26 Şubat 2014 Çarşamba

Samsung, Hayalinin Peşinden Gidenleri Arıyor

Samsung,dünya çapında ses getiren “Hayalinin Peşinden Git” kampanyası ile  tutkusunun peşinden koşanları başvuruya davet ediyor.

İstanbul, 07 Şubat 2014 - Samsung Electronics, tüm dünyada hayallerini ve tutkularını hayata geçirmek için teknolojiyi kullanan insanların sahip oldukları potansiyeli keşfetmeyi, paylaşmayı ve desteklemeyi hedefleyen “Hayalinin Peşinden Git” kampanyasını Türkiye’de başlattı. Başarılı mesleki kariyerleriyle tanınan ünlü mentorların da, başvuranlara fikir önderliği yapacağı kampanyaya başvuru için  www.hayalininpesindengit.com adresi ziyaret edilebilir. Kampanyaya başvurular 28 Şubat 2014 tarihine kadar devam ediyor.

“Hayalinin Peşinden Git” kampanyasının kazananları, Samsung ve mentor desteğiyle potansiyellerini açığa çıkararak, hayallerini gerçeğe dönüştürme fırsatını yakalıyor.

Her gün, heyecan verici şeyler yapmak için Samsung ürünlerini kullanan insanlardan ilham alan kampanya; tutkulu kullanıcıları hayallerini ve fikirlerini paylaşmaya davet ediyor. Fotoğrafçılık, mutfak sanatları, spor ve girişimcilik alanlarında başvuruların kabul edildiği kampanyanın kazananları  projelerini hayata geçirme evresinde Samsung’un teknoloji desteğinin yanı sıra, aralarında Fotoğrafçı ve eğitmen Muammer Yanmaz, Kantin’in sahibi ve şefi Şemsa Denizsel, Spor spikeri ve yazarı Caner Eler ve B-Fit’in kurucu ortağı, girişimci ve Schwab Vakfı tarafından “2013 Yılının Sosyal Girişimcisi” seçilen Bedriye Hülya’nın da bulunduğu mentorlerin tecrübelerinden faydalanma fırsatı da bulacak.    

Samsung Electronics Türkiye Başkanı Yoonie Joung projeyle ilgili olarak;  “Samsung olarak teknolojinin, hayal gücüyle bir araya geldiğinde insanların hayatına anlam kazandırdığına inanıyoruz. Dünyanın dört bir yanında insanlar, Samsung teknolojisini kullanarak farklı ve yenilikçi başarılara imza atıyor. Ortaya çıkan hikayelerin yarattığı ilham doğrultusunda geliştirdiğimiz “Hayalinin Peşinden Git”  kampanyasını Türkiye’de hayata geçirmekten mutluluk duyuyoruz. Diliyoruz ki bu proje ile, Türkiye’deki tüketicilerimizin sadece kişisel tutkularını keşfetmelerine değil, aynı zamanda dünya üzerindeki diğer tüketicilere de ilham vermelerine yardımcı olacağız” dedi.

Katılım koşulları

“Hayalinin Peşinden Git” kampanyasına  www.hayalininpesindengit.com adresinden ya da Samsung Türkiye Facebook sayfasındaki “Launching People” uygulamasından başvurmak mümkün. Başvurular, 28 Şubat 2014 tarihine kadar gerçekleştirilebilecek.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

24 Şubat 2014 Pazartesi

2006’da Ulusal İhanet, 2011’de Farklı Ülkücülük, 2014’te Haramzadeler

Türkiye’de artık gündem artık tamamen kasetler üzerinden şekilleniyor. Haramzadelerin yayınladığı videolar Tayyip Erdoğan’ın faşist yüzünü sürekli olarak gözler önüne sermektedir. Unutmayalım; bu kayıtlar 2006 yılında Ulusal İhanet’in ortaya attığı iftiralara ve 2011’deki gizli kaset kayıtlarına benzememektedir. Bu kayıtların tamamı hakimlerin verdiği izin sonucunda ortaya çıkmıştır. Ancak 2006 ve 2011’deki olaylar ile Tayyip Erdoğan’ın telefon kayıtlarının ortak bir noktası bulunmaktadır. Bütün bu operasyonlar tek bir merkezden yönetilmektedir. Bu merkez geçmişte “ulusal ihanet” ve “farklı ülkücülük” ismini kullanmış, günümüzde ise “Haramzadeler” ismini kullanmaktadır. Geçmişten günümüze değişen tek şey Tayyip Erdoğan’ın konumu olmuştur; eskiden Tayyip Erdoğan -en iyimser ifadeyle- kasetleri hazırlayan çetelere göz yumuyordu, günümüzde ise kendisinin ve “en yakınındaki(!)” kişinin kasetlerinin elden ele dolaştırılmasına engel olamamaktadır.

Hepimiz dört gözle haramzadelerin yeni kaset yayınlamasını bekliyoruz, çünkü yayınladıkları kasetler yıllardır dile getirdiğimiz AKP’nin faşist yüzünü kanıtlar nitelikte. Ancak “Haramzadelerin” geçmişte ulusal güçlere yönelik komploları kuran kişiler olduğu gerçeğini unutmamalıyız.

Fatih Saraç, ismi yolsuzluk iddialarına karıştığı için teknik takip altına alınmıştır. Yani birilerinin başbakanı gizli bir şekilde dinlemesi söz konusu değildir. Başbakan yolsuzluk iddialarına bulaşmış birisi ile telefonda konuştuğu için teknik takibe takılmıştır. Burada dinlenen asıl kişi başbakan değil Fatih Saraç’tır. Konuşmaların içeriği ise bizzat Tayyip Erdoğan tarafından doğrulanmıştır. Fatih Altaylı’nın kayıtlar montaj demesine aldanmayın sakın, kendisi Habertürk gazetesi genel yayın yönetmenliği koltuğuna egemen olabilmek için yalana sarılmıştır. İnternete düşen tapeler hakim kararı ile yasal olarak kayıt altına alınmış ve üzerinde oynama yapılmamıştır. Fatih Altaylı’nın MHP’den oy çalma ahlaksızlığını dile getirdiği ses kaydını dinleyen herkes, konuşmanın akışında herhangi bir anormallik olmadığının farkına varacaktır.

Haramzadelerin Habertürk ile ilgili yayınladığı ilk üç video, Tayyip Erdoğan’ın MHP’ye tahammül dahi edemediğini göstermektedir. Birinci videoda Devlet Bahçeli’nin gezi direnişi sırasında Abdullah Gül’ü göreve çağırması Fas’ta bulunan Tayyip Erdoğan’ı rahatsız ediyor. 2. Videoda Fatih Altaylı’nın anket skandalı vardır. 3. Video ise tahammülsüzlüğün ulaştığı bir başka noktadır; Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli’nin grup konuşmasına doğrudan müdahale etmiştir!

Haramzadelerin yayınladığı videoları biz farklı bir açıdan ele alacağız; yayınlanan değil yayınlanmayan kasetleri sorgulayacağız. Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli’nin nefes almasından bile rahatsız oluyorsa, aynı rahatsızlığı Kılıçdaroğlu için duymama gibi bir ihtimal var mı? Elbette ki böyle bir ihtimal yok. Biz şuna eminiz; Tayyip Erdoğan “Alo Fatih” ile CHP’ye yönelik sansür konusunda da mutlaka görüşmeler yapmıştır. Bu görüşmelerin yapılmamış olması faşizmin tarihsel kökenlerine aykırıdır. Tayyip Erdoğan’ın CHP’ye yönelik sansür görüşmelerinin kayıtları da Haramzadelerin elinde bulunuyor olmalıdır. Şimdi biz şunu soruyoruz, neden söz konusu kasetler yayınlanmıyor?

Birinci ihtimal; bu kasetlerin yayınlanması için doğru zaman beklenmektedir. Eğer Tayyip Erdoğan’ın CHP’ye yönelik sansür kayıtları seçimlerden kısa bir süre önce ortaya çıkarsa AKP’nin İstanbul ve Ankara’da hiçbir şansı kalmayacaktır.

İkinci ihtimal; haramzadeler MHP’nin önünü açmak için çabalamaktadır. Bu noktada MHP ve CHP’ye ufak bir hatırlatma yapalım. Kemal Kılıçdraoğlu kaset skandalı sonucunda CHP’nin başına geçmiştir. Fakat partisinin başına geçtiği günden beri adeta bir piyon gibi hareket etmektedir. Kasetler sonucu bir yerlere gelenler piyonluktan öteye gidememektedir. İşte bu sebeple CHP ve MHP Haramzadelerden medet ummamalıdır. Evet, haramzadeler Tayyip Erdoğan’ın korkulu rüyasıdır. Yayınladıkları kasetler, yayınlamadıklarının yanında bir hiçtir. Yasal yollardan elde edilen tapeler bile Tayyip Efendi’nin uykusunu kaçırırken, yasal olmayan kayıtların ortaya çıkmasının yaratacağı psikolojik etkenler tahmin bile edilemez! Haramzadeler en azından şimdilik geçmiş yıllarda yaptığı gibi yatak odası kayıtlarını yayınlamaktan vazgeçmiştir. Ancak CHP ve MHP’ye yönelik kaset komplolarını unutmuş değiliz. Ulusal İhanet’te yer alan İlker Başbuğ’a ilişkin iğrenç iftiraları da unutmuş değiliz. Bu çete 2007’de ulusal güçlere yönelik iftiralar atmaktaydı. 2011’de son çare olarak yatak odalarına yerleştirilen kameralar ile seçimlere müdahale etmek istediler. 2014’te ise yalan söylemek ya da iftira atmak gibi bir ihtiyaçları yoktur. Artık AKP ile olan dostlukları sona ermiş, eski dostlar düşman olmuştur. AKP’nin her yerinden ayrı bir pislik fışkırmaktadır. İşte bu sebepten ötürü iftiraya, yalana, dolana ihtiyaçları yok. Söyledikleri, yayınladıkları kasetlerin hepsi gerçektir. Bunu Tayyip Erdoğan dahi kabul ediyor. Ancak biz üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek için; Haramzadeler’in geçmişte “farklı ülkücülük” ve “ulusal ihanet” maskesiyle yayınlar yaptığını tarihe not düşüyoruz…

Murat KAYA

22 Şubat 2014 Cumartesi

Emeklilik başa bela mı?

Yoğun çalışma hayatının ardından sükûnet içinde geçen günler, huzurlu bir ev, minik bir bahçe, etrafında koşuşturan torunlar... Çalışanların emeklilik hayalleri üç aşağı beş yukarı böyle. Ama çarşıdaki hesap çoğu zaman eve uymuyor. Özellikle erkekler için emeklilik külfet haline gelebiliyor. Sebebi ise ‘emekli erkek’ sendromu.Yıllar yılı gündüz tek başına kalmaya alışan kadınlar, evlerini emekli olan kocalarıyla paylaşmak istemiyor. Pek çok tecrübeli ev kadını, emekli erkeklerin gündüzleri vakitlerini evde geçirmelerini tercih etmiyor. Zira evde olan erkek, kadının alıştığı düzende birtakım değişiklikler yapmasını istiyor. Önceleri çok umursamadığı hatta farkında olmadığı ev işlerine, mutfak düzenine, yemeklere karışabiliyor. Ev hanımları ise buna tahammül edemiyor. İlk günlerinde eşini evde müthiş bir ilgi ve ikramla karşılasa da bir müddet sonra elektrik süpürgesiyle temizlik yaparken emekli eşinin ayağını dürtmeye başlıyor. Tüm çalışma hayatı boyunca hayalini kurduğu günlerde evinde rahat rahat vakit geçirmek isteyen erkekler, bir anda idare edilen durumuna düşüyor. Yıllardır alışık olduğu hayat tarzının dışına çıkmanın ve çalışmamanın üzerine bir de evdeki bu tür durumlar eklenince psikolojisi olumsuz etkileniyor. Sonuç; evin hükümdarı kadın, emekli kocasına; “Biraz dışarı çık, ben işlerimi bitirince gelirsin”, “Keşke biraz daha çalışsaydın, hemen emekli olmasaydın” gibi cümleler kurmaya başlıyor. Bunlar emekli erkeklerin çok büyük bir kısmında, ‘fazlalık oluyorum, işe yaramıyorum’ düşüncelerinin içselleşmesine sebep oluyor. Büyükşehirlerde park ve bahçeler, kahvehaneler gündüz evde istenilmeyen yaşlı ve emekli erkeklerle dolu. Kimileri emekli arkadaş gruplarıyla buluşuyor, kimileri ise kahvehanelerde ve mesleki derneklerde bir araya geliyor. Tüm bu sıkıntıların yanında emekliliği yaşlılık olarak nitelendirenler ise daha derin bir psikolojik sıkıntı yaşıyor, depresyona giriyor. Evin reisi, eve para getiren, yolu gözlenen kahraman baba, artık geceleri uyuyamayan, tıkır tıkır ses yapan, kadının işine, evin düzenine, çocukların hayatına karışan bir baba oluyor! Biraz abarttık gibi gözükse de yaşanan vakalar bunu destekliyor.Evde canım çok sıkılıyorGürbüz-Ülkiye Pancar “Zaman hiç geçmiyor.” diyor Gürbüz Pancar. 26 yıl çalıştıktan sonra hastalık dolayısıyla emekli olmuş. İşten ayrıldıktan sonra çok sıkıntı çektiğini söylüyor. 6 yıllık emekli Pancar, sağlık durumu iyi olsa mutlaka çalışacağını belirtip sağlığı iyi olan yaşlılara bir çağrıda bulunuyor: “Emekli olmasınlar. Çünkü sağlık durumu iyi olduğu müddetçe çalışmak iyidir.” “Bir gününüz nasıl geçiyor?” diye soruyoruz, Gürbüz amcanın cevabı şöyle oluyor: “Sabah namazından sonra kahvaltı yaparım, televizyon izliyorum, gün içinde arkadaşlarla buluşuyorum. Ama vakit geçmiyor. Emekliler için kurs olsa giderim. Evde vakit geçmemesi de sıkıcı oluyor. Bir de evde kalınca hanımlarla takılıyoruz. Haliyle hanımlar da onlara çok karışmamızı ve her işlerine söz söylememizi istemiyorlar. Dışarı çıkıp eve yemek için gelmemizi istiyorlar. Türkiye’de emekli olmak zor. Çünkü maaşlar çok düşük.” Gürbüz amcanın eşi Ülkiye Pancar da emekli. Bir yıl önce emekli olduğunda yani ilk başlarda çalışmamak iyi gelmiş. Ama sonra psikolojisi bozulmuş, “Şimdiye kadar böyle sorunlarım yoktu. Neden böyle oldum demeye başladım. Psikoloğa da gittim. Kendimi işe yaramaz gibi hissettim. Ama farklı meşgaleler bularak bu durumu atlattım. Eşim benden daha önce emekli olmuştu. O süreçte yemeklerime karışmaya başladı. Haliyle tartışmalar da beraberinde geldi. Çalıştığı zaman farklıydı. O zamanlar böyle her şeyi görmezdi. Onu anlayışla karşılamaya çalıştım ama sabrım tükenmeye başladı.”Emekli olunca eşine temizlikte yardım etmeye başladıAyhan-Emriye Kaya Ayhan Kaya (48), 30 yıllık çalışma hayatından sonra dört ay önce emekli oldu. Kendini ‘boşluğa düşmüş’ gibi hissettiğini anlatıyor. Ayhan Bey, yaşadığını, bir bunalım süreci olarak tanımlıyor, “Daha önce eşimin yaptığı hiçbir şeye karışmazdım. Emeklilik sonrasında ise sürekli eşimin işine, yaptığı yemeklerine karışmaya başladım.” diyor. Gününü televizyon izleyip gazete okuyarak geçiriyor. Yakın çevresinde birçok emekli arkadaş grubunun olması, onun bu sıkıntılı süreci atlatmasında yardımcı olmuş. Ancak yine de çalışma günlerini özlediğini söylüyor. Yıllardır eşi çalışan Emriye Kaya ve çocukları ise Aydın Bey’in evde olmamasına o kadar alışmış ki, onun emekli olmasıyla günlük düzenleri değişmiş. Kahvaltı saatinden öğle yemeğine, temizlik günlerinden çarşıya çıkışlara kadar her şey emekli eşe göre ayarlanıyor. Artık bol bol boş vakti olan Ayhan Bey, eşine ev işlerinde yardım etmeye, temizlik ve yemek yapmaya başlamış. Gezmeye de beraber gidiyorlar. Birlikte kuş besliyorlar.Eşler, emeklilik sürecini ikinci bahar olarak görmeliPsikolog Hilal Arslan’a göre insanlar, emekliliği her şeyden elini eteğini çekme olarak görüp, hayatının son günleriymiş gibi yaşamak yerine, kendine vakit ayıracağı bir döneme girdiğini düşünerek yaşamalı. Örneğin yurtdışında emekli olunca insanlar seyahate çıkıyor, tatil yapıyor, hobiler ediniyor. Bizde ise emeklilik kavramı daha farklı anlaşılıyor ve yaşanıyor. Sosyal hayatla olan bağlantıların kopmaya başladığı bir eve dönüş süreci gibi algılanıyor. Çalışıyorken insanların parası olsa bile vakit ayıramadığı için yapamadığı çok fazla şey oluyor. Bu zamanları, kendine ve ailesine ayıracak daha fazla zamanları olduğunu düşünerek değerlendirmeli. Kadınlar da eşlerinin emeklilik sonrası hayatlarına adaptasyonunu sağlama noktasında yardımcı olmalı. Erkeklerin emeklilik sürecini, evliliklerinin ilk yıllarındaki ortak düzene geri dönmek için bir fırsat olarak görmeliler. Eşlerini evde kurdukları düzene sonradan dâhil olmuş bir nesne gibi görmeyip, ‘Bundan sonra birlikte neler yapabiliriz?’ diye düşünerek sürece dahil etmeliler. Eşlerinin kendilerini iyi hissetmeleri için ortak yaşam alanlarına ait sorumlulukları paylaşabilir, sahip oldukları düzende onların da payı olduğunu hissetmesini sağlayabilirler. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi psikoloğu Hilal Arslan, son söz olarak şunu söylüyor: “Eşler emeklilik sürecini ikinci bahar olarak değerlendirmeliler.”Emeklilik uzmanı Doç. Dr. Fatma Arpacı ise insanların emekliliğe hazırlanması gerektiğini söylüyor. Devletin emekliliğe hazırlık programları düzenlemesi gerektiğini vurgulayan Gazi Üniversitesi Ev Ekonomisi öğretim görevlisi Arpacı, “Ülkemiz için çok yeni olan ve neredeyse hiç uygulanmayan emekliliğe hazırlık programları dünyada yaygın. Emekli olmadan önce insanlar bu tür programlara katılabilse emekliliğe daha iyi uyum sağlayabilir ve emeklilik yaşamlarını daha iyi planlayabilir, kendilerini boşlukta hissetmeyebilir.” diyor. Arpacı’nın anlattıkları akla Türk Silahlı Kuvvetler’in personelinin emeklilik sendromunu daha iyi atlatabilmeleri için düzenlediği ‘sivil hayata adaptasyon kursları’nı hatırlatıyor. Galiba böylesi kurslar sivil vatandaşlar için de geçerli.Emekli olduktan sonra ilaçlarımı muntazam kullanamaz oldumHamdi-Rukiye Ceylan Hamdi amca (59), dile kolay 41 sene 6 ay devlette muhasebeci olarak çalıştıktan sonra emekli olmuş. Her gün saat 5’te kalkıp 8’de mesaiye başlarmış. Sıkı bir çalışma hayatından sonra emeklilik günlerini şöyle anlatıyor: “Çalışma hayatımda bir denge ve düzenim vardı. Şimdi evde canım sıkılıyor.” Tek sıkıntısının, düzeninin bozulması olduğunu anlatan Hamdi amca, “İşlerim yoğun ve ağır olsa da çalışma hayatımda her şey düzenli olduğu için ilaçlarımı muntazam bir şekilde kullanabiliyordum. Emekli olduktan sonra ilaçlarımı muntazam şekilde kullanamaz oldum.” diyor. Emekli olmanın avantajları da olmuş tabii. Artık oğlunu daha iyi takip edebiliyormuş. Kendisine meşgale bulmaya çalışan Hamdi amca, her gün bulmaca çözüyor, arkadaşlarıyla buluşuyor, “Köyde arkadaşlarla gazete okumakla zaman geçiriyoruz. Alışkanlık gereği, her gün dışarı çıkıyorum, ahbapları görmeye çalışıyorum. Kışın biraz sıkıntı oluyor, 2-3 ay köye gidemiyorum. Yazın hep köydeyim, bahçe işleriyle uğraşıyorum.” Eşi Rukiye Ceylan ise Hamdi amca için şunları söylüyor: “Emekli olması benim için iyi olmadı. Devamlı evde kalıyor. Komşularla sabah kahvaltı yapacak olsam gidemem. Sabah, öğle, akşam sürekli evde. Bunlar bana sıkıntı. Aslında işlerime karışmaz, gezmeme de. Ama evde çok canı sıkılıyor. Sağlığı el verseydi çalışmayı tercih ederdi. Tabii çocuklar da memnun değil. Babalarının çalışmamasını istemiyorlardı.” Bütün alışverişi ben yapıyorumNusret-Halime Kaya Nusret Kaya (76), tecrübeli bir emekli. 26 yıldır emekli olan Nusret amca, 25 yıl çalıştıktan sonra emekli olmuş. Emekli olduktan 6 ay sonra “Gün geçsin, zaman geçsin” diyerek tekrar çalışmaya başlamış. Bu yüzden bir sendrom yaşamadığını anlatan Nusret amca, emeklilik hayatını şöyle anlatıyor: “Çalışma gücü olanlara tekrar çalışmaya başlamalarını tavsiye ediyorum. Artık çalışmıyorum ama günde en az on defa dışarı çıkıyorum. Eşimin, gelinlerimin ihtiyaçlarını gidermek için. Eşimin alışverişini yaparım. Ekmeğe dahi ben giderim. Komşularımın ihtiyaçlarına da koşuyorum. Mahalle sakinlerinin evde tamirlik bir durumu olsa beni çağırırlar. İnsanlara yardımcı olmak da kendimi iyi hissetmemi sağlıyor. Bu yüzden emeklilik sonrası psikolojik sorun yaşamadım. Bunda 51 yıllık eşimin de çok büyük desteği var.” Halime teyze, emekli eşinden çok memnun ama tek bir şeyinden şikâyetçi, yaptığı elişlerine karışmasından. Nusret amca ise gözlerinin bozulmasından dolayı el işi yapmasını istemiyormuş.

15 Şubat 2014 Cumartesi

Komedyen değil anlatıcıyım

Sanat dünyasının yakından tanıdığı yapımcı ve organizatör Gürkan Vural, tek kişilik gösterisi ‘İnce Şeyler’ ile sahneye çıktı. Gösterisinde başından geçen gerçek hikâyeleri izleyicilerle paylaşan Vural, kendini komedyen olarak görmüyor, “Ben sadece bir anlatıcıyım.” diyor.Yıllardır yapımcılık, organizatörlük, menajerlik ve sunuculuk gibi işler yaptınız. Ne oldu da tek başınıza sahneye çıkmaya karar verdiniz?Bunun tek cevabı var; ikna oldum.Nasıl ikna oldunuz?Beraber çalıştığım çocukluk arkadaşım Barbaros Peköz, iki üç yıldır artan bir tazyikle ve son bir yıldır başımda et bırakmamacasına sahneye çıkmam gerektiğini söyledi. Bundan ne kastettiğini tam olarak anlamamıştım. Çünkü zaten bir şekilde sahnedeydim. Bu anlattıklarımdan farklılarını belirli bir maksat için bir araya gelmiş insanlarla söyleşi havasında yapageliyordum. O, işi biraz daha mizahi hale getirip daha profesyonelce yapmam gerektiğini söyledi. Ama bunu pek kale almadım.Neden?Çünkü bu kadar yıl yapımcılık, organizatörlük birçok sanatçıya menajerlik yapınca onların işlerini organize eden bir insan olarak, kendimi hiç orada görmedim. Sonra bir gün Fatih Kısaparmak’ın Kilim türküsünü dinlerken kendi kendime Barbaros’un dediğini yapmalıyım dedim. Orada “sevdiğine sözü olan bir kilim dokur” diyor. Peki, milletine sözü olan ne yapmalı diye sordum kendime. En azından bir şeyler anlatmalı, bir kitap yazmalı. Anlatmak istediğim şeyler çoktu ama hangisini anlatayım diye çok düşündüm. Daha çok uzmanlık alanım diyebileceğim şeyleri anlatayım dedim.Harp Okulu anılarınızı mı?Hayır. Harp Okulu değil aslında. O dört yıllık bir macera. Dönüp geriye baktığımda adam olmamı mutlak sebebi sayarım. Komutanlarımın her biri, sevmediklerim de dahil, bugün keşke yanımda olsalar dediklerim insanlar. Esas uzmanlık alanım, son 20 yıl içinde sanat dünyası içerisinde yaşadıklarım. Bunları insanlarla paylaşmak istedim.Ama gösteriniz tamamen bu konu üzerine değil. Sadece küçük bir bölümünde anlatıyorsunuz.Fatih Kısaparmak ile paylaştım bunu. O da bana “Bunun kitabı çok güzel olur, kitap daha kalıcı olur.” dedi. Aklıma yattı. Peki, o zaman ne yapayım diye sordum kendime. Kendi hayat serüvenimi paylaşayım dedim. İnsanlara güzel bir zaman geçirmesine vesile olacak söyleşi formunda bir şey hazırladım. Ancak sanatçılarla ilgili yaşadıklarımı kitaptan sonra apayrı bir oyunda paylaşmak istiyorum. Mesela bu insanlar neden ulaşılmaz? Ulaştığımız zaman gördüğümüz yüzleri gerçek yüzleri midir? Birbirleriyle ilişkileri nasıldır? Neden lüks otelde kalmak isterler. Neden business class uçarlar. Bunları komik yanları ile anlatmak istiyorum.Ünlülerle ilgili unutamadığınız bir anınızı paylaşır mısınız?Cem Karaca üstat ile konsere gittik. Ses sistemi konusunda defalarca uyardık karşı tarafı. Ereğli’de bir sinema salonu. Müzik başladı. Karaca, esere girer girmez “Volüm, volüm” dedi. Sesçi “Açtım abi” dedi. İkinci kez “Volüm” dedi. Üçüncüsünde orkestrayı susturdu. “Oğlum beni duyuyor musun?” dedi. O da duyuyorum dedi. Mikrofonu arkasına götürdü. “Şimdi” diye sordu? “Duyuyorum, hatta çıplak sesle sesiniz daha iyi geliyor.” dedi. “Sen bir gel buraya.” dedi sesçiye. Mikrofonu bir fırlattı çocuğa, zor havada yakaladı. Bu aklıma ilk gelenlerden biri sadece.Sanırım bir de vefat etmiş bir sanatçıyı arama hikâyeniz var...Önümdeki telefon listesinden bir sanatçıyı aradım. Birisi açtı. “Atilla Bey’le görüşecektim”. “Buyrun” dedi. “Atilla Bey’le mi görüşüyorum?” dedim. O da “Yok hayır, ne istemiştiniz?” dedi. “Kendisi ile görüşecektim.” dedim. “Ne istiyorsunuz?” dedi. Derdimi anlattım. “İyi güzel.” dedi, “Şu anda kendisi ile irtibata geçemeyiz. İleriki yıllarda kendisi ile irtibata geçme durumu olursa söyleyeyim.” dedi. Ben de “Dalga mı geçiyorsunuz?” dedim. O da, “Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Atilla öleli iki yıl oldu.” dedi.Baştan sona insanları kahkahaya boğan bir gösteri değil sizinki. Düşündüren, duygulandıran bölümleri de var...Dünyada ve Türkiye’de insanların görüp hislenmeleri ve ağlamaları gereken bu kadar konunun olduğu bir ortamda sadece güldürmek için bir şey yapılmasının uygun olmadığını düşünüyorum. İnsanları güldürme iddiasında da değilim. Konuşarak bir şeyleri resmetmeyi çok seviyorum. İnsanlar benim anlatımımla gördüğüm şeyleri görebilsinler istiyorum. Gençlik yıllarımda, izlediğim filmleri anlatırdım. İnsanlar sonuna kadar dinler sonra da para verirdi. Ben komedyen değilim, bir anlatıcıyım. Meddahlık iddiasında da değilim. Sadece iyi bir anlatıcı olduğumu düşünüyorum. Stand-up yapmıyorum, başka bir şey yapıyorum. Hepsi yaşanmış ve gözümle gördüğüm şeyler.Kemal Sunal’la dostluğumuz telefonda başladıGösteride tuvalet mevzusu oldukça çok geçiyor. Neden böyle bir seçim yaptınız?Ben bir edebin yerleşmesini istiyorum. Temizlik ve sıhhat olarak bu edebin memleketimizden sıyrıldığını düşünüyorum. Tuvaleti dünyanın dört bir tarafına götüren bir milletin torunlarıyız. Ancak götürdüğümüz yerler bu konuda daha ileri gittiler. Öte yandan ben 13 yaşına kadar alt ıslatma problemi yaşadım. Arkadaşlar bir yere yatılı davet ettiğinde gidemezdim. Deniz Lisesi imtihanlarına girdim. Her şeyi biliyorum. Ama kazanır da orada altımı ıslatırım korkusuyla bildiğim soruları cevaplamadım. Bunu bir anlatayım dedim. Altımı ıslattığımda yatağı nasıl kurutuyordum. Ağabeylerim benim yüzümden nasıl dayak yediler.. daha birçok şey.Bir de psikiyatri kliniği maceranız var…Kara Harp Okulu’na 1984’te girdim. Son seneye gelinceye kadar her şey çok iyiydi. Topuk kemiğimden ameliyat oldum. Ara vermek zorunda kaldım. Döndüğümde soğumuştum. Sonra sıkıntılı bir vukuat dönemi oldu. Bir üstümle ciddi bir niza geçirdim, ters bir hareket ettim. Beni ruh ve sinir hastalıkları bölümüne gönderdiler. Doktorumla konuştum. Doktor Harp Okulu’na devam etmemem gerektiğini, sivilde daha güzel işler yapabileceğimi düşündü. Benim için ayrı bir deneyim oldu orası. İnsan ruhunun haddinden fazla baskıya uğrayınca nasıl şirazeden çıktığını gördüm.Çaycuma, Ankara, Urfa, Kazakistan ve İstanbul gösterinin durakları. Sizin için ne anlam ifade ediyor bu iller?Çaycuma aile demek. Kara Harp Okulu erkekliğe, adamlığa ve dirence ilk adım. Şanlıurfa, samimiyet ve vefa. Kazakistan, gurbet. İstanbul ise mücadele ve bağımlılık. Şivelere hakimiyetiniz var. Bu illere giderseniz gösteri oranın şivesinde mi olacak?Zannederim öyle olacak. Şiveleri severim. Özellikle Urfa’daki dostlarımızın kendine has şekilde Türkçeyi konuşmaları çok hoşuma gider. Bütün gösteriyi öyle oynamak bile isterim. Urfa’da çoğu zaman “Sen kimlerdensin?” diye sorarlardı bana. Kazakistan’a gittiğimde de çok güzel Kazakça konuştuğumu söylerlerdi. Ege şivesine de bayılırım.Sizce neden sanatçılar hep ulaşılmaz olarak görülür?Normal isteklerinizle sanatçıya ulaşamazsınız. Önce o insanların hayatlarına dahil olmanız gerek. Bir gün Kemal Sunal’ı aradım. Kendisi ile görüşmek istediğimi söyledim. “Telefonda söyle.” dedi. Ben de “İnsanlar birbirini sevdiğini telefonla mı söylemek zorunda?” dedim. Çok hoşuna gitti ve sonrasında dost olduk.Günceli sahneye taşımak doğru değilGösterinizde güncel olaylara hiç değinmemişsiniz. Normal hayatınızda da böyle misiniz?Beni izlemeye gelen insanlar benden başka şeyler anlatmamı bekliyorlar. Gerçek hayatta elbette bir düşüncem ve ideolojim var. Aktif olarak güncelin içindeyim. Gittiğim yerlerde inandığım doğruları anlatıyorum. Ama bu doğruları ve ideolojileri sahneye taşımanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bunu sahneye taşıyan dostlarımızın da aslında çok doğru yaptıklarını düşünmüyorum.Siz Atalay Demirci’nin menajeriydiniz. ‘Onunla arası bozuldu da kendi gösteri yapıyor.’ yorumları da yapılıyor. Var mı öyle bir durum?Atalay benim biricik aşkımdır. 15 yıl önce karşılaştık. Kardeşliğimizi ilan ettik ve ailecek görüşmeye başladık. Televizyon programıyla birlikte Türkiye’de tanınınca benimle birlikte yürümek istedi. Ben de tamam dedim. O dönemi çok başarı ile atlattık. Onun gösteri sirkülasyonu artınca benim de onunla birlikte seyahat etmem gerekti. Fakat diğer işlerim vesilesiyle bu seyahatlere çok fazla müsait olamaz hale geldim. İnandığımız güvendiğimiz bir başka kardeşimize devrettik. Ama yine her türlü konuyu birlikte değerlendiriyoruz.Oyunu çok hüzünlü bir hikâye ile noktalandırdınız. Neden böyle sert bir hikâye anlattınız?Hayatın bütünü asla mizah değil. Beni çok etkileyen ve insan olarak sırtımızdaki sorumluluğun farkına varmamızı sağlayan birtakım hadiselerle karşılaşıyoruz. Bunları es geçmek, vurdumduymaz davranmak, olsun demek insanlık onuruna yakışmaz. Kazakistan’da yaşadığım olay, Allah’ın bize çok ciddi bir ikazıydı. O olaydan sonra karşılaştığımız her kişiye el uzatma arzusu ile yaklaştık.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Leyla ile mecnun bugün yaşasa kliniğe yatırırım

Psikiyatri denilince akla gelen ilk isimlerden Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın evine konuk olduk. 2009 yılında vefat eden eşine ithaf ettiği son kitabını konuşurken Tarhan, bir itirafta bulunuyor: “Bana, eşim yaşıyorken, ‘Âşık mısınız?’ diye sorulsa, ‘Seviyorum ama pek o popüler aşk tanımı içerisinde aşk var’ diyemezdim. Gerçekten kaybettiğim zaman anladım, âşıkmışım ama farkında değilmişim.” Nevzat Hoca’ya göre Leyla ile Mecnun’un aşkı da sorunlu. İnsanların bunu örnek alıp hayatlarını sefil hale getirmelerine gerek yok.‘Bir ölüye âşıkmışım’ diyerek kitabınızı eşinize ithaf ediyorsunuz. Aşk Terapi’yi (Timaş) eşinizin ölümünden sonra mı yazmaya başladınız?Eşim yaşıyorken bana, ‘Âşık mısınız?’ diye sorulsa, seviyorum ama pek o popüler aşk tanımı içerisinde aşk var diyemezdim. Gerçekten kaybettiğim zaman anladım. Âşıkmışım ama farkında değilmişim. Yaşadığımız güzel günler, paylaşımlarınız aklınıza geldiği zaman, bunun aşk olduğunu görüyorsunuz.Üzerine düşünmemiş miydiniz önceden?Daha önce o aşkın kıymetini biliyormuşum ama çok fazla da bilmiyormuşum.Nasıl tanışmıştınız?Eşim Bursalı. Ben de Işık Askeri Lisesi’nde görevliydim. Dostlarımız tanıştırdı.Görücü usulü yani…Yarı görücü denebilir. Tanıştıktan üç gün sonra nişan yaptık.İlk görüşte aşk mı?İlk görüşte iki taraf da kalben ‘tamam’ dedi. Düşüneyim demedik.Aileniz Merzifon’daydı herhalde…Telefon açtım, onları çağırdım hemen. Üç ay içinde de evlendik.Kaç yaşındaydınız?Ben 26, eşim 22 yaşındaydı.Eşiniz çalışıyor muydu?Sanat tarihçisiydi. Kız meslek lisesinde çalışıyordu. Birkaç sene sonra ayrıldı. İki oğlumuz, iki de torunumuz var. Küçük oğlum üniversitede okuyor.İşkolik birisiniz. Bu, aile ilişkinizi nasıl etkiliyordu?Gündüz hastanede, öğleden sonra muayenehanede oluyordum. Gece 10 civarında bile olsa eve geldiğimde hangi saat olursa olsun oturup muhabbet ederdik. Nitelikli beraberliğimiz vardı. Pazar günlerini muhakkak eve ayırırdım. İkinci oğlumuzdan sonra, onunla birlikte olmak için, 50 yaşından sonra, kayak ve ata binmeyi öğrendim. Aileyle birlikte bir şey yapmak hepimize haz veriyordu. Şimdi beraber gittiğimiz yerleri görünce mahzun oluyorum.Eşinizin hastalığı neydi?Çok nadir rastlanılan bir hastalık. Çapa, ilk vakamız dedi. Apandis ucu kanseri. Dünyada altı tane hasta varmış. 3 buçuk sene kemoterapi yapıldı. Acı çekti ama hiç şikâyet etmedi. Onun o hali, o mahzunluğu bile insanı etkiliyor. Bir senede, dört yakınımı kaybettim. Kayınvalide, kayınpeder, babam ve bir ay sonra eşim. 2009’da dört ölüm birden. Çok sarsıcıydı…Kendinizi nasıl teskin ettiniz?Ölüm konusunda inançlarınız olmasa dayanamazsınız. ‘Allah var, keder yok’ diyerek dayanabiliyorsunuz ancak. Dünya odaklı değil de ahiret odaklı yaşamayı düşününce, geçici üzüntülerin anlamsız olduğunu daha çok görmeye başlıyorsunuz. Böyle durumlarda insanın sağlam inançları yoksa savrulur. Elinde ölçü olması lazım. Ölüme açıklama getiremezse işte o entel bunalım dediğimiz bunalımı yaşıyor insan. Materyalist düşünenler ya kendini alkole veriyor ya da kazanımlarını dünyaya bir defa geldim diye harcıyor.Siz ne yaptınız? Kendinizi daha da çok çalışmaya mı verdiniz?Benim için iki tercih vardı; ya içime kapanıp, münzevi bir hayat yaşayacaktım, asosyal bir şekilde. Ya da halkın içinde Hak’la beraber olacaktım. Bu iç muhasebeyi yaşarken, hayatın rutinini devam ettirdim. Hayatımda anlam yönünde değişiklik yapmam gerekiyor dedim. Çünkü sorgulamalarınızdan sonra yaptığınız dünyevi işlerin bile yüksek hedefler, idealler için basamak olduğunu görüyorsunuz. İnsanlık için ne yaptın dedirtecek şeyler yapmam lazım dedim. Mesleğimi bunun için seçmiştim. Aslında alanım kulak-burun-boğazdı. Mesleğimde ilerlerken hayat felsefemde de ilerleyeyim diye psikiyatriye geçtim. İyi bir kulak-burun-boğazcı olmam bir hedefti ama o kadarla sınırlı kalıyor. Hayat felsefesine, manevi yaşama çok fazla şey katmayacaktı. Psikiyatride ilerlemek insanın manevi ilerlemesine katkı sağlar diye düşündüm.Aşk dediğin ölçülüyormuş Mihriban!Aşkın artık ölçümlenebildiğini söylüyorsunuz. Nasıl ölçüyorsunuz?Aşkın kimyası, nörobiyolojisiyle ilgili bilgiler 1994’lerden sonra çıktı. Duygularla ilgili alanların nasıl çalıştığı anlaşılır oldu. İnsanların beyin haritalamalarını yapıyoruz. Beyin fonksiyonlarında normale göre sapma var mı tespit ediyoruz. Bu demektir ki, artık aşkın biyolojik yapısı da biliniyor. Mesela bir kimse depresyona girdiğinde beyin haritalaması yapabiliyoruz. Tutkulu aşklar var, güvenli, agresif aşklar... Aşka dair beyinde yapılan çalışmalar ortaya çıkardı ki bunların kimisinde depresyon, kimisinde paranoya, kimisinde şizofreni var. Çoğu aşkların arka planında böyle hastalıklar çıkıyor. Mesela ‘Eşik altı duygudurum’ diye bir hastalık var. O rahatsızlıkta şunu görüyoruz, kişi temel değerlerin uymayan kişiliğine, moral değerlerine uymayan davranış kalıpları geliştiriyor. Manik depresifin hafif olanı. Mesela ‘kolay âşık olma’ denilen bir davranış gösteriyor. Böyle durumlarda aile, çocuğu cezalandırıyor, hâlbuki hasta. Tedavi edince daha gerçekçi aşk yaşayabilir.Aşk, iradi değil midir?‘Ben âşık oldum, elimde değil’ diyor. Bazı hastalık grubu aşklarda var bu. Görür görmez şiddetli bir şekilde tutulabiliyor. Nasıl ki 10 kişi soğuğa çıkar biri hasta olur, diğerleri olmaz. O kişinin hastalığa bir yatkınlığı, kırılganlığı vardır. Bu kişiler de kolay âşık olmaya yatkın kişiler oluyor. Kolay âşık olan kişiler, duygusal denetimi zayıf olan kişilerdir.Aşkı hastalık gibi tarif ediyorsunuz.Aşk, hastalık gibi demek yanlış olur. Aşkın hastalık boyutuna düşmek ihtimali yüksek. Aşk, aslında çok güzel bir duygu. İnsanı yüceltir ama aşk nesnesini doğru seçebilirsen. Doğru kişiye aşkını yöneltebilmek mesele. Aşkın objesi yanlışsa aşk o zaman hastalık hale geliyor.Kitabınızda Leyla ile Mecnun için “Bugün olsa hastaneye yatırılmaları gerekirdi” diyorsunuz. Neden böyle düşünüyorsunuz?Leyla ile Mecnun’unki, kavuşmaları engellenince romanlaşmış aşk. Biliyorsunuz Leyla, Mecnun’a gelmiştir ama kabul etmemiştir. Eğer o kişiler uzman kontrolünden geçmiş olsaydı, ikisi ölmeden aşkları uygulanabilir hale getirilebilirdi. O iki insan harcanmıştır yani. Mecnun, Arapça ‘cunun’ kelimesinden türetilmiş bir kelime. Örtülmekten geliyor. Mecnun derken aklının bazı yönleri örtülmüş kimseden söz ediyoruz. Muhakeme edemiyor, hakikati göremiyor. Tam kavuşacak, problem çözülecekken istemiyor. Böyle durumlarda altı aylık bir tedavi planı yapıyoruz. Önce âşık olduğu kişiden uzaklaştırılıyor, beyin kimyasalları düzeltiliyor, ondan sonra o kişiyle, aşkla ilgili ölçeklere göre (kitabın sonunda yakın ilişkiler, yalnızlık ve duygu ifadesi ölçeği diye verdik bunları) kişinin duygularla ilgili profili çıkarılıyor. Aşkı, ilişki kurabilir hale getiriyor kişi. O aşk uygulanabilir aşk oluyor. Uygulanabilir aşk niye olmasın ki Leyla ile Mecnun’un aşkı. İnsanlar, muhakkak Leyla ile Mecnun gibi hayatlarını sefil hale mi getirsin? Bu nedenle aynı duyguyu yaşayan insanlar hem bilinçli âşık olabilir hem iyi işbirliği kurabilirler, bunun yöntemini öğretebiliyoruz artık.Büyük aşk ile evlenenlerin evliliği kısa sürebiliyor, neden? Hastalıklı mıdır?Âşık kimse arzuluyor, fakat akıl ölçeğinden geçirmiyor. Geçirmediği için aşk nesnesini doğru tanımıyor. Sadece onun bir özelliğine âşık oluyor. Aşkın sürdürülebilir ve kalıcı olması için aşkı otantik aşk dediğimiz bir aşk haline getirmek gerekiyor. Otantik aşk, saf halis anlamında. Nasıl bir zeytinyağı içindeki asit ve parçacıklar temizleniyor, saf, halis hale getiriliyor. Aşkı da bu hale getirdiğiniz zaman onun içinde çıkarcılık, karşılık bekleme olmuyor. O aşkın içinde eşi olduğu gibi kabul etme, bir problem çıktığında empati yaparak çözme oluyor.Evliliğin üç aşaması var diyorsunuz; romantizm, güç çatışması, bağlılık.Sonlanan evlilikler işte bu ikinci dönem krizleri sebebiyle oluyor. Her evlilikte yaşanan bir şey o. Bu dönemde duygu yönetimini yapamayan kişiler kaybediyor. Sosyal ve duygusal beceriler ön plana çıkıyor. İnsanlar gerçekte olmayan imkânsız bir aşka yöneltiliyor, bu da yanıltıyor. Aşkı sadece romanlarda geçen yaşanamaz bir konu olarak düşünmek aşka haksızlıktır. Popüler kültür ise aşkı şehvete indirgedi, bu da aşkı hiç anlamamaktır.Modernizmin aşk diye sunduğu şehvet (heva) mi?Erkek bakışı aşkı şehvete, kadın ise romantizme indirgiyor ama aslında aşk ikisinin karışımı. Aşk, şehvetten daha büyük, daha insani, daha uzun ömürlü, sürdürülebilir bir şey. İleri yaşta birbirine âşıklar vardır, şehvet yoktur ama birbirlerine ciddi şekilde âşık olmuşlardır. Hatta beyin plastisitesi ona göre şekillenmiştir. Birbiriyle olgun bir ilişkisi olan kişilerde, beyinlerinde aynı anda aynı merkez harekete geçiyor. Biri acıktığını düşünüyor, diğeri şunu yer misin diyor. Algıları ortak olmaya başlıyor. Eşlerden biri vefat ettiğinde diğeri uzun süre yaşayamıyor. Bunu alışkanlıkla karıştırmamak gerek. Çünkü alışkanlık olduğunda birbirine katlanan bir ilişki vardır. Burada birbirine katlanan değil, birbirlerine değer veren bir ilişki var.Ergenekon’un resmî tanığıyımSakin fıtratlı biri olarak gözüküyorsunuz. Eşinizle ilişkinizde de öyle miydiniz?Eşim, kişilik olarak sınırları zorlayan biriydi. Her şeyi sorgulardı, mükemmeliyetçiydi. Hiç unutmam, ehliyet sınavına girdi. 97 aldım diye çok üzülmüştü. Beklentisi yüksek, kolay memnun olmayan, zorlayan birisiydi. O nedenle zaman zaman gerilimler yaşanıyordu. Kadın Psikolojisi (2005) kitabı için, rahmetli eşim, ‘Bunu benim sayemde yazdın’ derdi. (Gülüyor) Kızdırıyordu beni, tartışma yaşanıyor ama bir çözüm de oluyordu. Onlar işte bu kitabı oluşturdu. Eşimin hastalık döneminde de İnanç Psikolojisi kitabını yazdım.Daha çok neler üzerine tartışırdınız?Hastalık döneminde tutturdu, küçük oğlumuz 13 yaşında, alıp ayrı eve çıkacağım diye. Bu evi de kendisi istedi. Daha küçük eve çıkacağım, dedi. Tamam çık, ben de seninle geleceğim, dedim. Sonra vazgeçti. Şimdi düşünüyorum, o zaman beni sınıyormuş. Bırakacak mı, bırakmayacak mı diye. İstiyorsan yaparız ama ben de geliyorum deyince vazgeçti. Direkt ifade etmiyordu ama korkuları vardı demek ki. Varlığı bile mutlu ediyordu. O nedenle bunlar, böyle sınanmalar ilişkilerde kaçınılamayacak şeylerdir. İnsan mekanik bir varlık değil, zaman zaman kişisel zaafları, tartışmaları olur. Böyle durumlarda sevgi odaklı düşünürse kazanır. Çünkü karşı taraf sınırları zorlayan, test eden kişilikte olabiliyor. Senin sadakatini sorgulayabiliyor. Evlilikte krizler, hayattaki krizler gibi bir şey öğretir. Çincede kriz, tehlike ve fırsat kelimelerinden oluşur. Her krizin içinde bir tehlike de fırsat da var. Evliliklerde her kriz bir tehlike içerirken fırsat da içeriyor. O evlilikte bağlar da güçleniyor. Ormandaki büyük ağaçlar fırtınalara dayanabildikleri için büyüktür. Evlilikler de fırtınalara dayanabildiği kadar güçlü olur.Evliliğinizde rol modeliniz var mıydı?Eşim, benim anne-babamın evliliğine hayrandı. Kendi anne-babasının evliliğinden daha çok örnek alırdı. Bizde de etkisi olmuştur. Anne-babam evliliğinde zorluklar olsa da hep sevgi, saygı ve sadakatin olduğu bir evlilik olarak biliyorum. Babam vefat ettiğinde 86 yaşındaydı, 60 seneden fazla evlilik, hiç ayrılmadılar birbirlerinden.Kaç kardeşsiniz?Üç. Erkek kardeşim kalp damar cerrahı. Kız kardeşim İTÜ mimarlık mezunu. Merzifon, okumayı yücelten bir şehir. Bir dayım kardiyolog, diğeri subay. Amcalarım edebiyatçı, avukat. Babam ise diş hekimliği terk. İstanbul’a geldiğinde yurtta kalmak istiyor. O zaman CHP il başkanının referansı olmadan yurda yerleşemiyormuşsun. Babam da MHP kökenli bir liseden (Samsun Lisesi) geliyor diye yurda yerleşememiş. Kaldığı evde yangın çıkınca dönmüş. Esnaflık yaptı.Dindar bir aile miydi?Ben, Elif Ba’yı üniversitede öğrendim. Ama dine saygılı, cumalara giden ortalama bir aile. Babam namaza 80 yaşında başladı. Hacca gitmiştik beraber o zaman.Siz kılıyor muydunuz?Üniversitede başladım. 12 Mart döneminde, herkesin sağ-sol çatışmasında olduğu dönemde, ben sahaflarda vaktimi geçirdim. Darwin’i, varoluşu sorgularken, kitap okuyarak başladım. Hatta namaza başladım diye annem paniğe kapılmıştı. Bu çocuk kafayı yedi herhalde diye. Bizim mahallede komşu Samsunlu hafız teyze vardı. Allah dostu bir kadın. Annem ona gitmiş. ‘Bizim çocuk namaza başladı, dengesi bozuldu, ne yapayım?’ diye. Şöyle söylemiş anneme: ‘Kızım gençlikte kılınan namaz güneş gibidir, ihtiyarlıkta kılınan namaz mum ışığı gibidir. Bırak kılsın.’ Annem ondan sonra bir şey demedi.Üniversiteden sonra askeriyede de devam edebildiniz mi?Devam ettim. Askeriyede 1994’e kadar kişinin dindarlığını yaşaması sorun değildi. 1993’te Soğuk Savaş bittikten sonra NATO Brüksel’de toplanıyor. Düşman konsepti değiştiriliyor. Dini radikalizmi tehlike olarak tanımlanıyor. Buna uygun olarak Genelkurmay irtica diye bir şey çıkarıyor. Sonra ordudaki dindar subaylar potansiyel düşman oluyor. Bizim mahkeme süreçleri başlıyor.Emekli oluyorsunuz o süreçte değil mi?GATA’da doçenttim, Çorlu’ya veteriner hekimliğe tayin oldum. Dava açtım döndüm, bu sefer Çorlu’ya askeri hastaneye tayin edildim.Veterinerliğe ne diye atadılar?Sağlık Veteriner Şube... Trakya’daki askeri birliklerin mutfaklarını denetleme görevi verildi. Mahkeme ile döndüm. Çevik Bir ikinci başkandı. Bir daha tayin edilince Çetin Paşa’ya çıkmıştım. Ergenekon’un resmi tanığıyım. Silivri’de 2012 yılında 6 Temmuz’da beni dinlediler. Çünkü o zaman bana, ‘Emir komuta zinciri dışında bir odak var ve o odak sizi istemiyor.’ dendi. Neden istemiyor dediğimde, yaşam tarzınızı beğenmiyor, dedi. Ben de emekli oldum. Adaleti Savunanlar Derneği’ni kurdum. Derneğin başlattığı çalışmalar kapsamında haklarımız iade edildi.Bugün Ergenekon ve Balyoz için hataymış deniyor. Bu size ne hissettiriyor?Dernek olarak bu konuda resmi bir açıklama yaptık. Mevcut yasalar yeterli, yargılamalar sırasında adil olmayan bir şeyler olduğu düşünülüyorsa, Anayasa Mahkemesi var, seçenekler açık, özel kanun çıkarmaya lüzum yok, ortada deliller varsa yeniden yargılama mümkün. Geçmişi yok sayarak yapılacak bir yargılamaya lüzum yok. Yargı siyasallaşmamalı. Dava siyasi bile olsa yargı siyasallaşmamalı, yargıyı korumak gerekiyor.Nermin Hanım ile evlendiği gün.Çocukluğunda...(solda)Kuleli Askeri Lisesi (1967)12 yaşındayken...(şapkalı)Kuleli’de arkadaşlarıyla...(1969)

7 Şubat 2014 Cuma

Hıyar ve Tuzluk

Hayatın her alanında muhteşem ikililer vardır. Bazen yemek masasında karşımıza çıkarlar, bazen televizyon ekranlarında. Bazen aynı kaleye gol atmaya çalışırlar, bazen bir ömrü beraber paylaşırlar. Birisini görünce gözlerimiz diğerini aramaya başlar. Çünkü alışmışızdır onları bir bütün olarak görmeye.

Binlerce muhteşem ikiliden bir tutam örnek sunalım sizlere…

Boyoz-Yumurta, Gevrek-Çay, AKP-Yolsuzluk, Rakı-Balık, ÖSYM-Skandal, Adana Kebap-Şalgam, Edi-Büdü, Kırmızı-Beyaz, Sarı-Lacivert, Pagos-Gazoz, Kanuni-Hürrem, Bal-Kaymak, Süheyl Uygur-Behzat Uygur, Zeytin-Peynir, Tekila-Limon, Tom- Jerry, Kuru fasulye- Pilav, Çiğ Köfte-Ayran, Aziz Yıldırım-Fenerbahçe, Süleyman Seba-Beşiktaş, Fatih Terim-Galatasaray, Bira-Midye, Ehliyet-Ruhsat, Karpuz-Peynir, Salça-Ekmek, Temel-Dursun, Mantı-Yoğurt, Aşk-Mutluluk, Kalem-Silgi, Deniz-Mehtap, Karagöz-Hacivat, Orak-Çekiç, Tahin-Pekmez, Soba-Kestane, Tencere-Kapak, Atari-Mario, Robinson Crusoe-Cuma, Tavuk-Pilav, Ay-Yıldız, Cips-Kola, Türkan Şoray-Kadir İnanır, Akrep-Yelkovan, Vodka-Redbull, Kedi-Uyku, Cenk-Erdem, Münir Özkul-Adile Naşit, Ketçap-Mayonez, Rıdvan Dilmen-Güntekin Onay, Kar-Tatil, İskender-Tereyağı, Sucuk-Yumurta, Behzat Ç.-Bomonti, Baklava-Gaziantep, Et-Tırnak, Aseton-Pamuk, Hansel-Gratel, Şota-Arçil, Teoman-Bülent Ortaçgil, Döner-Ayran, Kazma-Kürek, Davul-Zurna, Kahve-Çikolata, Yıldız-Kumsal, Red Kit-Düldül, Gargamel-Azman, Mersin-Tantuni, Tsubasa-Misaki, Bal-Süt, Çiçek-Kadın, Reçel-Tereyağı, Fred-Barni, Leyla-Mecnun, Kedi-Yumak, Milli Piyango-Yılbaşı, Kağıt-Kalem, Bülent Arınç-Gözyaşı, Vişne-Soda, Zeki Alasya-Metin Akpınar, Oya-Bora, Peynir-Ekmek, Ferhat-Şirin, Aslı-Kerem, Domates-Salatalık, Romeo-Juliet, Bülent Ecevit-Rahşan Ecevit, Süleyman Demirel-Nazmiye Demirel, Melih Gökçek-Twitter, Öğrenci-Makarna, Smith-Jones, Kiraz-Küpe, Midye-Limon, Kitap-Kahve, Sponge Bob-Patrick Star, Cin-Tonik, Uche-Hogh, Necip-Ernst, Halkbank-Ayakkabı Kutusu, Nane-Limon, Habertürk-Sansür, Kedi-Ciğer, Scottie Pippen-Michael Jordan, Soda-Limon, Salep-Tarçın…

Birde hıyar-tuz ikilisi var.

Hıyarı elinize alıp ince bir şekilde soyarsınız, ikiye böldükten sonra “tuzlayarak” afiyetle yersiniz.

Sözü kısa tutacak olursak; “hıyarın” olduğu yerde “tuzluk”ların olması hiç kimseyi şaşırtmamalıdır.

Murat KAYA

1 Şubat 2014 Cumartesi

Çocuk yalan söyler mi?

Çocuklar neden yalan söyler? Daha doğrusu yalan söylemeyi kimden öğrenir? Anne-babalar, akrabalar ve hatta öğretmenler farkında olmadan çocuklara yalan söylemeyi öğretiyor. Çocuğunun büyüdüğünde tutarlı, kendisiyle barışık ve dürüst bir kişilik olmasını istemeyen anne-baba yoktur. Onun, yaşamı boyunca yalandan dolandan uzak durmasını isteyen aileler, çoğu zaman bunun kendi ellerinde olduğunu unutur. Aşırı müdahaleci, kıyaslayan ve cezalandıran yöntemleriyle mükemmel bir kişilik yetiştirmeye çalışırken çocuğunu dürüstlükten uzaklaştırdığını fark edemez. Pedagoglar da insan fıtratında yalana yer olmadığını söyleyerek, bu davranışın çocukluk döneminde öğrenildiğini hatırlatıyor.Küçükken anne-babasından korktuğu için suçunu saklarken ya da onunla gurur duyulmasını istediği için başarısını abartırken insan ufak tefek yalanlar söyleyebiliyor. Ancak mutluluk, gurur duyma, ilgi görme gibi duyguları sadece bir başarının sonucunda hissedebilen çocuklar zamanla yalan söylemeyi alışkanlık haline getiriyor. Ya da yaptığı bir hata için büyükleriyle yüzleşmekten korkmak kişiyi olduğu gibi görünmekten alıkoyabiliyor. Uzmanlara göre zamanla karakterin bir parçası haline gelen bu haller insanı yaşamı boyunca doğruları söylemekten uzaklaştıran sebeplerden. Yalan söylemenin doğuştan değil sonradan edinilen bir davranış olduğunu söyleyen uzmanlar, çocuğu yalana iten en önemli nedenlerin başında anne-babaların baskıcı tutumlarının geldiğini hatırlatıyor.7 yaşa kadar hayali yalanları vardırUzmanlar okulöncesi dönemde çocuğun gerçekle hayali, düşünce ile rüyayı ya da istekleri birbirine karıştırabileceğinden bu sürecin ayrı değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Pedagog Enise Akgül, burada ‘yalan’ tanımlamasından kaçınarak çocuğu yargılamadan gerçekleri ayrımlaştırmasına yardımcı olmayı öneriyor. Çocuğun anlattığı gerçek dışı olayları onu mahcup etmeden müdahale etmek gerekiyor. “Başka örnekler üzerinden çocuğa doğru olan anlatılmalıdır.” diyen Akgül’e göre bu süreçte önemli olan, çocuğu buna yönelten sebebi bulmak.Takdir etmek için yalana mecbur etmeyin‘Marifet iltifata tabidir’ sözü bazıları tarafından bencilce bir yaklaşım olarak görülse de insan fıtratında başkalarının takdirini kazanma isteğinin olduğu bir gerçek. Özgüvenin ve karakterin geliştiği çocukluk döneminde takdir görmek çok daha önemli bir hal alıyor. Normal yollarla bu ihtiyacını karşılayamayan çocuk ise bunu başka yollarla telafi etmeyi dener. Örneğin böyle bir şey yaşanmamasına rağmen annesine öğretmenin okulda onu tahtaya kaldırdığını ve sorduğu bütün soruları doğru cevapladığı için arkadaşlarına örnek gösterdiğini anlatır. Ya da öğretmenine akşamları kitap okuyarak geçirdiğini söyler. Çocuk sahip olduğu vasıflarla takdir görmüyorsa ‘kesin övgü görecek’ yalanlar bulup bu duygusal açığı kapatmaya çalışır. Uzmanlara göre anne-baba ve öğretmen gibi çocuğun hayatında birinci derece öneme sahip kişiler, onun güzel hasletlerini öne çıkararak kendisiyle barışık olmasını sağlayabilir.Başkasıyla kıyaslamayınPedagoglar ve çocuk gelişimi uzmanları, kardeşiyle ya da arkadaşıyla kıyaslanan çocukların da yalana daha sık başvurduğunu söylüyor. Sürekli başkasıyla kıyaslanan ve buna içten içe sıkılan çocuk, kendisinin daha iyi olduğunu ifade etme ihtiyacı hisseder. Bu hal ise onu kıyaslandığı konularda yalan söylemeye iter. Aynı durum okulda da geçerlidir. Uzmanlar, özellikle ilköğretim çağında çocukların kıyaslanmaması gerektiği konusunda uyarıyor. Özgüven eksikliğine ve içe kapanmaya neden olan bu durumda çocuk, toplum içinde kendini daha iyi hissetmek için yalan söyler. Her çocuğun kendine özgü yetenekleri olduğunu unutmadan onları motive edecek yaklaşımlarda bulunmak, çocuğun yetişkinlikte de tutarlı ve kendine güvenen bir karakter olması için önemli.Onurunu korumak isterÇocukta yalan söyleme ihtiyacının en temel nedenini izzet ve onurunu koruma ihtiyarı açıklayan Pedagog Adem Güneş, “Eğer çocuk üzerinde normalden fazla bir baskı hissediyorsa, bundan kendini korumak için yalana başvuracaktır.” diyor. Yani evladını daha asil bir insan olarak yetiştirmek niyetiyle baskıcı olan ebeveynler, aslında onun yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmesine sebep oluyor. Nitekim yalan konusunda zaafı olan bir yetişkinin psikoloğa başvurduğunda altından çocukluk yıllarında yaşadığı psikolojik baskının çıkması da bu tezi doğruluyor.Gücünün üzerinde sorumluluk yüklemeyinÇocuklardan yapamayacakları şeyi beklemek de onları kendi gerçeklerinden uzaklaştırabilir. Aile ve öğretmen gibi sürekli muhatap olduğu kişilerin bazen ‘çıtayı yüksek tutalım’ mantığıyla çocuğun kapasitesinin üzerinde istekleri olur. Beklentiyi karşılayamayınca kendini kötü hisseden çocuk bu halden kurtulmak için yalana başvurur. Yetişkinlikte ise bu durum çocuğu olduğu gibi görünmekten alıkoyar. Kendiyle barışık bir profil çizemeyen bu kişiler, sürekli olduğundan fazlası gibi görünmek ister.Güven kazanmak için yalana başvurabilirPedagoglar, bu durumun en çok ilköğretim çağında görüldüğünü söylüyor. Derslerinde başarılı olamayan çocuk, ailesi tarafından rencide edici bir şekilde azarlanıyorsa zamanla kendini işe yaramaz biri gibi görmeye başlar. Anne-babanın, ‘kafan çalışmıyor, çok tembelsin’ gibi sözlerine karşı ne kadar umarsız görünse de zamanla kendine olan güvenini kaybeder. Bu durum ise onu ufacık bir olayda bile hakaret duyma korkusuyla yalan söylemeye sevk eder.Şahit olduğu ufak yalanları taklit ederBazen bir durumu idare etmek için ufak yalanlara başvurulur. Örneğin davetli olduğunuz bir yere gitmek istemiyorsanız evde misafirinizin olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu sırada yanınızda olan çocuğunuz konuşmayı duymuştur. Ve evde kimsenin olmadığını bilir. İşte bu tür durumlarda çocuğunuz sizi taklit edip kendisi de yapmak istemediği bir şey için kolayca yalana başvurabilir. Sizin zararsız görüp söylediğiniz ufak yalanlara çocuğunuz şahit oldukça, kendisi de bunu bir huy haline getirmekte mahzur görmez. İleride ise istemediği bir şeyle karşılaştığında dürüstçe hayır demek yerine durumu yalanla idare etmeyi seçer. Bazen de çocuğa bir şey yaptırmak istendiğinde, çocuk sakinleştirilmek istendiğinde ya da şaka yapmak niyetiyle çocuklar çokça yalana şahit olur. Tüm bu alanlarda yalanı gören çocuk, onu normalleştirir ve bir süre sonra kendisi kullanmaya başlar.Çocukken öğrenilen yalan, yetişkinlikte dürüstlükten uzaklaştırırPsikologlar, yalan söyleme alışkanlığının ya da dürüstlükten uzaklığın çocuklukta izale edilmeyen ufak yalanlardan kaynaklandığına dikkat çekiyor. Yetişkinin vereceği cezaya karşı kendini koruması, sevgi açlığını doyurması gibi sebeplerle yalanın çocuklukta otomatikleştiğini ve reflekse yerleştiğini söyleyen uzmanlar, bunun daha sonra kişiliğin bir parçası olarak kaldığını vurguluyor.Sevgi ihtiyacı karşılanmayan çocuk, yalana daha çok başvuruyorAilesi ve sürekli iletişimde bulunduğu kişilerden yeterince sevgi görmeyen çocuk, bu duygu yoksunluğu ile yalana başvurabilir. Çevresindekiler tarafından algılanma ihtiyacıyla çeşitli yalanlara başvuran çocuk, bunu bilinçli bir şekilde yapmaz. O anki tek kaygısı fark edilmektir. Örneğin bir ortamda kendisi yokmuş gibi davranılan çocuk, durup dururken ağlamaya başlayabilir. Nedeni sorulduğunda ise başım ağrıyor gibi anlık aklına gelen sebepler ileri sürer. Ya da böyle bir şey olmadığı halde anne-babasına abisinin onu dövdüğünü söyleyen çocuğun bu davranışının altında da tatmin edilmeyen sevgi ihtiyacı yatar.Aşırı ödüllendirme ve cezalandırma, doğrudan uzaklaştırırÇocuğu yalana iten önemli sebeplerden biri de bir davranışı karşısında aşırı ödüllendirilmek ya da cezalandırılmak. Cezalandırmaktan korkan çocuk, yaptığı bir şeyi yapmamış gibi aktarabilir. Bu durumun önüne geçilmezse yetişkinlikte otorite karşısında zor durumda kalınca doğrudan uzaklaşmasına sebep olur. Çocuğun yaptığı bir hata sonucu doğru söylediğinde kesinlikle cezalandırılmaması gerektiğini söyleyen Mehmet Teber şu örneği veriyor: “Vazoyu kıran çocuğa kim kırdı diye sorduğumuzda ‘ben’ derse cezalandırmamak gerekir. Çünkü olaya kızarken aslında doğru söylemeye de kızılmış olur. Bir sonraki sefere çocuk yalana sevk edilir.” Aynı şekilde aşırı ödüllendirilen çocuk da, bunu sürekli hale getirmek için yalan söyleme tutumu içine girebilir.