmak istemem. Kendime düşeni yapıyorum...Evinizden Yeşilçam geçmiş. Kimlerle çalıştınız, hatırlıyor musunuz?Münir Özkul gelmiş... 2,5 yaşına kadar konuşamıyormuşum ben ve Kemal Sunal geldiğinde ‘ıh ıh ıh’ diye konuşuyormuşum. Kemal Sunal da ‘Yağmur nasılsın ıh ıh ıh’ yapıyormuş bana. İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar, Sibel Can, Özcan Deniz girmeyen kalmadı evimize.Evinizin özelliği neydi?Büyük bahçeli, içinde üç ev olan bir yerleşke. Evin özelliği sıcak olması. Ekipler çok rahat ediyor. Ve her ekip geldiğinde bizimkiler yemek pişirir, mangallar yapardı. İş olarak görülmüyor aslında. Sevgiyle yapıldığı için. Şunu yapmayın bunu etmeyin denmiyor. Öğrenciler geliyor film çekmek için. Onlardan ücret bile almıyoruz. Bazen normal kısa süreli çekimlerden de ücret alınmıyor.Bu kadar tecrübeli isim evinize gelmişken, onlardan oyunculuk adına tüyolar aldınız mı?Oya Başar... Çok seviyorum kendisini, karakter olarak Türkiye’de sayılı kadın oyunculardan. Tek bir şey söyledi bana, onu unutmam asla: ‘Egon ne kadar büyürse, sen kendini o kadar küçültmek zorundasın.’ Ego yaptığımız iş gereği büyüyor, bir zaman sonra insanın içindeki her şeyi bitiriyor. Kendime örnek aldığım cümledir bu.Tüm bunların dışında kendinizi yetiştirme adına bir şeyler yaptınız mı?Hayır. Karakteri kalbinde yaşaman lazım iyi yansıtmak için. Belki ayna karşısında gözlerinin içine bakarsın ama en önemli ayna benim için izleyici. Onların tepkilerine göre ne yapıp yapmayacağıma karar vereceğim. Şu anda Asya’yı içimden geldiği gibi yansıtıyorum. Ama birinci bölümden sonra ayna izleyici olacak.Şu an kaç dizi oldu?Zerda, Hıyanet Sarmalı, Nerede O Yeminler, Haziran Gecesi, Alemin Kıralı... Yanlış hatırlamıyorsam 14 dizi oldu.Her dizi yeni bir tecrübe...Hem tecrübe hem de insan kazanıyorsun, hayata karşı güçleniyorsun. İnsanları bu sektörde daha iyi tanıyorsun. Artık daha çabuk olgunlaştırıyor. Neye ne zaman karar vereceğine daha çabuk karar veriyorsun. Daha iyi tutunuyorsun hayata. Tek fark, çocukluğunu yaşayamıyorsun.Çocuklukla ilgili içinizde bir ukde kaldı mı?Ukde kalmadı ama çok yoruldum. Okul ve seti bir arada götürmek zorunda kaldım. Bunu da ben istedim.Set dışında bir hayatım olmadı“Küçükken yaşıtlarım parklarda oynarken, ben setlerde oynuyordum. Çocukluğum setlerde geçti. Yaşım ilerleyipte, dizilerde rol almaya başlayınca, setten çıkıp eve geliyordum, evde de set oluyordu. Çocukken oyun mu oynuyorum iş mi yapıyorum tam fark edemiyordum. Hem setlerde eğlenip büyüyordum hem de işimi yapıyordum. Bu da hayata fazlasıyla erken atılmama sebep oldu...”Baktım olmuyor mesleğimi yapacağım“Beykoz Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı bölümünde okuyorum. Allah güç verdiği müddetçe bu işi yapmak istiyorum. Düzenli hayatı seven biriyim, ikinci bir bileziğim olsun. 25-26 yaşına kadar bunu yapacağım, baktım olmuyor mesleğimi yapmayı düşünüyorum. Popüler olunca insanların size davranışı da değişiyor. Bende asla yapay sevgi saygıya yer yok. Hiçbir zaman şuyum, buyum demedim. Beni her zaman Yağmur olarak tanımalarını istedim.”

4 Ekim 2014 Cumartesi

Gürkan Şef'ten Kurban'da lezzet tüyoları

Kurban Bayramı gelir de kavurma yapılmaz mı? “Bir türlü beceremiyorum, ya lastik gibi ya da taş gibi oluyor.” diyenler için ete dair ne varsa Türkiye’nin diplomalı ilk kasabı, ünlülerin etçisi Gürkan Şef’e sordum. Hem kavurdu hem cevapladı.Yemek Bahane'nin bu haftaki konuğu Türkiye'nin ilk diplomalı kasabı Gürkan Topçu. Nişantaşı'ndaki mekanında ziyaret ettiğim Gürkan Şef bildiğiniz üzere kısa süre önce Kanal Türk ekranında ‘Mangal Zamanı' adlı yeni bir programa başladı. Her hafta bir ünlüyle mangal eşliğinde sohbet eden ve izleyicileriyle mangal yapımına dair püf noktaları paylaşan ‘etin jönü’nü yakalamışken ve hazır da Kurban Bayramı'yken ete dair bilinen bilinmeyen ne varsa sordum. Nefessiz geçen söyleşimiz sonrası Kurban Bayramı'nın olmazsa olmazı kavurma pişirdi Gürkan Şef, her adımında yapılan hataları anlattığı kavurmayı yedirmeden de göndermedi bizi. Bu arada suşiden hoşlanmayan şefimiz kendi icadı etşisini ve son günlerde ünlü futbolcularla meşhur olan ilik suyunu da tattırdı bana. Et suyunu meyve suyu gibi içmek biraz garip gelse de hoşuma gitti. Etşiye gelince benim gibi karpaçyodan hoşlanmayanlara şiddetle tavsiye ederim. Dış panesi susamla, iç dolgusu ise göbek marul, özel bir sos, salatalık ve avakodo ile yapılan, yanında galeta ve soya sosuyla servis edilen etşiye bayıldım. Kısa keseyim. Biliyorum daha et kesecek kavurma yapacaksınız. Son bir tavsiye; bu röportajı okumadan kavurma pişirmeyin sakın. Zira Gürkan Şef bir sürü tavsiyesi var sizlere. Bayramınız mübarek, kavurmanız lezzetli olsun.Türkiye’nin diplomalı ilk kasabısınız. İngiltere’de et akademisini bitirmişsiniz. Kasaplık hayalleri süsleyecek bir meslek değil. Çocukken sorduklarında kasap olmak istiyorum demiyordunuz herhalde değil mi?Hayır, ama yalnızca et yemeği değil doğramayı da çok severdim. Ailem gıda işiyle uğraşıyor. Sebze meyve topluyor. Bu açıdan mutfağa uzak değildim. Ama etle ilgilenen yoktu. Kurban bayramlarında çocuklar hayvan kesilirken uzaklaşır ya da uzaklaştırılır. Ben acayip meraklıydım. Durur izlerdim. 11 yaşımda başladım et doğramaya. Kasapla birlikte deri yüzerdim. Denizliliyim, Anadolu’da büyümüş biri olarak antrikot, bonfile vs. nedir bilmem zordu ama kendi kendime et keşfi yapardım. Burası çok lezzetli, burası çok yumuşak derdim.Anneniz kızmaz mıydı et doğramanıza?Hayır, 13 yaşıma geldiğimde evde etle ilgili bütün işleri ben yapar, etleri ben doğrar olmuştum.İtalya’ya mutfak eğitimi almaya gidip bir ay sonra geri dönmüşsünüz. Makarna ve pizza kesmedi mi sizi?(Gülüyor) Aynen. Makarna ve pizza değildi içimdeki aşk. Doğru zamanda doğru insanlarla tanıştım ve kararımı et eğitimi almaktan yana kullandım. Cenab-ı Allah yeniden dünyaya getirse yine bu mesleği seçerdim. Günde abartısız en az 16 saat çalışıyorum.Gözünüzü et bürümüş desenize…(Gülüşmeler) Kırmızı etle ilgilenmeyi de, yemeyi de çok seviyordum. Etçilim, aslan burcuyum.Et okulu açarsınız artık…İnşallah. 2015 yılı hedeflerim arasında hem bir et sanatları akademisi hem de kırmızı et ve steak hakkında A’dan Z’ye her türlü bilginin yer aldığı bir kitap projesi var. Akademi projesiyle hem bu mesleğe gönül vermiş gençlere eğitim vereceğiz hem de şubelerimizde çalıştırılmak üzere kendi şeflerimizi yetiştirmiş olacağız.Eskiden ayağını bacağını kıran, ya kırıkçıya ya çıkıkçıya giderdi. Şimdi kırığını alan size geliyor…(Gülüyor) Et suyu daha doğrusu ilik suyu içmeye geliyorlar. Kemikler çabuk kaynasın, güçlensin diye. Aslında herkesin bildiği bir şey ama ünlü futbolcular içti diye patladı bir anda. Ayrıca sadece bu maksatlı değil, et yemeye başlamadan önce minik shot bardaklarında bundan ikram ediyoruz ki midemiz ete hazırlansın. Kış mevsimi için ise doğal antibiyotik.Fenerbahçeli futbolcu Caner Erkin, sakatlığı sonrası sizden 12 litre et suyu satın almıştı. Ne var Allah aşkına içinde bu kadar etkili?Kaval kemiklerini kök sebzelerle birlikte 72 saat boyunca kaynatıyoruz. Ardından süzüp 1 gün dinlendiriyoruz. İçinde inanılmaz bir emek var. Başka futbolcu arkadaşlarımız da geliyor. Oyuncular da. Şükrü Özyıldız da küçük bir çatlak problemi yaşamıştı. Bir buçuk ay her gün içti.Ünlülerden konu açılmışken kim ne yer ne sever?Alişan, kuzu pirzola çok sever. Hayatımda bu kadar kuzu pirzola âşığı bir insan görmedim. Hastası resmen. Çok et tüketiyor. Gerçi şu ara ameliyat oldu, az ama sık yiyerek devam ediyor. Şükrü Özyıldız, bonfileci. Ayrıca iliği acayip seviyor. İlik suyuyla pişirilmiş eti ver bir kilo yer tek oturuşta. Haftada dört gün yiyor bunu. Burak Yılmaz, lokumcu. Caner, sakatlığından dolayı daha çok kuzu incik ve soslu etler yiyor. Işın Karaca da lokumcudur.Yiyecekleri eti onlar mı seçiyor, siz mi yönlendiriyorsunuz?Hepsini uzun zamandır tanıdığım için ne yiyeceklerini gayet iyi biliyorum. Bu yüzden geldiklerinde sipariş almam kesinlikle.Mekânın girişinde ünlülerin isimlerinin yazılı olduğu camdan bir dolap var…Bu ilk olarak Avustralya’da yapılan bir sistem. Kuru dinlendirme olarak adlandırılıyor. Etleri isim ve tarihleyip asıyoruz. Karşısında da Himalaya tuzundan oluşan bir duvar var. Dolabın içi 0-2 derece. Tuz etin nemini alıyor ve kurumasını sağlıyor. Etler 28 günde kuruyor. Süre dolduktan sonra sahibini çağırıyoruz süre doldu gel ye diye. Grup olarak yenmesi lazım. Çünkü kesildi mi bitmek zorunda.Herkesi ete doyuruyorsunuz, siz ne yersiniz?Her gün et yiyorum. Diyebilirim ki 365 günün 360 günü ete dokunan, yiyen biriyim.Dikkat edin, et komasına girmeyesiniz…Yıllardır böyle. 3 ayda bir sağlık kontrolünden geçiyorum. Allah’a şükür hiçbir sağlık problemim yok. Güne sucuk ile başlıyorum. En az 200-250 gram sucuk yiyorum. Toplamda günde bir kilo 200 gram et tüketiyorum.Maşallah!20 çeşit menü var burada. Her birinden 80 gram yeseniz bir kilo altı yüz gram yapar. Demek ki 50 gram yiyorum. Tadına bakmak zorundayım. Sonuçta işim bu. Yeni bir ürün geliyor vs.Katlanamadığınız bir et yemeği var mı?Olabilir mi? Hepsine bayılıyorum.Steak houselarda neden etler ya az pişmiş ya da kanlı oluyor?Eti ne kadar pişirirseniz o kadar lezzeti gider.Biz kadınlar da tam tersini düşünüyoruz ama…Bahsini ettiğim şey ızgaralık et için geçerli. Tencere yemeklerinde elbette iyi pişmeli.Bu arada steak houseların et restoranlarından farkı ne?Steak demek doğal et demek. Steak houselarda yapılan etin içine hiçbir baharat girmez. Sadece yağ ve tuz. Et servis edilirken ara sıcaklar falan gelmez önden. Yanında sadece salata olur.Et pişirmeye dair püf noktalarıDana ve kuzuyu birlikte pişirmeyin: Zira biri yumuşak, biri serttir. Lezzetler yenik çıkar o etten keyif alınmaz.Dana etini önce haşlayıp sonra kavurmayın: Yumuşasın ve daha kolay pişsin diye bu yönteme başvuruluyor ama oldukça yanlış. Çünkü etin bütün lezzeti suyunda kalıyor.Kavurma yaparken bunlara dikkat!-Kavurma için sac, döküm tava da kullanılabilir ama çelik olması çok daha iyi, çünkü ısıyı çok daha hızlı alır. Döküm geç ısınır. Et çelik tencerede daha keyifli pişer.-Teflon tavada kavurma kesinlikle yapılmamalı. Teflon tava yeterli ısıyı sağlayamadığı için mühürlemeyi gerçekleştiremeyecek, bu yüzden etiniz suyunu tavaya bırakacak. Siz etinizin piştiğini zannedeceksiniz oysa bu sırada sıvı kaybediyor olacak. Sıvı kaybetmesi lezzet kaybı da demek.-Tencere iyice ısıtıldıktan sonra (hafiften dumanlar yükseldiği zaman) sırasıyla önce kavram yağı, sıvısı çıktıktan sonra da (iyice sarımtırak bir hal aldığı ve kuruduğu vakit de) etler eklenmeli. Sadece kavurma yaparken değil, sebze yemeklerinde bile tencere soğukken malzeme asla tencereye konulmamalı.-Neden yüksek ateş? Çünkü bir nevi mühürleme işlemi yapılmış oluyor. Mühürleme neden önemli? Çünkü bu işlemle sıvı, etin içine hapsedilir. Bu şekilde de et yumuşak ve lezzetli olur. (Et yemeklerinde ve ızgaralarda yüksek ateş gerekli.)-Kavurma yaparken et de yağ da eşit parçalar halinde doğranmalı ki parçalar eşit sürede pişsin. Aksi takdirde küçükler daha erken pişecek büyük parçayı pişireyim derken de küçükleri yakacaksınız.-Kavram yağı kavrulduktan ve sıvısını tencereye bıraktıktan sonra tüm taneleri tencereden alınmalı. Zira etler ilave edildiğinde, et pişerken yağ yanıp siyah noktalar haline dönüşebilir.-En önemli püf noktalarından biri tuz. Izgaralık ette iri taneli tuz kullanılmalı (kaya ya da deniz tuzu), etli tencere yemeklerinde ise sofra tuzu. Izgaralık ette tuz önceden atılırken tencere yemeklerinde ise sonradan konulmalı. Bu yüzden kavurmaya da tuz en son eklenmeli.-Kuzu kavurma yapıyorsanız kuzu etinin o keskin kokusunu yumuşatmak için kavururken bir miktar limon sıkabilirsiniz. Asidik özelliği olduğundan bu kokunun gitmesine yardımcı olacak. Birkaç dal biberiye de ilave edilebilir.Ne kadar yağ o kadar lezzet!En iyi kurban kavurması hayvanın neresinden olur?Koldan. Buttan da olur ama kol buta göre daha lezzetlidir. Çünkü but kaslı olabilir. Kolda ise kas mevcut değildir. Bu yüzden kol etiyle yapılan kavurma çok daha keyiflidir.Küçükbaş büyükbaş fark eder mi?Hayır. Sonuçta anatomileri aynı.Uzmanlar kavurma yaparken yağa dikkat diyor, yağsız mı kavrulmalı et?Ben yağı, eti lezzetlendirmek için kullanıyorum. Piştikten sonra zaten posa haline geliyor. Hoşlanmayanlar ya da sağlığına dikkat edenler çıkarabilir. Sıvılaşan kısmı lezzet katıyor, bize de lazım olan bu kısım. Dana etinin sırt kısmından elde edilen antrikotun kenarında yer alan yağ da ızgara yapılırken çıkarılmamalı, lezzetsiz olur. Piştikten sonra isterseniz yemeyin. Yağ, ızgarada pişen etin hava almasını sağlıyor.Kavurmaya kattığımız yağ kuyruk yağı mı?Hayır, kavram yağı. İç bölgeden, böbreklerin üzerinden çıkan yağ ama kuyruk yağı da kullanılabilir.Kurban etinin ne zaman yeneceği konusu her sene tartışılır. Uzmanlar dinlendirilmesini söylüyor. Etin ustası ne diyor?Kurban kesildikten sonra âdet yerini bulsun diye akabinde kavurma yapılır. Sakatat kısmını ise akşam tüketilmeli. Ancak normal koşullarda kurban kesildikten sonra dört parçaya ayrılmalı, delikli tülbent bezine sarılarak artı dört dolabında (dipfrizde değil) 72 saat dinlendirilmeli.Meraklı çocuk gibi olacak ama eti neden dinlendiriyoruz, ne oluyor dinlendirince?Kurbanınız kesildikten sonra et seğirmeye devam eder. Yani kaslar hâlâ yaşar. Kaslarının ölmesi için en az 48, en fazla 72 saate ihtiyaç var. Kaslar öldükten sonra et parçalanmalı. Bu şekilde zayiat yani lezzet kaybı daha az olacaktır. Ayrıca dinlenmiş eti kesmek, kürek kemiğinden ayırmak çok daha kolay olur. Taze taze kestiğinizde kemik etin içine girebilir. Etin kendini çekmesi lazım. Dinlenmiş et elle bile kemiğinden ayrılabilir.Hangi eti ne yapmalı?Bonfile, antrikot, kontrfile asla tencere yemeklerinde kullanılmamalı. Kemikli büyük etler kesinlikle ızgaralık olmalı. Kaburga kısmından pirzola, but, gerdan ve incikten haşlama, koldan kavurma, antrikottan ızgara. Döş kısmından ise kıyma çektirilmeli. Tek seferlik kullanımlar için kıyma 250, 500 gram ve 1 kiloluk olarak paketlenmeli. Fazlası buzluktan çıkarıldığında kullanılmazsa bir dahaki sefere lezzet kaybına uğrar. Döş kısmından çektiğimiz kıyma dolma için uygun. Dolmalık kıyma ise dişe gelir olması açısından tek sefer çekilmeli. Köftelik ise iki sefer çekilebilir.En değerli parçası neresi?Kuzu ve dana küşlemesi yani bonfilesi çok kıymetlidir.Neden değerli?Sırt kısmında 2 kemik arasındaki uzantıda sıkıştığı için çok yumuşaktır. Hayvan hareket ettikçe et kasa dönüşür ama bu bölgedeki et kemik arasında sıkıştığında, hareket etmez dolayısıyla kas oluşmaz. O yüzden insanların tercihi hep bonfiledendir ama favorim antrikot. Çünkü ne kadar yağ o kadar lezzet.Lezzetli et pişirmenin altın kuralı nedir?3 kuralı var: Doğru kasap, doğru et, doğru ekipman.

3 Ekim 2014 Cuma

Kitap ve Polis

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Mephisto kitabevine giden 2 polise “siz katilsiniz” denilerek kitap satışı yapılmadı. Bu haberi ilk okuduğumda üzüldüm. Hem o iki polis için, hem de polislere kitap satışı yapmayan görevliler için üzüldüm.

Kitap okumak bu dünyayı güzelleştiren en güzel eylemlerden birisidir. Kitap okumaya engel olmak ise hangi gerekçe ile olursa olsun faşist bir anlayışın ürünüdür. Evet, polisleri sevmemek bu ülkede yaşayan herkesin en doğal hakkıdır. Polislerin özgürlüklerimizi kısıtlamasına boyun eğmeyenlerdeniz hepimiz. Peki ya polisin “kitap alma hakkını” elinden alınca, o şikayet ettiğimiz polislerden farklı mı oluyoruz?

Mephisto kitabevinin çalışanlarını tanımadığımız için kitap kültürü düzeylerini ölçecek değiliz. Ancak kendilerinden şöyle bir davranış beklerdik. Madem polislerden rahatsızsınız ve bu rahatsızlığınızı dile getirmek istiyorsunuz, polisleri kovmak yerine onlara kitap hediye etmek daha anlamlı olmaz mıydı?

“Polis kitaptan ne anlar” diye sığ bir bakış açısı ile işin içinden çıkmaya çalışmayın sakın. Kitapçıya adım atan kişi, kitaplara uzak birisi olamaz.

Gezi direnişi ile ilgili onlarca kitap çıktı. O kitaplardan birisini bu da bizim hediyemiz olsun deyip “gülümseyerek” polislere verseydiniz, emin olun çok daha etkili bir şekilde tepkinizi göstermiş olurdunuz. Polisleri kovmak kolaydır, polislere yaptığı yanlışları gözünün içine sokmak ise zordur. Mephisto çalışanları maalesef kolay olanı tercih ettiler…

***

Konyaaltı Belediyesi tarafından düzenlenen kitap fuarında idik. Genel olarak fuara katılım az olsa bile Mustafa Balbay yoğun bir ilgi gördü. Balbay’a kitaplarını imzalatmak için sıraya girdiğimizde önümüzde en az 50 kişi vardı. Bu sırada yanımıza motorsikletli polis timlerine mensup bir memur geldi. Sıranın en sonunda olduğumuz için mi yanımıza geldi, yoksa bir yerlerden tanıdığı için mi bilemiyorum. Resmi görevde olduğu için sırada bekleyemeyeceğini söyledikten sonra onun yerine de sırada durmamı rica etti. Bir polis memurunu elinde “Cumhuriyet Kitapları” poşetiyle görmek beni mutlu etmişti. Polis memurunu kırmadım, elindeki kitabı bana bıraktı ve görev yerine geri döndü. İstese sıraya girmeden görevliler aracılığı ile çok rahatlıkla kitabı imzalatabilirdi. Ancak o kişi “halktan” bir polis idi. Ben nasıl sıraya girmiş isem, o da sıranın kendisine gelmesini istedi. Sıra bize yaklaştığında polis memuru bir kez daha yanıma geldi. Normalde kitabı kendisi imzalatacaktı, ancak bir “hırsızlık” olayı yaşandığını ve onunla ilgilenmesi gerektiğini söyledi. Bana imzalatmak istediği ismi kitap ayracına yazarak verdi. Sıra bize gelince Mustafa Balbay ile Ergenekon davasındaki tek suçlunun cemaat olmadığını, bu konuda düşülen hatalara kendisinin düşmemesi gerektiğine dair düşüncelerimi ilettim. Kendisi İzmir mebusu olunca, bir İzmir seçmeni olarak İzmir üzerine konuşmamak da olmazdı. Sonra ise önce kendi kitaplarımı, ardından ise polis memurunun kitabını imzalattım. Balbay’a polis memurunu anlatınca yüzünde bir gülümseme oluştu. Gözlerinde keşke bütün polisler o kişi gibi olsa bakışı vardı.

***

Polis memurunun imzalattığı kitap hangisiydi biliyor musunuz?

“Gülümsemek Direnmektir”!

Bu kitap gezi direnişinden çok önce, Silivri zindanlarını aşarak okuyuculara ulaşmıştı.

“Direnme” eylemi henüz moda olmamışken, Mustafa Balbay Silivri zindanlarında gülümseyerek direniyordu.

O direnişinin simgelerinden birisi olan kitabını ise bir polis alıp imzalatıyor.

Bir diğer tarafta ise Mephisto kitabevinden polisler kovuluyor.

Hangisi daha güzel sizce?

Kitap okuyan polislerden korkmayalım; bir gün gelecek hep birlikte gülümseyerek direneceğiz!

Murat KAYA